1087 yılında Türklerin yenilmez Komutanı Artuk Bey, Kudüs ve Filistini fethetti ve burada Beylik kurdu.
Kudüsü aldığında Türk Geleneğini uyguladı ve Kıyame Kilisesinin Kubbesine 3 Ok attı.
1091 yılında ölen Artuk Bey Süleyman Mabedine giden yol üzerindeki Türbesine gömüldü.
1098 yılında Artuk Beyin oğulları Sökmen ve İlgazi Beyler, Küdüse saldıran Haçlılarla Savaşırken İhanet eden Fatimi Arabları, Haçlı Ordusuyla anlaştılar ve Kudüsün Kapısını gizlice Haçlılara açtılar.
Kudüsü alan Haçlılar, Şehirdeki (Sivil, Kadın, Çocuk) dahil 70. 000 Kişiyi Kılıçtan geçirdiler.
1187 yılında Kudüsü Selahattin Eyyubi tekrar aldı. Öldüğünde Şam Şehrindeki EMEVİ CAMİSİNDE bulunan Türbesine gömüldü.
1918 yılında Osmanlı Devletine ihanet eden Suudi Arapları, İngiliz Ordusuyla birlik olup Türklere isyan ettiler.
Şam Şehrini alan İngiliz Komutanı Allenby doğru Emevi Camisine gidip, Selahaddin Eyyubinin Türbesine girdi, Mezarına Tekme Atıp, ” İşte Biz Yine Geldik ” dedi…
Bugün, Kudüs ve Mescidi Aksada Olanlara ÜZÜLÜYORUM.. Yahudilere Çok Kızıyorum…
Ama… İslam Topraklarında Arap İhanetiyle Dökülen TÜRKLERİN KANLARINI Biz Affetsek,Rabbim affeder mi?
♦yıl 1882.
bundan 50 sene önce(1830’lar) filistin’de sadece 9000 olan yahudi nüfusu, padişah ve halife abdülhamid’in yahudilere toprak satışını yasaklamasına rağmen, filistinli hain arapların yahudilere toprak satması üzerine 50.000’e çıktı. bu sayede 1882’de filistin’de 2. yahudi yerleşimi kuruldu.
♦yıl 1915. kanal harekatı. bu harekata halife’nin çağrısına uymayıp katılmamakla kalmayan filistinli hain araplar, türk askerine cephe gerisinden saldırmış ve türk askerini iki ateş arasında bırakarak 14.000 askerimizin şehit, binlerce askerimizin de esir olmasını sağlamıştır. bu harekatta bizi vuran hain filistinli araplar ekseriyetle gazze’li araplardır. ♦yıl 1917, filistinli arap hainler,lawrence ile bir oluyor ve akabe baskını’na katılıyor, akabe’deki tüm askerlerimizi şehit ediyorlar. bu kahpelik dolu icraatlarını da çöle lawrence’in rölyefini yaparak ölümsüzleştiriyorlar. (bkz: lawrence in rölyefini yapan filistinli araplar) ♦yıl yine 1917.
kudüs filistinli hainler tarafından ingilizlere teslim ediliyor.
♦yıl 1978, terör örgütü pkk, ortadoğu’da işbirliği yapacak bir terör örgütü arıyor. ve filistin kurtuluş örgütü, pkk’ya kucak açıyor, pkk ile eşgüdüm içerisinde türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunmaya başlıyorlar. (bkz: pkk ve filistin kurtuluş örgütü kardeşliği) ♦yıl 1980. filistin halk kurtuluş cephesi lideri george habash, lübnan’ın sidon şehrindeki kamplarını asala terör örgütü’ne açıyor, asala’nın diplomatlarımızı katlettiği eylemlerine bu filistinli şerefsiz teröristler de destek veriyor. ♦yıl 1989. yaser arafat adlı hain, “ermenistan’ın haklı davasını destekliyoruz” açıklamaları yapıyor. bu vesileyle, karabağ işgaline ve ermeni katliamlarına destek veriyor. ♦yıl 1993. filistinli hain araplar, mesud barzani’nin “bağımsız kürdistan” fikrine de destek oluyor. ♦yıl 2009, filistin devlet başkanı, erdoğan’ın kankası mahmut abbas, kıbrıs’a gidiyor ve “kıbrıs’ta türk askeri işgalcidir” açıklaması yapıyor. (bkz: türk askeri kıbrıs ta işgalcidir) (bkz: filistin in kıbrıs rum kesimine destek vermesi) ♦yıl 2012. al nakba kupası. bu kupada filistin sözde kürdistan takımını da davet ediyor ve kürdistan ile maç yapıyor. bu turnuvada oynanan bazı maçlar; (bkz: 15 mayıs 2012 moritanya kürdistan maçı) (bkz: 19 mayıs 2012 kürdistan endonezya maçı) ♦yıl 2015. sözde ermeni soykırımı’nın 100. yılı dolayısıyla filistinli hainler “ermeni soykırımı hatıra pulu” bastırıyor… (bkz: filistin in bastığı ermeni soykırımını anma pulu) ♦filistin bayrağı, zaten bu ihanetin tek başına resmi sembolüdür.
Hayatımızda dönüm noktası dediğimiz zaman dilimleri vardır. Saniye veya saliseler ile ölçülebilen zaman aralığı. İşte o an ölüm kalım zamanıdır.Ya tamam ya devam halidir, ömre bedeldir o kısa zaman, her şeye bedeldir para ile ölçülemez saniyeler.
Hani suikast yapacak olan keskin nişancı uzaktan hedefine nişan alır ve tetiğe basar, tam o tetiğe basma anında uzaktaki hedef şahıs yere düşen bir şeyi almak için eğilir, silah ateş eder hedef yerine yanında bulunan bir şeye, yada bir kişiye isabet eder ve her şey değişir. Suikastçının ikinci kez ateş etme şansı yoktur. Hedef ölümden kurtulmuştur. İşte o an anlatılamaz. Canlandırma açısından ,Yüksek katlı binaların olduğu bir caddede kaldırımda yürüyorsunuz, tam adımınızı atıyorsunuz ve arkanızda bir gürültü, patlama oluyor. Dönüp baktığınızda kocaman bir dolabın veya metal parçasının yere düştüğünü ve zemini parçaladığını görüyorsunuz. Saniye önce düşmüş olsa sizin üzerinize düşecek ve öleceksiniz. O an şükrediyorsunuz sizin, için ölmek yada Yaşamak anıdır o Saniyeler. Bunun gibi örnekleri yaşamış duymuş yada izlemişizdir mutlaka.
Futbol tarihimizde o an dediğimiz sayfalar vardır. Bunlardan en önemli olanı Galatasaray’ımızın 2000 yılı UEFA kupası finalinde yaşanmıştır.Canlı izleyenler bilir, hayal edenler hep o anı ve mutluluğu yaşarlar. İşte o final maçı içerisinde iki tane o an vardır. Kimine göre en önemli O an….. 0-0 biten maç sonucu uzatmalar oynanmış 15 dakikalık 2 uzatma süresi golsüz bitmiş ve şampiyon penaltı atışlarına kalmıştır. Atışlar yapılırken öyle bir an geliyor ki atılan ve kurtarılan penaltılar sonrasında atış sırası Galatasaray’da ve topun başında Popescu var. Dünya futbolunda isim yapmış önemli bir oyuncu. Koşarak geliyor topa vuruyor, top kaleci David Seamon’ın sağından yuvarlanarak filelere gidiyor. O an Türkiye’de ve Dünya’da hayat duruyor, seyirci çığlıkları yükseliyor gökyüzüne. Galatasaray futbol tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor ve Avrupa’nın en büyük kupalarından olan UEFA Kupasının şampiyonu oluyor. Avrupa’nın en büyük takımlarından olan ve en iyi kadrosuna sahip olan Arsenal karşısında.
Arsenal her yıl Avrupa kupalarına katılan, Başa oynayan, İngiltere’de şampiyonluğa oynayan bir takım. 2000 yılı kadrosunda öyle isimler var ki zamanın en önemli futbolcuları, adeta yıldızlar topluluğu. Seaman, Overmars, Emmanuel Petit, Patrick vieira, Denis Bergkam, Thery Henry, Şuker, Adams, Kanu gibi futbolcular.
Ülkemizde birçok insanın düşüncesi, bazen şans ile bazen hak ederek ite kalka finale gelindi ama Arsenal karşısında şansı yok takımın diye değerlendirilmekteydi.
Galatasaray’ı ezer geçerler ve kupayı alırlar diye düşünenlerin sayısı epey fazla idi. Fakat inanmış bir fatih Terim ve Aslanları, arkalarında onlara güç veren taraftarları vardı.İnandıkları hedefe nâ mağlup olarak gelmişlerdi.
Bana göre maçın O anı Popescu’nun penaltı vuruşunu gole çevirdiği şampiyonluğu kazandığımız an değil, Taffarel’in Henry’nin kafa vuruşunu kurtardığı an dır.
………………………………………..
2000 yılında, 1994 yılından beri görev yaptığım TCG Akdeniz gemisindeyim, görevime devam ediyorum.Galatasaray’ın UEFA kupası finaline gelesiye kadar oynadığı maçların birçoğunu limanda, yada seyirde kader arkadaşlarımızla birlikte izledik.Gemi salonunda FB.BJK taraftarı arkadaşlar ile maç izlemek çok zevkli olurdu. tribün ortamı gibi her kafadan bağırışlar, tezahüratlar eşliğinde heyecan ile izlenirdi maçlar. Hele derbi maçlarının atmosferini hiç anlatamam.
Finalde gelesiye kadar karşı takım taraftarı birçok arkadaşımız Galatasaray başarılı olmasın diye tavır takınmışlardı. Cim Bom yenilsin elensin istiyorlardı. Fakat Cim Bom bütün eleme gruplarını nâmağlup geçmiş ve finale adını yazdırmıştı.
17 Mayıs 2000 TCG Akdeniz ile bir NATO tatbikatı için yine seyirdeyiz. Akdeniz’de devam eden tatbikat Atlas okyanusunda devam ediyor, hepimizin aklı fikri 17 Mayıs’ta Kopenhag’daki final maçında. Biz 16 Mayıs’ta Fas, Kazablanka limanına yanaşıyoruz.17 Mayıs 2000 akşamı final maçı var. Kazablanka sokaklarında dolaşırken uğradığımız dükkanlarda insanlar Türk olduğumuzu anladıklarında Cim Bom Bom, Galatasaray şampiyon diyorlar sevgi gösteriyorlar. Kupayı kazanmamızı bizim kadar onlar da istiyorlar.
Akşam üzeri maç saatinden önce limana, gemimize dönüyoruz. Nöbetçi personel sıcak yaz akşamı olduğu için Helikopter Platformunu hazırlamışlar. Maç için seyir düzeni kurulmuş çok sevindik. Afrika ve Akdeniz’in sıcaklarının yüksek olduğu bir zamanda açık havada, başka bir ülkede final maçını izlemek ayrı bir duygu ve bizim için tek hedef kupayı almak.
Beklenen an geliyor, hakemin düdüğü ile 2000 yılı UEFA final maçı başlıyor. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da, Parker stadyumunda. Arsenal ve Galatasaray UEFA Kupası final maçı başlıyor. Türkiye’de ve Dünya’nın her yerinde Türk olan, yada Türkiye’yi Türkleri seven ezilmiş hor görülmüş milyonlarca insan ekran başında nefeslerini tutmuş maç izliyorlar ve Galatasaray’ın Arsenal’ı yenip kupayı almasını istiyor. Biz de aynı duygularla Kazablanka limanında sıcak bir yaz akşamında TCG Akdeniz helikopter platformunda nefeslerimizi tutmuş final maçını izliyoruz.
Her iki takım da birbirlerine hafiften yokluyorlar, fakat defansı sağlam tutup hücum etmiyorlar. İlk yarı golsüz sona eriyor. İkinci devrede de takımlar karşılıklı kontrollü oynuyorlar. Hava çok sıcak, zaman ilerledikçe futbolcular terlemeye yorulmaya başlıyor. Karşılıklı mücadele sonrasında 90 dakika 0-0 berabere sonuçlanıyor. On beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanacak. Yalnız UEFA nın yeni kuralı gereği uzatmalarda altın gol uygulaması var.Yani uzatmalarda gol atan maçı bitiriyor ve şampiyon oluyor. Aman Allah’ım yürek dayanmaz, heyecan dorukta. Arsenal bizim sahamıza doğru geldi mi kalp atışlarımız iki katına çıkıyor.
Hakem Antonio Lopez Nieta’nın düdüğü ile uzatma dakikaları başlıyor. Daha uzatma devresinin başında, 93 dakikada Hagi sağ kanattan topla ilerliyor, karşısında Tony Adams, Hagi çalım atıp geçmeye çalışırken Adams sert giriyor. Hagi sinirli, Kolunu sallıyor geriye doğru. Adams aldığı temas ile kendini yere bırakıyor. Yan hakem bayrağını kaldırıyor, Hakem düdüğünü çalıyor ve Hagi’ye kırmızı kartını gösteriyor. Eyvah en önemli oyuncumuz, orta saha dinamomuz oyun dışı ve takım on kişi kalıyor. Final maçı, rakip Arsenal, uzatma dakikalarının başındayız ve altın gol uygulaması. Umutlar sönmeye başlıyor ama heyecan dorukta, yıkılıyoruz. Geçer mi zaman. Rakip güçlü. Çevremizde final oynamak bile büyük başarı diyenlerin seslerini duyuyoruz.
Uzatmanın ilk 15 dakikası golsüz bitiyor. Galatasaray on kişi. Arsenal ikinci uzatma dakikaları başlayınca saldırmaya devam ediyor, yağmur gibi sağdan soldan ataklar yapıyor. Arada topu kapıp hücuma kalkan Cim Bom’u muz fazla etkili olamıyor, daha çok savunma yapıyoruz. 110. dakika suları, bütün futbolcular yorgun ama son gücünü kullanıyorlar. Arsenal sağ kanattan geliyor, ceza sahamıza sağ kanattan yaklaşıyorlar. Ray Parlour orta yapıyor kale sahası içerisine. Top sağ direğe doğru üzülüyor. Orada Thiery Henry var 1.90 boyu ile. Fransa’nın ve Avrupa’nın en iyi golcülerinden.
İşte o an zaman duruyor, top arka direğe doğru süzülüyor. Kale ile arasındaki mesafe 1 metre kalecimiz. Taffarel topa yakın. Henry yükseliyor, topa kafayı vuruyor. Gözlerimizi kapatıyoruz izleyemiyoruz, kalplerimiz küt küt atıyor, sanki yerinden çıkacak Eyvah gol oldu diyoruz içimizden. Zaman duruyor, hayaller bitiyor sanki o an. Kalecimiz Taffarel iki kolu açık Henry’nin vurduğu topu duvar gibi karşılıyor. Gelen topa müdahale ediyor ve kornere çeliyor.
Maçın kader anı İşte O an. Gol olsa, Altın gol kuralı gereği maç bitip Arsenal şampiyon olacak ve her şey bitecek. Gözümüzü açıyoruz saniyeler sonra ve sevinip yeniden umutlanıyoruz. Oluk oluk dualar yükseliyor Dünya’dan gökyüzüne Galatasaray şampiyon olsun diye.
O an, İşte O an kader anı, maçta her şeyin değiştiği an. Maradona’nın 1986 Dünya kupası finalinde kale sahasında topa yükselip çaktırmadan elini dokunması ve gol olması ile Arjantin Dünya kupasında yarı finale yükseldiği gibi. Taffarel’in Henry’nin kafa vuruşuna yaptığı müdahale ile maçın kaderi değişiyor ve Galatasaray şampiyonluğa yürüyor.
Uzatma dakikaları golsüz bitiyor. On kişi kalan Cim Bom sakat ve eksik bir şekilde maçı penaltılara taşıyor ve heyecan devam ediyor.
Penaltı atışları başlıyor ilk penaltılar kullanılıyor. Kemik Ergün atışı gole çeviriyor, Arsenal daha ilk penaltıda Taffarel duvarına takılıyor. Kalecimiz penaltıyı kurtarıyor. Galatasaray sırasıyla 3 penaltısını da gole çeviriyor. 2. penaltıyı gole çeviren Arsenal 3. penaltıyı da kaçırıyor. Topun başında Popescu, vuruşunu gole çevirebilirse her şey bitiyor ve Galatasaray UEFA şampiyon oluyor.
İşte o an nefesler tutuluyor, eller açılıyor dualar ediliyor. Heyecan dorukta. Popescu topa doğru yaklaşıyor, sağ ayağıyla vuruşunu yapıyor. Top kalecinin sağından direğin yanından filelerle buluşuyor. Her tarafta bir çığlık sesi, sevinç naraları, sevinç gözyaşları. Futbolda bir ilk. Türk takımı Galatasaray Avrupa şampiyonu oluyor. Anlatılmaz bir sevinç. Kazablanka limanında TCG Akdeniz helikopter platformunda bizlerde sevinç yumağı oluşturuyoruz, sloganlar atıyor tezahürat yapıyoruz. Bir yabancı ülke limanında diğer gemilerdeki insanlar o zaman anlıyorlar sevincimizin mutluluğumuzun nedenini.
Yabancı bir ülkede, kazanılan bir Avrupa kupası final maçı sonrası sokaklarda konvoylar yapılır, sevinç gösterileri düzenleniyor. Fas’ın Kazablanka şehrinde insanlar en az bizim kadar ve bizim gibi mutlu oluyorlar. Onlarda bir Türk takımı Galatasaray’ın İngiliz takımı Arsenal’i yenip Avrupa Şampiyonası olmasına seviniyorlar ve kutluyorlar.
O an, İşte o an, Galatasaray 17 Mayıs 2000 saat 23.30 Avrupa’nın zirvesine çıkıyor tarihte bir ilk oluyor. Türk takımı yenilgisiz bir şekilde geldiği UEFA kupası finalini kazanıp Avrupa şampiyonu oluyor.
Final maçını kazanıp Avrupa şampiyonu olan Galatasaray’ımızın hocası Fatih Terim, 18 kişilik takım kadrosunda 13 Türk 5 yabancı futbolcu var. 5 yabancı futbolcu Hagi ve Popesco Romanya vatandaşı. Taffarel, Capone ve Marcio Brezilya vatandaşı.
Arsenal takımının hocası ünlü Arsen Wenger. 18 kişilik kadrosunda, 7 oyuncu İngiliz ,1 Brezilyalı, 2 Hollandalı, 4 Fransız, 1 Alman, 1 Hırvat,1 Nijeryalı,1İsveçli futbolculardan oluşmakta ve hepsi dünya yıldızı futbolculardı.
İşte Galatasaray nâmağlup geldiği final maçında İngiliz devi Arsenal takımını da yenip Avrupa’nın en büyüğü oluyor, UEFA kupası şampiyonluğuna ulaşıyor. Aynı yıl UEFA Süper kupa finalinde Real Madrid takımı ile final oynayan Galatasaray, Normal süresi 1-1 biten maçta, uzatma dakikalarında Mario Jardel’in attığı altın gol ile maçı kazanıp Avrupanın en büyük kupasını kazanıyor. Bizlere böylesi büyük mutlulukları yaşattığınız için…
Teşekkürler Galatasaray. Teşekkürler Fatih TERİM ve onun savaşçı Aslanları.
“Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler.” Fransız Tarihçi, Albert Sorel – 1889
“Eğer bir Türk devleti olmasaydı mutlaka yaratmak gerekirdi.” Fransa ilk Cumhurbaşkanı, Adolph Tiers – 1850
“İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler.” Fransa İmp. Napoleon Bonaparte – 1801
“Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez. Fransız Ressam, Alexandre Gabriel Decamps – 1830
“Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk`ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde oluyor.” Fransız Bilgini, Antonie Gelland – 1704
“Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupanın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı.” Rus Komutan Çarnayev – 1922
“Rusya tarihinde Türklerin olmadığı bir dönemden söz etmek pek mümkün değildir, hangi Rus’u kazısanız altından mutlaka Tatar çıkar deyimi aslında tarihi ve kültürel bir gerçekliği de ifade ediyor” Vladimir Putin – 2010
“Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.” İngiliz Yazar – Lady Mary Wortley Montagu
“Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türkün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.” İskoç Şair, Lord Bayron – 1801
“Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.” İngiliz Tümgeneral, Sir Charles Vere Ferrers Townshend
“Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstatlardır.” Avusturyalı Tarihçi Diplomat, Joseph von Hammer-Purgstall
“Kahramanlık ve cesaret bakımından Türklerden üstün; büyük hedeflere ulaşmak bakımından da onlardan dirayetli hiçbir kavim yoktur..Cenab-ı Hak onları aslan sıfatında yaratmıştır” Mısırlı Tarihçi- İbn-i Hassul
“Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.” Çek Bilgini, Jon Amos Comenuis – 1630
“Türkün şevkat ve insaniyet duygusunu inkar mümkün değildir. Bu duygu insanı atalete sevkedip sefaleti artırmakla beraber, teşkilatı düzensiz bir toplumun bir derdine tek çare demektir. Türk ırkının soyluluğunu gösteren diğer duygular, yani en küçük iyiliklere karşı besledikleri minnet ve şükran duygusu, ölmüşlere karşı besledikleri minnet ve şükran duygusu, büyük bir nezaketle yapılan konukseverlik adeti ve hayvanlara saygı alışkanlığı gibi faziletlerin inkarı da mümkün değildir.” İtalyan Edebiyatçı, Edmondo De Amics – 1900
“Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. “ Alman Binbaşı, Mullman – Çanakkale Hatıratı
“Kaçınılmaz olan şu ki, Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır.” Alman Feldmareşal von Moltke
“Tarih, Türkler’den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki bunlar medeniyetin birer ziynetidir.” Alman Tarihçi – Hammer
“Türk dilini incelerken insan zekasının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz.” Alman Filolog – Friedrich Müller.
“Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz” Alman iktisatçı – Fritz Neumark
“Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Türk köylüsünün orak, katibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur, keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür.” Alman Genelkurmay Başkanı, Helmuth Karl Bernhard – 1911
“Onlara ‘Türk’ adını Tanrı’nın kendisi verdi. Tanrı dünya milletlerinin idare dizginlerini onlara verdi ve zamanımızın hükümdarlarını hep onlardan seçti. Türklerin oklarından korunmak isteyenler onlara düşman değil dost olsun. Onlarla dost olmanın en iyi yolu onların diliyle konuşmaktır. Türkler onların diline sığınıp Türkçe konuşanları kendilerinden sayarlar” Kâşgarlı Mahmud
“Türklere gelince; Dünya krallarından hiçbiri ne Hüsrev ne Sezar ne İskender ne de Nebukadnezar onlarla karşılaştırılamaz..Hüsrev’e gelince, o Perslerin lideri ve krallarıydı, ancak Persler Türklerden tamamen eksiktir.. Sezar ve İskender’e gelince, onlar Yunanlıların ve Romalıların krallarıydı, ancak yine Yunanlılar ve Romalılar büyüklük açısından Türklerle karşılaştırılamaz”.. Ünlü tarihçi ve filozof İbn-i Haldun – 1394
“Türkler atını kendisi yetiştirir, atının adını söylerse atı onu takip eder, koşarsa atı arkasından koşar. Atlarına adeta vücutlarının bir uzvu gibi hükmederler, hızla koşan atların üstünde geriye dönerek isabetli ok atarlar. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan atı üzerinde geçen günlerinin daha çok olduğunu görürsün. Altındaki hayvanı dinlendirmek isterse inmeden diğerine biner. Türk hem çoban, hem siyasi, hem cambaz, hem baytar hem de süvaridir. Hülasa, bir Türk başlı başına bir millettir.” Arap alim ve düşünür – El Cahiz – 740
“Ey müminler, hadiste açık bir şekilde “Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız!” denilmiştir. Haddi zatında bu hadis, Hz. Peygamberin bütün Araplara bir nevi vasiyeti ve uyarısı mahiyetindedir. Aklı selim için yol bizim Türklerle mütareke içinde dostça yaşamamızdır. Bir millet ki Zülkarneyn (Büyük İskender) bile bütün yeryüzüne bir kasırga gibi harb ve kılıçla hâkim olduktan sonra, onlarla harbetmekten çekinmiş ve; ‘Onları bırakın, onlara Türk deyiniz!” demiş ve onlara hiç dokunmamıştır. Şimdi siz, böyle bir milleti ne zannediyorsunuz? Onlarla başa çıkmak pekde kolay olmasa gerektir..” Halife Ömer devri katiplerinden – Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani – 753
“Türkler savaş anında ne yaman bir düşmandır. Onların (düşmanlarına) verecekleri (ganimet) çok az, alacakları ise pek çoktur, sakın o nehri (Ceyhun) aşmayın, aşmayın ki Belence’de Abdurrahman b. Rebîʻa el-Bâhilî’nin başına gelen bir başka sahabenin ve ordusunun başına gelmesin.” İslam Halifesi Hz.Ömer
“Ebu Süfyân da Türklerle savaşma konusunda temkinli davranmıştır. Nitekim “Türklere ilişmeyin” hadisinin ravileri arasında oğlu Muâviye de bulunmaktadır. Muâviye, Ermeniye bölgesinde Türklerle savaşıldığını duyduğunda kızmış ve Ermeniye valisine, “Anası ölesice, sana herhangi bir şekilde onları tahrik etme demedim mi?” diyerek çıkışmış ve “Allah Resûlü’nden duydum ki” diyerek söz konusu hadisi zikretmiştir”.. İbn Ḳuteybe – el-Meʻârif
“Dünyada, Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur” General Hamilton – Gallipoli
“Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği askerliktir. Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun, Türk askerinin karşısında düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler.” Birleşik Krallık Ordusu – Donaldson.
“Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları! Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar.” Avusturyalı Komutan – M. Montecuccoli..
“Çanakkale`de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Bugüne dek böyle bir millet görmedim.” Birleşik Krallık Stratejist – Sir Julien Corbet
“Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. “ Albert Einstein..
“Haydi beni bir daha tutuklayın İngilizler! Ama görüldü ki tutuklama ve öldürmeyle iş bitmiyor! İşte Türkler, kendi cenaze merasimi için hazırlanan tabutlarını, sahiplerinin başlarına geçirdiler.” Mohandas Karamçand Gandi
“Bu sahne, en az 7.000 yıllık bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarıyla sallandı, beşikteki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. Tabiatın güçlerinden korkardı ama onlara alıştı. Onları tabiatın babaları olarak tanıdı. Birgün tabiatın çocuğu, tabiatın kendisi oldu. Şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. O bir gök gürültüsü, şimşek, o dünyayı aydınlatan bir güneştir. İşte Türk budur !..” Mustafa Kemal Atatürk – 1920
“KIRMIZI BUĞDAY” türküsünü Bergama kaynakları şöyle anlatıyor:
ALİ OSMAN EFE (MAVRO) VE KIRMIZI BUĞDAY Arap olduğu için Yunanlılar ona Rumca kara anlamında ‘Mavro’ demişlerdir. Hatta yardımcısı da zenci bir efeydi. 12 kişiden oluşan çetesi, Yunanlılar arasında mavrolar diye korku salmıştı. Çünkü çok cesur olan Ali Osman Efe, umulmadık yerlere ve beklenmedik zamanlarda baskınlar yapardı. Önüne çıkan Yunan müfrezelerini dağıtır, subaylarını izleyip yok ederdi. Bu nedenle Yunan komutanlığı başına 300.000 drahmi ödül koymuştu. Ali Osman Efe, bağımsız dolaşmaya alışmıştı ve yiyecek, cephane gibi gereksinmelerini, koruyup kolladığı köylerden sağlıyordu. Ancak Soma’daki kuva-i milliye karargahından, öneriler almakta ve kendilerine katılmaları istenmekteydi. Bunun üzerine Soma’ya gelen Ali Osman Efe, koşul ileri sürerek katılacağını belirtti. Komuta altına girecek ve fakat bağımsızlığını da koruyacaktı. Uygun görülünce Cinge cephesinde görevlendirildi. Arap Ali Osman Efe, bir gün Bölcek köyüne gitmek istedi. Burası sınır sayılırdı ve köyde Yunan askerleri vardı. Hatta uyarılmış ve tehlikeli olacağı söylenmişti. Dinlemedi ve kızanlarını yanına alıp yola koyuldu. Gözetici bir Yunan eri, minareden izliyordu ve kendilerinin yaklaştığını komutanına haber verdi. Oysa bizim efeler, minaredeki adamı müezzin sanmışlardı. Köydeki Yunan askerleri, Sarı Yüzbaşı diye bilinen Giritli komutanlarının emriyle pusu kurmuşlardı. Onlar da Mavrolardan öç almayı ve hepsini yok etmeyi düşünüyorlardı. Fakat Mavro korkusu, telaş ve acelecilik getirmiş olacak ki vakitsiz ateş ettiler ve önlem almalarına fırsat vermiş oldular. Ne var ki Ali Osman Efe vurulmuştu. Bunun üzerine karşılıklı kurşun yağmuru başlamış ve Ali Osman Efe iki yerinden daha yaralanmıştı. Ali Osman Efe yere düşmüş ve iki kızanı da yanında şehit olmuştu. Efenin öldüğünü sanan Yunan askerleri geri çekilince, kızanlardan Ali Efe de sağ olanlarla birlikte çekildi. Ağır yaralı Ali Osman Efe, sürünerek bir mısır tarlası içine girdi. Kan izinden Yunanlılar fark etmiş ve tarlada aramaya başlamışlardı. Nitekim Sarı Yüzbaşı onu bulmakta güçlük çekmedi. Tabancasını boşaltıp öldürmek istedi. Ağzı, yüzü kan içinde, dili parçalanmış ve beş kurşun daha yiyip ölmeyen Ali Osman Efe, can havliyle davranıp Parabellumunu ateşlemiş, başına dikilen Sarı Yüzbaşı ile üç Yunan erini öldürmüştür. Bu haliyle sürüne sürüne, düşe kalka yola çıkmış ve kurtulmuştur. Ali Osman Efe, iyileştikten sonra 200 kişilik bir kuvvet toplayarak Balıkesir’ de bulunan Yüzbaşı Kemal’in emrine girmiştir. Kuva-i Milliye müfreze komutanı olarak başlangıçta verdiği hizmetler, daha sonra düzenli ordu kurulunca da sürmüş ve Kurtuluş Sayası zaferle bitince Atatürk tarafından gazilik madalyası ve Alibeyli köyünde yaklaşık 60 dekarlık arazi ile ödüllendirilmiştir. 1951 yılında Bergama’da ölen Ali Osman Efe, Alibeylili olmasına karşın Bergama’da mezarlığına gömülmüştür. Ali Osman Efenin yukarıda anlatılan kahramanlığı onun adına bir türkü yakılması ile sonuçlandı Göçbeyli çevresinde kaynağı tam bilinmeyen kişilerce sözleri oluşturuldu (anonim) Ayas köyü (şimdiki Ayaskent) imamı olan Ali tarafından bestesi yapıldı.
KIRMIZI BUĞDAY (Orjinal sozleri)
Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen kanından Can bulaşmış Ali Osman Efe’ nin hadülen canından Kurşun girmiş Efemizin hadülen dört bir yanından Yürü serbest yürü beyaz Aşem örme saçlar sürünsün Açıver ak gerdanını Aşem hadülen sinen görünsün Göçbeyli altında selamet geçtim hadülen sağ geçtim. Sarıcalar deresinde pusuya düşüp kendimden geçtim. Aklımı zor topladım hadülen Cingeye dar kaçtım. Yeğitler yeğidi Ali Osman Efem yerde yatıyor. Heybesinde buğdaylar hadülen kanıyla yatıyor. Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen aman saçımdan.Mevlam bana versin beyaz Aşem güzellerin gencinden. Kim ayrılmışki hadülen ben ayrılem Aşem eşimden. Serbest yürü Beyaz Aşem örme saçları sürünsün Aç beyaz gerdanı da Aşem hadülen sinen görünsün.
TÜRKÜNÜN BUGÜN SÖYLENEN UYARLAMASI ŞÖYLEDİR KIRMIZI BUĞDAY Kırmızı buğday ayrılmıyor sezinden Mevlam Mevlam versin güzelleri gencinden Kim ayrılmış ben ayrılam eşimden Yörü yörü dilber salma saçın sürünsün Açıver açıver cepkenini elmas gerdan görünsün Yol üstüne kurakoymuş ilyeni Ben istemem mavi şalvar giyeni Ben isterim setre pantol giyeni Yörü yörü dilber salma saçın sürünsün Açıver açı ver cepkenini elmas gerdan görünsün.
İPE UN SERMEK ANLATILIR Kİ, bir adamın çok yüzsüz bir komşusu varmış. Her işi için komşusuna gelir, eksiklerini sürekli ondan istermiş. Her gün defalarca kapısını çalar, “Komşum aman, bir tutam tuz!” “Komşum aman, senin eşek lâzım oldu!” “Komşum aman, bir pişirimlik kahve!” “Komşum aman, balta, çekiç, keser…” “Komşum aman…” “Komşum aman…” Komşu artık bu adama eşya yetiştirmekten yorgun düşmüş, canına tak etmiş… Bakmış bu işin sonu yok; “Yahu bu adam bana ortak mı oldu” demiş kendi kendine, “Komşuluk iyidir güzeldir ama, bu kadarı da fazla yani..” Ve kararını vermiş: “Bundan sonra ne isterse istesin vermeyeceğim, yüz geri edip göndereceğim.” Fakat daha yerinden kalkmadan komşu kapısını tıklamış. Her zamanki yalvarır sesiyle: “Komşum aman,” demiş, “Şu senin ipi ver de oduna gidip gelivereyim.” Adam “şimdi buna ne deyim?” diye düşünmüş, sonra da, “biraz bekle bakıp geleyim” diyerek evinin odalarından birine numaradan girip çıkmış. Bir yandan da ne diyeceğini düşünüyormuş ama aklına da bir şey gelmiyormuş. Sonra kapıya gelmiş: “Komşu be,” demiş, “bizimkiler ipe un sermişler, kusura bakma veremeyeceğim!” İşte “ipe un sermek” deyimi de, bir konuda anlamsız bir takım gerekçelerle zorluk çıkaran, engel olanlar için söylenir olmuş. ••• Bu deyim, “istenilen işi yapmamak için olmadık bahaneler bulmak, engeller çıkarmak” anlamında kullanılır.
La mayoría de nosotros debe haber notado las similitudes entre ciertas frutas y verduras y nuestros órganos.
Todo en la naturaleza dice algo a los seres humanos con el lenguaje del estado. Para que pueda escuchar y beneficiarse. A veces, el aroma intenta hacer oír su voz, a veces con sus diversos colores y formas. Desde este punto de vista, las similitudes entre algunas frutas y verduras y nuestros órganos deben haber llamado la atención de la mayoría de nosotros. De hecho, cuando se mira detenidamente, se verá que hay un mensaje para nosotros bajo esta similitud y esta similitud no es accidental en absoluto.
Respecto a este tema, también hay algunas opiniones que sostienen que las frutas benefician a los órganos a los que se asemejan. De hecho, la teoría de “La Doctrina de las Firmas / Signos o doctrina de las firmas”, que trata sobre el hecho de que las plantas son la causa de la curación, es también un enfoque basado en la lectura de la naturaleza.
Hay muchos ejemplos de frutas y órganos humanos. En este artículo, examinaremos las similitudes y relaciones entre las nueces y el cerebro.
La similitud entre las nueces y el cerebro humano.
La nuez es la primera fruta que nos viene a la cabeza a todos en este sentido. Porque la nuez parece un pequeño cerebro.
La nuez está cubierta con una cáscara protectora dura; al igual que el cerebro humano cubierto por una dura calavera protectora.
Cuando se abre esta cáscara dura leñosa de la nuez, notamos que el núcleo de la nuez debajo de la cáscara está en dos partes iguales; al igual que el cerebro humano consta de dos hemisferios.
El interior de nogal más interior; Consiste en pliegues rodeados de membranas; como en el cerebro.
Además de todos estos, la nuez es la única fruta entre las frutas que contiene iones de plata. Curiosamente, el único órgano del cuerpo humano que necesita iones de plata es el cerebro. Además, las nueces contienen las vitaminas Omega 3, Omega 6, A, B y E que necesita el cerebro.
De todo esto se desprende que las nueces, tanto por su apariencia como por sus nutrientes y minerales, son casi “¡Fui creado para el cerebro!” él dice. Entonces, quien creó el cerebro, creó la nuez, que se asemeja al cerebro y contiene las sustancias que necesita el cerebro. Esta semejanza nos dice espiritualmente “Somos uno y estamos fuera de una mano, somos propiedad de una sola persona. Y quien nos hace a uno, por supuesto, nos hace a todos (a todos) “. él dice.
Los infinitos beneficios de las nueces
Cada bendición se crea para nosotros, se le da forma y lo que necesitamos se pone de manera mesurada. Las nueces también son así. Por ejemplo, los fitoesteroles que se encuentran en las nueces brindan protección contra tipos de cáncer como el de colon, mama y próstata al fortalecer el sistema inmunológico.
Los altos niveles de ácidos grasos omega-3 en las nueces reducen las enfermedades cardíacas, los accidentes cerebrovasculares, la diabetes y la presión arterial alta. El consumo de nueces reduce el nivel de colesterol en la sangre y previene la irregularidad en los latidos del corazón.
También se sugiere que la nuez, por sus propiedades antioxidantes, puede retrasar o reducir el desarrollo de enfermedades como el Parkinson y el Alzheimer, que dañan el sistema cardiovascular y nervioso.
Las nueces también tienen un lugar importante contra la depresión, que es el problema de millones de personas en la actualidad. La leve propiedad antidepresiva de las nueces proviene del “triptófano que contienen”. El triptófano actúa convirtiéndose en serotonina, una sustancia química importante que controla el estado de ánimo en nuestro cerebro. Por eso, el triptófano en media palma de nueces que te comes antes de acostarte puede ayudarte a dormir bien.
La melatonina en las nueces contiene la forma lista para usar del cuerpo humano de la melatonina secretada por la glándula del cerebro. La melatonina puede eliminar las alteraciones del sueño en personas que trabajan de noche y sufren trastornos del sueño debido a la diferencia horaria.
Y la nuez, que tiene muchos otros beneficios que no podemos contar, será tu mayor fuente de alimento si oscurece sin ir demasiado lejos y se consume en el acto.
Aquellos que ignoran la sabiduría que se ve en frutos tan milagrosos como las nueces, o que dicen que todas estas cosas ocurrieron por casualidad, ¿se puede llamar una persona racional para decir, y mucho menos científicos?
¿Cuántas nueces debemos comer al día?
La cantidad de nueces que se debe consumir al día es de entre 30 y 50 gramos. Esto corresponde a 2-3 nueces. Cuando la nuez se consume en exceso, es decir, cuando se consumen más de 4 al día, el organismo tomará lo que necesite y convertirá el exceso ingerido en peso y grasa. Esto es muy perjudicial para el organismo. En otras palabras, como en todo alimento, podemos decir “menos decisión, más daño”.
Most of us must have noticed the similarities between certain fruits and vegetables and our organs.
Everything in nature says something to human beings with the language of state. So that he can hear it and take advantage of it. He continues to hear his voice, sometimes with scent, sometimes with various kinds and messages. From this point of view, the similarities between some fruits and vegetables and our organs must have caught the attention of most of us. When looked very carefully, it will seem that there is a message for us under this similarity and this similar is at all accidental.
Regarding this issue, there are also some opinions arguing that fruits benefit organs from whatever organ they look like. In fact, the theory of “Signature Doctrine / Signs or signatures doctrine”, which is about the fact that plants are the cause of healing, is also an approach based on reading nature.
There are many examples of fruits and human organs. In this article, we will examine the similarities and relationships between walnuts and the brain.
The similarity between walnuts and the human brain
Walnut is the first fruit that comes to mind in all of us in this regard. Because walnut looks like a little brain.
The walnut is covered with a protective hard shell; just like the human brain covered by a hard protective skull.
When this woody hard shell of the walnut is opened, we notice that the walnut core under the shell is in two equal parts; just like the human brain consists of two hemispheres.
The innermost walnut interior; It consists of membrane-surrounded folds; just like in the brain.
In addition to all these, walnut is the only fruit among the fruits that contains silver ions. Interestingly, the only organ in the human body that needs silver ions is the brain. In addition, walnuts contain Omega 3, Omega 6, A, B and E vitamins needed by the brain.
It is understood from all these that walnuts, both with their appearance and with their nutrients and minerals, are almost “I was created for the brain! he says. So whoever created the brain, He created the walnut, which resembles the brain and contains the substances needed by the brain. This resemblance to us spiritually
“We are one and we are out of one hand, we are the property of only one person. And he who makes one of us, of course, makes all of us (all of us). ” he says.
The endless benefits of walnuts
Every blessing is created for us, shaped, and what we need is put in a measured way. Walnuts are like that too. For example, phytosterols in walnuts strengthen the immune system and provide protection from cancer types such as colon, breast and prostate cancer.
High levels of omega-3 fatty acids in walnuts reduce heart disease, stroke, diabetes and high blood pressure. Walnut consumption lowers the cholesterol level in the blood and prevents irregularity in heartbeat.
It is also suggested that walnut, due to its antioxidant properties, may delay or reduce the development of diseases such as Parkinson’s and Alzheimer’s, which damage the cardiovascular and nervous system.
Walnuts also have an important place against depression, which is the problem of millions today. The mild antidepressant property of walnuts is due to the tryptophan in it. Tryptophan acts by converting into serotonin, an important brain chemical that controls mood in our brain. Therefore, tryptophan in half a palm of walnuts that you eat before going to bed can help you sleep well.
Melatonin in walnuts contains the ready-to-use form of the human body of melatonin secreted by the brain gland. Melatonin can eliminate sleep disturbances in people who work at night and suffer from sleep disorders due to the time difference.
And walnut, which has many more benefits that we cannot count, will be your biggest food source if it gets dark without overdoing it and is consumed in place.
Those who ignore the wisdom seen in such miraculous fruits such as walnuts, or who say that all of these things came about by chance, can it be called a rational person to say, let alone scientists?
How many walnuts should we eat a day?
The amount of walnuts that should be eaten daily is between 30-50 grams. This corresponds to 2-3 walnuts. When the walnut is consumed excessively, that is, when more than 4 is consumed per day, the body will take what it needs and convert the excess eaten into weight and fat. This is very harmful for the body. In other words, as in every food, we can say “less decision, more harm”.
CEVİZ VE BEYİN Tabiatta her şey, hal diliyle insanoğluna bir şeyler söylüyor. Tâ ki duyup istifade etsin. Bazen koku, bazen türlü türlü renkleri ve şekilleri ile sesini duyurmaya çalışıyor. Bu açıdan bakıldığında, bazı meyve ve sebzeler ile organlarımız arasındaki benzerlikler çoğumuzun dikkatini çekmiş olmalıdır. Aslında dikkatli bakıldığında bu benzerliğin altında bizler için bir mesajın olduğu ve bu benzerliğin hiç de tesadüfî olmadığı görülecektir. Bu konuyla ilgili olarak, meyvelerin hangi organa benziyorlarsa o organlara faydası olduğunu savunan bazı görüşler de vardır. Hatta bitkilerin şifa sebebi olmasıyla ilgili, günümüzde de kabul gören “The Doctrine of Signatures/İşaretler veya imzalar doktrini” teorisi de doğayı okumak üzerine kurulu bir yaklaşım biçimidir. Meyveler ve insan organları konusunda pekçok örnekler mevcuttur. Biz bu yazımızda ceviz ve beyin arasındaki benzerlik ve ilişkileri inceleyeceğiz. Ceviz ile insan beyni arasındaki benzerlik Ceviz, bu konuda hepimizin aklına ilk gelen meyvedir. Çünkü ceviz küçük bir beyin görünümündedir. Ceviz içi, koruyucu sert bir kabukla örtülmüştür; tıpkı insan beyninin koruyucu sert bir kafatası ile örtülmesi gibi. Cevizin bu odunsu sert kabuğu açıldığında, kabuğun altındaki ceviz içinin iki eşit parça halinde olduğu dikkatimizi çeker; tıpkı insan beyninin iki yarımküreden oluşması gibi. En içteki ceviz içi; zarla çevrili kıvrımlardan oluşmuştur; tıpkı beyinde olduğu gibi. Tüm bunlara ek olarak, meyveler arasında içeriğinde gümüş iyonu taşıyan tek meyve cevizdir. Enteresandır, insan bedeninde gümüş iyonuna ihtiyaç duyan tek organ da beyindir. Ayrıca ceviz beynin ihtiyaç duyduğu Omega 3, Omega 6, A, B ve E vitaminlerini de içerir. Tüm bunlardan anlaşılıyor ki ceviz, hem görünüşüyle, hem de içindeki besin ve mineralleriyle, adeta “Ben beyin için yaratıldım!” demektedir. O halde beyni kim yarattıysa, tıpkı beyne benzeyen ve beynin ihtiyacı olan maddeleri barındıran cevizi de O yaratmıştır. Manen bu benzerlik bize “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, birtek zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu (hepimizi) o yapar.” demektedir. Cevizin saymakla bitmez faydaları Her nimet bizim için yaratılır, şekillendirilir ve içlerine ihtiyacımız olan şeyler ölçülü olarak konulur. Ceviz de böyledir. Mesela cevizde bulunan fitosteroller, bağışıklık sistemini güçlendirerek kalın bağırsak, göğüs ve prostat kanseri gibi kanser türlerinden korunma sağlıyor. Cevizdeki yüksek orandaki omega-3 yağ asitleri kalp hastalıklarını, inmeyi, diyabeti ve yüksek kan basıncını azaltıyor. Ceviz tüketimi kandaki kolesterol seviyesini düşürüyor ve kalp atışlarında düzensizliği önlüyor. Cevizin, antioksidan özelliği dolayısıyla kardiyovasküler ve sinir sistemine zarar veren parkinson ve alzheimer gibi hastalıkların gelişimini erteleyebileceği veya azaltabileceği de ileri sürülüyor. Günümüzde milyonların derdi olan depresyona karşı da ceviz önemli bir yere sahip. Cevizin hafif antidepresan özelliği, içindeki ‘triptofan’dan kaynaklanıyor. Triptofan, beynimizde duygu durumunu kontrol eden önemli bir beyin kimyasalı olan serotonine dönüşerek etki yapıyor. Bu nedenle, yatmadan önce yiyeceğiniz yarım avuç içi kadar cevizin içindeki triptofan, iyi uyumanıza yardımcı olabilir. Cevizdeki melatonin, beyin bezesi tarafından salgılanan melatoninin insan vücudunun kullanıma hazır formunu içeriyor. Melatonin, gece çalışan ve zaman farkından dolayı uyku düzensizliği çeken kişilerde uyuma rahatsızlıklarını ortadan kaldırabiliyor. Ve sayamadığımız daha pek çok faydası bulunan ceviz, aşırıya kaçmadan kararınca ve yerinde tüketildiği takdirde en büyük besin kaynağınız olacaktır. Böyle ceviz gibi mucizevî meyvelerde gözle görülen hikmetleri görmezden gelenlere ya da bütün bunların tesadüf eseri oluştuğunu söyleyenlere, bırakın bilim adamı demeyi akıl sahibi bir insan denebilir mi?
Günde kaç ceviz yemeliyiz? Günlük yenmesi gereken ceviz miktarı, 30-50 gram arasındadır. Bu da 2-3 adet cevize tekabül eder. Ceviz, aşırı tüketildiği zaman yani günde 4 taneden fazla tüketildiği zaman, vücut ihtiyacı olan kadarını alıp, fazla yenilen kısmını ise kiloya ve yağa çevirecektir. Bu da vücut için oldukça zararlıdır. Yani her gıdada olduğu gibi “Azı karar, çoğu zarar” diyebiliriz. PROF. DR. FATİH SATIL Kaynaklar
Wilkes, E. Doğanın Gizli Mesajları. Kuraldışı Yayınları: İstanbul, 2010
Tanrıkulu, N. Doğanın işaret dili: İşaretten hayata. Buğday Elektronik Bülten. 2012
Mustafa Kemal, Meclis’in namazlarla, dualarla açılmasını emretmişti Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki bütün askerî ve mülkî makamlara gönderdiği ve orijinali ilk defa yayınlanan emri: Paşa, Meclis’in Cuma namazının ardından dualarla, hatimlerle, salâvatlarla, tekbirlerle ve kurbanlarla açılmasını emrediyor!
Büyük Millet açılışının 101. yıldönümü… Meclis’in 23 Nisan 1920’deki açılış merasiminin ne şekilde yapıldığı konusunda bugüne kadar çeşit çeşit iddialar ortaya atıldı. Bir kesim törenin sadece resmî nutuklardan ibaret kaldığını ileri sürerken, bir başka kesim de Meclis’in namazlarla, dualarla, hatimlerle ve kurbanlarla açıldığını, yani törenin tamamen dinî bir hava içerisinde düzenlendiğini söylediler.
İlk Meclis’in 1970’li senelerde hayatta bulunan üyelerinden bazıları da açılışta dinî törenlerin yapıldığını anlatıyorlardı. Ama, törenlerin şekli konusunda Mustafa Kemal Paşa’ya ait olan ve Nutuk’un eski harflerle ilk baskısında matbaa harfleriyle ve sadece maddeleri yeralan emrin orijinalinin görüntüsü bugüne kadar yayınlanmadı.
Bugün bu sayfada, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’in açılışından iki gün önce, 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere gönderdiği ve açılıştan önce yapılması gereken dinî merasimlerin ne şekilde icra edileceğini ayrıntıları ile yazdığı emrinin aslı ile tam metnini yayınlıyorum.
Çağdaş Türkiye’nin kuruluş belgelerinden olan ve Mustafa Kemal Paşa’nın 20. Kolordu Kurmay Başkanlığı Birinci Şubesi vasıtası ile ve 607 numara ile gönderdiği emrin orijinali, kısa adı ATASE olan askerî arşivde, yani Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı’nda muhafaza ediliyor. Belgenin renkli fotoğrafı, bana ATASE’ye geçen sene yaptığım bir ziyarette ATASE Daire Başkanı Tuğgeneral Necdet Tuna tarafından hediye edilmişti. Dolayısı ile Necdet Paşa’ya bu son derece önemli belgenin yayınını sağladığı için burada tekrar teşekkür ediyorum.
Mustafa Kemal Paşa’nın, Anadolu’nun hemen her tarafındaki askerî ve mülkî erkâna gönderdiği emrin orijinal dili ile olan tam metni, aşağıda yeralıyor. Paşa’nın yapılması gereken merasimler hakkında belgede yeralan talimatlarını, aşağıda günümüzün Türkçesi ile ve maddeler halinde sıralıyorum:
Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmiüçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır..
Vatanın istiklâli, hilâfet ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri ifâ edecek olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya tesadüf ettirmekle o günün mübarek olmasından istifade için açılıştan önce bütün milletvekilleri ile Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerîfi’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın nurlarından ve salâttan feyzalınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif taşınarak daireye gidilecektir. İçeriye girilmeden önce bir dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir. Tören sırasında camiden Meclis’e kadar Kolordu Kumandanlığı tarafından askerî birliklere özel tertibat aldırılacaktır.
O günün kudsiyetini sonsuza kadar ulaştırmak maksadıyla bugünden itibaren vilâyet merkezinde Vali Beyefendi Hazretleri’nin düzenlemesi ile hatim indirtilip Buhârî-i Şerîf okutulacak, hatmin geri kalan kısmı Cuma namazından sonra Meclis’in önünde tamamlanacaktır.
Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden başlayarak Buhârîler okunup hatimler indirilecek, Cuma günü ezandan önce minarelerde salâvâtlar getirilecek, hutbede halifemiz padişahımız efendimizin (Sultan Vahideddin’in) ismi zikredilirken padişahın ve teb’anın biran önce kurtulup saadete ermesi duası da ilâveten okunacaktır. Cuma namazının kılınmasından sonra hatim tamamlanarak hilâfet ve saltanat ile vatanın her tarafının kurtulması maksadıyla yapılan millî çalışmaların önemi ve kutsallığı, milletin her ferdinin vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi’nin yapacağı vatanî vazifeyi ifa mecburiyeti hakkında öğütler verilecektir. Daha sonra halîfe ve pâdişâhımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasimin tamamlanıp camilerden çıkılmasından sonra Osmanlı topraklarının her tarafından hükümet makamına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler sunulacaktır. Yine her tarafta Cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır.
İşbu tebliğin hemen yayınlanıp gönderilmesi için bütün vasıtalara başvurulacak ve hızlı bir şekilde en ücra köylere, en küçük askerî kıt’alara ve memleketin bütün kuruluşlarına ve müesseselerine yollanması sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar hâlinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp bedava olarak dağıtılacaktır.
Cenâb-ı Hak’ka tam bir muvaffakiyet için niyaz edip yalvarıyoruz.
Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmişti. Bu sırada Ayvalık’ta Türk ordusunun Yüzyetmişikinci Alay’ı vardı. Yüz yetmiş ikinci Alay’ın komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’di. Bu alayın erlerinin çoğu, Büyük Dünya Savaşı’na katılmış gazilerdi. Bu erler, askerlik görevlerini bitirdiklerinden, birkaç gün sonra terhis olup köylerine döneceklerdi. Evlerine gidecekleri için sevinçliydiler.
O günlerde Ayvalık koyuna iki Yunan torpidosu gelip demirlemişti. Bu torpidolarda Yunan deniz erlerinden başka, Yunan piyade erleri de vardı. Gemilerde piyade erlerinin bulunması, Yunanlıların Ayvalık’a asker çıkaracaklarını gösteriyordu.
Yüzyetmişikinci Alay Komutanı Yarbay Ali Bey, işgalci Yunanlılar’a karşı koymaya, düşmana karşı direnmeye karar verdi. Ama İstanbul’daki Padişah hükümeti, Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemiyordu.Yarbay Ali Bey, Yüz yetmişi kinci Alay’ın erlerini, erbaşlarını, astsubay ve subaylarını toplayıp onlara şöyle dedi:
— Arkadaşlar! Biliyorum, Büyük Savaşın yorgunluğunu bile daha üzerinizden atmadınız. Büyük Savaşta silah arkadaşlarınızdan çoğu şehit düştü. Sizler de kanlarınızı döktünüz. Sizlerden artık hiç kimsenin bir görev istemeye hakkı yoktur. Bir kaç gün sonra terhis olup köylerinize gidecek, evlerinize dönecek, ailelerinize kavuşacaksınız. Ama biliyorsunuz, İzmir’imizi düşman işgal etti. İşte görüyorsunuz, karşımızda da düşmanın iki savaş gemisi duruyor. Belki bugün, belki yarın, bu iki düşman gemisi Ayvalık’ı top ateşine tutacak. Yunan askerleri Ayvalık’ı da işgal edecek. Biz, yurdumuzun bu bölümünü düşmana bırakıp evlerimize gidemeyiz. Bu görevi sizden ben istemiyorum,anayurt istiyor. Yurdumuzu savunmak için benimle burada kalıp savaşmak isteyenler şu yana geçsinler. “Hayır, biz savaşmaktan çok yorulduk. Bundan sonra artık askerlik yapmayız” diyenler de haklıdırlar. Onlar da silahlarını bıraksınlar, güle güle evlerine gitsinler!
Yarbay Ali Bey, yüzü gülmez, sert görünüşlü, duygularını dışa vurmaz bir askerdi. Ama erlerine bu sözleri söylerken o denli duygulanmıştı ki, gözleri buğulanmış, sesi titremişti. Dudaklarından bir hece daha çıksa, yıllarca savaş alanlarında vuruşmuş o yiğit yarbayın gözlerinden yaşlar boşanacaktı.
Komutanlarının bu sözü üzerine, Yüz yetmiş ikinci Alay’ın tek eri bile silahını bırakmadı. Hepsi birden, yurtlarını savunmak için, alay komutanlarının gösterdiği yana geçti. Hükümet, işgalci Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemediğine göre, direnişe geçen Yüz yetmiş ikinci Alay, hükümete karşı geliyor demekti. Bu durumda hükümet Yüz yetmiş ikinci Alay’ın gereksinmelerini karşılamayacak, giderlerini sağlamayacaktı. Alaydaki subayların, astsubayların, erlerin yiyecekleri, giyecekleri, yakacakları, yunacakları, sonra hayvanların yemleri kısacası bütün bu gereksinmeler nasıl, nereden sağlanacaktı?
1919 yılının 26 Mayıs günüydü. Yunan ordusu İzmir’i işgal edeli onbir gün olmuştu. İşte o gün Yarbay Ali Bey atına atlayıp Ayvalık’tan Burhaniye’ye geldi. Burhaniye’deki tanıdıklarından zeytinyağı fabrikası sahibi Ali Osman Ağa’yla bu konuyu konuştu. Ali Osman Ağa,Burhaniye’nin ileri gelenlerini çağırdı. Tüccar Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde gizli bir toplantı yaptılar. Yarbay Ali Bey, o toplantıda bulunanlara şöyle dedi: Burhaniyeliler, alayımın her türlü gereksinmesini sağlarsa, yiyeceğini, giyeceğini, hayvan yemini verirse,ben hükümete karşı gelip alayımla düşmana karşı direneceğim.
Burhaniye’nin ileri gelenleri, Ali Bey’in bu önerisini benimsediler. Bu iş için Burhaniye Hakları Savunma Derneği (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) kuruldu. Müderris Şükrü Hoca efendi, bu derneğin başkanlığına seçildi.Tüccar Hacı Tali Bey de derneğin levazım işleri yönetmenliğine getirildi. İlk toplantıda, düşmana karşı direnmek için Yüz yetmiş ikinci Alay’dan başka, bir de sivillerden oluşacak bir milis alayının kurulmasına karar verildi.
Bundan sonra, Burhaniye’ye çok yakın olan Havran ve Edremit ilçelerinde de Hakları Savunma Dernekleri kuruldu. Yoksul Burhaniye halkı Yüz yetmiş ikinci Alay’la milis alayını besleyemez, bu iki alayın tüm gereksinmelerini karşılayamazdı.
Havranlılar’la Edremit’liler de bu yurt görevine katıldılar. İki alayın giderlerinin yüzde kırk beşini Edremitliler, yüzde otuzunu Havranlılar,yüzde yirmi beşini de Burhaniyeliler karşılıyordu. İlk ağızda o günün parasıyla yetmiş dört bin lira (Bugün için iki milyon lirayı aşkındır), on bin şinik buğday (Bir şinik onbeş kilo olduğuna göre yüzelli bin kilo buğday),üç yüz yirmi koyun toplanarak bu iki alayın bir süre için gereksinmesi sağlandı. Alayların giderlerini sağlamada zorluk çekiliyordu. Başkan Şükrü Hoca efendi, derneğin bir toplantısında şöyle dedi:
Arkadaşlar! Varlıklı olanlara, zenginliklerine göre salma koyacağız.Başka umarımız yoktur. Parası olan para, malı olan mal verecek! Herkes olanını bağışlayacak…
Bunun üzerine,o toplantıda bulunan üyeler, kendilerinden yardım istenilecek varlıklıların adlarını saymaya başladılar. Üyeler bağış alınacakların adlarını söylüyor, derneğin yazmanı olan Hüseyin Hüsnü (Develi) de bu adları bir deftere yazıyordu. İşte böylece, para ve mal istenilecek kişilerin adlarıyla, her adın yanına da, o kişiden nice mal yada para alınacağı yazılarak bir salma listesi yapıldı. Bu listedeki adlar arasında bir de Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa adı vardı.Bu adın yanına 500 şinik buğday salma yazılmıştı.
Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa’nın adı söylenip listeye yazılırken, ordakiler alaylı alaylı gülümsemişlerdi. Çünkü bu Hasan Ağa, onların tanıdığı en cimri kimseydi; dünyada ondan daha pintisi olamazdı. Çok zengin olduğunu herkes biliyordu, ama kimseye bişey verdiğini, bir yoksula yardım ettiğini gören olmamıştı. Ondan para yada mal istemek, canından can koparmak demekti. Biriktirdiği altınları,tenekeye doldurup toprağa gömdüğü söylenirdi.
Salma listesine yazılanlara gidip, biçilen salmayı vermeleri istenecekti. Ama ordakilerden hiç kimse, salma istemek için Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’ya gitmek istemiyordu. Çünkü O’nun bişey vermeyeceği belliydi.
Bu Hasan Ağa çok yaşlıydı. Bu denli yaşlı ve zengin bir adamın bu denli elisıkı olmasına herkes şaşar kalırdı. O’nun dillere söylence olmuş pintiliği üzerine pek çok olay anlatılırdı.
Pazara gitmek için köyünden Burhaniye’ye geleceği zaman, yolda yürürken aşınıp eskimesin diye, ayağından ayakkabısını çıkarıp koltuğuna sıkıştırırdı; Burhaniye’ye dek yalınayak gelirdi. Burhaniye’ye girerken ayakkabısını giyerdi. Akşam olup da köyüne önerken, yine ayakkabısını ayağından çıkarıp koltuğunun altına kor, köyüne dek yalınayak giderdi.Eskimesin diye giymeye kıyamadığı ayakkabısı da o zaman, yirmiiki kuruştu.
Onca zengin, onca varlıklı olan Hasan Ağa para harcamaktan çok sakınıldı, parası gidecek diye ödü kopardı. Öyle elisıkı bir adamdı ki,Burhaniye’ye gelişlerinde, O’nun bir çayevine oturduğunu, bir bardak çay yada bir fincan kahve içtiğini gören olmamıştı. O kocamışlığıyla Burhaniye’ye dek yayan ve yalınayak yürümekten çok yorulduğu için,Burhaniye’ye gelince alandaki koca çınara sırtını dayar, orda bir süre soluklanıp dinlenirdi. Bu çınarın önündeki çayevinde oturanlardan O’nu tanıyanlardan biri,Hasan Ağa, gel, buyur, bir yorgunluk kahvesi iç! diye çağırsa,gitmezdi. Para kendisinden çıkmasa da, alışkanlık olur korkusuyla,ısmarlanan çayı, kahveyi bile içmezdi. O’na çay, kahve ısmarlayanlara,günün birinde kendisinin de çay, kahve ısmarlaması gerekeceğini düşünürdü. O zamanın parasıyla bir fincan kahve on paraydı. Hasan Ağa on paraya bile kıyamazdı.
İşte bu denli cimri olduğu bilinen Hasan Ağa’ya salma almak için,ordakilerden hiçbiri gitmek istemeyince Hacı Tali Bey, derneğin yazmanı Hüseyin Hüsnü’ye,Senin dilin tatlıdır, ağzın laf yapar. Var sen git, iste! dedi.Hüseyin Hüsnü Çoruk Köyü’ne gitti. Salma alacağından umutsuzdu. Köy kahvesine girdi. Kahvede gördüğü köyün korucusuna, Hasan Ağa’yı çağırmasını söyledi. Az sonra korucu, Hasan Ağa’yı köy kahvesine getirmişti. Hüseyin Hüsnü, köy kahvesinde oturanların da duyacağı bir sesle,Hasan Ağa amca, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti sana beşyüz şinik buğday salma yazdı… dedi.
Hasan Ağa, Bana çok salma koymuşsunuz yiğen… dedi.Hüseyin Hüsnü de O’na, Allah daha da çok versin, sende de çok var Hasan Ağa amca… dedi.Bunun üzerine Hasan Ağa,Öyleyse kalk yürü! dedi.
Hüseyin Hüsnü’nün bileğinden tuttu. Bileğini bırakmadan O’nunla yürüdü. Tahtadan yapılmış bir büyük ambar önüne geldiler. Ambarın uzunluğu yirmi metre vardı, belki de daha uzundu. Hasan Ağa anahtarıyla ambarın kapı kilidini açtı. Ambara girdiler.
İçeri girince Hüseyin Hüsnü şaşıp kalmıştı. Çünkü içerisi tahılla doluydu. Ambarda tahta perdelerle ayrılmış onbir bölüm vardı. Her bölüm, silme, tepeleme tahılla dopdoluydu. Hasan Ağa her bölümü Hüseyin Hüsnü’ye ayrı ayrı gösterip,İşte bu bölmede buğday var! Bu bölmede arpa dolu! Bu bölmeye de çavdar yığdık! İşte burası da yulaf bölmesi, dolu… diyordu. Hüseyin Hüsnü şaşkınlıktan konuşamıyordu. Sanki düş görüyordu. Hasan Ağa sözünü sürdürdü.Bana beşyüz şinik buğday mı saldınız? Neye bu kadar az salma bana yiğen? İki alaya beşyüz şinik buğday yeter mi hiç!
Bak yiğen, bu ambardaki salt buğday altıbinikiyüz şinik… Buğdaylar da, arpalar, yulaflar, çavdarlar da, hepsi hepsi, burda her ne varsa, hepsi Kuvvayimilliyye’nin, hepsi askerlerimizin… Alın, götürün! Taşıma için araba isterseniz, arabalarım da var. Arabalarımı da alın götürün, onlar da askerlerimizin… Yedirin tahıllarımı askerlerimize. Burdakiler yetmezse hiç kaygılanmayın, daha da bulur buluştururuz. Her ne isterseniz, her neyim varsa, varımı yoğumu vereceğim. Bende yoksa,olanlardan ödünç alıp, borç alıp vereceğim. Başka hiçbir umarımız kalmadı yiğen; yeter ki gavuru buralara sokmayın. Evimde, odamın duvarına asılı bir tüfeğim yar, salt bir onu veremem. Çünkü onu kendime ayırdım. Yaşlıyım diye tüfek kullanamam belleme. Düşman buralara dek girerse o tüfekle namusumuzu koruyup savunacağım ölene dek… Hadi şimdi var git gülegüle! Bu dediklerimi böylece bir bir anlat! Gülegüle! Benden selam söyle Hacı Tali’ye!
Hüseyin Hüsnü, Burhaniye’ye döndü. Burhaniye Hakları Savunma Derneği’nin dokuz üyesi yine Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde toplanmıştı. Hüseyin Hüsnü içeri girince, ne haber getirdi diye,üyelerin hepsi merakla O’na baktılar. Dünyanın en cimri adamı olarak bildikleri Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’dan ne haber getirmişti?
Yazman Hüseyin Hüsnü olanları anlattı. Hasan Ağa’nın sözlerini onlara iletti. Bu sözleri duyunca ordakilerin başlan önlerine eğildi. Bir derin sessizlik oldu.
Burhaniye’nin yaşlı ileri gelenlerinin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. En çok üzülen de Hacı Tali Bey olmuştu. Ağladığı görülmesin diye yazıhaneden çıkmıştı. Koca adam kendini tutamamış, hüngür hüngür ağlıyor, bi yandan da sesi titreyerek, “Hiçkimse için kötü düşünmeyeceksin! “diye söylenip duruyordu.
AZİZ NESİN….
Not ;
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde Ayvalık’a özel bir önem vermişlerdir. Cunda ve Ayvalık 29 Mayıs 1919 da Yunan ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgale 172. Alay Komutanı Kaymakam Ali Bey (Atatürk’ün Nutukta belirttiği Afyonkarahisar Mebusu Ali Çetinkaya) İstanbul hükümetinin kararını dinlemeyerek karşı koymuştur.
Yunan ordusu Anadolu’ya çıktıktan sonra ilk direnişle Ayvalık’ta karşılaşmış, Kurtuluş Savaşının ilk kurşunu Yarbay Ali Çetinkaya tarafından Ayvalık’ta atılmıştır. Bu çatışmada İnzibat Bölüğü komutanı Üsteğmen Fahri Bey şehit olmuştur. Günümüzde o çarpışmanın ve şehitlerin aziz hatırlarını ebedileştirmek amacıyla kent meydanında Atatürk Anıtı Kompozisyonu içinde rölyef halinde “İlk Kurşun Anıtı” inşa edilmiştir. Üç buçuk yıl (39 ay 16 gün) düşman işgalinde kalan Ayvalık 15 Eylül 1922 yılında tekrar Türk egemenliğine girmiştir. Cunda Adasına Cumhuriyet döneminde Ali Çetinkaya’nın anısına Ali Bey Adası ismi verilmiştir.
The year 1953, the night connecting April 3 to April 4, the Dumlupınar submarine was entering the Dardanelles on the way back from the NATO exercise in the Aegean. The route of the submarine, which sailed above the water on a foggy and windy night, was the Submarine Command’s home base in Gölcük. Tired yet proud 86 sailors were excited to leave their beloved sea and ships and reunite with their wives and families until they were given a new assignment. However, at the time of 02.15 hours, while returning to Nara Cape in the Dardanelles, perhaps the most painful accident in the history of Turkish submarine was experienced. Dumlupınar collided with the Swedish flag Naboland Shilebi in the middle of the Bosphorus. The dark waters, attacking from Dumlupınar’s shattered bow, swallowed the huge submarine upside down in a matter of minutes, along with 81 sailors. Making painful sounds like a harpooned whale, Dumlupınar was making his last dive while 5 sailors who fell into the sea from the bridge they were on guard during the collision were trying to survive …
After the Dumlupınar submarine collided with Naboland, 8 sailors survived on the water, but this number soon dropped to 5. Two watchmen were smashed and died in the propeller of Naboland before the eyes of Private Hüseyin Flow. Before he got over this shock, the body of his friend Petty Officer Şaban Mutlu came to his lap with the flow. Meanwhile, the ship’s commander, Captain Sabri Çelebioğlu, Lieutenant Hasan Yumuk and Lieutenant Kemal Ünver were also struggling with the waves. Hüseyin Inkaya swam towards the lights, which he thought was a fishing boat with great effort; but he was wrong … Despite much effort with the techniques and facilities of that day, it was not possible to remove the ship and its 81 people. That day, for the 91 meter depth in the hands of Turkey did not have opportunities to remove these submarines. After the submarine sank, a communications buoy was launched from below to find the place where it sank. There was also a telephone line inside this buoy for communication. A fishing engine had seen the buoy. A phone and a text came out of the buoy: “Dumlupınar has sunk here, open the cover and contact! ”. When the first lights of the day illuminated the surroundings, a terrible life market was happening in the cold darkness 90 meters deep of the Bosphorus. The 22 sailors in the torpedo section of Dumlupınar, which sank as a result of the wound and caused a fire in the maneuver room, managed to survive and were waiting to be rescued.
About four hours had passed since the disaster. The submarine sunk buoy, which was placed on the surface to provide telephone contact with the survivors, was found by the fishermen. The conversation was made with those on board through this telephone, the radio was giving this speech, the crowd gathered for this. On the first phone call, “Don’t worry son … we will save you …” Everyone was crying, minutes passed, rescue efforts were ineffective, there were speeches, prayer and takbir sounds from below, the Rescue Ship arrived at the scene about ten hours after the accident and the work was started, the current was very strong, the divers made 11 dives and tried to tie the rescue rope to the submarine. But the technique was insufficient, the last diver was able to descend 80 meters and took it up unconscious. She was revived in the decompression chamber after 15 hours. However, there was still 11 meters to reach the ship; failed.
All efforts were fruitless … The disaster news was heard all over the country in a short time through radio and newspapers. The 7th and last communiqué issued by the Ministry of National Defense exhausted all hopes: “The rescue of the personnel remaining on the Dumlupınar submarine ship, which sank in front of Nara in Çanakkale, has been completely lost hope”. Stubbornly flowing waters won … Arriving at the scene about ten hours after the accident, the ship’s crew made great efforts to save the following friends. However, in the first step of the study, the submarine’s sunk buoy was broken and the contact with Dumlupınar was lost. Reaching the submarine without the bell guide wire became even more impossible. Diver Petty Officer Yılmaz Süsen, who lived in that moment; “If Dumlupınar’s buoy had not been broken, divers would have come down by holding on the telephone cable and could attach the bell wire on the rescue hatch of the submarine. However, the wire of the buoy broke in the first step of the rescue work ”.
There is no chance to save the sailors … If Dumlupınar’s buoy had not broken off, the divers would have come down by holding on to the telephone cable and could attach the bell wire on the rescue vessel to the submarine’s rescue hatch, but it did not happen. Final conversations with those on board before the telephone cable broke. The last voices from below:
AH BİR ATAŞ VER TÜRKÜSÜNÜN YÜREK DAĞLAYAN HİKÂYESİ
Yıl 1953, 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece, Dumlupınar denizaltısı Ege’de katıldığı NATO tatbikatından geri dönüş yolunda, Çanakkale Boğazı’ndan içeriye giriyordu. Sisli ve rüzgârlı gecede su üstü seyri yapan denizaltının rotası Gölcük’teki Denizaltı Komutanlığı ana üssüydü.
Yorgun, ama bir o kadar da gururlu 86 denizci, kendilerine yeni bir görev verilinceye kadar sevgilileri olan denizden ve gemilerinden ayrılıp, eşlerine, ailelerine kavuşmanın heyecanı içerisindeydiler. Ne var ki saatler 02.15 i gösterdiği sırada, Çanakkale Boğazı’ndaki Nara Burnu dönülürken, Türk denizaltıcılık tarihinin belki de en acı kazası yaşandı. Dumlupınar, İsveç bandıralı Naboland Şilebi ile Boğaz’ın orta yerinde çarpıştı.
Dumlupınar’ın parçalanan baş bodoslamasından hücum eden karanlık sular, baş üstü dikilen koca denizaltıyı 81 denizciyle birlikte birkaç dakika içinde yutuverdi. Zıpkın yemiş bir balina gibi acı dolu sesler çıkaran Dumlupınar son dalışını yaparken, çarpışma sırasında nöbet tuttukları köprü üstünden denize düşen 5 denizci hayatta kalmaya çalışıyordu…
Dumlupınar denizatlısının Naboland’la çarpışmasının ardından su üstünde 8 denizci sağ kalmıştı ancak bu sayı kısa bir süre sonra 5’e düştü. 2 gözcü, Er Hüseyin Akış’ ın gözleri önünde Naboland’ın pervanesinde parçalanarak can verdi.
Bu şoku atlatamadan arkadaşı Astsubay Şaban Mutlu’ nun cesedi akıntıyla kucağına geldi. Bu sırada gemi komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Hasan Yumuk ve Üsteğmen Kemal Ünver de dalgalarla boğuşuyorlardı. Hüseyin İnkaya’da büyük bir gayretle balıkçı teknesi zannettiği ışıklara doğru yüzdü; ancak yanılmıştı…
O günkü teknik ve imkânlarla çok uğraşılmasına rağmen gemiyi ve içindeki 81 kişiyi çıkartmak mümkün olmamıştı. O gün için Türkiye’nin elinde 91 metre derinlikten bu denizaltıyı çıkartacak imkânlar yoktu.
Denizaltı battıktan sonra battığı yerin bulunabilmesi için aşağıdan bir haberleşme şamandırası fırlatmıştı. Bu şamandıranın içinde irtibatı sağlamak için bir de telefon hattı vardı. Şamandırayı bir balıkçı motoru görmüştü. Şamandıranın içinden bir de telefon ve bir yazı çıktı: “Dumlupınar burada battı, kapağı açın ve irtibat kurun! ” .
Günün ilk ışıkları etrafı aydınlattığında, Boğaz’ın 90 metre derinliğindeki soğuk karanlıkta korkunç bir can pazarı yaşanıyordu. Aldığı yara sonucu batan ve manevra dairesinde yangın çıkan Dumlupınar’ın kıç torpido bölümündeki 22 denizci sağ kalmayı başarmış, kurtarılmayı bekliyordu.
Facianın üzerinden yaklaşık dört saat geçmişti. Denizaltının yerini belli eden ve kazazedelerle telefon irtibatı sağlamak üzere yüzeye bırakılan denizaltı battı şamandırası balıkçılar tarafından bulunmuştu. Konuşma gemidekilerle bu telefon vasıtası ile yapılıyordu, radyo işte bu konuşmayı veriyordu, kalabalık bunun için toplanmıştı. İlk telefon bağlantısında “Oğlum merak etmeyin… Sizi kurtaracağız… ”
Herkes ağlıyordu, dakikalar geçiyor kurtarma çalışmaları sonuç vermiyordu, aşağıdan konuşmalar, ezan ve tekbir sesleri geliyordu, Kurtaran Gemisi kazadan on saat kadar sonra olay yerine gelmişti ve çalışmalar başlamıştı, akıntı çok kuvvetliydi dalgıçlar 11 dalış yaptılar ve kurtarma halatını denizaltıya bağlamaya çalıştılar. Fakat teknik yetersizdi, en son dalgıç 80 metreye kadar inebildi ve baygın halde yukarı aldılar. 15 saat sonra basınç odasında hayata döndürüldü. Hâlbuki gemiye ulaşmaya daha 11 metre vardı; başarılamadı.
Bütün çabalar sonuçsuz kaldı…
Radyo ve gazeteler vasıtasıyla facia haberleri kısa zamanda tüm yurtta duyuldu. Milli Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı 7. ve son tebliğ ise tüm ümitleri tüketti: “Çanakkale de Nara önünde batan Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından tamamen ümit kesilmiştir ” .
İnatla akan sular kazandı…
Kazadan yaklaşık on saat sonra olay yerine gelen Kurtaran gemisi personeli aşağıdaki arkadaşlarını kurtarmak için büyük gayret gösterdi. Ancak daha çalışmanın ilk adımında denizaltının battı şamandırası koparıldı ve Dumlupınar la irtibat kesildi. Çan kılavuz teli olmayan denizatlıya ulaşmak daha da imkânsız bir hal aldı. O anı yaşayanlardan Dalgıç Astsubay Yılmaz Süsen; “Eğer Dumlupınar’ ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti. Ancak şamandıranın teli kurtarma çalışmalarının ilk adımında koptu ” .
Denizcileri kurtarma şansı kalmadı…
Eğer Dumlupınar’ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecelerdi ama olmadı.
Telefon kablosu kopmadan önce gemidekilerle yapılan son konuşmalar.
Aşağıdan gelen son sesler:
— Alo Dumlu.
— Evet, Dumlu.
— Ben Üsteğmen Suat.
— Evet, efendim ben Selami
— Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat.
— Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı, bataryayı sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu.
— Kaç kişisiniz orada?
— 22 kişiyiz.
— Diğer dairelerle irtibatınız var mı?
— Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar.
— Merak etmeyin ‘Kurtaran’ geldi biz buradayız.
— Efendim manometre 267 kadem gösteriyor doğru mu?
— Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim.
— Peki efendim…
Denizaltındaki subay ve astsubay ve erlerin tümüne korkunç gerçek söylendi; kendilerini su yüzüne çıkaramayacaklarını buna imkân olmadığını bildirildi.
Artık kendilerine başta söylenen “gerekmedikçe konuşmayın ve sigara içmeyin ” telkininin yerine “konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve isterlerse sigara da içebilirler ” denildi.
Bunu duyan kahraman denizcilerimizin son sözleri ”Sizler sağ olun! Vatan sağ olsun! ” oldu. O andan itibaren oksijen bitinceye kadar 72 saat hayatta kaldılar ve “Ah, bir ataş ver cigaramı yakayım, sen sallan gel ben boyuna bakayım… ” türküsünü söyleyerek büyük bir tevekkülle son nefeslerini verdiler.
Son sözleri ”Vatan Sağ Olsun! ” diyerek şehit olan 81 denizcimiz bugün Çanakkale Boğazı’nın derinliklerinde ebedi uykularındalar.
Nusret mayın gemisi Çanakkale Savaşında tesis ettiği mayın hatları ile “18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında büyük rol oynamıştır. Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki Nusret mayın gemisi, 8 Mart 1915 sabahı büyük bir gizlilik içerisinde Erenköy Koyu önlerinde sahile paralel olarak 26 mayın dökerek, yeni bir mayın hattı meydana getirmiştir.
18 Mart 1915 sabahı saat 10.00’dan itibaren Müttefik Donanması, Boğazı zorlamaya başlamıştır. Türk kıyı bataryalarından açılan topçu ateşi sonucu manevra yapma ihtiyacını hisseden Müttefik Donanmaya ait gemiler, Nusret mayın gemisi tarafından dökülen mayınlara çarpmış, İngiliz Donanmasına ait Ocean ve Irresistible zırhlıları ile Fransız Donanmasına ait Bouvet zırhlısı batmıştır. Ayrıca Müttefik Donanma’ya ait Gaulois, Suffren, Inflexible zırhlıları ağır hasar almış, birçok zırhlı da çeşitli yaralar almıştır.
1911 yılında Almanya’nın Kiel şehrinde üretilen bu gemi 1913 yılında Osmanlı Donanması’na katılmıştır. 3 Eylül 1914’te Çanakkale’ye gelmiştir.
TARİHİ NUSRET MAYIN GEMİSİNİN TEKNİK ÖZELLİKLERİ
İsim/Tipi
Nusret Mayın Gemisi
İnşa Edildiği Yer/Tarih
Almanya/1911
Hizmete Giriş Tarihi
1913
Hizmetten Çıkış Tarihi
1955
Makineler
2 x Üçlü Ekpenşın stim Mk., 2 pervane
Ağırlık (Ton)
365 Ton
Bıyutlar (Boy/En/Draft)
40 x 7.5 x 3.4 m
Hız
15 mil
Silahlar
2x 4.7cm.lik top, 40 x mayın taşıma kapasiteli
Çanakkale’yi denizden geçemeyen İngiliz ve Fransızlar, 25 Nisan 1915 tarihinde karaya asker çıkartarak 20 Ocak 1916 tarihine kadar sürecek olan kara harekatını başlatmışlardır. Deniz harp tarihinin unutulmazları arasındaki şerefli yerini alan Nusret mayın gemisi, 1955 yılında hizmet dışına çıkarılmıştır. 2003 yılında Tarsus Belediyesi tarafından restorasyonu yaptırılarak, Tarsus’ta Çanakkale Parkı’na yerleştirilen gemi, 27 Aralık 2003 tarihinden itibaren müze olarak hizmet vermektedir.
NUSRET MAYIN GEMİSİ’NİN HİKAYESİ
Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914’te Çanakkale’ye gelmişti. Fakat Osmanlı Devleti’nin mali sorunları sebebiyle, boğazı mayınlayabilmek için yeterli miktarda mayın bulunamıyordu. Düşman gemilerinin hareketlerinin sürekli ve dikkatli bir şekilde incelenmesiyle Türk askerleri mükemmel bir analiz yaptı.
Cevat Bey 6 Mart gecesi, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey’e “Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusret’ le son 26 mayını şu gördüğün Erenköy Mevkii de kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun.” Mayınların boğaza dik şekilde değil de kıyıya paralel olarak Erenköy Mevkii’ne dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi.
Çünkü düşman gemileri Çanakkale Boğazı’na bölük bölük giriyor ve görevini tamamlayan grup geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek amacıyla boğazın en geniş yerlerinden biri olan Erenköy Mevkii ‘den dönüş yapıyordu. Verilen kararla mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Nazmi Bey, bir sonraki gün Nusret Mayın Gemisi komutanlığını yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’yı buldu. Nusret’in genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, bundan iki gün önce kalp krizi geçirmiş ve rahatsızlanmıştı. Buna rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlayarak görevi kabul etti.
7 Mart tarihinde gece yarısı Nusret Mayın Gemisi demir alarak Çanakkale’den uzaklaştı. Gemi daha önceden döşenmiş olan mayın hatlarından geçiyor ve Erenköy Mevkii ‘ne giriyordu. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri fenerlerle Çanakkale Boğazı’nı gözlüyorlardı. Bu sırada Nusret’te ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Vatanın selameti için bir zafer gerekliydi ve şimdi bu zaferin tek çaresi, Nusret’ti. Mayınları mutlaka yerine bırakmalıydı. Teker teker ve sessizce kalan son 26 mayını suya bırakmaya başladı. En sonunda tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Sırada en az mayınların dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu vardı. Daha önce dökülmüş olan mayınlar ve düşman kuvvetleri Nusret’in rotası üzerinde bulunuyordu. Neyse ki o karanlık gecede kimse Nusret’i görmemiş ve görev yerine getirilmişti. Fakat Yüzbaşı Hakkı’nın hasta kalbi bu heyecanı kaldıramamış ve oracıkta duruvermişti.
Mayınların yerleştirilmesinden on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçti. Savaş tam onların istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden geri dönen müttefik gemilerinde büyük patlamalar meydana geldi. Düşmana büyük bir şok yaşatan ve bozgun yaşatan bu patlama, 7–8 Mart gecesinde büyük bir cesaretle sulara dökülen Nusret’in mayınlarıyla gerçekleşti. Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı.
İtilaf Devletlerinin bu olayla üç büyük savaş gemisini (Irrestable, Ocean, Bouvet)yok edildi, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) büyük hasara uğratıldı. Nusret’in yaptığı bu görev tarihi değiştirdi ve ona dünyanın en ünlü mayın gemisi unvanını kazandırdı. Nusret Mayın Gemisi ile kazanılan zafer, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara’ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.
NUSRET MAYIN GEMİSİ ŞİMDİ NEREDE?
Nusret Mayın Gemisi, 1955 yılında kadar görevde kalmış, 1962 yılında özel sektöre satılmış ve 1990 yılına kadar kuru yük gemisi olarak kullanılmıştır. 1990 yılında ise daha fazla dayanamayarak Mersin Limanı‘nda sulara gömülmüştür.
10 sene boyunca su altında kalan Nusret Mayın Gemisi, Tarsus Belediyesi’nin çalışmaları ile denizden çıkarılmış, yapılan vefasızlıktan kurtarılarak büyük bir titizlikle ayağa kaldırılmış, bakım ve onarımı yapılmıştır. Nusret Mayın Gemisi’nin orijinal halinden yük gemisi yapılması için eklenen parçalar çıkarılmış ve Tarsus’taki, Çanakkale Savaşı Şehitleri anısına yaptırılan parka yerleştirilmiştir. Çanakkale Zaferi Kültür Parkı‘nın tam ortasına yerleştirilen Nusret Mayın Gemisi’nin bir kopyası da Çanakkale Deniz Müzesi‘nde sergilenmektedir.
NUSRET MAYIN GEMİSİ N110
( 2 )
Tarihi Nusrat mayın gemimizin Donanma hizmetinden ayrılmasından sonra İkinci Nusret mayın gemisi Danimarka tersanelerinde imal edilen kendi sınıfının dördüncü gemisi olarak inşa edilip Türk Deniz kuvvetleri tarafından satın alınmış ve 2005 yılına kadar Mayın Filosu Komutanlığı emrinde hizmetine devam etmiştir. 1990 -1993 yılları arasında benim de üç yıl görev yaptığım TCG NUSRET.
Ship project history: Danish Falster-class minelayer (without Sea Sparrow SAM), built in Denmark under MDAP.
Modernizations: None.
Naval service: No significant events.
1990 GÖLCÜK
YENİ NUSRET MAYIN GEMİSİ 2021
( 3 )
Nusret Mayın gemisi birebir modeli olarak Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşaa edilen TCG Nusret Müze Gemisi 9 Ekim 2009 tarihinde hizmete girmiştir. Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığında ziyaretçilerini beklemektedir.
NUSRET MAYIN HURDAYA DÖNMEKTEN KURTARILDI
18.
Nusrat; Mersin’den Tarsus’a üç parçaya ayrılarak tır ile getirilmiş olup, 27 kilometrelik yol 4.5 saat sürmüştür. Nusrat kendisi için yapılan Çanakkale Parkı’na demirledikten sonra 8 kişilik heyet Çanakkale’deki maketini inceleyip tüm kaynakları araştırmış sonucunda orijinale en yakın haline getirilmiştir.
Çanakkale’de döşediği mayınlarla zaferin kazanılmasında büyük pay sahibi olan Nusret Mayın Gemisi 2003’te hurdaya dönmekten son anda kurtarıldı, Tarsus Belediyesi tarafından restore edildi.
NUSRET MAYIN GEMİSİ HURDAYA DÖNMEKTEN KURTARILDI
Çanakkale’de döşediği mayınlarla zaferin kazanılmasında büyük pay sahibi olan Nusret Mayın Gemisi 2003’te hurdaya dönmekten son anda kurtarıldı, Tarsus Belediyesi tarafından restore edildi.
Müze haline getirilen Nusret’i 18 Mart vesilesiyle ziyaret ettik. Çileli yolculuğunu ve şimdi yaşadığı suküneti Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’dan dinledik.
Bugün 18 Mart. Türk ordusunun kazandığı en şanlı zaferlerden biri olan Çanakkale zaferinin 96. yıldönümü. Anlatacağımız hikâye, büyük zaferin kazanılmasına en büyük vesile olan, Osmanlı Ordusu’na ve Türkiye Cumhuriyeti Deniz Kuvvetleri’ne senelerce hizmet eden, Nusret Mayın Gemisi’nin 94 yılda yaşadıkları.
1911 yılında Almanya’nın Kiel tersanelerinde inşa edilir Nusret. 1913’te padişah V. Mehmet Reşat tarafından Osmanlı Donanması’na katılır. 7-8 Mart 1915 sabahı Çanakkale Boğazı‘na döşediği mayınlarla hem Çanakkale Savaşı’na hem de tarihe mührünü vurur, olayların seyrini değiştirir. Geminin asıl adı Nusrat’tır ama zamanla Nusret diye yerleşir dile. Nusret, Çanakkale’den sonra 1955 yılına kadar önce Osmanlı Donanması’nda sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Deniz Kuvvetleri’nde mayın gemisi olarak görev yapar.
1955’te artık görevini tamamladığına karar verilir ve sivil hayata geçer. Nusret’in çileli yolculuğu da bundan sonra başlar. Gemiyi ordudan alan firma 40 metrelik boyuyla taşıma işinde kullanılmasının mümkün olmadığını düşünerek ortasından keser. 13 metre ilave yapılarak geminin boyu 53 metreye çıkarılır. 1989 yılına kadar yük gemisi olarak kullanılır. 1989’da Mersin’den Kıbrıs’a yük çekmeye hazırlanırken liman çıkışında batar. Ve maalesef 10 yıl denizin dibinde batık kalır.
1989’da bir grup gönüllü tarafından geminin çıkarılması için çalışma başlatılır. Tarsus Belediyesi de geminin çıkarılması için maddi katkı sağlar. Ancak Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ın içi pek rahat değildir. Kendi tabiriyle Nusret orada çürürken yatağında rahat edemez. 1999’da gemi çıkarıldıktan sonra, Osmanlı’nın 700. kuruluş yıldönümü anısına gemiye talip olur belediye. Gemi restore edilecek, Tarsus’ta yaptırılan Osmanlı Parkı’nın içine yerleştirilecektir. Ancak gemi Tarsus Belediyesi’ne verilmez ve parkın içine başka bir gemi maketi yerleştirilir, adı da ‘Fatih’in Kadırgası’ konur.
TARSUS BELEDİYESİ GEMİNİN PEŞİNİ BIRAKMAZ
Nusret, Tarsus Belediyesi’ne verilmez ancak Kültür Bakanlığı’na geçişi de kolay olmaz. Çünkü geminin sahibi, hurdası değerlendirilsin düşüncesiyle gemiyi Mersin Devlet Hastanesi ve Kızılay’a yarı yarıya devretmiştir. Kültür Bakanlığı iki kuruma da biner lira ödeyerek 1999’da gemiyi alır. Ancak 2002 sonuna kadar restorasyon yine gerçekleştirilemez. Ve en son aşamada geminin hurda olarak değerlendirilmesine karar verilir. Tüm gelişmeleri yakından takip eden Tarsus Belediyesi yeniden devreye girer, Nusret’e tekrar talip olur. Tabii o zamanlar alt yapı çalışmaları devam eden ve maddi sıkıntı çeken bir belediyenin böyle bir işe kalkışması lüks gibi değerlendirilir.
Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz her şeye rağmen vazgeçmez ve gemiyle ilgili araştırmalar başlar. Kocamaz üç kez Çanakkale’ye gider, görüşmeler, araştırmalar yapar. Aslında gönlünden geçen, geminin Çanakkale’de sergilenmesidir. Ancak valilikten olumlu cevap alamadığından bu iş Tarsus Belediye’sinin üzerine farz olur.
TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR YANINDAN ZİYARETÇİ
Geminin ziyaretçisi bol. Aslında bölgeye daha çok Ashab-ı Keyf’i gezmeye geliniyor. Zaten Nusret’in Tarsus’ta olduğu fazla bilinmiyor. Geziye gelen grupların Nusret Mayın Gemisi’nin Tarsus’da olduğunu öğrenmeleri büyük sürpriz oluyormuş. Diyarbakır dan bir öğretmen grubuyla karşılaşıyoruz. Grubun sözcüsü Din Kültürü Öğretmeni Ramazan Ayrıç “Duymakla görmek bir değil, çok etkilendik. Gelmeden önce bilmiyorduk.” diyor. Karaman’dan gelen 65 yaşındaki Sabiha Demir’in sözleri ise sanki gönüllerden geçenin özeti oluyor; “İnsan o günlere gidiyor, kolay kazanılmamış bu ülke.”
MAKETİNİ YAPMALARI GÜZEL, ÖNEMLİ OLAN ASLININ YAŞATILMASI
Burhanettin Kocamaz (Tarsus Belediye Başkanı): Nusret’in Çanakkale’de Çimenlik Kalesi’nin içinde bir maketi var. İki yıl önce deniz kuvvetleri geldi burada geminin ölçülerini alarak maketini yaptılar. Denizde yüzen gemi haline getirdiler. Buraya kadar gelemeyenler için o da güzel bir şey. Maketi sureti çok yapılabilir ama önemli olan aslı budur. Küçük bir maketi de Anıtlabir’de. Biz bunu şahsi bir beklenti için ya da şov amaçlı yapmadık. Amacımız, Türk milletinin sırtından bu vebali almak ve Allah rızası için geçmişle gelecek arasında köprü oluşturmaktı. O kadar insan gidip orda savaşmışsa bu gemiyi de buraya çağıran bir şey vardır. Bu ülkenin her yeri bizi toprağımız. Önemli olan böyle bir gemini Hurdasan’a gitmemiş olması. Nerde olduğu önemli değil.
RESTORE ÇALIŞMALARINDA İLGİNÇ BİR TEYZE…
Geminin restorasyonu esnasında ilginç olaylar da yaşanır. Yaşlı bir teyze her gün gelir, çalışmaları yakından takip eder. Geminin etrafını gezer, gemiyi öper, koklar. 78 yaşındaki teyze Başkan Burhanettin Kocamaz’ın da dikkatinden kaçmaz ve bir gün sorar kendisine sebebini. Öğrenir ki, ağabeyi gemide görev yapan askerlerden biridir. Yaşlı teyze Adana’da oturmaktadır ancak Nusret’in getirildiğini öğrendiği günden beri her gün Adana’dan Tarsus’a gelmeye başlamıştır. “Ben onun ruhunu kokluyorum burada.” der. Restorasyon bittikten sonra da bir iki kez gelir ancak sonra kendisinden tekrar haber alınamaz.
ÇANAKKALE RUHU TARSUS’A TAŞINMIŞ
Nusret Mayın Gemisi’nin müzeye dönüştürüldüğü bölge tabiri caizse Çanakkale’nin minyatürü gibi olmuş. Kayıtlara göre Çanakkale’de 418 tane Tarsuslu şehit var. Onlar için geminin hemen karşısına temsili bir şehitlik yapılmış, isimleri tek tek zikredilmiş. Ziyarete gelenler Tarsuslu şehitler için dua etmeden geçmiyor böylelikle. Parkın girişinde Atatürk’ün Anafartalar’daki görüntüsünü simgeleyen bir heykel var. Çanakkale Savaşları’nda 260 kiloluk heykeli tek başına kaldıran Seyit Onbaşı’nın da anıtı yapılmış. Ayrıca Çanakkale’den gelen objelerin sergilendiği küçük bir müze daha var geminin karşısında. Geminin içi ise yine Çanakkale’den getirilen objelerle Çanakkale ruhuna uygun tasarlanmış. Duvarlar Tarsuslu ressam Mehmet Bal’ın Çanakkale Savaşı’nı resmeden resimleriyle süslenmiş. Nusret’in Çanakkale’ye getirilmesi 18 Mart etkinliklerini de etkilemiş tabii. Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz; “Önceden sıradan bir tören gibi anılan Çanakkale savaşları şu anda daha kapsamlı hale gelmiş. “Özellikle gençlerimiz gelip bu ülkenin kolay kazanılmadığını görüyorlar. İnşallah hayırlı bir hizmet olmuştur.”
GEMİ 4.5 SAATTE GETİRİLMİŞ
Restorasyon için Deniz Kuvvetleri Komutanlığı‘ndan destek alınır. Projeler incelenir, deniz müzeleri dolaşılır. Otogar esnafı maddi destek verir ve nihayet geminin getirileceği gün gelir. Tarsus denize 14 km uzaklıkta olduğundan gemi mecburen karadan getirilmelidir. Nusret’in denizden çıkarılmasına Akdeniz Deniz Komutanlığı yardımcı olur. Gemi üç parçaya ayrılır, kırk ayak denen tırlara yüklenir ve 4.5 saatte karadan Tarsus’a ulaştırılır.(Normalde Mersin-Tarsus arası yarım saat). Ve hazırlanan havuzda yenileme çalışmaları başlar. Yaklaşık 10.5 ay sürer restore edilmesi. Bir yandan da geminin sergileneceği Çanakkale Parkı hazırlanır. Nihayet 27 Aralık 2003’te, Tarsus’un kurtuluş gününde Nusret müze olarak hizmete açılır.
Kaynak: Mersin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü arşivi.
“NUSRAT” DEĞİL “NUSRET”
“Geminin mührü, sülüs hat tarzında yazılmış bir mühür. Üzerinde eski Türkçe Nusret Vapur-u Hümâyûnu 1330 (1914) yazıyor.” Bazı tarihçilerin ısrarla “Nusrat”, olarak tanımladıkları bu geminin isminin “Nusret” olduğu da böylece kesinleşmiş oldu.
Deniz Kurdu Tatbikatı sonrasın da Mersin limanı açıklarına demirledik. Şehri ve Silifke’yi, Cennet mağarasını, Cehennem çukurunu, Astım mağarasını gezdik. Mersin’in meşhur Tantunisini, Kerebiç tatlısını yedik, Dünyaca isim yapmış Cezeryeci Halil’den kilo kilo cezerye aldık. Mersin limanında Alargada idi gemimiz,Gemi vasıtası ile balıkçı teknelerinin bulunduğu iskeleden gemimize gidip geliyorduk. Vasıtanın yanaştığı iskelede eski, pas içerisinde bir gemi vardı, terkedilmiş battı batacak durumda. Bilmiyorduk ne olduğunu, fakat öğrendiğimizde şok olmuştuk. Bu gemi çanakkale savaşında Bogaza mayınları döşeyip düşman gemilerinin batmasını ve savaşın seyrini değiştiren kahraman NUSRAT gemisiymiş. Tarihini burada yazmayacağım uzunca, 1915 yılından sonra NUSRAT Bir süre daha görevde kalmış ve hizmet dışına çıkarılmış ve hurda olarak satılmış. Satın alanlar kum taşımasında kullanmak için tadilata tabi tutmuşlar, aslını değiştirmişler, yıllar sonra iyice eskiyince bir kenera terketmişler. Bu bizi çok üzmüştü gerçekten. Devlet yetkililerimizin bundan haberi yokmuydu gerçekten bilmiyorduk. İlerki günlerde bir Gazete bunu haber yapmış sonrasında kamuoyu NUSRAT Mayın gemisi haberini duyunca çok büyük tepkiler almış ve daha fazla haberlere konu olmuş, kamuoyu tarafından tartışılmştı. Bu tepkiler karşılık bulmuş ve Tarsus Belediye başkanı, Belediye adına Gemiyi bu haliyle satın alıp Orjinaline yakın hale getirtip şehir girişine Müze halinde monte ettirmiş ve bu tarihi görevi yerine getirmişti. Ne büyük iş yapmıştı TARSUS Belediyesi.
TARSUS İLÇESİNDEKİ NUSRAT MAYIN GEMİSİ MÜZESİ
Üç günün sonunda tekrar denize açıldık. Denizde eğitim ve tatbikata devam ettik. Eğitimlerin hitamında İskenderun limanına demirlemek üzere gemiler ileri hareket ettiler.TCG Akdeniz İskenderun Deniz Üs Komutanlığı önlerine demirledi, gemi vasıtaları ile sahile gidip gelişler başladı, aynı liman etkinlikleri buradada gerçekleştirildi.
Çanakkale şehitlerimizi saygıyla ve minnet ile anıyoruz, ruhları şaad olsun.
Çanakkale bizim için bir diriliştir, Türk milletini tarihten silmek isteyen emperyalist güçlere karşı verilmiş en büyük savaştır. Zaferler ile birlikte binlerce Türk evladının, Atalarımızın canlarını feda ettikleri yerdir Çanakkale.
Çanakkale biziz, orada canlarını severek feda eden, Yağmur gibi yağan kurşuna karşı göğsünü siper eden ecdadımızın mirasına ve emanetine sahip çıkan evlatları olarak Çanakkale biziz. Sonsuza kadar da biz olacağız. Çanakkale’yi ve o yüce ruhu ilelebet yaşatacak olan insanlar biziz. Her zaman birlik ve beraberlik içerisinde, Türkiye ve Türklük için hizmet eden ve etmeye daima hazır olan biziz.
Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa kemal ATATÜRK ve Yüce şehitlerimizi unutmadan her zaman isimlerini yaşatacak olan biziz. Bazı güç ve oluşum odaklarının ülkemizi ve insanlarımızı bir takım fitne ve hareketlerle bölmeye çalışmalarına karşı oluşacak cephe de biziz. Kim ne derse desin, ne yakıştırma yaparsa yapsın, Şu cu bu cu yakıştırmalar ile toplumumuzu ayrıştırmaya kalkışanlara karşı, Ülkemizin temel değerlerine yapılan saldırılara karşı, Ülkemizin kurucu Önderine ve Şahsiyetlere karşı yapılan her türlü kötü söz ve saldırılara karşı da kale gibi duracak olan biziz. Biz Türk’üz ve bu topraklar da hep Türk kalacak.
Denizcilikte yıllardır var olan ve uygulanan bir gelenek vardır. Çanakkale boğazından giriş ve çıkış yapan bütün gemiler (En küçük tekneden, büyük şileplere, bütün savaş gemilerinden Denizaltılara kadar) Şehitlik anıtını Bordaladığı zaman saygı duruşuna geçerler. Gemi anons devresinden okunan Çanakkale şehitlerine yazılmış şiirler okunur, Harp gemilerinde personel Güverteye çıkıp 1. Numaralı üniformaları ile şehitlerimizi selamlarlar, bu gelenek yıllardır vardır ve var olacaktır.
1998 yılında TCG AKDENİZ gemisi ile 4.5 ay gibi bir süre NATO görevinde kalıp (Akdeniz, Atlas okyanusu, Baltık denizi, Manş denizinde yapılan görev) görev bitimi sonrası Çanakkale boğaz girişinde Şehitlerimizi selamlama merasimini kameraya almıştım, paylaşmak istedim. O zaman bizim duyduğumuz heyecanı bütün denizciler her boğaz geçişinde duymakta ve şehitlerimize olan saygı ve minnet duygularını göstermektedirler ve bu ilelebet böyle devam edecektir.
ANDIMIZ..! Okul bahçesinde sıraya geçip her sabah yüksek sesle bağırarak ve türklüğümüzden gurur duyarak söylemişizdir andımızı. Okula yeni başladığımız zaman ezberlemek için uğraş verdiğimiz, ezberlediğimiz zaman da Babamıza Annemize iltifat ve övgü almak için okuduğumuz andımız. Bizim ezberimiz de duruyor, umarım sizlerinde hala hafızasındadır🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜNÜN BİLİNMEYEN YÖNLERİ! İstiklalimizin, hürriyetimizin sembolü olan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921 tarihinde kabul edildi. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşı, İşgal altında geçen yıllarda, halkın ve ordunun moral gücünü arttıracağı düşünülerek düzenlenen bir yarışmanın neticesinde kabul edildi. İşte İstiklal Marşı’nın kabul edilme süreci:
İstiklal Marşı, kabulünün yıldönümünde dizeleriyle ve Mehmet Akif Ersoy’un “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” sözleriyle yürekleri kabartmaya devam ediyor. İşte, İstiklal Marşı’nın kabulü ve o günlerde yaşananlar: 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. 1920 senesinin yaz ayı içinde ülke topraklarının büyük bir bölümü işgal altındaydı. Ankara düzenli bir ordu kurma çalışmaları yürütüyordu. Meclis hükümeti yeni bir ordu kurarken bu orduyu ayakta tutacak, ona moral verecek güçleri de harekete geçirme çabasındaydı. Yayınlanan gazeteler halkı işgal güçlerine karşı direnmeye, birlik olmaya, cesaret vermeye uğraşmaktaydı. Gazete ve dergilerden önemli miktarları hükümet tarafından satın alınarak cephelere yönlendirilmekte, mitingler düzenlemekte ve camilerde vaazlar verilmekteydi. İstiklal Marşı da halkın ve ordunun moral gücünü yükselteceği düşünülerek gündeme getirilmişti. İSTİKLAL MARŞI İÇİN GAZETELERDE DUYURU YAPILDI Dönemin eğitim bakanı Rıza Nur hatıralarında marş yarışmasını kendisinin açtırdığını ifade ederek şöyle yazdı: ”Yüce ihtilal ve savaş günleri. Böyle zamanlarda milletler en güzel milli marşlarını yaparlar. Bir milli marşın güfte ve bestesini yapana beş yüz lira maddi mükafat vereceğimi ilan ettim.” Gazetelerde ise İstiklal Marşı yarışması şöyle duyuruldu: “Şairlerimizin dikkatine: Milletimizin dahili ve harici İstiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı. Umur-u Maarif Vekili Celilesi’nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyeti edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükafat verilecektir. Ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara’ da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaletine yapılacaktır.” MEHMET AKİF MARŞ YAZMA KONUSUNDA İKNA EDİLİYOR Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920’den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri inceledi ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulamadı. Bakan Hamdullah Suphi, Mehmet Akif’in marşa ödül koyulması nedeniyle katılmadığını öğrenince şaire yazdığı mektupta ödül konusunun uygun bir şekilde çözümlenebileceğini ve yarışmaya katılmasını şöyle belirtti: “Pek aziz ve muhterem efendim; İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya, iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç [heyecanlanma] vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.” 5 Şubat 1337 [1921], Umur-u Maarif Vekili Hamdullah Suphi Mehmet Akif, Büyük Millet Meclisinde Burdur Milletvekiliydi. İlk şiirlerini okul sıralarında kaleme alan Akif, ilerleyen dönemlerde Darülfünun edebiyat müderrisliğine getirildi. Akif, 1908’de açılan fikir ve sanat hareketinin içinde yer alarak daha önceleri yayımlayamadığı şiirleri Sebilürreşat’ta yayınlamaya başladı. Bu ilk şiirlerinde İstanbul’daki sefaleti gerçekçi bir biçimde betimledi. İlk kitabı 1911’de Safahat adıyla yayımlanan Akif’in ikinci kitabı olan “Süleymaniye Kürsüsünde 1912 de üçüncüsü “Hakkın Sesleri” 1913’ te, dördüncüsü “Fatih Kürsüsünde aynı yıl, beşincisi “Hatıralar” 1917’ de yayımlandı. İstiklal marşını yazdığı sıralarda altıncı kitabı olan “Asım” üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Şiirlerinde, imparatorluğun kaybettiği topraklar için gözyaşı döken Akif, milleti birleşmeye, hayasız saldırılara karşı koymaya çağırdı. Akif, 1912 yılı sonlarında askerleri şevke getirmek için bir marş yazdı: Cenk Şarkısı. 10 dörtlükten oluşan bu manzume Sebilürreşat dergisinde yayımlandı. Ey sürüden arta kalmış yiğit! Arkadaşın gitti, yetiş sen de git. Bak ne diyor cedd-i şehidin işit; Durma git evladım, uğurlar ola! Durma git evladım açıktır yolun. Cenge sıvansın o bükülmez kolun; Süngünü tak ön safa geçmiş bulun. Uğrun açık olsun uğurlar ola! Yerleri yırtan sel olup taşmalı, Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı! Sendeki coşkunluğa el şaşmalı. Haydi git evladım, uğurlar ola! Düşmana çiğnetme bu toprakları, Haydi kılıçtan geçir alçakları! Leş gibi yatsın kara bayrakları, Kahraman evladım uğurlar ola! ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ YAZDI Almanların daveti sonucunda Aralık 1915’te Osmanlı Hükümeti Almanya’daki Müslüman esirler arasında İngilizlerin aleyhine propaganda yapmak için gönderdiği birkaç kişinin içinde Mehmet Akif de vardı. Akif Almanya’da bulunduğu sırada ünlü şiiri Çanakkale Şehitlerini yazdı. 1920 yılı ocak ayında Mehmet Akif, Kuvayi Milliye’nin Ege’deki merkezlerinden Balıkesir’e gitti. Burada halktan aradaki ayrılık nedenlerini kaldırmalarını, düşmanlara karşı birleşilmesini isteyip, halkı yurt savunmasına çağırdı. “Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım, bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyiz” diyen Akif meclisin açıldığı günlerde Ankara’ya geldi. Meclisin önünde Akif’le karşılaşan Mustafa Kemal “Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz.” diyerek onu karşıladı. Akif Ankara’ ya geldiğinde Anadolu iç isyanlarla karşı karşıyaydı. Kurtuluş Savaşı sürerken Akif Kastamonu camilerinde yaptığı konuşmalarda Müslümanların birliğe, düşmana karşı savaşmaya ve mücadeleye çağırdı. Bu konuşmaların yayımlandığı dergi ve gazeteler Anadolu’nun bütün illerinde, sancaklar ve kazalardaki idarecilerle toplantı yerlerinde okutturuldu. Kitaplar, broşürler şeklinde yeniden basılarak cephelere, köylere dağıtıldı. Aralık 1920 sonlarına doğru Ankara’ya gelen Akif eğitim bakanı Hamdullah Suphi ‘nin 5 şubat 1921 tarihli mektubuyla aldığı İstiklal Marşı siparişi için şimdilerde müze olan Hacettepe’nin arkasındaki Tacettin Dergahındaki odasına çekilerek marşı yazmaya başladı. İSTİKLAL MARŞI 12 MART 1921’DE KABUL EDİLİYOR İstiklal Marşı 17 şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye Sebilürreşat’ta yayımlandı. Açık Söz gazetesi ise marşı süslü bir çerçeve içinde birinci sayfaya koyarken şu açıklamayı yaptı: “Her mısrada Türk ve İslam ruhunun ulvi mübarek hisleri titreyen bu abide-i sanatı, kemal-i hürmet ve mübahatla (övünçle) derc ediyoruz.” İlk yayınından 12 gün sonra da Konya’da Öğüt gazetesinde yer alan İstiklal Marşına karşı Anadolu gazetelerinin olumlu bir yaklaşım içinde oldukları görülmekteydi. İstiklal Marşı 12 Mart 1921 günü ülkemizin ve milletimizin bağımsızlık şiiri olarak kabul edildi. Paltosu olmayan Akif kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan “Darülmesai “ye bağışladı. İSTİKLAL MARŞI’MIZIN 10 KITASI Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl! Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl, Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar; Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın… Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı; Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ? Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli: Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeliEbedî yurdumun üstünde benim inlemeli
O zaman vecd ile bin secde eder –varsa- taşım; Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım, Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım; O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl; Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl: Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl! Mehmet Akif ERSOY
Mehmet Akif Ersoy İstiklal şiirinden aldığı ödülü nereye bağışlamıştır?
Ödüllü yarışma olduğunu öğrenen Akif, öncelikel yarışmaya katılmak istememiştir. Daha sonrasında çeşitli kişilerin ısrarı ile yarışmaya katılmayı kabul eden Mehmet Akif Ersoy, ödül olarak aldığı 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde bulunan, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı.
Zamanın birinde, bir oduncu ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an gözgöze gelmiş. Yaradana olan aşkı (yılan bile olsa) yaratılana yansımış ve yılana vurmaya kıyamamış.
Yılanda duygulanmış ve dile gelmiş; ”Ey insanoglu, sen bana kıyamadın, bende sana iyilik edecegim” demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra agzında bir altın lira ile dönmüş ve ”Bundan böyle ömür boyu sana hergün bir altın lira verecegim!” demiş.
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Ailesi dahil hiç kimseye olanı biteni anlatmamış. Herkes sadece oduncunun çok çalıştıgı için durumunun düzeldigini zannetmiş.
Oduncu yıllar boyu hergün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış. Birgün oduncu agır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluga alışmış evinde darlık başlamış.
Oduncu oglunu yanına çagırmış ve yılanın sırrını anlatmış. ”Kör kuyunun başına git ve oglum oldugunu söyle; yılan sana altın verecek!” demiş. Oglu inanmamış ama gitmiş. Yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oglu olduguna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oglan önce inanmadıgı hikayenin gerçek oldugunu görünce hırsa kapılmış, ”Kimbilir daha ne kadar altın var kuyunun içinde!” diye düşünmüş. Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyrugunu koparmış.
Yılan da can havliyle dönüp oglanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oglu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatagından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oglu cansız yatıyor. Yılanda o anda görünmüş; kuyrugu yok ve kanlar içinde. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oglu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılanda yaralı… ”Hatalı olan oglum olmalı!” demiş ve yılandan özür dilemiş. ”Tekrar dost olalım!” demiş. Yılan ise acı acı gülümsemiş: ”Çok isterdim ama sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız!” demiş
Kırşehir Çiçekdağı’ndan Aşık Arap Mustafa, Hacı Büro’lardan Mehmet Ağa’nın kızı Zahide’ye aşık olur. Aşıkda ne kelime yanar tutuşur. Ama gönül bu işte, Aşık Arap Mustafa çok fakir, bir o kadar da garip bir kişi. Zahide ise Hacı Bürolar’ın zengin ve güzel kızı, üstelik ağa kızı, üstelik çok güzel, yaşı ise Aşık Arap Mustafa’dan büyük. Dolayısıyle nereden bakarsanız bakın birbirlerine hiç ama hiç denk değiller. Üstelik Zahide’yi isteyen çok zenginler var. Hem zenginler hemde yaşıtları Zahide’nin peşinde. Bu kadar kişinin arasında Zahide bir fakire hele hele bir garibe verilirmi..?
Aşık Arap Mustafa bütün bu olumsuzluklara rağmen istetir Zahide’yi ama sonuç malum: Zahide’yi Aşık Arap Mustafa’ya vermezler.Aşık Arap Mustafa sonunda askere gider. Zahide’yi ise başka biri ile evlendirirler. Zahide’nin başkası ile evlenmesini Aşık Arap Mustafa’ya duyurmak istemezler ama o bir yolunu bulur ve öğrenir. Yıkılır, dünyası kararır ve İşte Zahidem Türküsü Aşık Arap Mustafa’nın sesinden sazından bizlere kazandırılır.
1965 yılında Zahide vefat eder.1966 yılında’da Aşık Arap Mustafa vefat eder.
Dip Not:Türkünün sözleri Aşık Arap Mustafa’ya aittir. Beste ise:Nuh Akgün’e aittir. Derleyici sıfatı ile bu türküyü Neşet Ertaş derlemiştir ve TRT repertuvarına kazandırmıştır.Kaynak(Türkü Hikayesi):”Anadolu’nun Dili” TRT Radyo Programı. Halil Atılgan.