YEMEN’DE OSMANLI EGEMENLİĞİ VE AĞLATAN HİKAYESİ
Himyeriler, Kehlamlar ve Sabalar ile Süleyman ve Saba Melikesi Belkıs’ın hikâyesini duymuşsunuzdur mutlaka. 570 veya 571’de Yemen Valisi Ebrehe’nin filleri ile Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye saldırmasını ve bu orduyu yok eden ebabil kuşları efsanesini de duymuşsunuzdur. Halifeler Ebubekir ve Ali döneminde iki kez bölgeye seferler yapıldığını, daha sonra Eyyûbiler, Gassâniler, Memluklerin bölgede hâkimiyet kurduğunu, ardından Portekizliler Yemen sularında boy göstermiştir.
16.yüzyıla geldiğimizde.
Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı fethettiğinde, Yemen’de Memluklu Emiri İskender tedbiren Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirmişti. 1520’de Rumi Hüseyin Bey komutasındaki askerler İskender’in iktidarına son verdi. Yemen’in Maskat, Hadamut, Aden, Mukalla ve Kızıldeniz sahilleri dâhil fethi ise Hint seferinden dönen Hadım Süleyman Paşa tarafından 1538 yılında gerçekleşti. Ancak bu tarihten itibaren, Yemen’i kontrol etmek hiç de kolay olmadı. Osmanlı yönetimine karşı çıkanlar Yemen’in dağlık bölgelerinde (Cebel’de) meskûn olan Zeydilerdi. 8. yüzyılda ortaya çıkmış olan Zeydiyye, Şii mezhebinin kollarından biriydi. Fıkıh konusunda Hanefiliğe, kelam konusunda Mutezile’ye ve İmamiye’ye yakındı. Yani Şiiliğin Sünniliğe en yakın koluydu. Ancak imamlıkla ilgili doktrinlerinin katılığı yüzünden Osmanlı Hilâfetine karşı oldular. Öyle ki, Osmanlı onlara göre sarıklı kâfirdi. Bu yüzden de karşı çıkışları pek şiddetli oldu. Kıyı bölgelerdeki nüfus ise Sünniliğin Şafii mezhebine bağlıydı. Şafiilerin Osmanlı Hilafeti ile sorunları yoktu ama onların desteği bile Zeydi isyanlarını bastırmaya yetmedi.
1635-1840 ARASINDAKİ FETRET DÖNEMİ
1911-1912’de yine bir Zeydi isyanını bastırmak üzere Yemen’de bulunacak olan Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Feryadım adlı eserinde o zaman dilimini şöyle özetlemişti. “Cebel’de iç ihtilaller ve Zeydiye imamlarına karşı yapılan savaşlarla Hicri 1045 (1635) tarihine kadar devam eden yüzyıllık kavgadan sonrası, hükümet Haydar Paşayı Cebel’de unutup bırakmıştır. Haydar Paşa uğradığı kuşatma ve baskı üzerine, Cebel’ i İmam Müeyyed’e bırakarak geri çekilmiş ve Mısır’dan yeterli kuvvetlerle Tihame’ye gönderilen Kolfo Paşa’nın ahmaklığı ve kötü idaresi yüzünden bütün Yemen bölgesi Zeydiye imamlarının idaresine girmiştir.”
Osmanlı kaynakları bu 100 yıl içinde Zeydilerle savaşta kaç kişinin öldüğünü açıklamaz sadece “binlerce insan ölmüştür” demekle yetinir. “Yemen’e gidip de gelmemek” 16. yüzyıldan beri kaderidir Osmanlı askerinin.
Osmanlı Devleti’nin birçok ulusu içinde barındıran eyalet sistemine dayalı bir imparatorluk olduğunu bilmeyen yoktur. Osmanlı Devleti geniş bir coğrafya üzerine yayıldığı için topraklarını koruması, yönetmesi hem çok zor hem de çok sorunlu olmuştur. Doğal olarak en zor yönetilen topraklar en uzaktaki bulunan ve Devlet-i Aliye topraklarına katılan yerler olmuştur.
Osmanlı Devletinin sorunlu topraklarının başında Yemen ülkesi gelir. İçindeki farklı grupların Cihan Devletine karşı direnmesi sonucunda özellikle Aden topraklarını korumak oldukça büyük acılara sebep olmuştur.
400 yıl önce fethedilen bu topraklar, 400 yıl boyunca isyan, hastalık, sıcak ve ölümden başka bir hatıra bırakmamıştır akıllarda. En çok Yemen için gözyaşı dökmüş, en çok Yemen için şehit vermiştir bu millet. Belki de bu yüzden en çok Yemen için türkü yakılmıştır. İmparatorluğun en uzak topraklarında yitip giden, adı bir daha duyulmayan Anadolu çocuklarının buruk öyküsüdür Yemen.
1905 yıllarıydı… Yemen’de yine isyan çıkmıştı. Yemen’de isyan çıktımı önce Anadolu’da ağıt başlardı. Bu isyanı bastırmak için Anadolu’dan yola çıkan askerlerin geri dönmeyeceğini bilirdi herkes.
Redif alayları İzmir’den gemilere binmişlerdi. Kızıldeniz’in nemli havasına alışamayan Anadolu çocukları Gemi yolculuğu esnasında Deniz şartlarına alışık olmadıkları için bir bir hayatlarını kaybediyordu.
Ölen askerlerin cesetleri Gemi güvertesinde Namazları kılınarak Denize bırakılıyordu. Asker göme göme Kızıldeniz’e gelen Gemi, Yemen’in Hudeyde limanına yanaşırdı. Başkent Sana’ya gidişin ilk yolu buradan geçerdi. Nemli Hudeyde’den sonra, kurak çöller başlardı. Çöllerden sonra yüksek, geçit vermez soğuk dağlar. Askerler tüm bunları aşarken bir de aşiretlerin, isyancıların saldırılarına uğrardı. Bunlardan kurtulan ve başkent Sana’ya ulaşanları bekleyen şey, kuşatma altında açlıkla savaşmaktı.
Osmanlı Devleti sadece ele geçirdiği toprakları korumak için çaba harcamış, ele geçirdiği toprakları başka uluslara kaptırmamak, başka ulusların, devletlerin kışkırtmasına karşı da korumak için çok çalışmış ama Yemen’de pek başarılı olamamıştır. Çünkü Yemen’de Aden bölgesini İngilizler ele geçirmiş ve o bölgedeki Yemen halkını Osmanlı’ya karşı kışkırtarak isyan çıkarmış. Bunun sonucunda da Osmanlı Devleti kendisine çok uzakta bulunan bu topraklardaki isyanı bastırmak için kuvvetler göndermek zorunda kalmış, bu sebeple çok büyük bir ordu göndererek Yemen’de oldukça fazla şehit vererek oradaki isyanın bastırılmasın sağlamıştır. Bunda şüphesiz İngiltere’nin teşvik ve kışkırtmaları etkili olmuştur. Bunu yaparken de, iyi eğitimli İngiliz ajanları, şeyh ve derviş kılığında, her yanda anti-Osmanlı bir propaganda yapmışlardır. Böylece zayıf karakterli ve menfaatperest bir kısım hain, Türk askeri avına çıkacak kadar kendinden geçmiştir.
Ancak Yemen’de dağlık bölgelerde yaşayarak ayakta kalmayı başaran ayrılıkçı gruplar, çok zor durumda bırakarak tekrar isyan çıkarıp bunun sonucunda da tekrar tekrar Osmanlı Devleti bu bölgeyi korumak için gerekli askeri desteği göndermiş, ancak bir türlü kendisine çok uzak olan bu toprakları korumayı başaramamış. Nihayetinde de 1895 yılında çıkarılan büyük bir isyan sonucunda Osmanlı ordusu yenilgiye uğramış, İngilizlerin de desteğini alan Yemen’deki ayrılıkçı gruplar Osmanlı İmparatorluğunu Yemen’de zor durumda bırakarak o toprakları geri almayı sağlamak için gerekli her türlü saldırıyı yapmışlardır.
Osmanlı Devleti Yemen savaşında toprakları korumak için Anadolu’daki yiğitleri toplayarak oraları savunmak için göndermiş ama nihayetinde Anadolu’dan giden yiğitlerin çoğunluğu Yemen çöllerinde şehit düşmüş, bir daha geri dönememişlerdir.
İngilizlerin Osmanlıya karşı olan kini bitmek bilmiyordu. Devlet-i Aliye’yi zor durumda bırakarak Yemen’i terk etmesini sağlayan İngilizler, Yemen halkını yalan dolan sözlerle kandırdı. Öldürdükleri Osmanlı askerlerinin üzerlerinde altın olduğunu söyleyip savaşta şehit olan bütün askerlerimizi soyarak üzerlerinde para aratmışlar. Bu kandırmacada hiçbir şey bulamayan, İngilizlerin paraların Osmanlı askerlerinin karınlarında sakladıklarını söyleyip inandırması sonucu Osmanlı askerlerinin karınları hançerlenerek cesetleri bile parçalanmıştır.
YEMEN SORUNU – ZEYDİLER
İsyancı Zeydiler Mutezile geleneğine sahip olup, Osmanlı’ya bağlandıklarından beri, Osmanlı Sultanını halife olarak kabul etmeye yanaşmamışlardır. Dolayısıyla devlet sistemini tam anlamıyla kabul edememişler, bu da sömürgeci devletler tarafından rahatlıkla kullanılmalarına neden olmuştur.
Zeydiler, Osmanlı hilafetini tanımadıkları gibi, kendi başlarındaki “imam” diye tanımladıkları liderlerini halife olarak görmüşlerdir. Zeydiler Osmanlı’ya isyan eden, hilafete bağlı ehlisünnet bir grup değil, Osmanlı hilafetini reddeden ve harici bir anlayışla hareket eden İngiliz yanlısıdırlar.
Sultan Abdülaziz zamanında 1872 yılında isyan eden ve bu isyanları Ahmet Muhtar Paşa’ca bastırılan Zeydiler, Sultan 2.Abdülhamid zamanında da rahat durmamışlardır.
Bu defa, 1891 yılında İmam Hamidüddin önderliğinde ayaklanan Zeydiler, uzun müddet devletin başını ağrıtmıştır. Her ne kadar 1897-1898 yıllarında, büyük harekâtlar düzenlenmişse de Yemen’de tam bir sükûnet sağlanamamıştır.
1904 yılında İmam Hamidüddin’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu İmam Yahya döneminde ise, Yemen uğruna anaların türküler yaktığı bir ateş çukuruna dönmüştür. İmam Yahya isimli bu İngiliz piyonu, yeryüzündeki son bağımsız Müslüman devletin askerlerine, Avrupalı sömürgecilerin veremeyeceği kadar zarar vermiş, binlerce Anadolu yiğidinin katledilmesine sebep olmuştur.
ARAP İSYANI – AJAN LAWRENCE
Bu katliamların başında İmam Yahya kadar rolü olan bir de İngiliz ajanı bulunmaktadır ki bu Thomas Edward Lawrence’ dir. Özellikle 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı Arap İsyanını başlatan ve Araplara “Osmanlı zabitlerinin (subaylarının) üniforma düğmelerinin altın kaplama olup her kim zabit düğmelerinden 5 tane getirirse bu düğmeler 2 İngiliz lirasına satın alınacaktır” diyerek, adeta bir insan avı başlatan İngiliz ajanıdır.
Lawrence, yıllarca Arapların içinde kalmış, onların dillerini, kültürlerini çok iyi öğrenmiş ve bir şeyh kılığında çölden çöle dolaşarak, Arap milliyetçiliğini içten içe körüklemiş, Mekke Şerif’i Hüseyin’i bile avucunun içine alıp bir kukla gibi oynatmıştır.
Özetle İngilizler, hem Arap milliyetçiliğini kullanarak kendilerince zeki bir politika izlemişler, hem de isyancıların kan dökücü eylemlerini parayla ödüllendirmişlerdir. Öldürülen ve parçalanan her Osmanlı zabitinin üniformasından sökülen düğmeleri, bunun en bariz kanıtıdır.
İşte bu yüzdendir ki Yemen Cehennemine düşen Osmanlı’nın yiğitleri, sırf iki İngiliz altını için delik deşik edilmiş ve Yemen’i kavuran çöl sıcağından bin kat fazlası Anadolu’daki yürekleri yakmıştır. Bir soru tutturmuştur Türk Milleti Yemen Türküsüyle; İsyan haberi geldiğinde, Anadolu’da kadınlar ağıda başlardı. Kışlaların önünde askerler toplanır, adına redif alaylar denirdi. Hareket düdüğü çalındığında çığlıklar kopardı.
Yemen Valisi düşüncelerini şöyle belirtmektedir; Açlıktan ve çaresizlikten perişan olan asker artık vücudundan faydalanılmayacak hale gelen yaratıklara dönüşmüştü. Gece karanlığında çıldıran askerlerin çığlıkları yankılanıyordu taş duvarlarda. İmam Yahya’ya heyet gönderip, biz de Müslümanız kuşatmayı kaldırın dedik. Bize: Bütün Yemen Türk mezarı olduğu dillerde dolaşırken, Suriyeliler artık Yemene Asker göndermeyeceklerini söylerken siz Yemenden çekilmiyorsunuz dedi.
Birinci Cihan Harbi yılları…
Yemen, ateşi gittikçe yükselen bir cehennem gibidir.
Kahraman Yedinci Kolordumuz, sadece asilerle, İtilaf Devletlerinin son derece donanımlı askerleriyle değil, aynı zamanda kızgın çöl, açlık, susuzluk ve çıra gibi yakan karasu humması ile savaşmaktadır.
Askerler, sapır sapır dökülüyor, çölde toplu mezarlar açılıyor, birçok Mehmetçik ıssız çölde aynı mezarı paylaşıyordu. Ana kucağından, baba ocağından, sevdiklerinden uzak, kızgın çöllerde can vermekti onların kaderi ama öncesi de vardı, ölümden acısı ölüme götüren yoldaydı…
Çölün kendine has maceraları vardı. Bazen, kıyameti andıran çöl fırtınaları, bazen insanı kuşatan bir sessizlik…Bâzen güneşin aleviyle tutuşan kızgın bir fırın.
Hele mataralarda suların tükendiği dakikalarda, diller, ağızlarda bir alev topu gibi değdiği her yeri yakar.
Bazen de ansızın kumdan çıkıveren zehirli bir haşerat ve yerde kıvranarak can veren bir Mehmetçik…
Velhasıl çöl sinsidir, ölüm her an pusudadır.
Çöl bitince bu defa da sarp yokuşlar, uçurumlar başlar.
Çöllerde, sarp yokuşlarda, insanların değil atların bile çilesine can dayanmaz.
İngilizlerin kışkırttıkları asilerin bastıkları, köylerden kasabalardan, şehirlerden yükselen feryatlara koşar, Mehmetçikler.
O gencecik yiğit delikanlıların esmer yüzleri uzamış, avurtları çökmüş, çeneleri sivrilmiş, gözleri çukurlara kaçmıştır.
İşgal edilen şehirlerdeki, kasabalardaki sivil halkın, kadınların, çocukların çilesine ise, can dayanacak gibi değildir.
Aylardan beri kadın erkek, çoluk çocuk, fundalıklarda, vadilerde, tepelerde çığlık atan rüzgârlarda titremekte, yağmurları iliklerinde hissetmektedirler.
Kir pas içinde yoğrulan, bu zavallılar, adeta insanlıktan çıkmış, üzerlerindeki ıslak elbiseleri güneşte kurutmaktadırlar.
Ölenlerin definleri, ölümleri kadar acıklıdır, ne kefenleri vardır, ne de bir tahtaları.
Düşmana taarruz öncesi yaşananlarsa pek yürek yakıcıdır.
Herkes birbirleri ile helalleşir, köyünü, annesini, sevgilisini, yavrusunu, yavuklusunu bir kere daha anar, uzun menzilli toplar birden gürlemeye başlayınca da “Allah Allah ” nidalarıyla siperlerinden fırlar. Mehtaplı gecelerde savaş sabaha değin sürdüğünden, askerler, gece dinlenebilmek için, bulutlu ve mehtapsız geceleri sever. Bir fundalık, bir ağaç gövdesi bulup dinlenmek büyük nimettir.
Ne acıdır ki, Yemen’in ölüm kusan çöllerindeki bunca kahramanlık, bunca fedakârlığa rağmen, İstanbul Hükümeti’nin imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesiyle, bütün kıtalarda olduğu gibi Yemen’deki birliklerimiz de silahları ile İtilaf Devletleri’ne teslim edilir.
Böylece Yavuz’un Osmanlı topraklarına kattığı Yemen, 401 yıl sonra elimizden çıkar.
Üç yüz binden fazla şehidimiz, kızgın çöllerde, volkan artığı yalçın kayalıklarda kalır.
Ilgın ılgın akan kanları karışır kızgın kumlara.
Geride kalan hasta, yaralı, kör, topallar da dâhil olmak üzere bütün gazilerimiz Mısırdaki esir kamplarına götürülür.
Bir milyona yakın Mehmetçiğin yavruları yetim, eşleri dul, anaları elleri böğründe kalır.
Uzun kış gecelerinde, Anadolu’nun evlerinden sevgililerin yanık sesleri yükselir;
“Gece bir ses geldi derinden derinden.
Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden.”
Anadolu koca bir göz olur, ağlar. Denebilir ki, eğer bir çöl kan ve gözyaşı ile dirilseydi, Yemen Çölü şimdiye kadar çoktan bağlık bahçelik olurdu.
M. Niyazi Özdemir’in dediği gibi, “bir milletin ölüsü bir toprağı vatan kılmaya kâfi gelseydi Yemen’in vatan toprağı olduğundan kim şüphe edebilirdi.”
Ne hazindir ki; şimdi o ıssız vadilerde, engin çöllerde ne mezar taşları, ne de ziyaretçileri var…
Birçok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber bile alamadı.
Geri dönenlerse sokakta oynarken bıraktığı oğlunu koskoca delikanlı, kızını gelinlik çağa gelmiş bulurdu.
Yemen’in tekrar Osmanlı idaresine girmesi, 19. yüzyılın ortalarında oldu ancak o da dolaylı yoldan. Önce merkezi devlete kafa tutan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın emirlerinden ‘Türkçe Bilmez’ lakaplı biri Kavalalı’ya başkaldırdı ve Cidde’de topladığı askerlerle Yemen’e saldırdı ancak başarılı olamadı. Bunun üzerine Kavalalı bölgeyle ilgilenmeye başladı. İngilizler bu kargaşadan yararlanarak 1839’da Osmanlı Devleti’nin de izniyle Aden’de bir kömür deposu kurdular. Kavalalı ile imzalanan 1840 Londra Anlaşması ile Kavalalı Yemen’i boşaltmak zorunda kaldı. Ancak merkezi devletin bölgeye asker gönderecek hali yoktu, bu yüzden Yemen’i Mekke Şerif’i Hüseyin’in idaresine bıraktı. 1849’da merkezi hükümet bölgeden topladığı askerlerle Hudeyde şehrini ele geçirdi, böylece 1635’ten beri süren fetret dönemine son verdi.
YEMEN İÇİN 7. ORDU KURULUYOR
1850’den sonra Yemen bazen valilik, bazen mutasarrıflık oldu. Ardından Zeydi isyanları tekrar başladı. Bazı kaynaklar bu yeni dalgada İngilizlerin de parmağı olduğunu söyler ki, bu kısmen doğruydu çünkü İngilizler bölgedeki aşiretleri adeta maaşa bağlamışlardı, ancak Zeydilik inancının Sünniliğe bakışı ile Zeydi imamların egemenliklerini dışarıdan gelen bir güçle paylaşmaya yanaşmamalarının etkisi çok daha baskındı. Sonunda Osmanlı Devleti sadece Yemen için 7. Kolordu’yu kurdu. İlk valisi de Anadolu’daki şaki Kürt ve Türkmen aşiretlerini yola getirmek için kurulan Fırka-i İslahiye’nin kumandanlarından Ferik ‘Kürt’ Mahmut Paşa oldu.

Ancak aradan geçen 30 yılda Zeydi isyanlarını durdurmak mümkün olmayınca1872 yılında sırf Yemen için Ahmet Muhtar Paşa kumandasında 7. Ordu kuruldu. (Adı orduydu ama gücü hiçbir zaman kolorduyu aşamamıştı.) Ahmet Muhtar Paşa’nın Yemen harekâtı tam 28 ay sürdü. Kanın oluk gibi aktığı bu 28 ayın sonunda işler yoluna girmiş gibi görünüyordu. 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit’ de Yemen meselesini halletmeye kararlıydı. Selim Deringil’ in tabiriyle “Son dönem Osmanlı tarihinde ‘meçhul asker’ konumunda olan” ve uzun süre Yemen Valiliği yapmış Osman Nuri Paşa padişaha şu tavsiyelerde bulunmuştu: “Göçebeler ve şeyhler adalet âşıklarıdır. Onlarla ilişki kurmanın en iyi yolu tümüyle dürüst olmak ve verilen sözleri yerine getirmektir. Bu göçebe aşiretlerin kadın ve erkekleri devlet dairelerinde iyi muamele görmeli, şikâyetleri daima dinlenerek, gerekli önlemler alınmalıdır. İçlerindeki ileri gelenlere nişanlar verilmeli ve üstlerine düşülmelidir, çünkü bu halk alayiş ve ihtişamdan çok haz eder.” (Mithat Paşa’nın Osman Nuri Paşa’nın valiliği döneminde Yemen’deki Tâif zindanlarında hayatını kaybettiğini not edelim.)
ABDÜLHAMİT’İN NAFİLE POLİTİKALARI
Abdülhamit bu tavsiyeleri tuttu ama bir yandan da yerel halklara “gerçek İslam’ı aşılamak üzere” bölgeye din öğretmenleri, vaizler gönderilmesi talimatını da verdi. Merkezden atanan Arapça bilmeyen yöneticiler, kadılar, halkın devlet dairelerinde ve mahkemelerde Türkçe kullanmayı zorunlu kılmışlardır. Sokakta merdivenler üstünde yapılan yargılamalar, mahkeme masraflarının halktan alınması, merkezden para gelmediği için yerel gruplar ile ilişkiye (rüşvete, maaşa) mahkûm olan memur ve askerlerin dibine kadar battığı yolsuzluk batağını kurutmaya memurların feslerine beyaz sarık sarması veya yerel giysilerle dolaşması gibi yüzeysel adımlar yetmedi elbette. Yeni bir isyan dalgası başladı. 1889’de İmam Hamidüddin’in isyanını Ahmet Fevzi Paşa iki yılda ancak bastırabildi. Osmanlı Gazetesi’nin 1316 (1900) tarihli 15. sayısındaki “Yemen Ahvali” başlıklı yazıda “Ahmet Fevzi Paşa’nın yanlış uygulamaları sonucu her sene 4.000 civarında bir asker ölürdü. Biçare Yemen ahalisi şikâyet ettikçe, ip, kazık kaçkını bir takım rezil memurini Yemen’e doldurulmuştur. Bunlar da aç kurt gibi ahali üzerine saldırmışlardır” denecekti. 1895’teki isyanı bastıran Hüseyin Hilmi Paşa ise halkı elleri alınlarında olmak suretiyle çiviletmiş, bölgenin ileri gelenlerini zincirlerle toplara bağlayarak halka teşhir etmişti. Bu eziyetlere uğrayan aşiretler yeniden isyan etmişlerdi elbette.
1871-1894 ARASI KAYIPLARI
Bu isyanları bastırırken ne kadar kayıp olduğu konusu hala bir muamma ama Yemen’de bir dönem yüzbaşı olarak görevlendirilen Müşir Galip şöyle demişti: “Henüz yüzbaşı rütbesinde idim. Yemen’e yeni memur edilmiştim. Erkan-ı Harbiye’ye mülhak olarak çalıştığım için bütün kuvve-i umumiyye cetvelleri elimden geçiyordu. Bu cetvellerde orduya gelen yeni askerlerle istibdal edilen veya malul kalan askerler arasında geniş ve feci bir boşluk gözümden kaçmadı. Hiç unutmam 1310 (1894) senesi içinde bulunuyorduk. Yemen, o tarihte daimi bir harp mıntıkası idi. Şube Müdürü Erkan-ı Harp binbaşısı Cemil Bey’in müsaadesini alarak cetveller üzerinde tetkikat yaptım. Yemen’e ilk defa ordu sevkinin başladığı 1287 (1871) yılından 1310 (1894) yılına kadar Süveyş kanalından Şab denizine (Kızıldeniz) girip Hicaz ve Yemen fırkalarına iltihak edenleri veya isyanlar yüzünden kıta halinde seferber edilerek sevk edilenleri, sağ kalıp memleketlerine dönenlerin miktarıyla muvazeneledim. Vardığım netice şu oldu: Aradan geçen 22 yılda Hicaz ve Yemen çöllerinde tam 130.000 Anadolu yavrusu gömülmüştü.”
Ancak bunca ölüme rağmen isyanlar durmadı. ve1895, 1897-1898, 1900 ve 1902’de İmam Hamidüddin yeniden isyan etti. Bunlar zorla bastırıldı ancak 1905’te yerini alan oğlu İmam Yahya’nın isyanını bastırmaya Yemen’deki 7. Ordu’nun gücü yetmeyince Trabzon’da konuşlu 4. Ordu ile Şam’da konuşlu 5. Ordu mıntıkasından ‘nizamiye’ (yani asıl askerler/ ve ‘redif’ (yani yedek askerler) olmak üzere 24 taburun Yemen’e gönderilmesine karar verildi. Ardından Rumeli’deki 2. ve 3. ordudan da sekiz tabur eklendi. Böylece Yemen’de Zeydilere müdahale edecek tabur sayısı 114’e çıktı. Her taburun yaklaşık 800 kişi olduğu düşünülürse yaklaşık 90 bin kişilik bir kuvvet seferber edilmişti.
REDİFLERİN ÇİLESİ
Yemen türküsünde “Kışlanın önünde redif sesi var/Açın çantasını acep nesi var?/Bir çift kundurayla bir de fesi var” dizeleriyle yer alan redif (yedek asker) teşkilatı, II. Mahmud döneminde 1834 yılında kurulmuştu. Buna göre 5 yıllık normal askerlik süresini tamamlayanlar 7 yıl da rediflik hizmetinde bulunacaklardı. (II. Abdülhamit döneminde rediflik süresi 8 yıla çıkarılmıştı.) Yemen’deki 7.Ordu dışında Osmanlı Devleti’nin diğer altı ordusunda redif teşkilatı mevcuttu. Ancak Yemen’e esas olarak Merkezi Erzincan olan 4.Ordu (Osmanlı Devleti’nin en geniş¸ mıntıkaya sahip ordusu olup Trabzon, Sivas, Erzurum, Ma’mûretül-aziz, Bitlis, Van ve Diyarbakır vilayetlerini kapsamaktaydı) ile merkezi Şam olan 5. Ordu’nun redifleri gönderiliyordu.

ZORLU YOLCULUK
Redifler daha önce askerliklerini muvazzaf olarak yıllarca yapan garibanlar olarak zaten çok yorgun, çok perişandılar ancak Yemen seferleri ayrıca iflahlarını kesiyordu. Rumeli’den, Trabzon’dan, Diyarbakır’dan, Van’dan günlerce süren kara yolculuğuyla İskenderun limanına ulaşan rediflerin ahvalini Mirliva Rüştü Paşa, Yemen Hatırası adlı kitabında, şöyle anlatır: “İskenderun’da tamamlanmamış bir kışla var. Bu kışlada döşemesi yok, camsız, üstü örtülü bir koğuşta Yemen’e sevk olunmak üzere firardan gelmiş, gözaltında yeni askerler ve yine usulünde gelmiş vapur bekleyen yeni askerler gördüm. (…) Bu askerlere pişmiş yemek verilmiyor, sözde yevmiye veriliyor. Hükümette para olmadıkça bu da verilmiyor.
Para alamayan askerler toplu olarak hükümet önüne ve kumandanın evine gelerek dua ile karışık bağrışmalarla dert yanıyorlar. Para bulunursa karınlarını doyuracak yevmiye veriliyor, olmaza parası olan kendi kesesinden yiyor, olmayan arkadaşlarının muavenetine (desteğine) muhtaç kalıyordu. (…) Anasından, babasından, ailesinden ayrılmış, köyünden iskeleye kadar yol yürümüş, bu yorgun yolcularımızın yorgunluklarını giderecek ve sıhhatlerini koruyacak bir sıcak yemek yediremediğimiz (…) askerler aylarca fena beslenmeye maruz kalıyor. Bu müşkülata karşı duramayanlar firar ediyor veyahut ölüyor. (…) Firar etmeyenleri ve firara takati kalmayanları Yemen’e sevk ediyoruz.” “1321/1905 yılında İskenderun’da Garp vapurunda Adana’dan gönderilen 2000 çuval peksimet gördüm. (…) Peksimetleri İskenderun’da doktorlara muayene ettirdim İnsanın değil hayvanın bile yemesinin müsait olmadığını gösterir rapor verdiler. (…) Vapur içinde ambarda 100’den fazla hayvan gördüm. (…) Vücutlarının yarısını zayi etmiş, birbirinin yularını, yele ve kuyruklarını yemiş…”
Ama yolculuk daha da zorluydu. Askerler önce Adana ve Mersin’e gelirler, oradan Yafa’ ya kadar gemilerle, oradan Hicaz şimendiferi ile Maan’a, oradan develerle 5 günlük kara yürüyüşüyle Akabe’ye, oradan vapurla Hudeyde’ye gelirlerdi. Daha balık istifi, aç bilaç yapılan bu korkunç yolculuk sırasında başlardı ölümler. Örneğin 1905’te 4. Ordu’ya bağlı Trabzon Redif Taburu, 809 mevcutla vapura binmiş, Hudeyde’ye 738 kişi varmıştı.
Hudeyde limanına gemiler uzun süre açıkta bekletilirdi, çünkü Hudeyde’de kışla yoktu. Nihayet karaya çıkanlar geceleri dışarıda geçirirlerdi. Gündüzler ne kadar sıcak ve kuraksa, geceler o kadar soğuk ve rutubetli olurdu. Günler sonra isyanın kalbi Sana’ya doğru yola çıkılırdı. Bu yol beş günde gidilirdi. Yolda Zeydiler tarafından iyice hırpalanan birlikler Sana’ya vardıklarında ‘arbiş’ denilen barınaklara tıkılırlardı. Ardından İmam Yahya’nın kalesinin bulunduğu Şehare’ye doğru yola çıkılırdı. Denizden yüksekliği 6 bin metre olan Şehare’ye Sana’dan hayvanla ancak altı günde gidilirdi. Üstelik sadece insanları değil, ağır topları da çekmek zorundaydı zavallı hayvanlar. Dimdik duvar gibi yamaçların arasından korkunç uçurumların kenarından Şehare’ye varıldıktan sonra, İmam Yahya’nın kaldığı yere ulaşabilmek için 800 metrelik bir uçurumu atlamak gerekirdi. Uçurumun üzerinde küçük kemerli bir köprüden başka bir geçit yoktu. Askerler köprüyü geçerken birden tepeden kurşun ve kaya yağmuru başlardı. Şehare’ye Ekim 1905’te yapılan sefer aynen burada anlattığım gibi geçti ve katliama ‘Şehare Felaketi’ denilerek kolektif belleğin derinliklerine atıldı.
SANA KUŞATMASINDA İNSAN MI YENDİ?
“Sonuç ne oldu?” derseniz, “koca bir hüsran” demek ayıp olur, çünkü 1905’te İmam Yahya kuvvetleri tarafından Sana’da kapana kıstırılanların trajedisini anlatmaya kelimeler yetmez. Osmanlı ordusu Şehare’yi ele geçiremediği gibi, İmam Yahya’nın Sana’yı kuşatmasını da engelleyemedi. Kuşatma sırasında şehirden kaçmaya çalışanları birer birer avlayan İmam Yahya kuvvetleri, Sana’yı da açlığa ve ölüme mahkûm ettiler. Kuşatma sırasında şehirde olan Yüzbaşı Sami Efendi’nin Hasan adlı arkadaşına yazdığı mektuptan öğrenelim olanları: “Artık yaşama ümidimiz kalmamıştı. Ölüm sayısı günde 250-300’ü bulmuştu. Koca şehir zalim bir ölümün pençesinde çırpınıyordu. Artık yiyecek ester, eşek, köpek kalmamış, semalarımızdan kuş bile uçmamaya, asker insan eti yemeye başlamıştı. (…) Ben bir aralık merkez kumandanı olarak çalışıyordum. Sur duvarları dibinde bulduğum el ve ayaklar 13 çocuğun yenmiş olduğuna delalet ediyordu. Bunlardan ikisi zabit çocuğuydu.”
İnanılması güç ama açlıktan insan yendiğine dair başka kaynaklar da var. Yine de “inanmayalım” derseniz, devrin Yemen Valisi Tevfik Bey’in şu soğukkanlı ifadelerine kulak verelim: “Artık yiyecek bir şey kalmadı. Askerler halkın bahçelerindeki ham meyve ağaçlarına saldırıyorlardı. Açlık ve yokluktan ölümler başlamıştı. Asker, subay ve ailelerinden günde 60 kişi ölüyordu. Bir ay evvel 6000 kişi olan asker sayısı, ölüm, firar gibi nedenlerle 2000’e düştü…”
Sana, 20 Nisan 1905’te İmam Yahya kuvvetlerinin eline geçti. Ve Osmanlı Devleti pes etti. Yapılan anlaşma gereği, şehirdeki bütün memurlar ve sadece 800’ü silahlı olmak üzere 11 bin asker kafileler halinde Sana’ dan çıkarak Menaha’ ya çekildiler. Devlete ait birçok eşyanın dışında, muhtelif çapta 56 top, 11 bin mermi, yeni silahlardan 16 bin tüfek ve 160 sandık fişek imam Yahya’ya bırakıldı.
Erik Jan Zürcher “1904-1905 ayaklanmasında Yemen’de bulunan 55 bin Osmanlı askerinden 30 bini öldürülmüştür” diyerek trajediyi özetliyor. Trabzon Redif Taburu üzerine çalışan Cengiz Çakaloğlu, Trabzon’dan yola çıkan 809 kişiden sadece 50’sinin geri döndüğünü belirtiyor. Bu oranı diğer taburlara aynen uygulayamayız mutlaka fakat yine de kaybın büyüklüğü hakkında bir fikir veriyor. İttihat ve Terakki’nin yayın organı İçtihad’ın 30 Kasım 1921 tarihli 139. sayısında Port Said İstatistik Dairesi’nin raporlarına dayanarak “Süveyş Kanalı’nın açıldığı 1869’dan 1905 yılına kadar Yemen’de 1.000.000 Anadolu evladı gömülmüştür” deniyor. Bu rakam çok abartılı görünüyor ama ölüm sayısını 100 bine düşürürsek bile içimiz rahat etmeyeceğine göre devam edelim.
II. MEŞRUTİYET’TE YEMEN
1905’te dert bitti mi? Hayır bitmedi. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sadrazam Kamil Paşa, İmam Yahya’ya ilişkilerin gözden geçirildiği bir mektup göndermişti. “Faziletli Seyyid İmam Yahya İbn-i Muhammed” diye başlayan mektup anlam ve içerik olarak diğerlerinden farklıydı. Mektupta Yemen’deki idarenin yetersiz valiler yüzünden bu hale geldiği itiraf edilerek ve bölgede bir ıslahat çalışması yapılacağı ama en önemlisi ise Yemen’de Zeydilerin nüfus olarak yoğun olduğu Sana ve çevresinin idaresinin İmam Yahya’ya verileceğine söz veriliyordu. Ardından da eğer isyan etmekte direnirse üzerine kuvvet gönderileceği ihtar ediliyordu. 19 Şubat 1909’da Kamil Paşa’nın yerini alan Hüseyin Hilmi Paşa’nın isteğiyle Yemen’in ileri gelenlerinden bir heyet adeta zorla İstanbul’a getirildi. Heyet İstanbul’da iken 31 Mart Olayı patlak verdi. Heyet, hediyelerle alelacele geri gönderildi. Böylece İmam Yahya meselesi tekrar buzdolabına konmuş oldu. Dönemin Erkan-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa, Yemen’de boş inadın bırakılmasını, dağlık bölgeyi Zeydilere bırakmayı, kıyıdaki Şafii bölgenin elde tutulmasını ve Sana da sembolik bir garnizon bırakılmasını önerdi. Elde kalan yerlerde acilen reformlara başlanmalıydı. İzzet Paşa’ya göre, zengin demir, kömür ve gaz yataklarına sahip olan Yemen’le ilişkilerin düzeltilmesi Osmanlı Devleti’nin çıkarınaydı. Dâhiliye Nazırı Talat Bey de kendisini destekledi ancak bu planları uygulamak kısmet olmadı.
CİZAN FELAKETİ VE KATIRLARIN İNTİHARI
İmam Yahya ve Asir Emiri İdrisi, 1910’da aynı anda isyan etti. Bu iki aktör birbirine düşmandı ama en çok da Osmanlı Devleti’ne düşmanlardı. İmam Yahya bir de Osmanlı’ya cihad ilan edince Ahmet İzzet Paşa’nın Hamidiye Kruvazörü ile bölgeye gönderilmesine karar verildi. Paşa’nın yanında 40 tabur piyade vardı. Ancak takviye kuvvetler bile Osmanlı ordusunun kaderini değiştirmedi. İmam Yahya yine yenilemedi.
İdrisi ile yapılan savaşa gelince, onu da o dönemde Yemen’de sivil muhabere memuru olarak çalışmış Asaf Tanrıkut’ tan öğrenelim: “Küçük karakollardan, Hilyos’ta bulunan mevkilere yakın yerlerden telgraf ile bir günlük suyumuz kaldı, yiyeceğimiz kalmadı veya günlük yiyeceğimiz kaldı, suyumuz kalmadı gibi yazılar geliyordu. Böyle telgraflar içimizi sızlatıyordu. Susuz ve yiyeceksiz kalan ve kendilerine bunları gönderme imkânı olmayan bu askerler ölüyorlar veya Arapların eline düşüyorlar ve onların cenbiyeleri altında can veriyorlardı. İdrisi’ye gönderilen bir alay açlık ve susuzluk içinde (Cizan’daki) Asan denilen yerde su kuyularına koşuyor. Ama su içenleri koruyacak gözcülerin konması ihmal ediliyor. Bir anda ortaya çıkan İdrisi kabilesinin savaşçıları askerleri kurşun ve cenbiyelerle (ucu kıvrık özel bir hançer tipi) yok ediyor. Bir kısım asker denize atlıyor, yüzme bilmeyenler ölüyor. Askerleri takip eden katırlar da denize atlıyor, başlarını suya sokarak intihar ettikleri anlatılıyor. Buna da ‘Katırların İntiharı’ denilmiş…”
1911 DE YAPILAN DAAN ANLAŞMASI
Tarihe ‘Cizan Felaketi’ olarak geçen bu katliamı da Osmanlı Devleti sineye çekmek zorunda kaldı. O sırada Trablusgarp Savaşı patlak vermişti. Balkanlarda savaş tamtamları çalıyordu. Yemen’deki birliklere başka yerlerde ihtiyaç olabilirdi. Sonunda devlet pes etti, Zeydilerle anlaşma masasına oturdu. Daan köyünde 13 Ekim 1911’de imzalanan anlaşmaya göre Yemen Şafii ve Zeydi bölgeleri olarak ikiye ayrıldı. İmam Yahya Osmanlı Devleti’ne karşı olan ‘emir-ül-müminînlik’ savlarından vazgeçecek ve Osmanlı Hilafetini tanıyacaktı. Osmanlı Devleti de Zeydi bölgesinde İmam Yahya’nın ve ardıllarının ruhani ve dünyevi liderliği tanıyacaktı. Zeydiliğin egemen olduğu bu topraklarda Zeydi şeriatının uygulanmasına izin verildi. Osmanlı’nın kazancı ise, İdrisi’nin olası isyanında Osmanlı kuvvetleri ile İmam Yahya’nın kuvvetlerinin bundan sonra beraber hareket edecek olmalarıydı. İmam Yahya İdrisi’ ye karşı 10 bin kişilik askeri kuvvet oluşturacak ve buna karşılık kendisine aylık 10 bin lira ödenecekti. Osmanlı Devleti, söz verdiği paraları ödemediği halde, İmam Yahya ne Trablusgarp Savaşı sırasında ne de I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne düşmanlık etmedi. İdrisi ise, Trablusgarp Savaşı’nda İtalyanlarla işbirliği yaptı.

YEMEN’İN TERKİ
Savaşı müttefikleriyle birlikte kaybeden Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 30 Ekim 1918’de
İmzalanan Mondros Mütarekesi uyarınca Yemen’deki Osmanlı birliklerinin silah bırakması gerekiyordu ama Vali Mahmut Nedim Bey bu konuda emir İngilizler eliyle geldiği için bu emre inanmak istemedi. Silah bırakmamak için uzun süre direndi. Nihayet 15 Kasım 1918 günü, Sana İmam Yahya’ya teslim edildi. Teslim törenini Süleyman Sırrı Kadak şöyle anlatmıştı: “Onu karşılamak için gireceği sur kapısına bir ihtiram kıtasıyla mızıka takımı çıkarılmıştı. Fakat İmam Yahya’nın başka bir kapıdan gelmekte olduğu anlaşılınca mızıka takımının yüzbaşıları ile birlikte davullarını, mızıka aletlerini taşıyarak sokaklarda koştuklarını unutamam. O günlerde vali ve kumandan Sana’da değillerdi. Her zaman asker adımlarıyla muntazam yürüyüşlerini görmeye alıştığımız mızıka efradının koşuşmaları bende sanki ordu başsız kalmış, paniğe uğramış gibi hisler oluşturdu. Dertleşecek bir kimse bulurum ümidi ile hükümet konağına çıktım. Hüseyin Paşa ile mektupçuyu karşı karşıya oturmuş düşünür halde buldum. Onlarla beraber odada oturuyorduk. O sırada İmam’ın şehre girişini selamlamak için kaleden atılan top sesleri içimizde öyle bir hüzün oluşturdu ki her üçümüz coşan teessür hislerimizi zapt edemeyerek birbirimizin yüzüme baka baka ağladık.”
Yemen’den asker çekilmesi 15 Şubat- 20 Mart 1919 tarihleri arasında peyderpey oldu. Son olarak silah ve mühimmatı İmam Yahya’ya teslim eden 7. Kolordu ve 40. Tümen’in komutanı Sana’dan ayrılarak 25 Mart 1919 tarihinde yedi ay esir olarak kalacağı Aden’e gitti. Geride Vali Mahmut Nedim Bey ve iki yüz sivil memur ile dört yüze yakın asker kalmıştı. İmam Yahya bunların ayrılmasına izin vermiyordu çünkü yıllardır maaş alamayan bu kadrolar Yemenli tüccarlara, hatta İmam Yahya’ya bile borçluydular. Vali Mahmut Nedim Bey son yıllarda askerlerin asgari masrafları ile kendi geçimini İmam Yahya’dan aldığı paralarla sağlıyordu yıllardır.
‘TBMM YEMEN VALİSİ’NİN HÜZÜNLÜ SONU
Kısa süre sonra Anadolu’da Milli Mücadele başladı. Mahmut Nedim Bey, hem kendi halini, hem Yemen’deki rehinelerin halini TBMM’ye anlattı defalarca. Ama hiçbir mektubuna cevap alamadı. Son mektubu “TBMM Yemen Valisi” diye imzaladı. Ona da cevap alamadı. Ankara’nın başını kaşıyacak vakti yoktu. Ayrıca vakti olsaydı da Yemen’in dertlerini çözecek ne gücü, ne parası vardı. 30 Ağustos 1922’de Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından İmam Yahya da Ankara’ya bir tebrik mesajı gönderdi. 1923’te Lozan Barış Görüşmeleri sürerken yeniden yazdı ve Yemen’in kaderinin tayininde Ankara’nın yardımını istedi. Ankara 13 Ekim 1923 tarihli cevabında, Yemenlilerin kendi idarelerini kurmalarının uygun ve gerekli olduğunu, maddi taleplerin yerine getirilmesinin mümkün olmadığını, ancak teşkilatlanma için gerekli uzman veya memura ihtiyaç duyulduğu takdirde maaşlarının Yemen idaresi tarafından verilmesi kaydıyla Türkiye’nin yardımcı olabileceğini belirttiğinde, Yemen’deki Osmanlı mirası ile ilgisinin olmadığını zımnen belirtmiş oluyordu.
Ankara’dan ümidini kesen İmam Yahya, Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı gün olan 23 Ağustos 1923’te görevi biten Mahmud Nedim Bey’in Yemen’de kalmasını istedi ancak o kabul etmedi. Buna rağmen Yemen’le Türkiye’nin arasını düzeltmek için uğraşmaya devam etti.
Mahmut Nedim Bey, 1924 yılında Türkiye’ye döndü. Dönüşünden itibaren geçmiş maaşlarını almak için bitmek tükenmez bir yazışma trafiğine girişti. Birikmiş maaşlarını alamadı ama Necid Emiri Abdülaziz 8 Ocak 1926’da Hicaz kralı ve Necid sultanı ilan edilince Türkiye’nin Necid’e gönderdiği diplomatik heyete dâhil edildi. Bir yıl süren bu görevinden sonra yine sıkıntılı günler başladı onun için. Sonunda çabaları sonuç vermiş olmalı ki, 1932’de kendisine 5 bin lira değerinde gayrimenkul verilmesine karar verildi. 1934’te Akdilek soyadını alan Mahmut Nedim Bey, 1935 yılında Recep Peker’e yazdığı mektupta mealen “Yaşım 70’i geçti, fakru zarurete düştüm, çocuklarımın okul parasını bir dostum verdi, altımda bir yatak bile kalmadı, elime 70 lira geçiyor, hâlbuki 100 liraya ihtiyacım var” diye yakınıyordu. Cevap mealen şuydu: Devlet ona ev vermişti, daha fazlasını veremezdi! Yıllarca maaş bile almadan Yemen’de çile dolduran Mahmut Nedim Bey, 11 Mart 1940 günü İstanbul’da vefat etti.
İMAM YAHYA YEMEN’İ KURUYOR
İmam Yahya, Osmanlı Devleti’nin son Hudeyde Mutasarrıfı Ragıp Bey’i kâtip olarak istihdam etmişti. Fransızca bilen Ragıp Bey sayesinde dünya ile yazıştı, uluslararası camiaya hitap etti. Bu çabaların sonucu, 1934’te Yemen’in kuzey ve güney hudutları çizilerek İngilizler tarafından bağımsızlığı tanındı. Yemen’de monarşi idaresi kuran İmam Yahya 1948’de Eh Ahrar örgütü tarafından bir ayaklanma sırasında öldürüldü.
Özet Kaynakça: İnternet içerisinden, birçok site ve kitaptan ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yemen yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.
Derleyen: Mehmet Ali TOPÇU
KUŞÇUBAŞI EŞREF
BİR TEŞKİLAT-I MAHSUSA FEDAİSİ: KUŞÇUBAŞI EŞREF
Trablusgarp’dan Batı Trakya’ya uzanan bir Teşkilat- Mahsusa ajanı olan Kuşçubaşı Eşref Sencer’in sıra dışı hayatı. Suikastlar, bombalamalar, adam kaçırma, eşkıyalık, milis ordu hatta devlet kurma teşebbüsü eylemlerinden sadece birkaçı…
Eşref boynunda çıkan çıbanın sebep olduğu ateş yüzünden ayakta durmakta zorlanıyordu. Enver Paşa’dan gelen telgraf üzerine kendisini toparladı ve 22 Ağustos 1913 yılında Paşa ile görüşmek için Ortaköy’e geldi.
Birçok cephede omuz omuza savaştığı komutanının bitap halini görünce Eşref kendi hastalığını unutarak Paşa’nın durumunu sordu. Enver Paşa hasta değildi; ama Eşref’e söyleyecekleri boğazını düğümlüyordu. Edirne Fatihi Enver Paşa, Eşref’e Batı Trakya’daki ilerlemesini durdurması hatta aldığı yerleri boşaltması gerekebileceğini tebliğ ediyordu.
Osmanlı’nın desteği olmaksızın ilerlemenin mümkün olmadığını bilen Eşref pes etmeyi bilen bir insan değildi. Her şeye rağmen yoluna devam edeceğini İstanbul hükümetine bildirdi. Haber karşısında büyük bir mutluluk yaşayan Enver Paşa yaşadığı ruhsal çöküntüden kurtulmuştur. Kuşçubaşı Eşref hayatı boyunca yaptığı gibi kendisini yine bir bilinmeze atmak için bir an dahi tereddüt etmemişti. Bu onun hikâyesiydi ya devlet başa ya kuzgun leşe…
Saray eşrafına dayanan bir aile
Eşref 1873 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Abdülaziz’in kuşçubaşısı Mustafa Nûri Bey’dir. Dedesi de Osmanlı sarayında kuşçubaşı olan Eşref Sencer bunu önce unvan, daha sonra soyadı olarak aldı. Ailesi baba tarafından Çerkezler’in Ubıh koluna, anne tarafından Sultan Sencer’e bağlıdır. Babası Mustafa Nuri doğancı koğuşunun başında bulunan Eşref’in halası da sarayda üst düzey bir yetkiliyle evliydi. Bu durum refah içinde bir hayatın kapılarını Kuşçubaşı Eşref’e sonuna kadar açmıştı. Eşref, üst düzey devlet memurlarının çocuklarına tanınan kontenjan sayesinde Mekteb-i Harbiye’ye girdi.
Kuşçubaşı Eşref’in kavgacı tabiatı ilk meyvesini burada vermiş, karıştığı bir kavga sonucu okuldan uzaklaştırılmıştır. Abdülhamid’in araya girip yazdığı irade-i seniyye sayesinde Edirne’de tahsiline bir sürgün olarak devam edebilmiştir. Bu Eşref’in hayatının büyük bir bölümünde yaşayacağı sürgünlerin ilkiydi. 1900 yılına gelindiğinde babası bir saray entrikası sonucu Taif’e sürgün edilince Eşref’in Harbiye tahsili yarım kalmıştır.
Hırçın bir Kürt evlerine misafir olur
Kuşçubaşı Eşref hayatı boyunca birçok önemli insan ile dostluk kurmuştur. Bu dostluklar şahsiyetini derinden etkilemiştir. Şüphesiz kavgacı tabiatının tamamlayıcı parçası Enver Paşadır; öte yandan Mehmet Akif ve Said Nursi ile kurduğu dostluk Eşref’in İslami hassasiyetlerini hayatı boyunca korumasına vesile olmuştur.
Eşref henüz bir öğrenciyken evlerine Doğu vilayetlerinden sıra dışı bir misafir gelmişti. Genç yaşına rağmen geniş birikimi ve birçok meseleye getirdiği önemli yorumlarla oldukça heyecanlı bu kişi, Said Nursi’dir. Eşref ve Said’in burada başlayan dostlukları daha sonra 31 Mart Vakası ve Teşkilat-ı Mahsusa’da müşterek konular etrafında yollarını tekrar birleştirecekti. Said ve Eşref hayatlarının sonuna kadar birbirlerine saygılı davranmıştır. Yıllar sonra bir dost meclisinde Said Nursi için kullanılan “köktenci’’ ifadesine karşı çıkan Eşref’in bu ifadenin düzeltilmesini istediği kızı tarafından nakledilir.
Mehmet Akif ile Necid çöllerinde Hint Müslümanlarını İngiliz saflarından dönmeye ikna ettikleri yolculukla başlayan dostluk Mehmet Akif’in vefatına kadar sürmüştür. Bu yolculuk, Akif’in Safahat’ine de konu olmuştur. İkili arasındaki mektuplaşmalarda Akif, Kuşçubaşı Eşref için “Kardeşim, iki gözüm Eşref ‘çiğim” gibi gönülden ifadeler kullanmıştır.
Çöl tecrübesi
Gertrude Bell ve Lawrence gibi İngiliz casusları birçok roman ve filme konu olmuştur. Bu figürler bilimsel araştırma yapmak için geldikleri Osmanlı coğrafyasında Arap kabileleri başta olmak üzere birçok yerli halkla önemli ilişkiler kurmuştur. Onların dilini öğrenmiş, kıyafetlerini giymiş, hatta onlar gibi yemek yemişlerdir. Edindikleri bu birikimi Büyük Cihan Harbi’nde Osmanlı aleyhine Arap Kabilelerini kışkırtmak için kullanmışlardır.
Osmanlı bu ve benzeri aktörlerin varlığından habersiz değildi. Enver Paşa’nın liderliğinde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın da benzer misyonlar üstlenen birçok elemanı mevcuttu. Bunların içinde bu misyonu üstlenen en önemli isim Kuşçubaşı Eşref’tir.
Kuşçubaşı Eşref’in çöl tecrübesi Babası Mustafa Nuri’nin Taif sürgünüyle başlamıştır. Bu sürgünde Mekke ve Medine’yi tanır ve talihsizlikler sonucu burada hapse düşer. Eşref zindanda Sultan Abdülaziz’in suikastı sebebiyle mahkûm olmuş ve zindanda daha sonra darbeye teşebbüsten boğdurulan meşhur Osmanlı Sadrazamı Mithat Paşa’yı da tanır. Buradaki kötü muameleye daha fazla dayanamayan Eşref, yanına ileride Teşkilat-ı Mahsusa’da kendisiyle beraber bulunacak kardeşi Sami’yi de alarak hapisten kaçar. Arap kabilelerin arasına karışan Eşref Osmanlı’ya karşı eşkıyalık faaliyetlerine girişir.
Bu eşkıyalık faaliyetleri ileride birçok operasyonda kendisine büyük tecrübe katacaktır. Artık Eşref, Osmanlı için büyük bir soruna dönüşmeye başlamıştır. Eşref; Hicaz Demiryolları çalışmalarına saldırıyor, Sürre alayına baskınlar yapıyordu. Son olarak Medine komutanın oğlunu kaçıracaktı. Sultan Abdülhamid bu durum karşısında çıkardığı bir irade-i senniye ile Kuşçubaşı Eşref’i bağışladığını bildirmiş, bunun üzerine Eşref bu faaliyetlerine son vermiştir.
Bir avuç genç subay İtalya’nın Libya ilerleyişini durduruyor
Kuşçubaşı Eşref affedilip yurda döndüğünde İzmir’e ailesinin yanına yerleşmişti. Sultan Abdülhamid kendisine maaş bağlamış, uslu durması için tüm tedbirleri almıştı. Eşref’in çölde yaptıkları genç bir Subay olan Enver’in dikkatini çekmişti. İzmir dönüşünden sonra ikili arasında dostluk kurulmuştur. 31 Mart Vakası sonrasında Eşref’in faaliyetleri Enver Paşa’nın güvenini kazanmıştır. İkili arasındaki dostluk Trablusgarp direnişiyle yeni bir boyut kazanacaktır.
Eşref İtalya’nın 1911 yılında Osmanlı’ya savaş ilan ettiğini haber aldığında sakin bir hayat yaşıyor, ticaretle uğraşıyordu. İtalya Osmanlı’nın Afrika’da bulunan son toprağına asker çıkartırken hükümet durumu ancak protesto edebilmişti. Bu durum birçok genç subayı rahatsız etmiş, özellikle Enver bu duruma sessiz kalınamayacağını hükümete bildirerek bir grup genç Osmanlı subayıyla beraber Trablusgarp’a hareket etmiştir. Eşref, Enver Paşa’nın çağrısını alır almaz harekete geçmiş, kafileye dâhil olmuştur.
Gruba dâhil olan isimler şaşırtıcıydı: Grupta Mustafa Kemal, Fethi Bey gibi ileride önemli görevlere gelecek devlet adamlarının yanında Enver Paşa’nın fedaileri olarak nam salacak Teşkilat-ı Mahsusa kurucuları; Kuşçubaşı Eşref, Eşref’in kardeşi Sami, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz ve Çerkes Reşid gibi isimler bulunuyordu.
Bu Enver Paşa’nın Eşref’e verdiği ilk ciddi görevdi. Esasen Eşref bir hadise hariç Enver Paşa’yı hiç eleştirmemiştir. İkili arasındaki soruna sebep olan hadise Yakup Cemil’in infaz edilmesiydi. Revize Yakup Cemil, Teşkilat-ı Mahsusa’nın en önemli fedaisiydi. Ölümü de hayatı gibi birçok efsaneye konu olan Yakup Cemil bazılarının iddiasına göre Dünya Savaşı sırasında İstanbul’daki tüccarların askerlere gönderilen yiyeceklerde yaptığı yolsuzluğu ortaya çıkarması sonrası; kimilerine göreyse Enver Paşa’ya darbe yapıp yerine Mustafa Kemal’i getirmeye çalışması sonrası idam cezasına çarptırılmıştır. Yakup Cemil’in ölüm emrini alan infaz taburunun infazı yerine getirmekte tereddüt etmesi üzerine kendi infaz emrini askerlere bizzat Yakup Cemil’in verdiği de rivayetler arasındadır. Bu hadise dışında Kuşçubaşı ve Enver Paşa arasındaki dostluk hiç sarsılmamıştır.
Grup Mısır üzerinden Libya’ya geçmeye çalışınca Mısır’ı kontrolü altında bulunduran İngilizler zorluk çıkarır. Bunun üzerine yerel kıyafetleriyle ve uzamış sakallarıyla grup gizli bir şekilde Libya’ya varır.
Senusiler İtalyanlara karşı eğitilir
Bir grup maceraperest Osmanlı subayının, Libya’da giriştikleri eylem beklenenin aksine bölgede büyük bir karşılık bulmuştu. Senusiler olarak bilinen cemaat bu genç subaylara büyük bir hürmet göstermiş ve İtalyanlara karşı örgütlenmişlerdir. İtalyanlar bölgeye asker çıkartmaya başladıklarında kısa sürede bölgeyi işgal edeceklerini umuyordu; ama genç Osmanlı subaylarının etrafında örgütlenen Senusi savaşçılarının sayısı çok kısa bir sürede yirmi bine ulaştı.
İtalyanların meşru sebeplere dayanmayan işgalinin aksine Senusilerin dini bir cemaat olması savaşa kutsal bir boyut kazandırmış, İtalyanlar art arda bozguna uğramaya başlamıştır. Libya’ya vardıklarında toplam sayısı 9 kişi olan bu küçük subay grubu bölgede artık sayısı elli bine yaklaşan bir orduyu yönetmeye başlamıştı. Grubun içinde en tecrübeli isim olan Eşref, eşkıyalık döneminde öğrendiği stratejik taktiklerle İtalyan işgalini durdurmuş, hatta İtalyanların elinde bulunan birçok kale ve karakolu almayı başarmıştı. Gerilla taktiği olarak isimlendirilen bu stratejiler ileride Ömer Muhtar isyanında da kullanılacaktı.
Osmanlı subaylarının etkin direnişini kıramayacağını anlayan İtalyan hükümeti Osmanlı’nın elinde bulunan On İki Ada’ya asker çıkartmış ve İstanbul’u işgal etmekle tehdit etmiştir. Durum karşısında zayıflık gösteren İstanbul hükümeti, İtalya ile Uşi antlaşması yaparak direnişteki subaylarını İstanbul’a çağırmıştır; ama bu işgal Balkan devletlerini Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine önce Enver Paşa ardından Kuşçubaşı Eşref ve diğer subaylar yurda dönmüştür.
1912 Balkan Savaşı’nda büyük bir hezimet yaşayan Osmanlı savaştan mağlubiyetle ayrılmıştır. Birçoğu Balkan göçmeni olan İttihat ve Terakki üyeleri düşmanın, eski Payitaht Edirne’yi dahi alarak İstanbul önlerine kadar gelmesini çaresizce izlemiştir.
Bab-ı Ali Baskını ve Enver Paşa’nın engellenemeyen yükselişi
16 Mart 1913’te ordunun tüm çabasına rağmen ata yadigârı Edirne Bulgarların eline düştü. Bu tüm yurtta büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa Osmanlı’ya karşı ittifak yapan Balkan devletlerinin birbirine düşmesi için Edirne’nin Bulgarların elinde kalmasında bir sakınca görmüyordu. Öte taraftan Rumeli’de kalan son toprağın düşman eline geçmesi İttihatçıları kendi ülkesinde mülteci duruma düşürecekti.
Şevket Paşa’nın bekle-gör politikası ne Enver Paşa’nın ne de gözü kara fedailerinin kabul edebileceği bir durum değildi. Eşref, Edirne’nin düşman elinden alınması için fedaileri örgütlerken Enver Paşa ve Yakup Cemil çok kritik bir olaya imza atmaya hazırlanıyordu.
Çetin geçen toplantılardan sonra Enver Paşa kararını vermişti: Hükümete darbe yapacaktı. Enver Paşa silahını kuşandı, fedaileri Yakup Cemil, Ömer Naci, Sapancalı Hakkı gibi isimleri yanına alarak yola koyuldu. Talat Paşa yolda kendilerine katılacaktı. Yola çıktıklarında ciddi bir planları yoktu, bir bilinmeze doğru ilerliyorlardı.
Nuruosmaniye Camisi’nin oraya vardıklarında fedailerden bir kısmı telgraf ofislerini tutmak için harekete geçerken bir grup da kızgın ahaliyi hükümete karşı galeyana getirmek için Sultanahmet Meydanına yöneldi. Enver Paşa, Yakup Cemil, Mustafa Necip ve Sapancalı Hakkı Bey ile hükümet binasına doğru ilerlediler. Trablusgarp kahramanı askerleri karşısında gören muhafız subayları karşı koymadan Enver Paşa ve fedailerinin geçişine izin verdi.
Bağrışmaları duyan Sadrazam yaveri Ohrili Nafiz Bey silahını çekerek Enver Paşa ve yanındakilere karşı koydu. İyi bir nişancı olan Mustafa Necip yaveri vurarak yaraladı. Enver Paşa ve Yakup Cemil koridoru geçerek Harbiye Nazır’ı Nazım Paşa’nın bulunduğu odaya geldi. Enver Paşa üstü olan Nazım Paşa’ya selam durdu. Nazım Paşa’nın Enver Paşa’ya hakaret etmesi üzerine yanında bulunan fedaisi Yakup Cemil silahını Bakana çevirip oracıkta öldürdü. Süratle Bakanlar Kurulu’nun toplandığı salona giren Yarbay Enver Paşa şaşkın bakışlar arasında Sadrazam Kâmil Paşa’dan istifasını istedi. Kâmil Paşa zorluk çıkarmadan bu isteği yerine getirdi.
Bab-ı Ali’nin Enver Paşa tarafından işgal edilmesinden sonra Dahiliye Nazırlığı, Telgraf Ofisi ve Merkez Kumandanlığı peşi sıra darbeci Subayların eline geçti. Enver Paşa soluğu Padişah’ın huzurunda almış, Sadrazam Kâmil Paşa’nın istifasını sunarak İttihat-ı Terakki’nin hükümetteki mutlak hâkimiyetini sağlamıştır.
Edirne’nin kurtarılışı ve Batı Trakya macerası
Balkan devletleri kendi içinde savaşa tutuşunca Osmanlı Devleti hızlı davranarak Bulgaristan’a savaş ilan etti. Enver Paşa’nın başında bulunduğu süvari bölüğü hızla hareket ederek 1913 yılında Edirne’yi işgalden kurtarmıştır.
Eşref bu harekâtta Enver Paşa’nın yanında bulunmuş ve Edirne’nin kurtarılışından sonra hızla Batı Trakya’ya yönelmiştir. Bulgar çetelerinin mezalimi altında bulunan Batı Trakya Türkleri Kuşçubaşı Eşref’in liderliğinde hızla örgütlenmiştir. Eşref kısa sürede sayısı 70 bini bulan milis gücünden oluşan bir ordu kurmuştur.
Osmanlı’da hükümeti elinde bulunduran İttihatçılar, özellikle Enver Paşa başlarda Kuşçubaşı Eşref’e hem siyasi hem de lojistik destek sağlamıştır. Yunanlıların da işgal ettiği bölgeleri Eşref’e terk etmesiyle, Türk güçleri Batı Trakya’da yaklaşık 100 kilometrelik alanı hâkimiyeti altına almıştır. Eşref’in özellikle Koşukavak’ı Bulgarların elinden kurtarması orada bulunan Türkleri ciddi manada rahatlatmıştı.
Siyasi belirsizlik sonucu elde edilen topraklar Osmanlı’ya dâhil edilemeyince Kuşçubaşı Eşref burada geçici bir hükümet kurdu. Bu hükümeti, başta Yunanistan olmak üzere birçok Balkan ülkesi hemen tanıdığını açıkladı. Fakat İstanbul ile ilişkiler iyi gitmiyordu, hükümet olası bir Osmanlı-Rus savaşına karşı Eşref’in ilerlemesini durdurmasını istedi. Eşref bu teklifleri reddederek Yunanistan’ın terk ettiği bölgeleri de tek tek ele geçirmeye devam etti. Fakat süreç ilerledikçe ortaya çıkan lojistik sorununa ve İstanbul’un baskılarına dayanamayan Eşref başkente dönmeye razı oldu. Eşref bölgeden kontrollü bir biçimde ayrılarak Bulgarların yeni katliamlar yapmasının önüne geçmiştir. Batı Trakya’nın tamamen Bulgarlara terk edilmesinden sonra yurda dönmüştür.
I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Genel Kurmay Başkanı Enver Paşa bir gece yarısı Teşkilat-ı Mahsusa’nın son lideri Kuşçubaşı Eşref’i evinde ziyaret eder. Mezkûr cepheler ile verilen görevlerde vazifesini büyük bir başarıyla ifa eden ve bir Osmanlı gizmeni (ajan) olarak hemen her şeyden haberdar olması münasebetiyle kendisine, kuşların dilini biliyor ki her durumdan haber alıyor düşünceleriyle “Kuşların Şeyhi” lakabı takılan Kuşçubaşı Eşref Bey’e, “İngilizler Kuzey Arabistan’ı ele geçirdiler. Oradan da yavaş yavaş yukarıya doğru ilerleyip Filistin topraklarına sızıyorlar. Biz bunları yukarıdan püskürtmeye çalışıyoruz fakat İngilizleri güneyden de vurmadıkça savaşı kontrol altına alamayız. Güneyde bulunan kolordumuzda yeteri kadar askerimiz mevcut değil lakin bizim gibi düşünen, bizim gibi hisseden, bizim gibi vatan sevdalısı olan Yemenliler var. Oralarda olan askerlerimize ve Yemenlilere yardım etmemiz gerekiyor ki bir an evvel toparlanıp; hem isyan eden Şerif Hüseyin birliklerini dağıtsın hem de İngilizleri geri püskürtmeyi başarsın.
Onların derlenip toparlanması için gereken parayı gönderecek olan da yine biziz. 300 bin altın hazır. Para buradan, İstanbul’dan gidecek.” der Enver Paşa. Eşref Bey bir an şaşırır. Enver Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, “Nasıl gidebilir ki bu altınlar Yemen’e? Yemen’le İstanbul arasındaki Orta Doğu işgal altında. Medine’de Fahrettin Paşa canhıraş direniyor, nasıl gidebilir, kim götürebilir bu parayı Yemen’e?” der.
“Bu parayı sen götürebilirsin Kuşçubaşı Eşref.”
Kuşçubaşı Eşref, Arap yarımadasını iyi bilmesi, aşiretleri tanıması, Arapçasının mükemmel derecede olması hatta kabile kabile şiveleri ihtiva etmesinden dolayı evvela emir eri Zenci Musa’yı ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan güvendiği 70 kadar adamını toplar. Altınlar her birine dağıtılır ve kendisi de bir Arap edasıyla kılık değiştirir. İki ayrı kola ayrılarak Medine’de buluşmak üzere yola koyulurlar ve sözleştikleri gibi bir sorun yaşamadan Medine’ye ulaşmayı başarırlar. Fahrettin Paşa, Eşref’e, “Medine’den bir adım dahi dışarı çıkamazsın çünkü İngiliz istihbaratı 300 bin altınla sizin Yemen’e gittiğinizi öğrendi. Sizi ben ordumla Hayber’e kadar götürürüm. Hayber’de ordumla uğurlarım ancak sizi orada bıraktığım anda, daha birkaç kilometre dahi ilerlemeden kuşatırlar.” der.
Eşref Bey, “Neye mal olursa olsun bunu yapacağım.” der ve Fahrettin Paşa’nın ordusuyla Hayber’e giderler. Hayber’den dışarı çıkalı daha 10 kilometre olmadan, 500 yıl önce Hz. Muhammed (SAV)’in de savaştığı Cembele mevkisin de, 25 bin kişilik İngiliz-bedevi birlikleri Eşref Bey ve adamlarının etrafını kuşatırlar. Sayıca az olan askerlerimiz, 25 bin kişilik İngiliz/Bedevi Arap birliklerine karşı bir gün bir gece son neferine kadar çarpışırlar. Çarpışma esnasında başına aldığı bir darbe ile yaralanan Eşref Bey esir düşer. İki asker ve Eşref bey dışında bütün askerlerimiz şehit düşerler. Küçük düşürülmek için sıcak çöl’de perişan bir vaziyette yürütülerek İngiliz ajanı Edward Lawrence’in içinde bulunduğu bir çadıra götürülür.
Ancak Eşref’in adamlarından iki kişi altınları develere yüklemiş hâlde kaçmayı başarır. Çünkü Kuşçubaşı Eşref kendisini yem etmiş, emir eri Musa’yı görevlendirmiştir. İngilizlere karşı savaşırken, Musa ve 43 arkadaşı altın yüklü develer ile çölde Yemen’e doğru yol almıştır. Altınların kaçırıldığını anlayan İngiliz kuvvetleri Zenci Musa ve arkadaşlarının peşine düşmüş ancak ne Musa’yı ne de arkadaşlarını yakalayamamıştır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Zenci Musa altınlarla birlikte Sânâ’ya ulaşmayı başarmıştır. Altınları Ali Sait Paşa’ya teslim etmiş fakat komutanının esareti sebebiyle yaşadığı üzüntüyle Ali Sait Paşa’ya buruk bir ses tonuyla, “Çok şükür başardık, fakat Eşref Bey’imizin düşman eline düşmesine engel olamadık.” demiştir.
Teşkîlât-ı Mahsûsa reisi olarak I. Dünya Savaşı’nın ilk yılında beş arkadaşıyla birlikte gizlice Hindistan’a giderek Pamir’den Türkistan’a geçti. Burada Ruslar’ı çok zor durumda bırakan Yedisu-Kırgız ayaklanmasını başlattı. Büyük devletlerin ve Araplar’ın Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmalarına karşı teskin edici faaliyetlerde bulunmak ve İslâm birliği hareketini gerçekleştirmek için teşkilât üyelerinden Said Nursi ile birlikte bir Alman denizaltısıyla Kuzey Afrika’ya gitti. Libya, Cezayir ve Fas’ta dolaştı. Hayber’de muhasara altındaki Osmanlı ordusuna para ve mühimmat götüren kafilenin başında iken İngiliz ve âsi Şerif Hüseyin kuvvetlerinin pususuna düştü. Kahramanca bir çarpışmadan sonra ağır yaralı olarak ele geçti ve Malta’ya sürüldü. Mütareke’den sonra Malta’dan kaçtı. İstanbul’da işgalcilere karşı ilk direniş hareketini hazırladı. Çerkez Ethem’in İstiklâl Savaşı’na girmesini sağlayan Eşref Sencer, Cumhuriyet’in ilânı üzerine kardeşi Hacı Selim Sâmi Bey’le birlikte “Yüzellilikler” arasında yurt dışına çıkarıldı. Bu gurbet günlerinde yine kendisi gibi vatanından uzakta Mısır’da bulunan Mehmed Âkif’le (Ersoy) sürekli mektuplaştı.
Kuşçubaşı Eşref’in hikâyesi aslında henüz yeni başlıyordu. Asıl hünerlerini Büyük Cihan Savaşı’nda gösterecek çölde amansız bir mücadeleye girişecekti. Esir düşüp Kahire ve Malta’da uzun süre tutsak edilecek, Kurtuluş Savaşında büyük yararlılıklar gösterecekti. Libya’dan Batı Trakya’ya Irak’tan Yemen’e kadar birçok cephede sayısız göreve imza atacak olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın amansız fedaisi Kuşçubaşı Eşref Sencer 1964 yılında Söke’de bulunan çiftliğinde sessiz sedasız hayata gözlerini yummuştur.
Hakkında sayısız efsane üretilen Kuşçubaşı Eşref, Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçekleştirdiği birçok eylem ve suikastı devlet sırrı olduğu için açıklamamış, kendisiyle beraber mezara götürmüştür.
Fevzi Paşa’nın (Çakmak) Kuşçubaşı Eşref, Çerkes Edhem ve arkadaşları hakkında 21 Kasım 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği yazı (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692-1).
Mustafa Kemal Paşa, 22 Kasım 1922’de o sırada barış görüşmeleri için Lozan’da bulunan İsmet Paşa’ya gönderdiği bu şifrede Kuşçubaşı Eşref ve Çerkes Edhem’in kardeşlerinin suikast yapmaları ihtimalinden bahsederek İsviçre makamlarından bu kişilerin sınır dışı edilmelerinin istenmesi talimatını veriyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692).
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, 1936’da Kuşçubaşı Eşref hakkında Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği raporlardan biri (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01012886-10)
Kuşçubaşı Eşref’in sürgünde bulunduğu Yunanistan’dan bir arkadaşına yazdığı ve Türk istihbaratının eline geçen bir mektubundan: Eşref Bey 30 Aralık 1935’te tarihli mektubunda Çerkes Edhem’in kardeşlerinden bahsederek parasızlık çektiklerini ve çalıştıklarını anlatıyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692-14).
Kuşçubaşı Eşref’in Atina’daki bir arkadaşına 1 Aralık 1933’te Girit’ten yazdığı ve Türk istihbaratının eline geçen bir başka mektubundan: Eşref Bey “affa ihtiyacı olmadığını” söylüyor ve Ankara’daki yönetim hakkında ağır sözler ediyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01012852-58).
Demokrat Parti’nin ilk İçişleri Bakanı olan Rükneddin Nasuhioğlu,Çerkes Edhem’im ağabeyi Reşit ile Kuşçubaşı Eşref Beyler’in Türkiye’ye dönüşlerinden Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ı haberdar ediyor (Cumhurbaşkanlığı Celâl Bayar Arşivi, Yer: 3/1-18, Fihrist: 81).
ÖZET KAYNAKÇA: İnternet içerisinden, birçok site ve kitaptan ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yemen yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.




Derleyen: Mehmet Ali TOPÇUYazan:M.Ali TOPÇUYazı kategorisiGenelKUŞÇUBAŞI EŞREF içinbir yorum bırakDüzenleKUŞÇUBAŞI EŞREF
YEMEN CEPHESİNDE KADINHANI’LI ADİL
YEMEN’DEN GERİ GELEN PEK AZ İNSANDAN BİRİSİ DE KADINHANI KASABASINDAN ADİL’Dİ.
Yemen Dönüşü
Adil Yemen cephesinden Esir düşen diğer Askerlerimizle birlikte Mısır kampına getirilmişti.
Kampta, kolunu, bacağını kaybetmiş esir gaziler olmakla birlikte en çok kör olmuş gaziler vardı. Baraka kapılarında, ağaç altlarında öylece oturup, dururlar ve gelip geçen seslere kulak kabartırlar, yemekhaneye veya tuvalete gidecekleri zaman birbirlerinin omzuna tutunarak sıra sıra yürüyüşlerine can dayanmazdı.
Bir gün, Adil, öğle namazı için mescide doğru giderken, kör bir adamın;
“Konyalı var mı? Konyalı” diye seslendiğini duyar.
Adil, yanına yaklaşarak, “Ben Konyalıyım” der.
Dikkat kesilen körün kaşları gerilir.
“Neredensin?”
“Kadınhanı”
Körün yüzü alabora olur, ağzından bir hayret çığlığı çıkar.
“Adil misin, Adil misin?”
“Sen… Hüseyin Ağabey… Sen misin?”
Ağlaşarak birbirlerine sarılırlar.
“Ne oldu gözlerine?”
“İngilizler Sina çölünde hardal gazı kullandılar, bütün taburun gözleri kör oldu, buna da şükür, dünya da seninle bir daha kavuştum ya, gözlerimiz kör olunca esir düştük o kamptan o kampa… Senin de değneğin var!”
“Top mermisi sağ ayağımı alıp götürdü.”
Kader, köylerinden ayrılalı on yıl olan bu iki kardeşi esir kampında kavuşturmuştu.
İki kardeşin bir birine dayanarak yürüyüşleri, herkesin rikkatine dokunur. Adil, ağabeyinin çamaşırlarını yıkar, ihtiyaçlarını görür.
Uzun esaret günlerinde üçte ikisi işkenceden, açlıktan, hastalıktan telef olsa da sağ kalabilenler esir değişimiyle serbest bırakılır.
Adil, ağabeyi Hüseyin’le birlikte vapurla İzmir’e gelir.
O günlerde İzmir işgal altındadır. Anadolu topraklarına, Yunan askerlerine esirlik belgelerini göstererek ayak basarlar.
Hüseyin, Adil’in kolunu hiç bırakmaz.
Kadınhanı’ndan geçecek trene binerler.
Vagonlar ana baba günüdür. Kompartımanlar, koridorlar, tuvalet önleri esaretten dönen, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş perişan sefil askerlerle doludur.
Kadınhanı’nda inerler.
Beraber geçirdikleri çocukluk günleri, buğday anızlarında, hayvanların peşinde şen şakrak koştukları güzel günler gözlerinin önündedir.
Ellerinde hiçbir eşyaları yoktur. Kasabanın sokaklarını geçerken hiç kimse tanımaz onları. Herkes bir acıma hissiyle seyreder, sadece.
Evlerinin önüne geldiklerinde; Adil, samanlığın merdivenlerine oturmakta olan anasını, görür.
Siyah başörtüsünün sarmaladığı yüzünün çizgileri derinleşmiş, yanakları çökmüştür.
İyice solmuş, renk atmış olsa da anasının üzerindeki elbiseyi tanır, Adil.
Anası, başını çevirince, gördüğü şey, pis partallar içinde biri kör, diğeri değneğinin yardımıyla yürüyebilen topal iki adamın, kendine doğru geldiğidir…
“Ev sahibi burada değil” diye seslenir.
Kıtlık yılları olduğundan, köyler kasabalar dilenci doludur.
Hüseyin, anasının sesini tanır.
Analarının sesini hiç duymamış gibi, yürürler.
“Ne arsız adamlarsınız, ev sahibi yok, diyorum başka kapıya gidin, ” diyerek başını eğirdiği ipe indirir.
Hüseyin kendini tutamaz, kör gözlerinden iri yaşalar fırlarken, sesi, kasabanın sessizliğinde bir feryat gibi yankılanır;
“Ana biz dilenci değiliz, senin oğullarınız…”















