Öne çıkan

İlk Blog Gönderim

GÜN GURUBA ÇALARKEN

GÜN GURUBA ÇALARKEN
Yine terk ediyor gün, güneş guruba çalarken.
Yüzümü ısıtan son ışık ile,İmbat tenimi yalarken.
Merhaba derken akşama hüzünlü hatıralar.
Gecenin karanlığında beni derinden yaralar.Yalnızlığın soğukluğu, üşütürken tenimi.
Gurubun hüznü sarar bütün bedenimi.
Al götür dertlerimi ey güneş, ufuğa dalarken.
Acılar yok olsun, gün guruba çalarken.


DAY TO THE SUNSET

The day he is leaving again, while the sun is playing in the sunset.

With the last light that warms my face while licking my skin.

Saying hello to the evening, sad memories.

It deeply hurt me in the darkness of the night. The coldness of loneliness, my skin while cold.

The sadness of the group surrounds my whole body.

Take it, take my troubles, while the sun is diving into the horizon.

May the pain disappear, as the day plays to the sunset.

9.11.2019
İzmir

YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

MEVLANA.

또는 당신이 좋아하거나 좋아하는 것처럼.
ttoneun dangsin-i joh-ahageona joh-ahaneun geoscheoleom.
O como te gusta o como te ves.
أو سواء كنت تحبه أو تحبه.
O COME TI PIACE O TI PIACE.

Prof.Dr.Ayşe BAYSAL

1930 yılında
Karaman’ın
Uğurlu köyünde
Bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Adını Ayşe koydular.

Ayşe 15 yaşına kadar köyde eğitim aldı.
Sonra Köy Enstitüsüne gitmek istedi.

Köy Enstitüsü İvriz’deydi.
Bir çıkı hazırladılar Ayşe’ye
İçine çökelek, pekmez, yufka koydular.

4 Temmuz 1945’de yürüyerek yola çıktılar eniştesiyle.
İki geceyi dağda geçirdiler.
Karaman’a vardılar, oradan kağnı ile Ereğli’ye
Oradan İvriz’e.

Ayşe öylesine okuma heveslisiydi ki.
1950 yılında
İvriz köy Enstitüsünü
Birincilikle bitirdi.

Ardından
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu kazandı.
Onu da birincilikle bitirdi.

Ankara Valisi Kemal Aygün
Ayşe’yi takip ediyordu.
Gel danışmanım ol dedi,

Ama o
Köylere gidip çocukları yetiştirmem gerek’
Deyip öğretmenliği seçti.

Trabzon-Vakfıkebir ilçesi
Beşikdüzü’nde öğretmenliğe başladı.
Yetmiyordu, daha çok şey yapmalıydı çocuklar için.

Burs bularak ABD’ye gitti…

Wisconsin Üniversitesi’nde doktora yaptı.
Okulda hoca ol dediler

Ama o
Ülkemdeki çocuklara bakmam gerek’ dedi,
Ankara’ya döndü.

Hacettepe Üniversitesi
Temel Bilimler Yüksek Okulu’na bağlı
Beslenme Bölümü’nde ders vermeye başladı.

Yetmedi,
Kişisel çabalarla
Ankara Üniversitesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu’nu kurdu.

Burada bir laboratuvar açtı.
Laboratuvarda besin üzerine çalışmalar yaptı.

Köydeki çocukların hastalıklarına çare olmak için kimyasallar hazırladı.

Köydeki salgınlara karşı ishali engelleyen bir ilaç geliştirdi.

Türkiye’nin her köyüne ilaç yolladı.
Ve tüm bunları parasız yaptı.

Bir vakıf kurdu;
Beslenme Eğitimi ve Araştırma Vakfı
Besvak.

Burada burs beslenme uzmanları yetiştirdi, kurslar verdi.

Yetmedi,
Vakıf bünyesinde çocuklara burs sağladı ve okuttu.
Bilhassa kız çocuklarını,
Yani, kendi gibi köylü kız çocuklarını…

Prof. Dr. Ayşe Baysal
2016 yılında
86 yaşında
Ankara’da
Vefat etti

(Alıntı)

MIGUELİNA ANA VE OĞUL BENJAMİN

Duygu yüklü bir kavuşma hikayesi
Küçük hikâyemiz çok uzaklardan geliyor. Hikâyenin bir ucu, Peru’nun en yüksek dağlarının, en yüksek dorularında yaşayan ve en çok sömürülmüş, en çok fakirleştirilmiş bir halkın kadını ile İsviçreli bir gönüllü hemşirenin kesişen yollarını anlatıyor.
Genç bir hemşire olan Elizabeth içindeki macera ve biraz da yardım etme duygusuna uyarak, birleşmiş milletlerin bir projesine katılmaya karar verdi.
Tam olarak nereye gideceğini, hangi ülkede, hangi kıtada çalışacağını bile bilmiyordu.
Bir gün kapısını çalan postacı, ona hayatını değiştirecek bir haber getirmişti. Birleşmiş Milletler Peru’da bir sağlık istasyonu açıyorlardı. Hemşire olarak orada görevlendirilmişti.
Hemen haritayı açıp önce Peru’yu sonra görevlendirildiği şehri buldu, ama asıl görevlendirileceği merkzi bulamadı. Bir büyüteçle bakınca, dağın doruğunda bir isim okudu.
Yazının yarısı dağın, yarısı bulutların üstündeydi.
Konuşulan dilin İspanyolca olduğu belirtilmişti. Hemen İspanyolca öğrenmeye başladı. Yakınlarına haber verdi. Aslında hiç kimse onun gitmesini istemiyordu.
Hatta en çok sevdiği erkek arkadaşı bile, gidersen ilişkimiz biter demişti. Genç adamın hediye ettiği kolyeyi boynunda çıkarıp vedalaştı. Sonra da ömrünün 20 yılını geçireceği Peru dağlarına doğru yola çıktı.
Peru’ya geldikten sonra yolculuğun bir kısmını ağzına kadar dolu otobüslerle, bir kısmını trenle yapmıştı ama sağlık istasyonuna giden son bölüme tren çıkmıyordu.
İstasyonda bekletilen katırlarla dağa tırmanmaya başladılar. Yükseklik arttıkça, oksijen azalıyor, alışık olmayanlar için nefes almak zorlaşıyor, başı dönüyor ve midesi bulanıyordu.
İlk günler çok zor geçse de sağlık merkezine gelen insanların yoksulluğu, çaresizliği karşısında kendisini çabuk toparladı.
Aslında o bir doğum hemşiresiydi. Yeni doğmuş bebeklerin sağlığından, hamile ve doğum yapan annelerden sorumluydu.
Birkaç yıl gece gündüz çalışarak geçti.
Bu bölgenin kadınları oldukça yoksul bırakılmış insanlardı. Örf ve adetlerine bağlı yaşayan halk, tutunacaklar tek dal olarak inançlarını ve adetlerini görüyordu.
Oralarda evlilik dışı hamileliklere ve bu hamilelikten doğan çocuklara hoş bakılmıyordu. Birçok anne çocuklarını doğumdan sonra almadan merkezden ayrılıyor, bebekler şehirdeki yetiştirme yurduna gönderiliyordu.
Bir gün, merkeze, çok genç bir anne geldi. Doğum sancıları tutalı birkaç saat olmuştu. Kayıtlarda yaşı 16 yazıyordu. Miguelina sevgilisinden hamile kalmıştı, ama babası asla doğacak çocukla eve dönemeyeceğini söylüyordu. Üstelik de genç kadın çalışmak zorundaydı. Çalışmadan bir ana-babanın bile evlatlarına verebilecek kadar yiyeceği yoktu. Çocuğun babası evlenmeye yanaşmıyordu. Pek çok kadının yaptığı gibi evladını merkezde bırakarak baba evine dönmekten başka çaresi yoktu.
Doğumu hemşire Elizabeth yaptırdı. Küçük ve oldukça cılız bir erkek çocuk dünyaya geldi. Belli ki anne karnında yeterince beslenememişti. Yaşaması mucize olacaktı. Doğumdan sonra 5 gün Miguelina sağlık merkezinde kaldı. Küçük oğluna Benjamin adını vermişti. Beş gün sevdi, okşadı ve emzirdi. Ama daha fazla merkezde kalmasına izin verilmiyordu. Başka annelerin de bu yataklara ihtiyacı vardı. Altıncı gün uzatılan evraklara parmak bastı. Küçük oğlunu bir daha görüp aramamak üzere orada bırakıyordu. Gözyaşları kimsenin umurunda değildi aslında. O çocuğunu bırakan ne ilk kadın oluyordu ne de son olacaktı. Fakirlik çaresizlik kadınları canlarından koparacak kadar yakıcıydı.
Hemşire Elizabeth o genç anneyi de, kollarına bırakılan minik bebeği de bir başka sevmişti. Genç kadının gözyaşlarını silip, ellerini tutup, “ o benim oğlum olacak, ona hep ben bakacağım; sakın merak etme” dedi.
40 YIL SONRA
Aradan çok uzun yıllar geçmiş ve hemşire Elizabeth ile oğlum dediği Benjamin çoktan İsviçre’ye dönmüşlerdi.
Benjamin annesinin sağladığı her türlü imkânı en iyi şekilde kullanıp, okumuş, Lozan’da bir üniversite bitirmiş ve çok başarılı bir mühendis olmuştu. 10 yıl önce evlenmiş ve artık iki çocuk babasıydı.
Annesinden gerçek annesini, gerçek memleketini her fırsatta sorup öğrenmeye çalışıyordu.
Hemşire Elizabeth hiç evlenmemiş ve başka bir çocuğu da olmamıştı. Benjamin onun her şeyiydi. Ana oğlu bir kader birleştirirken, ne yazık ki başka bir anayı oğlundan ayırmıştı.
Benjamin baba olduktan sonra gerçek annesini daha çok düşünmeye başlamıştı. O şimdi neredeydi? Başka kardeşleri var mıydı? Acaba yaşıyor muydu? Köklerinin yaşadığı yerler nasıldı? Ama hepsinden önemlisi annesini, onun kokusunu merak ediyordu.
Kırkıncı yaş günü yaklaşırken hemşire Elizabeth oğluna bir soru sordu:
-Benjamin, sevgili oğlum, söyle yaş günün için sana ne hediye edeyim?
Genç adam bu sorunun cevabını senelerdir biliyordu. Onu büyüten annesini kırmaktan korktuğu için bir türlü söyleyememişti. Ama şimdi söylemenin tam zamanıydı.
-Annem, beni affet ama ben yıllardır beni doğuran annemi merak ediyorum. Onun nerede yaşadığını sen biliyorsun. Gitsek oralara, belki de seninle birlikte gerçek annemi de bulabiliriz. Benimle Peru’ya gelir misin?
Yaşlı kadın oğlunun bu haklı isteğini çoktan biliyordu. Hatta oğlunu doğuran kadını bulmak için, kayıpları arayan bir kuruluşa başvurmuştu. Gelen haberler oldukça olumluydu. Bazı olumsuz gelişmelere rağmen umudunu kaybetmiyordu. Ne yazık ki çalıştığı sağlık merkezi, Birleşmiş Milletlerden yardım gelmeyince, yıllar önce kapanmış, orada çalışan yerli halk da bölgede yaşayan insanlar da kaderlerine terk edilmişlerdi.
Yakın köylerde yapılan araştırmalar, köylülerin 40 yıl öncesinden daha fakir, daha çaresiz ve yoksul olduklarını gösteriyordu.
Peru’da yaşayan ve kayıpların bulunmasında yardımcı olan gönüllülerle hummalı bir arama sürüyordu.
Hemşire Elizabeth heyecanla haber beklemeye başlamıştı. Tek isteği, oğlunun doğum gününden önce, annesini bulmaktı.
Beklediği haber çok şükür doğum gününden önce gelmişti. Uçak biletlerini alıp, oğluna “ gidiyoruz, doğum gününü seni doğuran annen ile kutlayacağız” dedi.
40 YIL SONRA PERU
Migueline ana, bir dağ köyündeki kerpiçten kulübesinde kocası ile yoksul bir hayat yaşıyordu. Birkaç tane laması vardı. Biraz da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar küçük bir tarlası…
Benjamin’i bıraktıktan sonra, ailesinin de rızasıyla bu adamla evlenmişti. İki oğlan ve bir kızı olmuştu. Yoksulluk içinde büyüttüğü çocuklarından hiç ayrılmamış ve aynı yerde yaşayan insanlarla evlendirmişti. Tam 7 torunu vardı. Çocuklarının hepsi, dünyanın herhangi bir yerinde, hemşire ile tanışmak gibi hiç umutları olmasa da annelerinde küçük Benjamin’in doğumunu ve evlat edinilmesini masal gibi dinliyorlardı. Haberi olmasa da Benjamin, ailesinin her zaman bir parçası olmuştu.
Migueline ana iyice ufacık kalmış, güneş yanığı ile esmerleşen yüzünde yüzlerce kırışık belirmişti. Yaşından çok daha yaşlı gösteriyordu. Elleri dağ başında rüzgâra kafa tutan doruktaki çatlak topraklar gibiydi. Bir zamanlar genç ve güzel küçük eller olduğuna kimse inanmazdı.
Bol renkli, fırfırlı eteği, renkli buluzü, omuzlarına attığı kilim desenli şalı ve geleneksek şapkası ile ressamlara ilham verecek bir görüntü içindeydi…
Oğluna sarılınca, kara gözlerinden dökülen yaşları silmeden bıraktı…
Benjamin, ufacık kalmış annesini kucaklayıp kaldırdı. Sonra kardeşleri sarıldılar. Hemşire Elizabeth, arabadan birkaç mum ve bir kek çıkardı.
-Biliyor musun? Bu gün Benjamin 40 yaşına giriyor.
Beklenmedik bir şey oldu. Hepsi “ biliyoruz” diye bağırdılar.
Meğer Migueline ana, oğlunun doğum günün asla unutmaz ve her yıl bir çörek yapıp, ailesi ile kutlarmış.
Kız kardeşi içeriden bir çörek çıkardı. Ailece ilk defa doğum günü kutladılar.
Migueline ana Benjamin için mutlu oldu; çok güzel bir hayatı olmuş, zenginler gibi en iyi şartlarda yaşamış ve meslek sahibi biriydi. Çocuklarına da iyi bakacak kadar para kazanıyordu.
“ seni kurtardığım için çok mutluyum” dedi.
Benjamin son sözleri olarak, “ annemi hep sevdim, onu tanımadan çok özledim. Ama buraları görünce anladım ki, evlatlık verip, İsviçre’ye götürülmem benim için daha iyi olmuş. Hem artık yarım değilim. Hatta fazlasıyım, iki annem, iki ülkem, üç kardeşim ve 7 yeğenim var. Buraya ilk gelişim. Bundan sonra her zaman geleceğim ben bu köyün ve ailenin parçasıyım.Fotoğraf alıntıdır.

Alıntı Sabriye Cemboluk

UMUDUN FOTOĞRAFI

UMUDUN FOTOĞRAFI……….

Beşiktaş Akaretler’deki 76 numaralı ev;
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın evi…
Gazeteci Ruşen Eşref (Ünaydın) o evin kapısından girmek üzere…
Ruşen Eşref heyecanlı! İlk kez böyle bir röportaj yapacak.
Röportaj başlarken evde gördüğü manzara şu:
“Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambrand vari bir tabloyu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında kararlılık, tevekkül, tevazu, vakar, yumuşak huyluluk, sertlik, temizlik, zekâ… Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz…”

Ruşen Eşref Bey’in anlatımıyla Atatürk’ün üzerinde “sivil lacivert bir elbise”, elinde “doksandokuzlu bir Necef tespihi” vardır. (Bu arada, Atatürk’ün lacivert elbise giymediği koca bir yalandır).
Atatürk, Ruşen Eşref Bey’e önce bir sigara ikram eder, sonra küçük masanın üstündeki çıngırağı iki kere çevirir, derhal kapının önünde mahmuzlarını birbirine vuran şık bir nefer belirir.
“Çocuğum bize iki kahve, sobanın da ateşine bakın” der.
Böylece 3 gün devam edecek röportaj başlar. (24-27 Mart)
Ruşen Eşref şöyle diyor:
“Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden ele geçirilme koca bir makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, yazılardan süzülen Çanakkale menkıbesinin özetini, bu sabırlı ve temkinli kumandandan 3 gün ve her mülâkat 12 saatten aşağı sürmemek şartıyla, 3 gün dinledim.”
Atatürk’ün Çanakkale Savaşları’nın önemli ayrıntılarını Ruşen Eşref Bey’e anlattığı bu röportaj aynı yıl “Yeni Mecmua”nın Çanakkale Özel Sayısı’nda “Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal İle Mülakat” başlığıyla yayımlanır.
O röportajla başlayan Atatürk, Ruşen Eşref dostluğu devam edecektir.

Ruşen Eşref’in, 24 Mart 1918 tarihli bu röportajından tam 2 ay sonra, 24 Mayıs 1918’de, Atatürk, Ruşen Eşref Bey’e bir imzalı fotoğrafını hediye edecektir.

Ancak bu sıradan bir imzalı fotoğraf değildir; bu, üzerindeki kısa notta ülkenin aydınlık geleceğinden söz edilen şaşırtıcı ve özel bir fotoğraftır.
Fotoğraf gerçekten de şaşırtıcı ve özeldir, çünkü o günler hiç de aydınlık bir geleceğe gebe görünmemektedir. Tam tersine her yer kap karanlıktır:
1911-1918 arasında tam 7 yıldır savaşan; Balkan bozgununu, Sarıkamış felaketini, Kanal hezimetini yaşamış, Yemen’den Galiçya’ya yüz binlerce kilometre kareyi çocuklarının kanlarıyla sulamış, varını yoğunu kaybetmiş; yoksul, hastalıklı, çaresiz bir millet, büyük bir endişeyle I. Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemektedir.

O günlerde I. Dünya Savaşı bitmek üzeredir. Osmanlı büyük bir bozgunun eşiğindedir.
Nitekim Atatürk’ün Ruşen Eşref Bey’e o imzalı fotoğrafı vermesinden 5 ay sonra, 30 Ekim 1918’de imzalanacak Mondros Ateşkes Antlaşması’yla büyük bozgun gerçekleşecektir.
1918 yılı itibarıyla geriye Çanakkale Zaferi’nin onurundan, gururundan başka hiçbir şey kalmayacaktır.
İşte o kara günlerde Atatürk, gazeteci Ruşen Eşref Bey’e imzalayıp hediye ettiği o güzel fotoğrafının bir kenarına aynen şu satırları yazmıştır:
“HER ŞEYE RAĞMEN MUHAKKAK BİR NURA (AYDINLIĞA) DOĞRU YÜRÜMEKTEYİZ. BENDE BU İMANI YAŞATAN KUVVET, YALNIZ AZİZ MEMLEKET VE MİLLETİM HAKKINDAKİ PAYANSIZ MUHABBETİM (SONSUZ SEVGİM) DEĞİL, BUGÜNÜN KARANLIKLARI, AHLAKSIZLIKLARI, ŞARLATANLIKLARI İÇİNDE SIRF VATAN VE HAKİKAT AŞKIYLA ZİYA (IŞIK) SERPMEYE VE ARAMAYA ÇALIŞAN BİR GENÇLİK GÖRMEMDİR…” (Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, I, Kasım 1998, s. 5,6.)

O sırada Atatürk’ün Samsun’a çıkmasına daha 1 yıl, TBMM’yi toplamasına 2 yıl, Büyük Taarruz’u kazanmasına 4 yıl vardır.
Bu, tek kelimeyle “umudun fotoğrafı”dır.
Ne diyor Atatürk?
“Her şeye rağmen” kesinlikle “bir aydınlığa doğru yürümekten” söz ediyor.
Bu düşüncesinin iki kaynağı olduğunu açıklıyor:

  1. Millete olan sonsuz sevgisi ve güveni,
  2. Vatan ve gerçek aşkıyla hareket eden bir gençlik görmesi.
    Yokluğun, yoksulluğun, geri kalmışlığın kol gezdiği, mağlubiyetlerin acısının olanca şiddetiyle hissedildiği, yeni felaketlere gebe o umutsuz günlerde Atatürk, bir fotoğrafını adeta “umudun fotoğrafı”na dönüştürmüştür.Sinan Meydan

SREBRENİTSA KATLİAMI YIL DÖNÜMÜ

SREBRENİTSA KATLİAMI YILDÖNÜMÜ

Bir çoğumuzun zihinlerinde hala canlı olan Bosna savaşının ve Srebrenitsa katliamının yıl dönümü. Balkanlar da Müslüman kimliğini yok etmek ve yaşama hakkı vermemek için sırp’lar tarafından yapılan ve diğer batılı ülkeler tarafından görmemezlikten gelinen, boş siyaset ve yorumlar ile işlerini bitirsinler diye sırplara zaman kazandırılan o günler. Katledilen Müslüman Boşnak kardeşlerimiz ve yapılan katliam unutulmamalı.

1995 yılının yaz aylarında NATO görevi için üç ay Adriyatik denizinde keşif karakol görevi yaptık,TCG AKDENİZ Fırkateyni ile.Yaptığımız görev savaşan ülkelere silah yardımı ve destek malzemesi götüren gemileri engellemekti, batı tarafımız İtalya, doğu tarafımız savaşın devam ettiği Sırp ve Bosna toprakları.Silah sesleri ve Top atışlarını canlı olarak izleyebiliyorduk.Aslında izlediğimiz Boşnak Müslüman kardeşlerimizin katledilişiydi, ama ne elden gelen bir çare vardı nede yapabildiğimiz bir şey. Görev sonrası Ana limanımıza döndüğümüzde NATO Tarafından tüm personele Yugoslavya Savaşı katılım madalyası verilmişti.

Bir Millet kendi kaderini yine kendi çizdi, binlerce insan canını vererek kurdu Bosna’yı. Allah bir kez daha insanlığa böyle hadiseler yaşatmasın diye dua ediyoruz.

Temennimiz #DOĞUTÜRKİSTAN en kısa zamanda aynı zulümden kurtulsun ve özgür bir ülke olsun. #srebrenica

O zamanlar da yazdığım ve bugüne kadar hiç paylaşmadığım, şiir kitabıma dahi koymadığım bir şiirimi de burada paylaşmak isterim.

AĞLAYAN BOSNA

Uyan artık arkadaş artık uyan

Uyan ki bütün Müslümanlar ağlıyor kan

Bir avuç toprak birkaç çocuk elde kalan

Feryadı figanla bağırıyor, yok mu kurtaran

Uyku girmiyor artık bu günlerde gözüme

Neşelenip gezdiğim günler kaldı dünde

Kalkın artık ey yiğitler kalkın artık

Düşmanlar zalim, artık bunaldık

Bekliyoruz gözlerimiz ufuklarda

Eski günlerin özlemi var buralarda

Güneş batıyor, günler bir bir bitiyor

Yetiş artık Mehmedim son sancakta elden gidiyor

Düşman zalim, dostlar münafık çıktı

Kapı komşular yılan gibi soktu

Hedefleri camiiler, minareler yıkılıyor

Ata yadigari yerler bir bir yakılıyor

Yiyecek yok, açlık başladı

Bugüne kadar arayıp soran olmadı

Biraz ümit vardı, oda kalmadı

Silah yok ki elde savaşalım

Şehit olana kadar savaşalım

Gözümüzde uyku yok, canlarımız gırtlakta

Belki bir kurşun gibi son kelime dudakta

Kalmadı hiç takadımız, gücümüz

Geride kalan bir sürü öksüz

Sağ kalanlar götürülüyor itip kakılarak

Sağlam bir yuva yok hepsi yok oldu yanarak

Bir nebze ümidim var artık

Hak yolunda yürürken hep başardık

Hakkı unuttuk gaflete daldık

Her tarafımız olmuş bataklık

Uyumuşuz yıllarca, küfre dalmışız

Dalalet yüzünden cahil kalmışız

Gafilce batılı hak sanmışız

Hakka döndük tövbe ediyoruz

İnanan üstündür artık biliyoruz.

Temmuz 1995

M.Ali TOPÇU

Temennimiz #DOĞUTÜRKİSTAN en kosa zamanda aynı zulümden kurtulsun ve özgür bir ülke olsun. #srebrenica

SREBRENITCA MASAKLE GODINE

Godišnjica rata u Bosni i masakru u Srebrenici, koji je još uvijek živ u glavama mnogih od nas. Na Balkanu su oni dani koje su Srbi činili kako bi uništili svoj muslimanski identitet i nisu im dali pravo na život, a oni koje su ostale zapadne države ignorisale, a njima je dato vreme da Srbi završe svoj posao praznom politikom i komentarima. Našu ubijenu braću Bošnjake i masakr ne treba zaboraviti.
U ljeto 1995. godine, tri mjeseca za NATO misiju, zajedno s fregatom TCG MEDITERRANE, služili smo kao istraživački punkt u Jadranskom moru. i mogli smo gledati pucnjavu uživo. U stvari, to je bilo ubistvo naše braće Bošnjake Bošnjake, ali nije bilo lijeka ili bilo čega što bismo mogli učiniti. Jedan narod je nacrtao svoju sudbinu, hiljade ljudi je dalo svoje živote i osnovalo Bosnu. Još jednom molimo čovječanstvo da ne izazove takve događaje.

СРЕБРЕНИЦА МАСАКЛЕ ГОДИНЕ

Годишњица рата у Босни и масакра у Сребреници, који је још увијек жив у главама многих од нас. На Балкану су били дани које су Срби чинили како би уништили свој муслимански идентитет и нису им дали право на живот, и они које су остале западне земље игнорисале, а њима је дато време да Срби заврше свој посао празном политиком и коментарима. Нашу убијену браћу Бошњаке и масакр не треба заборавити.
У лето 1995. године, заједно са фрегатом ТЦГ МЕДИТЕРРАНЕ, три месеца за мисију НАТО служили смо као истраживачко место у Јадранском мору. и могли смо уживо да гледамо пушке. У ствари, то је било убиство наше браће Бошњаке Муслимане, али није било лека или било чега што бисмо могли учинити. Један народ је нацртао своју судбину, хиљаде људи је дало своје животе и основало Босну. Још једном се молимо да Аллах не нанесе такве догађаје човечанству.

TELLİ TURNA


Türk Gelinlerini, “Gümüş Gelin Tellerinden” tanıyabilirsiniz. Geleneksel Türk özelliğidir.

Türk Mitolojisinde Tanrıça Ayısıtın avatar hayvanı su kuşlarıdır. Turna, Kuğu, Kaz vb hayvanların kılığına girebilir. Tanrıça Ayısıt “Beyaz Tülünü” giyince Kuğu ya da Turna’ya dönüşür. Türk Mitlerinde Kuğu’ya “Tülü Kuş” adı da verilir. Kuğunun Beyaz Tüğleri, Tül olarak düşünülür. Türkçe “Tül” kelimesinin “Tüğ” ile etimolojik bir bağı vardır.

Türk kozmolojisinde Ak Renk Batının, Venüs ve Ay gibi dişil gezegenlerin yerleştirildiği konumdadır. Turna, Kaz ve Kuğu gibi su kuşları, “Suları Yöneten” Ay ile ilişkilendirlir.

Aklık Tanrıçalara özgü bir renk sembolizmidir. Ak Kadın, Ak Kız, Ak Ana gibi isimler Türk kadınlar için verilir. Türk gelinler, Telli Turna’naya öykündükleri için “Gelin Teli” takarlar. Telin Gümüş rengi, Ay’ı simgeler. ( Ay Gümüş Güneş Altın elementiyle simgelenir) Altay Mitolojisinde Tanrıça Umay Ana, “Gümüş Saçlı” bir kadın olarak tarif edilir. Yakut Mitolojisinde Tanrıça Ayısıt “Gümüş Tüylü” bir kısrak suretinde yeryüzüne iner.

Günümüzde yaşattığımız, fakat asıl mitolojik anlamını unuttuğumuz bir çok gelenek, Kolektif Bilinçaltında yaşamaya devam eder. Nuray Bilgili.

TURNA KUŞU

Bir zamanlar, üzerinde yaşadığımız evrende Türk milleti kadar; insanlara, doğaya, hayvanlara, ormanlara ve hatta taşlara bile saygı duyan bir millet yoktu. Örneğin Turna kuşuna, belki yüzlerce türkü ve ağıt yazmıştı dedelerimiz, nenelerimiz. Dünyada kuşlara bizim kadar Türkü, Ağıt yazmış bir millet sanıyorum yoktur. Turna kuşunun tek eşli olması, Orta Asyada en uzun göçü gerçekleştiren kuş olması ve daha birçok nedenden dolayı Türk Milleti; Türk Şamanizm inancında, kutsal bir yer vermiştir Turnaya. Bütün Türk yurtlarında Turna halen özel bir yere sahiptir. Anadoluda şöyle denir: Turnalardan birini vurursan, eşi kargış (beddua) eder. Böylesi yufka yürekli, saygılı bir toplumu, kendini dahi tanımayan, ruhsal sorunlu bireyler yaptılar malesef. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu; fabrika ayarlarınıza, özünüze, milli kimliğinize dönmenizle olur. Başka yol ya da yöntem yoktur.
Milli kimliğe dönüş ise bol miktarda Tarih okumakla ve kendi geleneklerine bağlı bir yaşantıyı benimsemekle olur.K.A (Görsel:Telli Turna Kuşu)Alıntı

KAŞGARLI MAHMUD KİMDİR?

Divan-ı Lügati’t Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmud kimdir?

Kaşgarlı Mahmud

Kaşgarlı Mahmud, tarihi bilgilere göre 1008 yılında dünyaya gelmiş ve 96-97 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Karahanlı Devleti’nin bir parçası olan Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügati’t Türk eseriyle tarih kitaplarının bir parçası olmuştur. Bilimsel ve edebi yönüyle ön plana çıkan Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügati’t Türk adlı eserini 1072 yılında yazmaya başlamıştır. İşte, Kaşgarlı Mahmud hakkında merak edilen bazı detaylar
Kaşgarlı Mahmud, Karahanlı soyundan asil bir ailenin oğludur. 11.yy’da yaşamış ve Türk dilleriyle ilgili çalışmalarıyla tanınmıştır. Kaşgar’ın 45 km güney batısındaki Opal kasabasında dünyaya geldi. Bazı kaynaklara göre ise Isık Göl yakınındaki Bars Kul’da doğmuştur.

Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine”Hemir” demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedir. Kendisinin verdiği bu bilgilerden, Türk tarihinin önemli devletlerinden birisi olan Karahanlı Devleti’nin hanedan sülalesine mensup olduğu anlaşılmaktadır.

Başka araştırmalara göre Batı Karahanlı hakanlarından Buğrahan Muhammet Yağan Tekin (Bogra Yagan Tégin)’in torunu ve Şehzade Hüseyin Emir Tekin’in oğludur. Yağan Tekin, 18 aylık kısa Hakanlık döneminden sonra tahtı kendi isteği ile Kaşgarlı Mahmud’un babası Hüseyin Emir Tekin (Hüseyin Çağrı Tégin)’e devretmek istemiştir.

KARAHANLI SOYUNDAN GELİYOR

Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin (Hüseyin Çağrı Tegin)’in oğludur. Annesinin ismi Bibi Rābiy’a al-Basrī’dir. Babası Barsgan şehrinde yaşamakta iken bilinmeyen bir sebeple Kaşgar şehrine gelip yerleşmişti. O dönemde Kaşgar, önemli bir bilim ve kültür merkezi idi.

Bu devir teslim için büyük ziyafetler hazırlanmış davullar dövülmüştür. Bu ziyafet sırasında Yağan Tekin’in eşlerinden Hanısı, tahta kendi oğlu İbrahim’i geçirebilmek için diğer şehzadeleri zehirlemiştir.

Kaşgarlı Mahmud’un babası da zehirlenenler arasındadır. Bu saray darbesinden sonra İbrahim, 1057 yılında Batı Karahanlıların hakanı olmuştur. Kaşgarlı Mahmud ise bu tuzaktan kendisini kurtararak Batı Karahanlı Devleti’nin topraklarından kaçmıştır. Ancak İbrahim Han’ın adamları her yerde onu aradıklarından o kendisini gezgin veya bilgin gibi sıfatlarla takdim ederek sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştır.

Kesin olarak Kaşgarlı Mahmud, dönemin bütün klasik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Saciye ve Hamidiye Medreseleri’nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya’yı boydan boya kat ederek Anadolu’ya oradan da Bağdat’a gitmiş. 15 yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı.

Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türklerin örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, anadili Türkçenin Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kepenek şivelerini de öğrendi. İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet’le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsçayı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , anadili olan Türkçenin bütün lehçelerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir

BAĞDAT’A YERLEŞTİ

Kaşgarlı Mahmut 1057’de Kaşgar’dan ayrılarak Bağdat’a yerleşti. Kitabında belirttiğine göre, ailesi Kaşgar’dan Irak’a göç etmişti. Melikşah’ın (1072-1092) eşi Terken Hatun’un maiyetinde pek çok Kaşgarlı, bu dönemde Irak’a gelmişti. Mahmut’un ailesinin de bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda Irak İslâm Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi. Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.

DİVAN-I LÜGATİ’T TÜRK ESERİNİ YAZDI

Divânu Lügati’t-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Eserini 1072 yılında Bağdat’ta yazmaya başladı. 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Eserin tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde dört defa baştan sona gözden geçirerek 1076‘da son şeklini verdi. 1077 Ocağında bitirilmiştir. Eserini Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a sunmuştur. Kitabın tek yazması olan nüsha bugün İstanbul’da Millet Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahirü’n Nahv Fi Lugati’t Türk adlı bir eser daha kaleme aldığı biliniyor. Türk dilinin ilk gramer kitabının nerede ve nasıl kaybolduğu belirlenememiştir. Bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

BİNLERCE ÖĞRENCİ YETİŞTİRDİ

Kaşgarlı Mahmut, 1080 yılında Kaşgar’a döndü. O artık, ülkesinin önde gelen bir bilim insanı idi. Adına izafeten, Mahmudiye Medresesi denilen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi.

Mahmud, 1105 yılında, 97 yaşında iken fani hayata veda etti. Naaşı; ders verdiği Mahmudiye mezarlığında toprağa verildi. Burası, Kaşgar şehrine 45 kilometre uzaklıktaki Opal köyünde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir (Enlem 39°18’51.19″ Kuzey, Boylam 75°30’35.82″ Doğu). Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.

Türbede, Kaşgarlı Mahmud’un sandukasının bulunduğu bir oda, Kur’an okumak için bir salon ve müze bölümü bulunuyor. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur’anlar ile bazı eşyaları var. Müzenin duvarında, Doğu Türkistanlı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kaşgarlı Mahmud’u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer alıyor. Müzede ayrıca Uygurların Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpıyor. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtiliyor. Karahanlılar dönemine ait çeşitli madenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çekiyor. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturuyor.

DİVAN’ÜL LÜGATİ’T TÜRK İÇİN ÖLDÜRÜLEN ONLARCA BİLİM İNSANI

Kaşgarlı Mahmud’un kaleme aldığı meşhur eseri Divanü Lügati’t Türk’ü tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim insanları Rus ve Çinliler tarafından katledildi. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları… Dünya üzerinde bir kitap, basımı için bu kadar çok sayıda bilim adamının can vermesine sebep olmamıştır. Bu kitabın ismi; Divanü Lügati’t Türk, yazarı da büyük bilgin Kaşgarlı Mahmud… Bu sene 1000′nci doğum yılı kutlanan ve 2008 yılı da kendi yılı ilan edilen Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’nin ilk büyük sözlüğü ve ilk Türk ansiklopedisi olan Divanü Lügati’t Türk, tam 800 yıl boyunca ortada yoktu; tıpkı bir diğer kitabı Kitab’ül Cevahir gibi… Divan-ı Lügat’it Türk, geçtiğimiz yüzyılın başında, Ali Emiri tarafından bulundu. Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, kitabın bulunuşunu şöyle anlatıyor: “Kitabı sahaflarda Ali Emiri Efendi buldu. Ali Emiri Efendi, kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: ‘Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum… Bu kitabı sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem.’ Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divanü Lügati’t Türk’ü bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı. Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.

Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tespitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu, karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Daha sonra da kitap Matbaa-i Amire’de üç yıl süren bir maceranın ardından basıldı.” Yakup Deliömeroğlu, kitabı kendi dillerine tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim adamının da bu yolda Rus ve Çinliler tarafından şehit edildiğini söylüyor. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları…

Dîvân ü Lügati’t Türk’ün Türk dünyasında ilk tercüme girişimi Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirir. Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamlar. Fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, olüm olur. 1937 yılında bu kez meşhur Uygur şairi Kutluk Şevki ve eğitimci şair Muhammed Ali Dîvân ü Lügati’t Türk’ü Uygurcaya tercüme ettikleri için katledilirler ve bütün çalışmaları yakılır. Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştür. Bilim dünyasına hizmet için giriştikleri iş, kendi sonlarını hazırlar.

Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devleti’ni kurduklarında, ilk iş olarak Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi işine girişirler. Bu iş için meşhur âlim İsmail Damollam görevlendirilir. Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştır ki, Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırılır ve İsmail Damollam oldürülür. Şarki Türkistan’ın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sinjang Özerk Yönetimi kurulur. Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfulla Seyfullin, maddi kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi, Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirir. 1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlanır ve Pekin’e basılması için gönderilir. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştır. Ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi 20 yıl ağır hapse mahkûm eder ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verir, divanın bütün tercümeleri de yakılır. Yılmayan Uygurların bir başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Şincang Bölümü Müdür Yardımcısı Uygur Sayrami tarafından hayata geçirilir. Fakat hem Sayrani yardımcılarıyla birlikte oldürülür hem de tercümenin metinleri yakılır.

Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktadır. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân ü Lügati’t Türk İbrahim Muti’in yönetiminde Abdusselam Abbas, Abdurrahim Ötkür, Abdurrahim Habibulla, Abdulreşit Kerim Sait, Abdulhamit Yusufi, Halim Salih, Hacı Nur Hacı, Osman Muhammed Niyaz, Emin Tursun, Sabit Ruzi, Muhammet Emin ve Mirsultan Osmanov’dan oluşan 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edilir. Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basılır. Divan’ül Lügat’it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.

Fahri Solak

(Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi)..

NANEYİ YEMEK

Eskiden Mederese ehli arasında ekmeğe, Arapça ‘nân’ kelimesinden türetilen, ‘nân-ı aziz’ denilirdi. Ekmeğe olan hürmetin ifadesi idi.

Anlatılır ki, o zamanlar medrese talebeleri, özellikle Ramazan aylarında köy ve kasaba camilerine gider, vaaz eder, namaz kıldırır ve öğrendiklerini böylece uygulama fırsatı bulurlarmış.

Böyle birkaç medrese öğrencisi, Ramazan ayında bir köye gitmişler. Teravih namazı kılındıktan sonra köyün muhtarı onları misafirhaneye yerleştirmiş. Ayrılmadan önce de sahur için bir istedikleri var mı diye sormuş. Talebeler de “katığımız var, yalnız nân-ı aziz getirirsen seviniriz” demişler.

Muhtar ilk defa duyduğu bu kelimeyi anlamamış:

“O dediğiniz naneden bizim köyde bulunmaz” demiş.
Talebeler de tekrar etmişler “bize nan yeter” demişler.

Şakacı muhtar biraz da konuyu anlamamasını örtmek için, “Ben size ekmek getireyim, biz öyle nane yemeyiz” deyince, talebeler gülüşmüşler ve ‘nân’ın ekmek olduğunu söylemişler.

Bu da hoş bir hatıra olarak anlatılmış talebeler arasında…

Muhtarın “nane yemeyiz” sözü de böylece “hatalı bir söz eden ya da yanlış bir iş yapanlara” söylenen “nane yemek” deyimi olmuş.

Bu deyim, “hiç olmadık yerde yanlış bir söz söylemek ya da yanlış bir iş yapmak” anlamında kullanılır.

ATATÜRK’ün ANNESİNİ OYNAMAK İSTİYORDU

Bembeyaz bir çarşafın altında kendisiyle konuşuyordu. ’’Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ı oynamadan ölme sakın, söz mü?.’’ diye soruyor ve bu sorusunu yine kendi cevaplıyordu ’’Söz tamam ben ölmem de…beni öldürürseler ne olacak’’

Yüzlerce filmde oynamıştı.
En şatafatlı günleri ve geceleri görmüştü.
Üstüne yıldızlar ve alkışlar yağmıştı.
Ödül törenleri
Kameralar
Alkışlar
Kırmızı halılar
Şarap gibi baş döndüren zamanlar…

1921 de sinemaya adımını atmış ve kısa zamanda beyaz perdenin en çok aranılan karakter oyuncularından biri olmuştu. İzleyenler çoğu zaman ’’ Bu kadın oynuyor mu yoksa gerçekten bu kadar kötü biri mi?’’ diye soruyorlardı.

Aslında o oynadığı ’’kötü kadın’’ rolleriyle bizim kötülüklerimizi kapatıyordu. Biz onu seyrettikçe, bizden daha kötü olan birine bakıp halimize şükrediyorduk. Kendimizi temizlemek ve aklamak için ona ve onun gibi ’’kötü insan’’ rollerini oynayanlara ihtiyacımız vardı. Neriman Köksal’a beddua ederken, Erol Taş’ın kafasını taşla yararken, aslında biz kendi vicdanımızı rahatlatıyorduk. Ve bu yuvalar yıkan, binbir türlü entrikalar çeviren, kimseye acımayan, nefretle bakan ve kötülükte sınır tanımayan kadın da bize o kadar benziyordu ki, biz belki de bu benzerliğe, onun bize ayna olmasına çok kızıyorduk.

Film setlerinde bazen aç susuz, bazen uykusuz, yorgun,bitkin, kimi zaman parasız pulsuz…

Hasta olsa bile işinin başında.
Kar kış kıyamet o yine yollarda.
başka şehirler
başka kentler
başka köyler
başka insanlar
başka roller
fakat
başka yarın yoktu
ve
başka bir ömür kalmıyordu insana.

Yüzlerce filmden sonra, işte huzurevindeydi. Sevenleri, hayranları, rol arkadaşları, dostları, sinema salonları, kameralar, alkışlar, bir galadan başka bir galaya, bir filmden başka bir filme derken, işte şimdi bir huzurevindeydi. Yalnızlığı biliyordu ya, şimdi yapayalnızlığı da öğrenmekteydi.

Zayıflamıştı ve sürekli üşüyordu.
Odasının penceresinden uzaklara bakıyor ve geçmeyeceğini bile bile, içinden “bu da geçer’’ diyordu.

Konuşacak kimsesi yoktu.
O bembeyaz bir çarşafın altında kendisiyle konuşuyordu. ’’Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ı oynamadan ölme sakın, söz mü?.’’ diye soruyor ve bu sorusunu yine kendi cevaplıyordu ’’söz ben ölmem de…Beni öldürürürlerse n’olcak’’

Dediği gibi de oldu. Ali’ye Rona 1996 yılında ’’kalp krizi’’ sebebiyle dünyaya veda etti. Ona sahip çıkmayarak, onu unutarak, onu daha ölmeden, huzurevinde
Galiba biz hep en erken en çok sevdiklerimizi öldürdük.

Aliye Rona’nın kaldığı o nazi kampının adı ’’Özel Sevgi Yuvası Huzurevi’’ydi.

Anlatabiliyorum değil mi?
“Özel Sevgi Yuvası Huzurevi’’nde ölmesin sevdiklerimiz.”

t a m e r d u r s u n

EROL TAŞ. YEŞİLÇAM EFSANESİ

EROL TAŞ…
28 şubat 1928 yılında Erzurum’da doğdu
8 Kasım 1998 yılında istanbul’da vefat etti
İki yaşında iken, babası Hamza Bey’in ölümü üzerine annesi Nazife Hanım ile birlikte İstanbul’a taşındı. Ailesine yardım etmek için okuldan ayrıldı ve çeşitli işlerde çalıştı. Bunların arasında hamallık, tezgâhtarlık sayılabilir. O dönem aynı zamanda boksörlük de yapan Taş, 1947 yılında İstanbul ve Türkiye ikinciliğini kazandı. Yine o yıl askere gitti ve üç yıl askerlik görevini yaptı. Askerden dönünce Cankurtaran’da bir iplik fabrikasında çalışmaya başladı.

Erol Taş’ın sinemaya girişi de o sıralarda oldu. Sinemaya tesadüfi girişini şöyle anlatır sanatçı: “Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de işten kaytarıp çekimleri izliyorduk arkadaşlarla. Günlerce süren çekimlerden birinde mahallede oturan birkaç serseri, film ekibine musallat olup onları rahatsız etmeye başladı. Film ekibini korumak için birkaç arkadaşımla birlikte, serserilerle kavgaya giriştik ve Lütfi Bey’in yanında onlara bir güzel dayak çektik. Serseriler toz oldu tabi. Lütfi Akad daha sonra haber göndermiş bana, ‘Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın’ diye. Böylece sinema hayatım başladı. Filmdeki rolümü diğer yönetmenler de beğendi ve ardı ardına teklifler gelmeye Başladı.Türk filmlerinde ya kötü adam ya da dostunu asla satmayan, ölümüne giden kişileri canlandıran ve sert yüz hatları ile dikkati çeken kızarmış tavuğa imrendiren aktör…yıllarca emek verdiği Yeşilçam’dan ona arta kalan topal bir bacak ve yalnız bir ölümdü. ve “gel bakalım geç şu kameranın önüne” diyen rejisörün teklifini kırmaz ve o günden sonra da kameranın arkasında duramaz yeşilçam günleri başlar.’iyi düşün, göz altların buna muhtaç kalacak. üç yıl sonra yalvaracaksın bana bu krem için!’ dedikten sonra, gevrek kahkahasını atarak kadrajı dolduran adam.TRT roportajinda soyledigi üzere (bkz: gözler yalan söylemez) ilk eşiyle evliyken Elia Kazan vasitasi ile hollywood’dan cazip bir film teklifi alır gitmeyi düşünürken eşine kanser teşhisi konmasından ötürü bu teklifi hiç düşünmeden rededer ,kendisinin yerine bu filmin seçilen şahıs sinema ile yakından ilgilenenlerin tahmin edebilecegi veya anımsayabilecegi gibi Ömer Şerif’tir..”ulan sen ne kötü bir adammışsın” denilip bir kaç kişi tarafından dövülme olayı Erzurum’da gerçekleşmiştir.Hayatının son dönemlerinde hayli sıkıntı çekmiş; kesilip gömülen ayağı bile çalınmıştı mezarından.Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukken Atatürk’le karşılaşmasını anlatmıştır. 7-8 yaşlarında bir veletken Atatürk’ün Erol Taşı’n bulunduğu yere yakın bir yere gelip halkı selamlayacağı duyurulmuştur. küçük Erol saçlar sıfıra vurulmuş, entari giyen delifişek bir çocuktur. Gazi paşa gelecek diye kıyamet gibi bir kalabalık var. Erol kalabalığın arasından önlere doğru sıyrılır Gazi paşayı görecek. Tam da o anda Atatürk oradan geçmektedir. küçük Erol’u görür. yaklaşır. Göz göze gelirler. Sıfıra vurulmuş kafasını okşar. Yoluna devam eder.Erol taş olayı şöyle anlatıyor: “Geldi kafamı okşadı. Masmavi gözler alev alev yanıyor. Ata’nın gözlerine bakmak ne mümkün. Devam etti yoluna. Ben orda altıma koyvermişim.”Türk sinemasının en emekçi, en realist aktörlerinden bir tanesi belki de birincisiydi .Susuz yaz’da resmen tek başına resital vermiştir. Soluksuz izlenebilecek karakterlere can vermiş koca yürek, ışıklar içinde uyu…

ERZURUM’LU MEVLÜT AĞA VE MİLLİ MÜCADELE RUHU

03 Temmuz 1919 Atatürk’ün Erzurum’a Gelişi
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa, Üçüncü Ordu Müfettişi olarak Erzuruma geliyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’yi teşkilâtlandırmak üzere 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basışını takiben, Havza-Amasya-Tokat-Sivas-Erzincan üzerinden 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelmiştir.
Ilıca’da Atatürk’ü karşılayanlar arasında bulunan Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla…

Milli mücadelede “Dadaş “ damgası.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Erzurum’da, cesaret, yiğitlik ve vatanseverliğin adeta sembolü olmuştu Mezararkalı Mevlüt Ağa. Şubat 1916’daki Rus işgali nedeniyle, binlerce Erzurumlu gibi, Mevlüt Ağa da, ailesiyle göçe zorlanmıştı. Erzurum’dan gözyaşlarıyla göç ederken, kim bilir, belki de Milli Mücadele ateşinin yakılacağı ‘3 Temmuz’ günü için hazırlıyordu kendisini… İstikamet, Çukurova’nın kalbi Adana’nın, Karataş isimli beldesiydi… Ceyhan Nehri’nin denize döküldüğü yerin batısında kalan Karataş, sadece Mevlüt Ağa’yı değil, Erzurum’dan göç eden yüzlerce Dadaşa açmıştı bağrını… Rus zulmünden kaçan Mevlüt Ağa, II. Abdulhamid döneminde de, ağır vergiler nedeniyle başkaldırmıştı millet adına… “Bir canımız var, o da Allah’a olan borcumuz. Yarıyorsa işinize, gelin onu da alın.” demişti, vergi memurlarına… Yıllar sonra memleketi Erzurum’dan gözyaşlarıyla göç ederken, kim bilir, belki de Milli Mücadele ateşinin yakılacağı ‘3 Temmuz’ günü için hazırlıyordu kendisini…

Mondoros Mütarekesi’ni, Osmanlı Devleti’ne kabul ettiren İtilaf Devletleri, yurdun dört bir yanına dağılmış olan Erzurumlular gibi, Adana’nın Karataş beldesindeki Dadaşları da huzursuz etti. Erzurum’un, tekrar Ermenilere bırakılmasını öngören Mondoros Mütarekesi’nin hemen ardından harekete geçen Mevlüt Ağa, ilerlemiş yaşına rağmen kırık-dökük bir kağnıyla yola çıktığı Çukurova’dan yönünü Erzurum istikametine çevirdi. Kayseri, Sivas ve Erzincan derken, bayramı da yolda geçirdi Mevlüt Ağa.
Önce Daphan Ovası’na, ardından Alaca’ya ulaştı Mevlüt Ağa; akşam saatlerinde ise, ufukta görünen Erzurum’a varmayı planlıyordu. Kağnısıyla, Ilıca önlerindeydi nihayet ve kaplıcalara yöneldi ağır ağır… Gözüne, söğütlerin altında toplanmış bir kalabalık ilişti sonra; usul usul o yöne doğru yürümeye başladı.

Kalabalığın arasında, sonradan Erzurum’u milletvekili olarak temsil edecek olan Cevat Dursunoğlu da vardı. Tanıdı Mevlüt Ağa’yı ve hemen ayağa kalkarak, buyur etti bulundukları sohbet ortamına… Mevlüt Ağa’yı Mustafa Kemal ve oradakilerle tanıştıran Cevat Dursunoğlu, burada konuşulanları ise, şöyle aktardı 1946 yılından sonra:

Erzurum’un eski ve güzel bir âdeti vardır. Erzurumlular batı semtinden gelen misafirlerini şehrin ilk göründüğü nokta olan Ilıca’dan karşılar, geniş ovanın bu başlangıç noktasından kaleye kadar kendisine yoldaşlık ederler. O gün Mustafa Kemal Paşa’yı küçük bir kafile burada karşıladı.

Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları, ikindi üstü Ilıca’ya varmışlardı. Kaplıcaların önünde düşman baltasından kurtulmuş bir kaç söğüdün gölgesinde misafirlere birer kahve sunuldu. Sekiz on kişilik bu grup kahvelerini içerken günün durumu konuşulmağa başlandı. Bu sırada gözleri Ilıca’nın batısındaki sırtlara ilişti. Sıcak yaz güneşi bu sırtların arkasına doğru çekiliyor ve sırtın üzerini ışıklarıyla süslüyordu. Burada, tam yolun geçtiği yerde bir adam ufka mürtesem düştüğü için çok irileşiyor ve arkasına güneşi aldığı için de koyu ve parıltılı bir cevherden dökülmüş bir heykel gibi görünüyordu.

Heykel, sırtlardan aşağı doğru yürüyor, onu ufkun arkasından çıkan yeni heykeller takip ediyordu. Bu kafilenin ucu sırtların yarı beline yaklaştığı sırada sonu da ufuktan ayrılmış bulunuyordu. Kafilenin önünde yürüyen heykel yavaş yavaş söğütlüğe doğru ilerledi. Bu iri ve dinç bir ihtiyardı. Gür ve ak sakalı göğsünü doldurmuş; Anadolu ovalarının güneşi, dağlarının rüzgarı çehresini tunçlaştırmıştı.

Misafirlerin ehemmiyetli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylü elini göğsünün üstüne koyarak oturanları selâmladı. Mustafa Kemal Paşa, tâ yanı başına kadar geldiği halde heykelliğinden birşey kaybetmeyen ihtiyarın hatırını soruyordu.

Bu kısa hoşbeşten sonra Paşa:

— Ağa böyle nereden geliyorsun? Dedi

İhtiyar:

— Paşam, Çukurova’da muhacirdim. Şimdi köyüme dönüyorum, dedi.

Paşa:

— Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? dedi.

Ağa derhal mukabele etti:

— Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz biçiyor.

Hamdolsun uşaklar da çalışkandırlar. Geçimimiz padişahta bile yoktu.

Yalnız son günlerde işittim ki, İstanbuldaki “Irzıkırıklar” bizim Erzurumu Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, kimin malını kime veriyorlar?

Bu sözler üzerine bu eski Türk kalesine millet işi için milletle beraber çalışmağa gelen büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü ve

Mevlüt Ağa’yı işaret ederek, “İşte bu ihtiyar Türk Milleti’ni temsil ediyor. Ve bu milletle neler yapılmaz ki!” diyerek, tamamladı konuşmasını.“Bu milletle neler yapılmaz!”

dedikten sonra ihtiyarla vedalaştı.

1934 yılındaki kanunla Mezararkalı soyadını aldı.

Mustafa Kemal’in gözleri önünde, kurtuluşun ilk kıvılcımları Mevlüt Ağa’nın şahsında anıtlaştı. Cevat Dursunoğlu, 14 Nisan 1960 yılında, seçkin davetlilerden oluşan bir topluluğa yaptığı konuşmada, Ilıca ilçesinde Mevlüt Ağa’nın kıvılcım çaktığı Milli Mücadele için şu ifadeleri kullandı: “Yurt ve ülkü hizmetlerine karşılık beklemeyen halk adamlarından birisi olan Mevlüt Ağa’nın, o günlerde Türk Milleti’nin azmini en kesin şekli ile anlatan bu güzel sözlerini, ömrüm vefa ettikçe unutmayacağım.”
Mezararkalı Mevlüt Ağa, vatanın düşman işgalinden kurtarılışını gördü, Cumhuriyet’in ilanına şahit oldu ve 1932’de de, Erzurum’da yaşama veda etti. Bu ihtiyar Erzurumun 1319 ve 1322 ihtilâllerine adı karışmış olan Mezararkalı Mevlût Ağa idi.

HALKA HİZMET,HAKKA HİZMETTİR

Bir vali
güzel bir yol yaptırmış.
Ve yoldan
en güzel kim geçecek
diye bir yarışma düzenlemiş.
Yarışma günü
kimi at arabası,
kimi süslediği bisikletini,
kimi en güzel esvabı ile
“en güzel geçen”
olmak için
yol kenarına gelir.
Nihayet,
tüm gün yoldan geçilir.
Tekrar
valinin yanına döndüklerinde
hepsi aynı şikayette bulunur.
Yolun bir yerinde moloz yığını vardır,
bu yolculuğu hayli zorlaştırır.
Günün sonunda
son yolcuda
yorgun argın
üstü başı toz toprak içinde valinin yanına ulaşır.
Bu son yolcu valiye, saygıyla yönelerek
içi altınla dolu torbayı uzatır ve der ki:
Yolda insanların geçmesini zorlaştıran moloz yığınını gördüm.
Hz.Muhammed(sav) in :
“Rahatsızlık veren
bir şeyi yoldan
kaldırmak sadakadır”
sözünü hatırladım
ve yolu temizledim.
Molozun altında
bu altın dolu torbayı buldum.
Ahaliden kimsenin
bu kadar altını olamayacağına göre bu atınlar size ait olmalı..
Vali gülümseyerek cevap verir:
“O altınlar senin.
Zira yarışmanın galibi sensin.

Yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldırandır”.

Allah CC geçtiğiniz bu hayat yolunda önden gidipte,önünüzdeki engelleri kaldıran insanları hayatınızdan hiç eksik etmesin inşaAllah👐

BAYBURT VE KOP SAVUNMASI

Bayburt ve Kop Savunması Kitabesi’nde şu bilgilere yer veriliyor: “Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) Osmanlı Devleti, Çanakkale, Suriye, Irak ve Şark (Kafkas) cephelerinde savaşmıştır. Bayburt’tan savunmayı yöneten Mareşal Fevzi Çakmak’a göre Şark Cephesi’nde savaşan 3. Ordu’nun en mühim harekatı Bayburt Mıntıkası’nda cereyan etmiştir. 3. Ordu’nun ağırlık noktasını teşkil eden 3. Mıntıka Bahtlı, Kop, Ziyarettepe Çoruh ve Masat Deresi arasındaki Kaladere Tepesi, Kaçkar, Kırklar, Soğanlı, Yamalı, Kemer ve Zigana Dağı’na kadar olan mıntıkadır.
Şark cephesinde Ruslar; 16 Şubat 1919’da Erzurum, 6 Mart 1916’da Rize, 15 Mart 1916’da Tercan ve 26 Mart 1916’da Of’u almak suretiyle Bayburt’un çevresini işgal ettiler.
(1) 18 Mart 1916’da Danzut (Darıca), 26 Mart’ta Ahpunus (Çamlıkoz), 27 Mart’ta Çoruh Cephesi ve Masat’ta şiddetli çatışmalar başladı. Binbaşı Halit Bey’in hemen hemen tümü Bayburt ve çevresinden toplanan gönüllü milis ve Teşkilat-ı Mahsusa erlerinden oluşan üç alaylı Çoruh Müfrezesi (2) bu çarpışmalarda üstün fedakarlıklar göstermişlerdir.
16 Temmuz 1916 gününe kadar devam eden bu savunmayı 5. Ordu Komutanı Vehip Paşa ve 5. Kolordu Komutanı Mareşal Fevzi Çakmak ‘Muvaffak Olmuş İkinci Plevne Savunması’ olarak şanlı tarihimize altın harflerle kaydetmiştir. Milis Kuvvetleri hariç resmi kayıp 9700 Şehit, 15. 000 yaralıdır. Başkomutan Grandük Nikola, Bayburt’un düşüşünü Çar’a büyük bir sevinç haberi olarak vermiş ve Rusya’da şenlikler yapılmıştır. (3)
“Turnalar çığlık atar Kop Dağı’nda uçarken,
Bir hüzünlü hal olur zirvede su içerken,
Şehitler ağıt yakar Kop Lalesi açarken,
Diller Fatiha okur, bu dağlardan geçerken.
Tüm Şehitlerimizin Ruhu Şad Olsun.
2010
Kaynaklar:
1-Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri, M. F. ÇAKMAK As. Mat. 1935
2- Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3. ncü Ordu Harekâtı Clt II Genelkurmay Basımevi 1993.
3- Rusların Gümüşhane İlini İşgali Sabri Özcan San. MEB 1991″
15 Mayıs 15 Ağustos 1963 tarihinde yapılan zirvedeki küçük anıtta ise şunlar yazılıdır:
“EY YOLCU!
“Ey Yolcu! Bu anıt 1916 yılında Kop Geçitleri’nde ve Çoruh Havzası’nda altı ay en çetin şartlar altında savaşarak kanları ve canları ile İkinci Plevne sayısız Türk şehidinin aziz hatıralarına ithaf edilmiştir. Bu dağları geçerken her karış toprağında bir şehidin mübarek kanı ve her adımında bir kahramanın saygıya değer kemiğinin yattığını unutma Onlar içimizde ülkü, dilimizde türkü, imanımızda rehber ve hayatımızda gururdur.
ANIT
Köylü ve şehirli bütün Bayburt halkı ile askerî garnizon ve onun değerli kumandanı Kurmay Albay Bedrettin Demirel tarafından yaptırılmıştır. “
Yola bakan şehit anıtında ise şunlar yazılı bulunmaktadır:

BİR YOLCUYA
“Dur yolcu! bilmeden gelip bastığın bir toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda, bu tümsek Anadolu’nda istiklal uğrunda, namus yolunda can veren Mehmet’in yattığı yerdir. “

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla