Öne çıkan

İlk Blog Gönderim

GÜN GURUBA ÇALARKEN

GÜN GURUBA ÇALARKEN
Yine terk ediyor gün, güneş guruba çalarken.
Yüzümü ısıtan son ışık ile,İmbat tenimi yalarken.
Merhaba derken akşama hüzünlü hatıralar.
Gecenin karanlığında beni derinden yaralar.Yalnızlığın soğukluğu, üşütürken tenimi.
Gurubun hüznü sarar bütün bedenimi.
Al götür dertlerimi ey güneş, ufuğa dalarken.
Acılar yok olsun, gün guruba çalarken.


DAY TO THE SUNSET

The day he is leaving again, while the sun is playing in the sunset.

With the last light that warms my face while licking my skin.

Saying hello to the evening, sad memories.

It deeply hurt me in the darkness of the night. The coldness of loneliness, my skin while cold.

The sadness of the group surrounds my whole body.

Take it, take my troubles, while the sun is diving into the horizon.

May the pain disappear, as the day plays to the sunset.

9.11.2019
İzmir

YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

MEVLANA.

또는 당신이 좋아하거나 좋아하는 것처럼.
ttoneun dangsin-i joh-ahageona joh-ahaneun geoscheoleom.
O como te gusta o como te ves.
أو سواء كنت تحبه أو تحبه.
O COME TI PIACE O TI PIACE.

“ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN” türküsünün acı gerçeği;

Herşey bu kutuyla başladı…
Önce geleceğimizi çaldılar,
Sonra koca ülkeyi teslim aldılar!..

“ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN”türküsünün acı gerçeği;

Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir.
Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir.
ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir.
Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.
(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur.
Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır.
Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz.
Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi
“Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…”
diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir.
Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…

Alıntıdır

HASRET

HASRET

ŞU ÖTEN BÜLBÜLE BAKIN NE SÖYLER

İNLEYEN NAMELERİ GÖNLÜMÜ EĞLER

DUYUN SİZDE EY EFENDİLER BEYLER

BÜLBÜL GÜLE, GÜL SEVGİLİYE HASRET

DOST ACI SÖYLER SÖZLERİ ZEHİR GİBİ

HERYER İNSAN AMA, GÖNLÜM KİMSESİZ ŞEHİR GİBİ

DİLLERDEN GÖNÜLE AKAN NEHİR GİBİ

GÖNÜL SEFAYA, DOSTLAR VEFAYA HASRET

KİMSEYE KEM SÖZ SÖYLEME

ÖLSENDE HARAM LOKMA YEME

BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİDER DEME

ÇAY DEMİNE, EMANET SAHİBİNE HASRET

ANLAMAZMISIN HİÇ İLİMDEN FENDEN

PES ETME, DEME BİRŞEY OLMAZ BENDEN

DURMA ÇALIŞ, CAN ÇIKASIYA KADAR BEDENDEN

DİL KELAMA, MISRALAR KALEME HASRET

ZALİM ZULMEDİYOR, İNSANLIK İNLİYOR

MEDET BEKLENEN KAPILAR SADECE DİNLİYOR

DURMA KOŞ, BİR DAMLA BİR YANGIN ÖNLÜYOR

ATEŞ SUYA, YOLLAR YOLCUYA HASRET

KELİMELER BOZULMUŞ SEYİRCİ KALMA BUNA

AKSIN TATLI NAMELER, DOYSUN ZİHİNLER KANA KANA

BİR GÜZEL SÖZ, BİR TEBESSÜM DÖNER GERİ SANA

GÖZLER GÜLEN YÜZE, DİLLER TATLI SÖZE HASRET

YUVASINDAN KOVULUYOR İNSANLAR, HİÇ SANMAZDIM

İNSAN İNSANA BUNU YAPMAZDER, İNANMAZDIM

TAŞ KESİLEN KALPLERE SEYİRCİ KALAMAZDIM

ATEŞ YELE, DUA AÇILAN ELLERE HASRET

HAYKIRIYOR MAZLUMLAR, İNSANLIK DUYMUYOR

BU KAÇINCI SAVAŞ, RAKAMLAR SAYMIYOR

KİMSE BARIŞ İÇİN BİR TUĞLA KOYMUYOR

İNSANLAR BARIŞA, DOSTLUK YARIŞA HASRET

OCAKLAR SÖNMESİN, BACALAR TÜTSÜN DUMAN

GÜVENLE YAŞASIN İNSANLIK HER ZAMAN

UZAKTA OLSANDA, YETER HAYATTA OLMAN

ÇORBA KAŞIĞA, KARANLIK IŞIĞA HASRET

GÖKYÜZÜNDE MAVİ BULUTLAR, BİZE BAKAR

MİNAREDEN EZANLAR GÖNÜLLERE AKAR

BOŞ KALMASIN MABEDLER, SIK OLSUN SAFLAR

MART NİSANA, CAMİLER İNSANA HASRET

YAĞINCA GÖKTEN YAĞMUR OLUK OLUK

TOPRAKTAN FIŞKIRIR BEREKET, BOLLUK

ŞÜKRET YARADANA, ONA YAP KULLUK

GECE AY’A, BEREKET DUAYA HASRET

AŞIĞIN HALİNİ MAŞUK BİLİR

YAP SEN İYİLİK, BİRGÜN GERİ GELİR

HANGİ ELLER AÇILMIŞ, SANA DUA EDER KİMBİLİR

BEYAZ KARAYA, MERHEM YARAYA HASRET

ANALAR BABALAR YOL BEKLEMESİN

İSTERLER BAYRAMLARDA EVLATLAR GELSİN

SANA VERİLEN EMEKLER BOŞA GİTMESİN

ZİLLER ÇALMAYA, EVLER KALMAYA HASRET

TAHAMMÜL ETMEK, KATLANMAK NE GÜZEL

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNMEK YAPAR SENİ ÖZEL

İSTER ŞİİR OKU, İSTERSEN SÖYLE BİR GAZEL

NAKIŞLAR DOKUNMAYA, KİTAPLAR OKUNMAYA HASRET

VARSA DERDİNİ AÇACAĞIN BİRİSİ

TAKMA KAFANA, BOŞ İŞLER GERİSİ

SENSİN BENDEKİ ELMANIN YARISI

KAHVE FİNCANA, BU GÖNÜL SANA HASRET

M.ALİ TOPÇU.   

26.01.2016

ANKARA

14 DİL BİLEN ADAM

Maurice Tillet 1954 senesinde ölmüş ve Shrek karakterine ilham kaynağı olmuş bir güreşçi.

Tillet, Rusya’daki Ural Dağları’nda Fransız bir anne ve babanın çocuğu olarak doğdu. Annesi bir öğretmendi, babası ise bir demir yolu mühendisiydi. Tillet’nin babası, o genç yaşta iken öldü. Çocukken bir meleği andıran yüzü sebebiyle “Melek” lakabıyla anılırdı. 1917’de, Tillet ve annesi Devrim sebebiyle Rusya’yı terketti ve Fransa’ya taşındı ve burada Reims kentine yerleştiler. Tillet 17 yaşına geldiğinde, ayakları, elleri ve kafasında orantısız bir büyüme baş gösteri ve kendisine akromegali -beyin tabanında bulunan hipofiz bezinin ön lobundan (adenohipofiz) çok fazla miktarda büyüme hormonu (growth hormone, GH) salgılanması nedeniyle oluşan hastalık- teşhisi kondu.

Hukuk okumak istemişti ama hastalığı buna engel oldu. Tillet Fransız Deniz Kuvvetleri’ne 5 yıl süresince mühendis olarak hizmet verdi.

Dış görüşünü de bakıp çok da yorum yapmamak lazım.Çünkü Tillet; 14 dil bilen şairane bir kişilikti.

AVUSTRALYA’YA SAVAŞ İLAN EDEN İKİ TÜRK’ÜN HİKÂYESİ

(Bazı Avustralyalı yetkililer bunun komplo olduğunu iddia etseler de biz iki Türk evladının kahramanlığını öğrenelim)

Hikâyenin başlangıcı 1912 yılına uzanır. İngilizler, Hindistan’ı işgal eder. Osmanlı ordusu da 300’ü aşkın asker ile Hindistan’a yardıma gider. Buradaki savaşlarda 40 kadar Türk askeri esir düşer. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya’ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri bir yolunu bulup gemiden kaçarlar. Bu iki asker, mesleği dondurmacılık olan Maraşlı Abdullah ile savaştan önce kasaplık yaparak hayatını kazanan Tarakçı Mehmet’tir.

Abdullah ve Mehmet mesleklerini yaparak yeni bir hayat kurarlar kendilerine. İşleri ve kazançları iyidir ama onların kulağı sürekli Anadolu’da ve memleketlerindedir. Tam bu sırada Avustralya hükümeti,  İngilizlerle birlikte Çanakkale’ye asker çıkarmaya karar verir.

Abdullah ve Mehmet bunu duyunca vatanlarına geri dönmek isterler ama bu mümkün olmaz. Bunun üzerine Avustralya hükümetine savaş ilan ederler. Bunu da yazıp gönderdikleri bir mektup ile duyururlar.

Sidney’ in 250 km uzağında, o dönemde Beyaz Kayalar denilen bölgede siper alırlar. Dondurmacı Abdullah, Osmanlı kıyafetini, aba ve şalvarını giyer, Kasap Mehmet de bayrağını eline alır Osmanlı kıyafetini giyer. Uzun bir süreçte Çanakkale’ye sevk edilecek olan Avustralya askerlerine büyük zayiatlar verdiren suikast düzenlerler. Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralyalılar, sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektubu hatırlayıp bölgeye 250 kadar asker sevk ederler. Bunun sonucunda kendileriyle mücadele etmeye gelen askerlerin bazılarıyla birlikte kendileri de hayatlarını kaybeder. Bu iki kahraman Türk anısına Avustralyalılar White Rock bölgesine Türk kayalıkları adını verir.

Avustralya’ya savaş ilan eden iki Türk’ün hikâyesi sinema filmi oldu. Esin kaynağını Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan gerçek bir hikâyeden alan Turkish’i Dondurma adlı film sinemaseverlerle buluştu.

Filmi aşağıdaki Linke tıklayarak izleye bilirsiniz.

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

Kucağınız çiçeklerle dolsun

Gönlünüz neşe huzur bulsun

Ağlayan göz somurtan yüz kalmasın

Arayanınız bol eviniz yol olsun

Acı ve hüzünler solsun

Kederler mutluluk olsun

Korona tez zaman da bitsin

Dünya’mızı terk etsin

Masumlar hep gülsün

Zalimler tez zaman da ölsün

Güzel günler hep sizin olsun

Bayramınız kutlu olsun

Mehmet Ali TOPÇU

2020 24 Mayıs

ESKİ BAYRAMLARIMIZ

FİLİPİNLER DEVLET BAŞKANI “MARCOS’UN HİKAYESİ”

1917’de doğdu,
hukuk fakültesini bitirdi.
Babasına rakip olacağını düşündüğü bir siyasetçiyi öldürdüğü iddiasıyla 1 yıl hapis yattı.
İşte bu onun dönüm noktası oldu.
Hayatı boyunca bu mağduriyeti kullanarak yükseldi.
Baktı ki mağdur edebiyatı kıyak iş, Japonlara esir düşüp sağ kurtulmayı başardığını anlattı bu kez.
Hem mağdur hem kahraman!

*
Bu yalanı sonra ortaya çıksa da işleri bozulmadı. Devlet başkanı oldu.
Etiketinin karizmasıyla güzellik kraliçesi seçilen bir kadınla evlendi.
İkisi de lükse düşkündü.
Halk yoksulluktan kırılırken O, kendine saray yapmakla meşguldü…

*
Oturduğu saray dışında bir de yazlık saray yaptırmıştı. Muhaliflerin “millet aç sen saray mı yaptırıyorsun?” eleştirilerinin gölgesinde seçime girdi.
Ezici çoğunlukla yine kazanınca bir saray daha yaptırdı kendine.
Çok sevdiği bir dağın sırf manzarasını seyretmek için üç katlı görkemli bir saray…

*

Eşi de en az onun kadar şatafat içindeydi.
Özellikle ayakkabı hastalığı vardı. Şimdi ülkede sergilenen 3 bin çift ayakkabısı ve mücevher tutkusundan dolayı hatırı sayılır bir koleksiyonu vardı.

Ülkenin ekonomisi çökmüş, halk evlerinden bile olup parklarda yatmaya başlamıştı ki bir seçim dönemi daha geldi.
Seçmen kitlesi fakirlerdi. Onlara sürekli ülkenin büyüdüğünden, yaptığı yollardan, çok yakında dünyaya hakim olacaklarından bahsetti.
Muhaliflerin, gazetecilerin ve aydınların seslerinin daha çok yükseldiği o dönemde yine kazandı.

*

Hemen sıkıyönetim ilan etti.
Uzun süre ülkeyi bu şekilde yönetirken Anayasayı değiştirip tüm güçleri kendisinde topladı.
En korktuğu şey orduydu. Önce çeşitli bahanelerle ordunun içini boşalttı, sonra da kendisini eleştiren kim varsa hapse tıktı.
Hapishaneler gazeteci, siyasetçi, öğrenci doldu…

*

Güzellik kraliçesi eşi zenginliğin nimetlerinden sıkılmış olacak ki çalışmaya karar verdi.
Kendisini önce başkent valiliğine, sonra da Çevre Bakanlığı’na atadı (!)
Bununla da yetinmedi, ülkenin en stratejik kademelerine kardeşlerini, amcalarını, yeğenlerini, kuzenlerini yerleştirdi.

Haliyle yolsuzluk mu rant mı iddia ediliyor?
Dümenden payını alan eş, dost, akraba olayların üstünü kapatıyor, yazacak gazete kalmadığı için de halkın ruhu bile duymuyordu!

*

Fakirliği canına tak edip de eyleme kalkışan olursa, anında yaka paça içeri atılıyor, sorgusuz sualsiz ülkede hain ilan ediliyordu.
O artık bir devlet başkanı değil, diktatördü!
Ve tüm yaşananları yazlık ya da dağ manzaralı sarayında izliyor, servetine servet katıyordu…

Dile kolay…
Tam 21 yıl böyle yönetti ülkeyi.
Ta ki muhalefet güçlenene kadar…

*

Geçirdiği son seçimde kaybetti ama yaptığı hilelerle yeniden başkanlığını ilan etti.
Güçlü muhalefetle başa çıkamayacağını anlayınca adeta kendisine yandaş yarattığı orduya sığındı.
Muhalif taraflarla ordu arasındaki iç çatışmalara son noktayı en güvendiği ülke koydu!

Amerika, kendisinden desteğini çekince seçimlerde hile yaptığı ortaya çıktı.
Hazırlıklıydı; özel uçağına atlayıp kaçmak zorunda kaldı.
Yanına saraylarını alamadı ama 24 çanta içinde külçe altın, elmas ve paraları ile İsviçre ve Amerika bankalarındaki milyon dolarlık hesap cüzdanlarını aldı.

O gittikten sonra Marcos ailesinin Filipinler ekonomisini milyarlarca dolar zarara uğrattığı, halkın varlık içinde yokluk çektiği anlaşıldı.
Öyle ki Filipinler, hala Ferdinand Marcos ve ailesinin borçlarını ödüyor, tarihi eser olan saraylara baktıkça sefalet günleri akıllarına geliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki eee ne çıkartalım bundan?
Ee’ si şu;
Ana fikirlerle dolu gerçek bir hikaye bu.
Varın siz hangisini istiyorsanız onu çıkartın!

Yeliz Koray

NİĞDE’Lİ ÇOLAK ALİ’Yİ BİLİYORMUSUNUZ?

Hepimiz Seyit Onbaşı’yı ve 276 kiloluk top mermisinin hikayesini ve bu fotoğrafı biliyoruz. Bu fotoğrafta neden Seyit Onbaşı’nın arkasında başka bir asker daha vardır? Olayın asıl kahramanları Seyit Onbaşı ve mermi olmasına rağmen neden bu fotoğraf karesine bir başka asker girmiştir?
Fotoğraf karesine giren asker tesadüfen orada bulunan biri değildir. Kendisi namıdiğer Niğdeli Ali yani Ali Çolak’tır.

Niğdeli Ali ilk savaş tecrübesini 1912 yılında katıldığı Balkan Harbi’nde edinir. Balkan Harbi’nin bitiminde evine Niğde’ye dönen Ali evlenir. Fakat bu kez de Birinci Dünya Savaşı patlak verir ve Ali’yi Çanakkale cephesine çağırırlar.

Niğdeli Ali cepheye ulaşmak için trenle Balıkesir’e kadar gider. Fakat Balıkesir’den Çanakkale’ye herhangi bir vasıta bulamaz. Kutsal vatan toprağının düşman ayakları altında ezilmesini içine sindiremeyen Ali, cepheye varmak için Balıkesir’den Çanakkale’ye kadar yürür. Çanakkale’deki birliğine vardıktan sonra Mecidiye Bataryası’nda görevlendirilir.

Mecidiye Bataryası son derece önemlidir. Çünkü diğer birlikler yok olmuştur. Bunun farkında olan İngilizler bu bataryayı hedef alır ve savaş gemisinden atılan tahrip gücü yüksek bir mermi ile bataryayı vururlar.

Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey hemen bölgeye gelir. Yaralı ve sağ kalan askerleri arayan ararken de ağlayan yüzbaşı imdat feryatlarının geldiği yöne doğru giderek toprağın altındaki Niğdeli Ali’yi kurtarır.

Niğdeli Ali ayağa kalktıktan sonra yaralı arkadaşları var mı diye gezerken ayağına bir şey takılır. Bunun bir ayak olduğunu fark eden Ali patlamanın etkisiyle diklemesine yere saplanan bir arkadaşını yine Yüzbaşı Hilmi bey ile toprağın altından çıkarır. Toprağın altından çıkarılan ikinci kişi ise Seyit Onbaşı’dır.

Bu olayların yaşanmasından kısa bir süre sonra ellerinde kalan son top mermisini Seyit Onbaşı topun ağzına sürer. Niğdeli Ali’ye ise bataryanın üstüne çıkmasını ve atılan merminin isabet edip etmediği kontrol etmesini söyleyip topu ateşler.

Saniyeler sonra Niğdeli Ali bağırır: ‘Seyit Onbaşım vurduk! Gemi isabet aldı’. Düşmana ait en büyük savaş gemisi olan İngilizler’in Ocean zırhlısı Ege’nin sularına gömülmeye başlamıştır.

Alıntı

BİTLİS’TE BEŞ MİNARE HİKAYESİ

Rus İşgali sırasında Bitlis, bir harabe şehir görüntüsü alır. Düşmanın çekilmesinden sonra savaş esnasında Bitlis’ten kaçan bir baba oğul, Bitlis’e dönmek üzere yola çıkarak şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine varırlar. Baba, şehirde canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bir süre sonra oğul geri döner ve uzaktan babasına şöyle seslenir: ”Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; sadece beş tane minare ayakta kalmış” bunu duyan baba yıkılır, diz çöker ve şöyle bir ağıt yakarak oğlunu yanına çağırır.


Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel.
Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel.


Bitlis birinci dünya savaşından önce nüfusu 30000´dır. Lakin savaş çıkınca halk göç eder ve nüfus 3000´e düşer.
Diğer Rivayet:

Bitlis Rus işgalinden çıktıktan sonra Bitlis ordularının basında olan kişi olan komutan şerif bey, savaş sonrası Bitlis’i görmek için Bitlis’e yüksekten bakan bir tepe olan ve şuan “şerif bey tepesi” olarak adlandırılan tepeye çıkıp Bitlis’e bakar ve görür ki Bitlis yıkık dökük her taraf yerle bir olmuş sadece tapanın etrafında ayakta kalan 5 minare durur… Ve orada oturup türküyü söyler.


Bu ağıt zamanla türkü olarak günümüze kadar gelir.

Bitlis’te Beş Minare

Bitliste beş minare
Beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare
Beri gel oğlan beri gel

İsterem yanan gelem
Beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok beş para
Beri gel oğlan beri gel

Tüfengim dolu saçma
Beri gel oğlan beri gel
Güzelim benden kaçma
Beri gel oğlan beri gel

Doksandokuz yaram var
Beri gel oğlan beri gel
Bir yarada sen açma
Beri gel oğlan beri gel

MİNNET DUYMAK MI? HAKARET ETMEK Mİ?

Tarih 1919…
Anadolunun herhangi bir yerinde mesela Manisa’nın Akhisar ilçesinin Kayalıoğlu kasabasında yaşayan bir çiftçisiniz…
Çok sevdiğiniz bir eşiniz, 14 yaşında bir kızınız, 10 ve 7 yaşlarında da iki oğlunuz var…
Yaşlı anneniz ve ailenizle beraber yaşıyorsunuz…
Yaşamınızı rençberlikle kazanıyorsunuz…
Osmanlı tebaasındansınız, askerliğinizi yapmış, düzenli vergilerini veren ve gücünüz elverdiği ölçüde ibadetlerinizi yerine getiren Müslüman bir Türk Evladı’sınız…
Arada yaşadığınız sıkıntılara rağmen hayatınızdan memnunsunuz…
Ta ki 15 Mayıs 1919’da İzmir yunan gavurunca işgal edilene kadar…
Kulağınıza hiç de hoş olmayan söylentiler geliyor…
Soykırım, tecavüz, toplu katliam, açlık, sefalet…v.s
Kondurmak istemiyorsunuz ama ya doğruysa?
Derken 25 Mayıs 1919’da Manisa işgal ediliyor…
Kurşuna dizilenler, feryatları size kadar ulaşan kadınların sesleri, evlerinden kovulanlar, sefalet içinde yollarda ölenler…
Artık tehlike yanı başınızda…
Eşinize ve evlatlarınıza bakıyorsunuz…
Kötü düşünmemeye çalışıyorsunuz ama…
Evinizi terketmeme düşüncesindesiniz…
Derken silah ve top sesleri duyuluyor…
Yunan katilleri evinizin yakınına geliyor…
Evlatlarınızı, eşinizi ve annenizi kilere saklayarak tüfeği elinize alıp bekliyorsunuz…
Evinizin penceresinden size doğru gelen yunan askerlerini görüyorsunuz…
Ve ilk kurşun…
Yunan askerinin biri olduğu yerde yere yığılıyor…
Derken iki, üç, dört…
Tam yarım saat süren çatışma…
Ve kurşununuz bitiyor…
Sayısı yaklaşık 50 kişi olan yunan askeri evinize giriyor ve sizi yakalıyor….
Önce sizi tekme tokat dövüyorlar…
Sonra evi aramaya başlıyorlar…
Ve kilerde ailenizi buluyorlar…
Siz perişan hâlde ailenizin yunan askerleri arasındaki korkmuş hâllerini izliyorsunuz…
Derken üç yunan askeri komutanlarına “komutanım biz bu kadını sorgulayalım” diye pis pis gülerek eşinizi kolundan tutarak yatak odasına götürüyorlar…
Başka üç yunan askeri de 14 yaşınızdaki kızınızın kolundan tutarak “komutanım biz de buna başka silah var mı diye soracağız” diyerek ahıra götürüyorlar…
Dört yunan askeri iki erkek evladınızın kulaklarından tutarak komutana “komutanım bu p.çleri öldürelim yoksa büyüyünce onlar bizi öldürürler” diyorlar. Komutanda “tamam ama burayı pisletmeyin dışarıda görün işinizi” diyor ve askerler erkek çocuklarınıza kıymak için dışarı çıkıyorlar…
Üç yunan gavuru da annenizi çırılçıplak soyup çarmıha germek için dışarı çıkıyorlar…

Şimdi gözlerinizi kapatın…
Yaradan böyle bir acıyı düşmanıma yaşatmasin….
Fakat biliyoruz ki bu ve buna benzer şerefsizlikler oldu…

Şimdi kaldığımız yerden devam…

Perişansınız…
Eşinize ve kızınıza tecavüz edilmek üzere, iki erkek evladınız ve anneniz katledilmek üzere, sizin ise elleriniz ve ayaklarınız bağlı başınızda 30 yunan askeri çaresizsiniz…
Tam bu sırada…
Tam bu sırada başında kalpak 30 Türk evinizin önüne sizi ve ailenizi kurtarmak için geliyor…
Üçü eşinizi kurtarmaya,
Beşi kızınızı kurtarmaya,
Dördü annenizi kurtarmaya,
Dokuzu erkek evlatlarınızı,
Dokuzu da sizi kurtarmaya geliyor…
Ve hepiniz kurtuluyorsunuz…
İşte sorularımız bundan sonra başlıyor…
Bütün bunları yaşayan ve büyük bir felaketten kurtulan siz…
Eşinizi kurtaran üç askerin dinini sorar mıydınız?
Kızınızı kurtaran beş askere içki içip içmediğini sorar mıydınız?
Annenizi kurtaran dört askerin annesine iftira eder miydiniz?
Erkek evlatlarınızı kurtaran dokuz askere çok çapkın olup olmadığını sorar mıydınız?
Sizi kurtaran o dokuz askerden nefret eder miydiniz?
Eğer cevabınız; HAYIR, bu sorularla işim olmaz sadece bu yiğitlere -kim olursa olsun- ömür boyu minnettar kalırdım ise siz tam bir TÜRK EVLADI’sınız, Yaradan sayılarınızı arttırsın…
Yok eğer cevabınız, EVET ise siz tam bir ONUN BUNUN EVLADI’sınız, Allah belanızı versin!
İnsan olan, Türk olan, Müslüman olan,
Namusunu, şerefini ve hürriyetini kurtaranlara minnet duyar nefret değil!
Bugün bu milleti kurtaranlara iftira atanlar hangi sınıfa giriyor sizlerin takdirine ve nefretine bırakıyorum…
Selam ve saygılarımla….

Alıntıdır.

19 MAYIS 1919

Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler. Samsun’a ayak basışının taşıdığı önem Atatürk’ün Büyük Nutku’nu 19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkışı ile başlatmasından anlaşılmaktadır ki şimdi bu yolculuğu kısaca anlatmaya çalışalım.

Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması dikkatleri bu bölgeye çekti ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak için Anadolu’ya geçmek istiyordu. Bu O’nun için bulunmaz fırsattır.
Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti. Bu 18 kişinin adları şöyleydi: III. Kolordu Komutanı Kurmay Albay Refet Bey (General Bele),Müfettişlik Kurmay Başkanı Kurmay Albay Manastırlı Kâzım Bey (General DIRIK),Müfettişlik Sağlık Bakanı Doktor Albay İbrahim Talî Bey (ÖNGÖREN),Kurmay Başkan Yardımcısı Kurbay Yarbay Mehmet Ârif Bey(AYICI),Karargâh Erkân-ı Harbiyesi İstihbarat ve Siyâsiyât Şubesi Müdürü Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey(GEREDE),Müfettişlik Topçu Komutanı Topçu Binbaşı Refik Bey(SAYDAM),Müfettişlik Başyaveri Yüzbaşı Cevad Abbas(GÜRER),Kurmay Mülhakı Yüzbaşı Mümtaz (TÜNAY),Kurmay Mülhakı Yüzbaşı İsmail Hakkı (EDE),Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (ÖNDERSEV),Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi (SÜSOY),Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kâlem Âmiri Üsteğmen Arif Hikmet (GERÇEKÇI),İaşe Subayı Üsteğmen Abdullah(KUNT),Müfettişlik İkinci Yaveri Teğmen Muzaffer (KILIÇ),Şifre Kâtibi, Birinci Sınıf Kâtip Fâik (AYBARS),Şifre Kâtibi Yardımcısı, Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh (ATASEV).

Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir. Yolcular Kalyon Burnu denilen yerden sandallarla Merkez iskelesine çıkarılırlar. Bu sandallardan birinin sahibi olan İsmail Yurtsever, o zaman için Atatürk’ü tanımadığını söyler,Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüğünü anlatır.

Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı. Pontusçular sokaklarda kol geziyordu. Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.

KURTULUŞ SAVAŞININ GİZLİ KAHRAMANLARINDAN TOPKAPI’LI CANBAZ MEHMET

Mustafa Kemal’in Askeri Topkapı’lı Cambaz Mehmet

Bundan 97 yıl önce 24 Haziran 1923’te TBMM aşağıdaki kararı oy birliği ile almıştı:

“TBMM Başkanlığından:

İstanbul’un düşman altında bulunduğu sırada, Osmanlı ordusunun depolanan silah ve teçhizatını her an ölümle karşı karşıya kalarak Anadolu’ya kaçıran, düşmanın gizli istihbarat teşkilatının içinde yuvalanarak, milli kuvvetlere çok yararlı bilgiler sağlayan M.M.Grubu Başkanı Topkapılı Mehmet Bey’e, Vatana Üstün Hizmet faslından ayda 1.500 lira maaş bağlanması Büyük Meclis’in 24 Haziran 1923 tarihli toplantısında oy birliği ile kararlaştırıldı.”
Kimdi bu vatana üstün hizmette bulunmuş Topkapılı Mehmet Bey ?

İstanbul’un Topkapı semtinde yaşayan, ünvanı Cambaz olan Topkapılı Cambaz Mehmet, Çanakkale Savaşlarında sıradan bir erdir. Gösterdiği kahramanlıklardan dolayı, er Topkapılı’ya onbaşı şeridini Albay Mustafa Kemal verir. “Göreyim seni Topkapılı” diyerek.

Topkapılı’nın kahramanlıkları sürer. Çavuş şeritlerini Topkapılı’ya uzatırken de Albay Mustafa Kemal yine “Göreyim seni Topkapılı!” diyerek cesaretlendirir.

Çanakkale’de dökülen kanlara rağmen Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması ile silahları bırakıp düşmana teslim olmuştu.

Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa da, Topkapılı Cambaz Mehmet de artık işgal altındaki İstanbul’dadırlar. Mustafa Kemal Paşa, üç kez Padişah Vahdettin ile, birçok kez de Osmanlı hükümetinin Başbakanı Damat Ferit Paşa ve kabine üyeleriyle konuşmuş, vatani düşman elinden kurtaracak önerilerde bulunmuş ama sonuç alamamıştır.

Şişli’deki evinde en yakın arkadaşlarıyla sık sık gizli toplantılar yapan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçip, Kurtuluş Savaşı’nı orada başlatmanın yollarını aramaktadır.

Şeytana külahını ters giydirecek kadar zeki, tazı gibi koşan, silah atmada, bıçak sallamada rakibi bulunmayan, zalimlere karşı gaddar, ezilenlere karşı ise merhametli biri olarak tanınan Topkapılı Cambaz Mehmet ise, İstanbul’da kurulmuş MM Grubun adlı gizli örgütün başıdır. Adı, Milli Müdafaa sözcüklerinin baş harflerinden (MM) oluşan bu gizli örgütte yüzbaşılar, binbaşılar, albaylar, doktorlar bulunmakta, ama başkanlığını ise askerlikte aldığı en büyük rütbe çavuş olan Topkapılı Cambaz Mehmet yapmaktadır!.. Nedeni çok şaşırtıcıdır: Topkapılı’nın İstanbul’da 50.000 silahlı adamı vardır. Bunlar, vatanın kurtuluşu söz konusu olmadan önce birer it,kopuk, hırsız ve haraççıydılar.

Ancak, Topkapılı Mehmet’e, Şişli’deki evinde Mustafa Kemal Paşa ile görüştükten sonra, bu 50.000 adam, vatan için ölmeye ant içmiş birer kelle koltukta savaşçı olmuşlardır. Şişli’deki görüşmede Mustafa Kemal Paşa, “Mehmet, Çanakkale’de nasıl kazandıksa yine öyle kazanacağız. Hele sizin gibi kahraman Türk çocukları oldukça, ordularımızın yenilmesi imkansızdır!” demiş ve bu sözler Topkapılı’ya yetmişti. Mustafa Kemâl onu, “Göreyim seni Cambaz Mehmet Bey!” sözleri ile uğurlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın koruma işini bizzat üzerine alan Topkapılı 5.000 silahlı adamıyla Şişli çevresinde gerekli önlemleri alır.

İstanbul’da tam bir kargaşa yaşanmaktadır. İngiliz işgal kuvvetlerinin İstanbul Yüksek Komiseri, eski hükümet üyelerini, bazı subayları ve gazetecileri tutuklatmaktadır. İngilizlerin sürekli baskısıyla Padişah, ortalama her 45 günde bir yeni bir başbakan tayin edip, hükümet kurdurmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, iç ve dış düşmanların çok yakından gözleyip izlediği önemli bir kişidir. Ocak-Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul basını ondan 32 kez söz etmiştir. 27 Şubat 1919’da bir gazetede Mustafa Kemal Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na atandığına dair haber çıkar ama haber gerçekleşmez.

28 Şubat 1919’da, İngiliz Haber alma Teşkilatı İstanbul’daki merkezine gönderdiği bir raporda, içinde Mustafa Kemal Paşa’nın da bulunduğu bazı kişilerin İstanbul’dan sürülmesini ister. 14 Mart 1919’da bir gazetede, Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklandığına dair bir haber çıkar, ama sonra haberin doğru olmadığı anlaşılır. İstanbul’da kalmanın giderek tehlikeli durum yarattığını gören Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay’daki arkadaşlarının yardımıyla, kendisini 9. Ordu Birlikleri Müfettişi ünvanı ve geniş yetkileriyle Anadolu’ya tayin ettirir. İlk durak Samsun’dur.

15 Mayıs 1919 günü, İstanbul Galata Rıhtımı’nda olağanüstü bir kalabalık vardı. Seyyar satıcılardan, ayakkabı boyacılarından, polislerden, jandarmalardan ve hamallardan geçilmiyordu. Bunlar, gizli örgüt MM Grubu’nun tepeden tırnağa silahlı adamlarıydı. Görevleri, Mustafa Kemal Paşa ile 19 kişilik maiyetinin Bandırma Vapuru’na sağ salim binmesini sağlamaktı. Operasyonu rıhtımda yöneten Topkapılı Cambaz Mehmet, iyi yüzme bilen, iyi silah kullanan 50 İnebolulu fedai genci de Bandırma Vapuru’nun içine yerleştirmiş, bunlara gerekli talimatı vermiş ve Samsun’a kadar sürecek yolculuğun tüm güvenlik önlemlerini almıştı.

Daha Mustafa Kemal’in Samsun’a vardığı 19 Mayıs günü, İngiliz Karadeniz Orduları Kumandanı General Milne, Türk Harbiye Nezareti’ne gönderdiği notada Mustafa Kemal ve yanındakilerin Samsun’a gönderilmesinin nedenini sorar. Yani, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı gün İngilizler bu işten kuşkulanmaya başlamışlardır.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra Ulusal Güçleri örgütleme çalışmalarına başlarken, Topkapılı Cambaz Mehmet de İstanbul’da tarihe geçecek kahramanlıklar yaratır. İngiliz Gizli Servisi’nin en tehlikeli ajanı Papaz Fru’nun güvenini sağlayarak bu teşkilatın içine sızar ve çok yararlı istihbarat bilgilerini elde ederek Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır. Osmanlı ordusu dağıldıktan sonra el konulan ve cephanenin büyük çoğunluğunun depolandığı Maçka Kışlası’nı soyar ve tüm silah ve cephaneleri Anadolu’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır.

Belki tarihte bir benzeri görülmemiş bir olayın da kahramanıdır Topkapılı Mehmet. İstanbul’u işgal etmiş olan İngiliz Kuvvetlerinin Komutanı General Harrington’un makam otomobilini de çalar. Akşehir’e kadar sürer ve orada Mareşal Fevzi Çakmak’a teslim eder. Bu otomobil, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya verilir.

Artık büyük zafer kazanılmış, Atatürk Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’dadır. Topkapılı’yı köşke çağırır. “Çok iyi çalıştınız doğrusu…Hakkınızı ödemek güç’” dedikten sonra, Topkapılı Cambaz Mehmet’e İstanbul Milletvekilliği teklif eder. Topkapılı teşekkür eder, ama teklifi kabul etmez’.

Ve bu yazımızın başında okuduğumuz 24 Haziran 1923 tarihli TBMM kararınca Topkapılı Cambaz Mehmet’e ayda 1.500 lira maaş bağlanır. O devirde bir tavuğun fiyatı 12,5 kuruştur. Bu demektir ki Topkapılı’ya bağlanan maaş, bugünün parasıyla ayda yaklaşık 10 milyar liradır.

Peki Topkapılı Cambaz Mehmet böylesine yüksek ve sürekli bir ödülü kazanınca ne der ?

“Ben bir şey yapmadım. Vatanım için, Mustafa Kemal Paşam için üzerime düşen görevi yerine getirmeye çalıştım. Hizmetleri gerçekleştiren arkadaşlarımdır. Ben buna layık değilim”

Topkapılı Cambaz Mehmet, bugünün parasıyla ayda yaklaşık 10 milyar lira maaşı Kızılay’a devreder. Tek kuruşunu bile almaz.

Yılmaz DİKBAŞ,

15 MAYIS 1919 İZMİR

15 Mayıs 1919 İzmir ….

İzmir’in işgali bir İngiliz-Amerikan ortak projesiydi. İşgal planı, ABD Başkanı W. Wilson ve İngiliz Başbakanı L. George tarafından yapılmıştı…

Amiral Calthorpe, 14 Mayıs’ta İzmir Valisi İzzet’e ve 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya 15 Mayıs’ta İzmir’in işgal edileceğini bildirdi…

Ali Nadir Paşa bu durumu Harbiye Nazır’ı Şakir Paşa’ya bildirip ne yapması gerektiğini sorunca şu talimatı aldı: “Babıali’nin işgal hakkında bilgisi yoktur. Amiralin notası Mütareke gereği sayılıp karşı gelinmemesi lazımdır. Halk arasındaki söylentilere önem vermeyiniz.”

Bunun üzerine Ali Nadir Paşa İzmir’deki birliklere “işgal sırasında kesinlikle direnilmeyecek ve işgalcilere gereken kolaylık gösterilecektir” emrini verdi…

14 Mayıs gecesi İzmir Reddi İlhak Cemiyeti Maşatlık’ta bir miting yaparak işgale direnilmesini istedi. Ancak Vali İzzet Bey, “Sükûnetinizi koruyunuz” diyerek direnişe izin vermedi…

15 Mayıs 1919’da 16 Yunan gemisinin taşıdığı, 4 İngiliz ve 2 Yunan muhribinin refakat ettiği işgal donanması İzmir’e çıktı. İşgal başladığı sırada İzmir limanında ayrıca İngiltere, ABD, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a ait 30’dan fazla savaş gemisi vardı.

İşgal günü Kordonboyu ve Pasaport civarında binlerce Rum ve Yunan toplandı. Hepsinin elinde, yakasında, ağaçlarda, havagazı direklerinde, Frenk mahallesindeki evlerde, Kordon’daki gazino, kahve, dükkân ve otellerde asılı büyüklü küçüklü yüzlerce binlerce Yunan bayrağı…

Bir bando durmadan Yunan marşları çalıyor… “Büyük Yunanistan” hayaliyle yanıp tutuşan Metropolit Hrisostomos’la öteki papazlar rıhtımda işgal donanmasını bekliyorlar… Onların yanında elleri çiçeklerle ve bayraklarla dolu mavi-beyaz elbiseli her yaştan Rum kızları… Yunan Kızılhaç sandıklarındaki silahlarla ve giysilerle donanmış Rum delikanlıları… Başta Kramer Oteli olmak üzere bütün binalar pencerelerine, balkonlarına, çatılarına kadar salkım saçak Rumlarla dolu… Yapıların ön cepheleri defne dallarıyla süslenmiş…

Hrisostomos ve yanındaki papazlar karaya çıkarılan Yunan bayrağını diz çöküp ağlayarak öptüler. Geleneksel tuz ve ekmek töreninden sonra Efzon alayı Hrisostomos tarafından takdis edildi…

Efzon alayı, “Zito Venizolos” bağırışları arasında Pasaport’tan Konak Meydanı’na ancak bir saatte gidebildi. Konak Saat Kulesi o sırada 11’i vuruyordu. Efzon alayı saat kulesini ve kışlayı geçip tramvay yolunu izleyerek Kemeraltı’ndaki dar geçide yöneldi.

Orada Askeri Kıraathane’nin önünde Kemeraltı Caddesi’nin Konak Meydanı’na bağlandığı yerde koyu renk giysileri içinde Gazeteci Hasan Tahsin vardı… Birden o gürültü arasında bir tabanca sesi duyuldu. “Zito Venizolos” bağrışları kesildi. Efzon alayının bayraktarı kanlar içinde yere yığılmıştı…

İlk şaşkınlığı atlatan Efzon alayı Hasan Tahsin’i katletti. Hasan Tahsin’in cesedi, ilk kurşunu attığı Askeri Kıraathane’nin önünden 150 metre kadar uzakta parçalanmış olarak bulunacaktı…

Komutanlarının emrine uyarak kışlaya kapanmış subay ve erlerin dipçik ve süngü darbeleri altında kalpakları yırtıldı, ceplerindeki para, saat, yüzük, sigara tabakaları alındı; bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir edildi…

Görgü tanıklarına göre 17. Kolordu Pasaport’a doğru yürütülürken tüm subaylar dipçik ve süngülerle yaralandı. Çizmeleri zorla alınan subaylar yalınayak veya çorapla yürütüldü. Üstleri başları yırtıldı, apoletleri söküldü. “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlanıyorlardı..

Yolda yerli Rumların saldırısına uğradılar. Evlerden üzerlerine ateş edildi, taş, tuğla, kiremit atıldı. Bir Rum hamal elindeki demir kanca ile Kolordu Veznecisi Ahmet Efendi’nin beynini patlattı. Bu arada elinde beyaz teslim bayrağı bulunan Ali Nadir Paşa tokatlandı. “Zito Venizeloz” demeye zorlanan ama bunu reddeden Albay Süleyman Ferit Bey ve direniş gösteren Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü Bey şehit edildi. Kışladan gemilere gidinceye kadar 9 subay şehit edildi, 21 subay yaralandı, 27 subay kayboldu.

Anadolu Bankası’nın önünden ve Leon torpidosundan yapılan yaylım ateşi sonunda 30-40 kişi öldü, bir o kadarı da yaralandı. Hükümet Konağı’ndaki memurlarla kışladaki subay ve erler rıhtımdaki Yunan gemilerine doğru sürüklendi. Rıhtım üzerinde yatan şehitlerimiz ikişer ikişer rıhtımın bir kenarına çekildiler ve bunların bazıları boğazlarından kulaklarına kadar kesilerek parçalandılar. Öldürülen Türklerin çoğu, boynuna ve ayağına demir takılarak sürüklenip denize atıldı.

Limandaki İngiliz, Fransız, ABD, İtalyan savaş gemilerden Türklerin katledildikleri görülüyordu. Örneğin H.M.S. Adventure’nin kaptanı, elleri başının üstünde yürürken sıradan çıkan bir Türk subayının, bir Yunan askeri tarafından kafatası patlatılarak öldürüldüğünü gördü. Gemi kumandanları bu kıyımı seyreden askerlerini içeri almakla yetindi…

Ziraat Bankası’na sığınanlar da banka merdivenlerinde vahşice katledildiler.

O sırada Sultani’de öğrenci olan Hamit Erdirk, o gün gördüklerini yıllar sonra şöyle anlatacaktı:

“Kordon’a doğru çıkınca faciayla karşı karşıya geldik. Daha okuldan çıkarken bir Türk kadının kucağında yavrusuyla öldürülmüş olduğunu gördük. Hükümet Konağı’nın önündeki havuzun kenarına yüzükoyun düşmüştü. Ne vakit ki Kordon’a çıktık.

Yerler Türk askerlerinin ve sivil halkın ölüleriyle dolu idi…”

16 Mayıs sabahı hâlâ Konak Meydanı’nda Gümrük’te, Pasaport’ta Türk ölüleri sokaklardaydı.

Millet Hastanesi’nin morgu ve Cemal Paşa Konağı’nın bodrumu ağzına kadar cesetlerle doluydu…

İki gün içinde İzmir’de katledilenlerin sayısı 2000’i geçti. Buna karşın Yunan Başbakanı Venizolos’a göre İzmir’de sadece 78 Türk öldürülmüştü..

İzmir’in işgalinden sadece birkaç gün sonra tutuklananların sayısı 2500’e yükseldi. Tutuklananlar arasında 14 yaşından küçük çocuklar, öğretmenler ve öğrenciler de vardı. Tutuklular Patris vapurundaki hayvan ambarlarına hapsedildi…

Kışla ve rıhtımdaki kanlı olaylardan sonra Yunan askerleri şehre dalıp 1000’den fazla Türk ticarethanesini yağmaladılar. Amerikan Koleji’ndeki tanıklara göre civardaki Türk evlerinin neredeyse tamamı yağmalandı…

Sokakta ve evlerde Türk kadınlarına saldırıldı. Kadınların, kızların peçeleri, çarşafları yırtıldı, ırzlarına geçildi.

Yunan mezalimi Yunan işgalinin görüldüğü diğer illerde de devam etti. Şehirler, köyler ateşe verildi, evler yakıldı, camileri yıkıldı. (Ayrıntılar için bkz. Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul, 1970, s. 212-270. Michael Llewellyn Smith, Yunanistan’ın Anadolu Hayali, İstanbul, 2017, s. 112,113)

Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan söz ederken “namus cephesi” kavramını kullanır. Çok haklıdır.

Çünkü Kurtuluş Savaşı özünde vatan ve namus mücadelesidir…

Kaynak: sifin

İLK KURŞUN

İzmir’de ilk kurşunun adı Hasan Tahsin’dir…

Diğer adı Osman Nevres olan bu kahraman gazeteciyle onur ve gurur duyuyorum..Onun İzmir’de ilk kurşunu atarak başlattığı mücadele aynı kentte zaferle noktalanmıştı…
Selanik doğumlu Hasan Tahsin
Sorbonne Üniversitesi’nde okumuştu.. Izmir’de 15 Mayıs 1919’da karaya çıkan Yunan İşgal Askerlerine silahla ateş etmesi büyük bir cesaretti..
15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkartma yapan, seçkin askerlerden oluşan Yunan Efzon Alayı işgal askerine, Kordonboyu’ndan ilk kurşunu sıkarak Türk direnişini başlatan ulusal sembol kişi, yazar ve gazetecidir..
Ruhun şad olsun..

GÖNÜL YANGINI

GÖNÜL YANGINI

Hayat senden ışık alıp bir renge bürünse

Günler secde edip güzelliğine, yerlerde sürünse

Hafızamda var olan her şey silinip gitse

Bana yalnız yeşil gözlerinin nuru görünse

Bilmem ki bu gönül nasıl bir korla tutuştu

Ateşin kalbimi yaktı, yüreğim senle buluştu 

Güzelliğin mi ateş, yoksa alev mi gözlerin

Kulaklarımda çınlar hala ruhumu okşayan sözlerin

Sen gönülleri tutuşturursun her bakışınla

Kül edersin gönülleri, tutuşturup yakışınla

Ay gibi parlak yüzün, çiçekler gibi ince

Kararır dünyam, söner güneşim sen gidince

Sen girdin gönlüme en büyük yangını tattım

Her görüşümde yürek yangınıma odun attın

O güzel gözlerin var ya, sanki almışsın ilahtan

O bakışın ki, daha tesirlidir en keskin silahtan

Kes o silahınla beni, gönül sarayım düzelsin

Sen keserken de, yakarken de hep güzelsin

Farklı bir güzellik yansıyor güzel yüzünden

Kasıp kavrulur gönlüm, ayrılıktan hüzünden

Sen geldin mi başlar gönlümün baharı

Görünce gül yüzünü, diner içimdeki ağrı

Bana en büyük bestedir, o kadife sesin

Sen gönül dünyama en büyük bestesin

Yağan yağmurlar azgın sele dönmez

İçime yaktığın büyük yangın sönmez

Hasret çekmektense, uğruna ölmek daha kolaydı

Ne olurdu ayrılıklar yok, uzaklar yakın olsaydı

Mehmet Ali TOPÇU

18 MAYIS 2019 

ANKARA

METE HAN

Türk Ordusunun Ebedi Komutanı: Mete Han

Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından olan Mete Han, Türk tarihinde ilk modern devlet ve ordu anlayışını geliştiren hükümdar olmuştur.

Mete Han’ın çocukluğunu M.Ö. 187 tarihinde Çin imparatoriçesine yazdığı mektupta şöyle anlatmaktadır. “Irmaklar ve göller arasında doğdum; geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm; kendimi sık sık sınır boylarında buldum”.

Her Hun çocuğu gibi Mete Han koyunların sırtına binip farelere, gelinciklere, kuşlara, tilkilere ve tavşanlara ok atarak ilk atıcılık eğitimlerini yapmış ve kendini gelişmiştir.

Türk Ordusunun Ebedi Komutanı: Mete Han

Mete Han’ın Hayatı ve Savaşları
Çinli tarihçilerin Mete Han’ın gençlik hayatı hakkında toplayabildikleri en önemli bilgi, bir komplo olayının hikayesinden oluşmaktadır. Hun Hükümdarı (Şan-yü) Tuman’ın (Teoman) kendine varis olarak Mete Han’ı değil küçük hanımından olan oğlunu bırakmak istiyordu. Bunun için Mete Han’ı komşuları olan Yüe-çilere rehin olarak verdi ve Mete Han’ın rehin bulunduğu sırada Yüe-çilere saldırarak oğlunun öldürmeyi planladı. Mete Han rehin bulunduğu yerden kaçarak babasının planını bozdu.

Tuman, kurduğu komplonun başarısız olmasıyla tavır değiştirip, Mete Han’ı ödüllendirerek meseleyi unutturmak ve kapatmak istemişti. Mete Han ise babasının planının ne anlama geldiğini biliyordu ve artık babası ile arasında bir iktidar mücadelesi başlamıştı.

Mete Han’ın Babasını Öldürmesi

Mete Han ıslık çalan bir ok tasarladı ve oku neye doğru atarsa askerlerinin de hep birlikte o hedefi vurmalarını, vurmayacak olanların öldürüleceğini emretti. Çıktıkları av sırasında oku ilk önce değerli bir atına fırlattı. Atı vurmayan askerler öldürüldü. Daha sonra kendi eşini hedef aldı yine cesaret edemeyen asker öldürüldü. Bir süre sonra babasının atını hedef aldı ve bütün askerleri aynı anda hedefe ok fırlattı.

Artık askerlerlerine güvenen Mete Han, yine bir gün çıktıkları bir av sırasında babasını hedef aldı ve bütün askerlerin de aynı anda ok fırlatması ile Hun hükümdarı öldürülmüş oldu.

Mete Han tahta çıktıktan sonra güneybatı komşuları olan Tung-hular, Hun tahtına genç yaşta birinin çıkmış olmasından yararlanarak, Hun ülkesini istila etmek istiyorlardı. Bunun için Hunlara politik baskı uygulamaya başladılar. Gönderdikleri elçi ile Mete Han’n babası Teoman’a ait atı istediler. Mete Han bu isteği kabul ederek atı yolladı. Tung-hular Mete Han’ınkendilerinden çekindiğini düşünüp daha ileri gittiler ve Mete Han’dan cariyesini istediler. Mete bu istediği de kabul edip cariyesini yolladı. Tung-hular daha ileri giderek iki devlet arasında kullanılmayan çorak bir araziyi istediler.

Mete Han, “devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?” demiş ve hem verilebilir hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde bulmuştur. Bu olay devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Mete Han kendisine ait olan at ve cariyeyi vermekte tereddüt etmemiş ama halkın malı olan toprak söz konusu olunca taviz vermektense savaşmayı tercih etmiş ve bu tavır tüm Türk tarihi boyunca Türk devlet anlayışının temelini oluşturmuştur.

Mete Han’ın ordusu ani bir baskınla devletin namusuna el uzatan Tung-hu’lara haddini bildirmiş onları imha etmiştir.

Mete Han, tahtta kaldığı 20 yıl içinde Hun hakimiyeti altında Orta Asya birliğini kurmuştur. Altay dağlarından Aral gölüne kadar bütün ülkeleri ele geçiren Mete Han, 26 tane büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak, Hun siyasi birliğini sağlamıştır. Mete Han, Asya Hun Devleti’nin tek gerçek hükümdarıydı artık. Bundan sonra yegane amacı, devletini büyük bir imparatorluğa dönüştürmekti.

İlk olarak, sürekli toprak talebinde bulunan Tung-hular’ı, ardından da esirlik döneminden çok iyi tanıdığı Yüe-çiler’i mağlup etti. Sonra Orta Asya’da dağınık halde bulunan bütün Türk kavimlerini tek bir bayrak altında toplayarak, tarihteki ilk Türk siyasi birliğini sağlamış oldu. Kısa süre sonra Çin seferine çıktı. Çin Seddi’ni aşarak burada da galip gelmesinin ardından, Çin’i vergiye bağladı. Ama halkının asimile olmasından çekindiği için asla Çin’e yerleşilmesine izin vermedi.

Hun İmparatorluğu; doğuda Japon Denizi’ne, batıda Aral Gölü’ne, güneyde Tibet’e, kuzeyde Sibirya’ya kadar dayanarak en geniş sınırlarına ulaştı onun döneminde. Bunun yanı sıra Mete teşkilatçılığı ile de dikkat çekerek, ordusunu 10’lu birliklere ayırdı ve günümüzde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kullandığı onlu sistemi oluşturdu. Bu nedenle, tahta çıktığı M.Ö.209 tarihi, Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilir.

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla