DÜNYANIN İLK UÇAK GEMİSİNİ (BEN MY CHREE) BATIRAN TÜRKLER

ANKARA NALLIHAN’LI DURMUŞ ÇAVUŞ
SARICEBEL TOPÇU BATARYASINDA DÜNYANIN İLK UÇAK GEMİSİ BEN MY CHEREE, FRANSIZLARIN PARİS II VE ALEXANDREA GEMİLERİNİ BATIRAN SARICEBEL TOPÇU BATARYASININ DÖRT ÇAVUŞUNDAN BİRİ OLAN NALLIHAN’LI DURMUŞ ÇAVUŞUN KAHRAMANLIK HİKAYESİ.
Dünyada İlk Uçak Gemisini Batıran Kahramanlar: Yzb Mustafa Ertuğrul ve silah arkadaşları
Antalya kıyılarını düşman gemilerine geçilmez kılan Büyük Türk Kahramanı, dünyada uçak gemisi batıran ilk askerler, 1.Dünya Savaşında Antalya Denizlerinde Kazanılan Büyük Zaferlerin Kahramanı Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul AKER ve Silah Arkadaşları Burdurlu Halil İbrahim Çavuş (GÜNAYDIN), Ankara Nallıhanlı Durmuş Çavuş (SAVAŞÇI)’dır.
İngilizlerin “Ben My Chree” adlı dönemin uçak gemisi, Kaş açıklarında Meis adası civarında 9 Ocak 1917 tarihinde Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul’un komuta ettiği topçu bataryası marifetiyle batırılmıştır.[1] Mustafa Ertuğrul daha sonra 13 Aralık 1917’de, Üsteğmen rütbesinde iken Kemer limanında, Fransızlara ait “Paris II” adlı gemiyi top atışları ile batırdı. Ayrıca, Aleksandra adlı düşman savaş gemisini Antalya/Kemer açıklarında 8 Mart 1918 tarihinde dâhiyane bir taktikle batırmıştır.
SAVAŞ GEMİLERİN BATIRILIŞ ÖYKÜSÜ
‘‘İlk grubun bir mermisi gemiye isabet etti. Müteakip grubun üç mermisi birden geminin kıç tarafındaki küçük tayyare hangarına isabet ederek müthiş bir yangın yaptı. Benzin deposuna isabet ettiğini sonradan öğrendiğimiz mermilerimizden çıkan yangın o derece çabuk büyüdü ki gemi baş toplarını bize çevirdiği halde ateş etmeye imkân bulamadı. Mürettebatın birçoğunun denize atlayarak kaçtıkları görülüyordu. Koca gemi karşımızda homurdanarak yanıyor, yavaş yavaş yaralı başını denize sokuyordu. 36 dakika süren fasılalı ateşimiz karşısında fazla dayanamayan Ben-My-Chree baş tarafından denize gömüldü.’’
Mustafa Ertuğrul, İngilizlerin hayaline bile gelmeyecek bir iş yapar. Tam 4 adet cılız topun ateşiyle İngiliz uçak gemisi HMS Ben My Chree 36 dakikada sulara gömülür. Burunda, Ben My Chree’nin limana girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya savaş tarihine bir uçak gemisini batıran ilk birlik olarak kayda geçerler. Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis Limanı’na demirli uçak gemisi Ben My Chree’nin dışında, 200’e yakın yelkenli gemi ve sandalı batırır.
Plan basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan ötürü, Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak zorunda olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız savaş gemileri, bu yelkenlileri sık sık yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk askerlerinin aç kalmalarına sebep oluyordu.
“… Esirlerin içinde gemi süvarisi bahriye erkan-ı harp teğmeni ve Fransa’nın tanınmış muharrirlerinden Pierre Loti’nin yeğeni Rolen ve sevdiği köpeği Mastik de vardı. Sahile çıkan esirler bitkin bir halde olup, 13’ü yaralı idi. Yaralıların ihtimamla yaraları sarılarak köye nakledildi. Azami şefkat ve merhamet karşısında şaşıran bu zavallılar yüzlerimize tuhaf tuhaf bakıyorlar, içlerinde bulundukları sıcak muhite inanamıyorlardı. Yaralarını sarmak için malzememiz ve bilhassa sargı paketlerimiz yoktu. Bu bedbahtların yarasını sarmak için bataryam kahramanlarından bazıları, sanki kendilerini öğretilmiş gibi üst gömleklerini çıkarıp parçaladılar, onların yaralarını sardılar. Bazıları kaputlarını, bazıları ceketlerini çıkarıp, çıplak olan Fransız neferlerine giydirdiler. Büyük Türk neferinin gösterdiği bu ulvi cenap karşısında mütehassıs olan esirler ağlayarak neferlerimizin boynuna sarılıyor, yüzlerini gözlerini öpüyordu.”

ALEXANDRA’NIN BATIRILMASI
Paris II’yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında adeta intikam fırtınası estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri Alexandra tarafından durmadan bombardıman edilir. Uçak gemisi Ben My Chree’nin ardından koskoca Paris II kruvazörünün de bir “dağ bataryası” ile batırılması, Müttefiklerin kıyılardan uzaklaşarak açıktan seyretmeye, top menzili dışına kaçmasına neden olmuştur. Çünkü İngiliz ve Fransız donanması raporları, artık Türk kıyılarındaki “çılgın bir Türk bataryası”ndan bahsetmektedir. Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, menzil dışında seyreden, Paris II’yi batırdığı bombardıman sırasında elinden kaçırdığı Alexandra adlı savaş gemisi için dâhiyane bir tuzak kurar.
“Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları sökülerek, mümkün mertebe fazla miktarda dinamit kaburga aralarına döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp, kaburgalar tekrar çakılarak düzen hazırlanacaktı. Birbirine bağlı sandıklar mutlaka bir vinç yardımıyla kaldırılacaktı ki, fünye dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık.”)
8 MART 1918
Yelkenli sahilden 3 kilometre açığa konmuş, 8 Mart sabahı Aleksandra’nın ortaya çıkışıyla plan da işlemeye başlamıştı. Fransızlar portakal sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar. Önce tekneden uzaklaşan Aleksandra daha sonra geri gelmiş gemiden bir bahriyeli yüzerek yelkenliye çıkıp, gemiyi kontrol etmişti. Bahriyeli şüpheli bir durum olmadığını işaret edince yelkenli gemiye bağlanır. Ama yinede emin olamayan gemi kaptanı, portakalların zehirli olabileceği ihtimaline karşı birkaç portakalı gemi doktoruna kontrol ettirir. Portakallarda herhangi sakınca olmadığına hükmeden Alexandra nın kaptanı, tüm portakalları kendi gemisine aktarılması talimatını verir. Gemi açıldıktan sonra portakal sandıkları vinçle gemiye alınmaya başladı. Son sandıkla siyah bir duman bulutu ortaya çıktı. Geminin gövdesinde büyük bir delik açılmıştı ve hayatta kalanlar filikalarla kurtulmaya uğraşıyorlardı. Gemi yan yatarak kısa sürede batmıştı.

KAHRAMANLARIMIZIN YAŞAM ÖYKÜLERİ
Mustafa Ertuğrul (AKER)
Top.Yzb.Mustafa Ertuğrul AKER, 1893 yılında Girit’te doğdu. Babası bando subayı Ahmet Nuri Bey’dir. Harp Okulu’ndan 1914 yılında Topçu subay olarak mezun oldu. 1915’te Çanakkale’de Seddülbahir ve Kerevizdere muharebelerine katıldı. Muharebelerin başından sonuna kadar kahramanca savaştı. Bu kahramanlığı dolayısı ile madalya aldı.
9 Ocak 1917 tarihinde, Teğmen rütbesinde iken, dönemin uçak gemisi olarak kabul edilen 4 uçaklı “Ben My Chree” adlı İngiliz gemisini, Kaş’ta Meis Adası açıklarında top atışları ile batırdı. Bu başarısı dolayısıyla madalya ile ödüllendirildi. Bir torpidoyu hasara uğrattı. Birçok yelkenli gemiyi batırdı. Meis Adasında bulunan 2 Fransız topunu ve 1 telsiz istasyonunu imha etti. 2 ve 26 Şubat 1917 tarihlerinde 2 yelkenli gemiyi daha batırdı. 13 Aralık 1917’de, Üsteğmen rütbesinde iken Kemer limanında, Fransızlara ait “Paris II” adlı gemiyi top atışları ile batırdı. 8 Mart 1918’de yine Fransızlara ait “Aleksandra” gemisi, bir kayığa yerleştirilen dinamitlerin patlatılmasıyla batırıldı. Bu başarıları için de madalya aldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstiklal Savaşı’na katıldı. Batı Cephesinde görev aldı. Aydın bölgesinde muharebe esnasında ağır yaralandı. İyileştikten sonra tekrar birliğinin başına dönerek savaşmaya devam etti. 1 Ekim 1920 tarihinden itibaren Antalya bölgesinde görevlendirildi. Gerek Birinci Dünya Savaşı içinde gerekse İstiklal Savaşı esnasında düşman birliklerinin Antalya’da başarılı olamamalarında büyük bir rolü ve etkisi oldu. İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Savaştan sonra çeşitli yerlerde görev yaptı. 1927 yılında Antalya Hava Rasat İstasyonu Müdürlüğü görevinde bulundu. 12 Temmuz 1930 tarihinde emekli oldu. Emekli olduktan sonra Antalya’ya yerleşti. 5 Kasım 1968’de Antalya’da vefat etti. Antalya-Andızlı Mezarlığına defnedildi.
Ülkemize Yaptığı Hizmetler:1.Dünya Savaşı içinde Antalya kıyılarında dolaşarak attığı top gülleleri ile Antalya’ya kan kusturan, birçok fabrikanın, binanın ve evin yanmasına, yıkılmasına yol açan, insanlarımızı öldüren yaralayan, yelkenlilerimizi, teknelerimizi
batıran, erzak ve iaşe ihtiyaçlarımızı engelleyen gemilerden birisi olan ve döneminin uçak gemisi olarak adlandırılan İngiliz Ben My Chree savaş gemisinin Kaş açıklarında Meis adası kıyısında Mustafa Ertuğrul komutasındaki Topçu birliğimiz tarafından batırılması ile büyük bir kahramanlık olayının ilk kıvılcımı ateşlenmiş oldu.
Mustafa Ertuğrul, İngiliz ve Fransızlara ait 3 büyük savaş gemisinin ve çok sayıda da düşman safında yer alan yelkenlinin top atışlarıyla batırılmasını sağlayarak büyük bir başarıya imza atmıştır. İngiliz ve Fransızlar Antalya kıyılarında rahat edemez bir hale gelmişlerdir. Karaya çıkma planları yarım kalmıştır. Daha sonraki dönemde Antalya bölgesine kara harekâtı yapmanın zorluklarını yaşayarak gördükleri için halka şirin görünme yöntemini tercih etmek zorunda kalmışlardır. Antalya, Birinci Dünya Savaşı içinde ve sonrasında İstiklal Harbi esnasında topla tüfekle, zor kullanılarak, silah gücüne dayanarak işgal edilememişse, bunda Mustafa Ertuğrul’un düşman birliklerini karaya ayak bastırmamış olmasının büyük bir rolü ve etkisi vardır. 1916 yılı sonlarından 1918 yılı başlarına kadar Antalya kıyılarında faaliyet gösteren İngiliz ve Fransız askeri güçleri, Top. Yzb. Mustafa Ertuğrul’un doğru yerde doğru zamanda ve doğru davranışlarıyla başarısız olmuş ve bölgede etkinlik kuramamışlardır.

Halil İbrahim (GÜNAYDIN)
Burdur/Bağsaray’da 1898 yılında doğdu. 1.Dünya Savaşı içinde Antalya/Kaş’ta konuşlandırılan Topçu birliğinin 1.Topunda çavuş olarak görev yaptı. İngiliz uçak gemisi Ben My Chree’nin batırılmasında isabetli atışları ile etkili oldu. Daha sonra Antalya/Kemer’de görevli iken Fransızlara ait Paris II ve Aleksandra savaş gemilerinin batırılmasında rol oynadı. TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. 1995 yılında Burdur/Bağsaray’da öldü.
Topçu Çavuşu olarak görev yaptı. İngiliz ve Fransızlara ait 3 büyük savaş gemisinin ve çok sayıda düşman safında yer alan yelkenlinin top atışlarıyla batırılmasında önemli bir rol oynayarak büyük bir başarıya imza atmıştır. İngiliz ve Fransızlar Antalya kıyılarında rahat edemez bir hale gelmişlerdir. Karaya çıkma planları yarım kalmıştır. Türk tarihinin altın sayfaları arasında yer alması gereken bir değerdir.

Durmuş (SAVAŞÇI)
1889 yılında Ankara/Nallıhan /Yakapınar Köyünde doğdu. 1.Dünya Savaşı içinde Antalya/Kaş’ta konuşlandırılan Topçu birliğinin 2.Topunda çavuş olarak görev yaptı. İngiliz uçak gemisi Ben My Chree’nin batırılmasında isabetli atışları ile etkili oldu. Daha sonra Antalya/Kemer’de görevli iken Fransızlara ait Paris II ve Aleksandra savaş gemilerini batıran kahraman bataryada görev aldı. Bu gemilerin batırılmasında rol oynadı. TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. 1972 yılında Ankara/Nallıhan/Akdere Köyünde öldü.
Türk tarihinin altın sayfaları arasında yer alması gereken bir değerdir.

Yusuf Ziya (ERDİL):
Antalya’nın Kaş ilçesinin Seyret/Gökçeören köyünde 1889 yılında Hatiboğullarından Mehmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1909 yılında Çanakkale Boğazı 5. Ağır Topçu Alayının 5.Bölüğünde Orhaniye istihkâmında 1.Top çavuşu olarak görev yaptı. Bu görevini ifa ederken 1911-12 Türk-İtalyan Harbi esnasında Ege denizindeki Türk adalarını ve kıyılarını bombalayarak ilerleyen ve Çanakkale boğazını geçmek isteyen İtalyan gemilerinin boğazı zorlaması üzerine emrinde bulunduğu topu ateşleyerek Varese adlı İtalyan savaş gemisini 18 Nisan 1912 tarihinde vurmuş ve ağır yaralayarak savaş dışı kalmasını sağlamıştır. Bu başarısı dolayısı ile çeşitli ödüller ve takdirnameler aldı. Onbaşı olan rütbesi önce Çavuşluğa yükseltildi. Savaş sonrasında Küçük Zabit Mektebine gönderildi. Sonra Teğmen rütbesine yükseltildi. Savaş bittikten sonra memleketi olan Kaş’a döndü ve askerlik mesleğinden ayrılarak kendi köyü olan Seyret/Gökçeören köyünde imamlık görevine başladı. 1945 yılında Kaş Müftüsü oldu. 1969 yılında öldü.

Ülkemize Yaptığı Hizmetler: İtalya Devleti’nin 18 Nisan 1912 tarihinde sekizi büyük ve altısı küçük on dört parçadan oluşan dehşetengiz donanması istihkâmımızı üç saat aralıksız bombaladığında Yusuf Onbaşı düşmanın yağmur gibi yağdırdığı büyük bombaların ses ve tahrip etkisine rağmen yılmadan ve korkmadan sebat ederek kumandası altındaki topu ateşlemiş ve bu büyük düşman gücünün en önemli gemilerinden birisi olan Varese’ye isabet kaydederek ağır yaralanmasını ve muharebe dışı kalmasını sağlamıştır. Bu isabetli atışın ve kararlı duruşun etkisiyle düşman savaş gemileri geri dönerek savaş meydanını terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu gemilerin Çanakkale boğazından girip İstanbul üzerine doğru ilerlemesinin önüne geçen kahramanların başında Antalya/Kaşlı Yusuf Ziya Erdil gelmektedir. Yusuf Ziya Erdil bu başarısı ile ülkemiz ve milletimizi büyük hezimetten korumuştur. Savaş meydanında üzerine düşen görevi, büyük bir cesaretle, yiğitlikle ve beceriyle yerine getiren Antalya/Kaşlı Yusuf Onbaşı, Çanakkale’deki Orhaniye tabyasından yapılan boğaz savunmasının övünç kaynağıdır. Türk tarihinin altın sayfaları arasında yer alması gereken bir değerdir.,
NALLIHANLI DURMUŞ ÇAVUŞ ve arkadaşlarının Kaybolmaya yüz tutmuş,tarihin karanlık sayfalarından çıkartan ve bizlere aktaran Meliha ve Mehmet Özbek.

POLİS CEMİL VE MİLLİ MÜCADELE

Cemil Polisti.

İstanbul işgal edilmişti.

Gülhane Parkı’nda kahırla devriye geziyordu.

Fransız üniformalı üç Senegal askerini, bir Türk kadınına sarkıntılık ederken gördü, kadının elbiselerini yırtmaya çalışıyorlardı.Kurtulmaya çabalayan kadın çığlık çığlığa yardım istiyordu.Müdahale etti.İşgal askerleri tüfeklerine davrandı.Cemil belindeki tabancayı çekti, trak trak trak, üçünü de vurdu.Biri öldü, ikisi yaralıydı.

Cemil kaçmadı, teslim oldu.İşgal kuvvetleri mahkemesine çıkardılar, güya yargıladılar.Müebbet kürek cezasına çarptırdılar.Taa Güney Amerika’ya…“Şeytan adası” olarak bilinen Fransız Guyanası’na gönderdiler.Firar edilmesi imkansız bir hapishaneydi.Yeryüzü cehennemiydi.

İngiliz istihbaratının İstanbul’da işbirlikçi Türkler ve yerli Rumlardan oluşturduğu casusluk ağı vardı, kodadı Kara Jumbo’ydu.Yüzbaşı John Bennett yönetiyordu.Mükemmel seviyede Türkçe konuşuyordu.Kuran tefsiri yapabilecek kadar Arapça’ya hakimdi.Türk-İslam örfünü adetlerini çok iyi biliyordu, örtülü görevlerde Müslüman gibi görünmek için sünnet bile olmuştu.Kroker Oteli’ni karargah olarak kullanıyordu, Pera Palas’ın yakınındaydı, bodrum katı işkence merkeziydi.Her akşam Büyükdere’deki Rum gazinolarına eğlenmeye giderdi, sabaha karşı Kroker Otel’e döner, bodruma iner, tutuklu Türkleri küfürler eşliğinde kamçıyla döver, sonra uyumaya giderdi.Sadistti.İstanbul’daki üst düzey İngiliz casusları ise, albay Nelson tarafından yönetiliyordu, Ramiz bey takma adıyla tanınıyordu.Şişli’de bir apartmanı karargah olarak kullanıyordu.O da tıpkı Bennett gibi pürüzsüz Türkçe konuşuyordu.Suikast, sabotaj, Anadolu’da ayaklanma örgütlemek, Nelson’ın işiydi.465 yıl sonra esir düşen İstanbul’un sokaklarında, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikalı, Yunan, Cezayirli, Senegalli, Faslı, Hintli, hatta Japon askerleri devriye geziyordu.Canları kimi isterse, onu tutukluyorlar, canları kimi isterse, onu kurşuna diziyorlardı.

İstanbul’un fethi, İstanbul’u fethettiğimizden beri, 1453’ten beri ilk kez kutlanmıyordu, işgal kuvvetleri komutanlığı tarafından yasaklanmıştı.Penceresinden İstanbul Boğazı’na her baktığında top namlusu gören Vahdettin, Dolmabahçe Sarayı’nın bombalanmasından korkup, Yıldız Sarayı’na taşınmıştı.İkinci Mehmet’in fethettiği İstanbul’da, Altıncı Mehmet’in hali buydu.Fener Rum Patrikhanesi’nin kapısına çift başlı kartal armalı Bizans bayrağı çekilmişti, patrik efendi Bizans bayrağı taşıyan otomobille dolaşıyordu.Ramazan ayında, İngiliz topçusunun iftar topuyla oruç açılıyordu!İstanbul fiilen İngiltere toprağı olmuştu, “vize”ye bağlanmıştı, İstanbul’a gelmek isteyen bir Türk, İngiliz konsolosluğundan vize almak zorundaydı.Mustafa Kemal ilk iş Topkapılı Mehmet’i yanına çağırdı, “Mim Mim Grubu’nu kuracaksın” dedi.Müdafaa-i Milliye.M.M.Başharflerinin Osmanlıca okunuşu Mim Mim’di.Eski tulumbacıydı.Kolunda meşin bileklik, boynunda muska taşıyordu, kabadayıydı.Gözükaraydı.“Topkapılı Cambaz Mehmet” adıyla nam salmıştı.Doğma büyüme İstanbullu’ydu.Çanakkale’den beri Mustafa Kemal’in askeriydi.Temasları hiç kesilmemişti.Samsun’a geçmeden önce yaptığı gizli toplantılar sırasında, Şişli’deki evine gelenlerden biri, Topkapılı Mehmet’ti.İstanbul’da üç bin elemanı vardı.Sandalcı, hamal, esnaf… Sokakta müthiş bir istihbarat ağı kurdu.Yaprak kımıldasa haberi oluyordu.Gizli evleri, gizli depoları, gizli buluşma noktaları vardı.Anadolu’ya bilgi, insan, silah, cephane kaçırıyorlardı.Mustafa Kemal için canını vermeye hazır olan Topkapılı Cambaz Mehmet, gizli haberleşmede “Demir” kodadını kullanıyordu.İstanbul’da resmi olarak albay Neşet bey’e bağlıydı.Neşet bey de, albay İsmet’e (İnönü) bağlıydı.Mim Mim Grubu’nun en önemli silahı, sustalıydı.Hedef alınan işgal subaylarını, Türk kadınlarına sarkıntılık eden veya esnafa tokat atan işgal askerlerini gölge gibi takip ediyor, tenhada bıçaklıyorlardı.İşgal kuvvetleri için keskin ve sessiz bir tehlikeydi.Semt semt örgütleniyorlardı.Gerekirse mahalle mahalle vuruşulacaktı.

Topkapılı Cambaz Mehmet filmlere çekilmesi gereken, romanları yazılması gereken sansasyonel operasyonlara imza attı. İngiliz işgal kuvvetleri komutanı general Harrington’ın makam otomobilini çaldı mesela, bizzat sürerek götürdü, Ankara’da Mustafa Kemal’e hediye etti!Bilahare, yine İstanbul’da Hamza Grubu kuruldu.Askeri istihbarat teşkilatıydı.Hazreti Hamza’nın kuvvetinden, cesaretinden ilham alınmıştı.Sivil ve asker gönüllülerden oluşan Mim Mim Grubu görevini layıkıyla yerine getirmişti, artık askeri hiyerarşide faaliyet gösterecek kurumsal teşkilata geçilmişti, Genelkurmay’a bağlıydı.Lideri albay Neşet beydi.Eminönü merkez üssüydü.Hüseyin Hüsnü Eczanesi’nin tavanarasında toplanıyorlardı.Ay, Yıldız, Güneş gibi kodadları kullanıyorlardı.İstanbul-Ankara arasındaki mesaj trafiğini, Büyük Postane’nin bodrumundaki gizli telgraf merkezinden yürütüyorlardı.İstanbul Telgraf Müdürü İhsan bey, Mim Mim Grubu mensubuydu, onun Nişantaşı’daki evinin bodrumuna da gizli bir telgraf merkezi kurmuşlardı.İstanbul’daki konsolosluklarda çalışan, İzmir’de Bursa’da Manisa’da, işgal bölgesinde çalışan casusları, muhbirleri vardı.Grubun kilit isimlerinden Şakir Muzaffer bey, telgraf-kurye iletişimini sağlayan şifre anahtarını taşırken, İngilizler tarafından yakalandı, bu hadise üzerine, grubun ismi Mücahid olarak değiştirildi.Daha sonra Muharip Grubu oldu.İsim değiştikçe, işgal istihbaratının kafası karışıyordu.

En son Felah Grubu ismini aldı.Mühimmat depolarını soyuyor, dolu sandıkları götürüyor, onların yerine birebir aynı sandıkları bırakıyorlardı. Böylece, İngilizler depoların soyulduğunu anlamıyor, lazım olup da sandıkları açtıklarında boş olduğunu farkediyorlardı.Çıldırtıcı bir taktikti.Selimiye Kışlası’nın deposundaki telsizleri de yine böyle zeki bir planlamayla çalmışlardı. Planı, teğmen İhsan yapmıştı. Haydarpaşa askeri hastanesinde görevli yurtsever bir doktor, Selimiye’de görevli bir Türk askerine “veba” teşhisi koydu, karantina raporu yazdı. Elbette bu teşhis sahteydi ama, veba raporunu duyan kaçarak uzaklaştı, Selimiye Kışlası insansızlaştırıldı.Felah Grubu geceyarısı girdi…Bir tek nöbetçiyle bile karşılaşmadan, komple boşalttı.İstanbul’dan o kadar yüklü cephane çalınıyordu ki, bunları takalarla küçük motorlarla taşımak artık imkansız hale gelmişti.

Fransız ve İtalyan ticari gemilerini kiralamaya başlamışlardı!Parayı silah gibi kullanıyorlardı.İşgal kuvvetleri Türk teknelerinde titizlikle arama yaparken, hem akıllarına gelmediği için, hem de kapitülasyonlar nedeniyle Fransız ve İtalyan gemilerine dokunmuyorlardı.İnebolu’ya Mersin’e devasa miktarda mühimmat indiriyorlardı.İtalyan şirketi Lloyd Triestino Company’e ait gemiyle, İstanbul’dan sahra topları gönderilmişti mesela, İnönü Savaşları’nın kazanılmasında bu topların kritik faydası olmuştu.

Felah Grubu’ndan yüzbaşı Kemal bey’in Fransız istihbaratından elde ettiği bir harita, Kurtuluş Savaşı’nın en değerli istihbarat çalışmalarından biriydi.Çünkü bu harita, Yunan ordusunun Ege’de konuşlandığı tüm noktaları, bütün mevzilerini, bütün topçu merkezlerini, bütün tahkimatı, bütün lojistik yollarını gösteriyordu.İstanbul’dan Anadolu’ya dört binden fazla insan kaçırdılar.40 bin tondan fazla cephane kaçırdılar.Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi, Ahmet Yesevi öğretisinden geliyordu, 1752’de Buharalı dervişler tarafından kurulmuştu, milli mücadele dönemindeki şeyhi, Ata efendi’ydi.Özbekler Tekkesi, Kuvayı Milliye üssü olarak kullanılıyordu.İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi, Mehmet Akif Ersoy gibi isimler, önce burada saklanmış, buradan Anadolu’ya geçmişti.Anadolu’ya insan, silah, cephane kaçırılan bir başka Kuvayı Milliye merkezi, Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Tekkesi’ydi.Alevi Bektaşi dergahının kuruluşu İstanbul’un fethine dayanıyordu, o dönemki postnişini Ahmet Nuri Baba, Mim Mim Grubu’nda görev yapıyordu.

Tam o günlerde, Yıldız Sarayı’nda düğün vardı.Padişahımız Vahdettin efendimiz beşinci eşiyle dünya evine giriyordu!Beşinci zevce Nevzad hanımdı, 18 yaşındaydı.Vahdettin o sırada 60 yaşındaydı.18 yaşında kızla evleniyordu ama, kendi kızı bile 29 yaşındaydı.Gündüz ziyafet verildi, akşama doğru kına gecesi yapıldı.Padişahın öbür eşlerinin birer nedimesi, nikaha şahitlik etmek üzere saraya getirildi. Harem adetlerinin gereğiydi… Kadınefendiler, yani padişahın ilk dört eşi, nedimelerine verdikleri vekaletle, yeni ortaklarını kabul etmiş olurlardı.Emine Nazikeda kadınefendi, İnşirah kadınefendi, Müveddet kadınefendi ve Nevvare kadınefendi, nedimelerini gönderdiler.Nevzad hanım beyaz ipekten gelinlik giymişti.Başına pırlantalı taç takılmıştı.Boynunda pırlantalı kolye vardı.Yüzü beyaz tül’le kapalıydı.Kanepede oturuyordu.Hazinedar kalfa, yani en kıdemli cariye, maiyetindeki cariyelerle birlikte geldiler, padişahın baş imamı ve iki harem ağası da geldi.En son Vahdettin geldi.Nikah merasimi başladı.

Padişah, gelinin yanına kanepeye oturdu.İmam kanepenin karşısında yere oturdu.Salondaki herkes merasim boyunca ayakta durdu.Harem ağaları şahit olduklarına dair yemin ettiler. Nedimeler, vekaleten yeni hanımefendiyi kabul ettiklerine dair yemin ettiler.Nikah kıyıldı.Hazinedar kalfa, padişahın önünde diz kırdı, elindeki gümüş kutuyu açtı, içindeki gümüş mührü çıkardı, Nevzad hanım’ın avucuna koydu, “sizi ikbal ilan ediyorum, inşallah hayırlı bir zevce ve saray için şerefli bir hanımefendi olursunuz” dedi.

Padişah çıktı gitti, kadınları yalnız bıraktı.Gecelere kadar şenlik devam etti.Vatan evlatları toprağa kefensiz girerken…Vahdettin efendimiz kokular sürünüp, gerdeğe girdi.Sirkeci’deki Büyük Postane’nin bodrumunda gizli telgraf merkezi kurulmuştu.İkinci kattaki muhabere salonundan çaktırmadan hat çekilmişti.

Vatansever telgrafçılarımız mesai bittikten sonra binaya sızıyor, yeraltındaki odada gaz lambasının ışığında sabaha kadar çalışıyorlardı. Anadolu’ya mesaj gitmesin diye kapıda nöbet tutan süngülü İngiliz askerlerinin ruhu bile duymuyordu.Silah cephane sevkiyatı, Anadolu’ya geçecek subayların sahte kimlik belgeleri, İngiliz casusların isim listesi gibi hayati konularda kesintisiz trafik yaşanıyordu.Direksiyon binası’ndan Mim Mim Grubu’na iletilmek üzere, bazı günler 400’ün üzerinde şifreli telgraf geliyordu.İstanbul’un işgal edilmesini Mustafa Kemal’e ilk aktaran Manastırlı Hamdi bey, Büyük Postane’deki yurtseverlerimizden biriydi.Ankara-İstanbul arasında vızır vızır kuryeler dolaşıyordu, adeta mekik dokuyorlardı, telgraf hatları kesildiğinde, şifreli mesajlar elden ele ulaştırılıyordu.

Mustafa Kemal’in kodadı “Nuh”tu.Mesajlarının altına imza olarak “Nuh” yazıyordu.1914’te Çanakkale Savaşı’nda kıyıya demirleyen ve yüzer tabya olarak kullanılan Mesudiye zırhlısı, İngiliz denizaltısı tarafından batırılmıştı. Sulara gömülmeden önce 75 milimetrelik iki topu sökülmüş, kurtarılmış ve Haliç’e getirilmişti.Sütlüce’deki askeri depoda, İngiliz nöbetçilerin kontrolünde tutulan bu toplar, bir geceyarısı operasyonuyla çalındı.Birisi, Kasımpaşa’daki Büyük Cami’nin tabutluk bölümüne, diğeri, Beyoğlu Kulaksız’da bir mandıraya saklandı.İlk fırsatta Anadolu’ya gönderildi.Haliç’te bağlı tutulan Alemdar römorkörü kaçırıldı.Zonguldak açıklarında bir Fransız hücumbotu tarafından önü kesildi.Kurtulmayı başarıp Ereğli’ye yanaştı ama, gemiden gemiye çatışma sırasında serdümen Recep kahya hayatını kaybetti.Milli mücadelenin ilk ve tek deniz şehidiydi.Kaptanı Adil beyin planıyla kaçırılan Alemdar römorkörü, silah ve cephane taşıma işinde Karadeniz’de hayati görev yaptı.

Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin depolarında ne kadar ilaç ve sargı bezi varsa, çalındı, Akşehir’e götürüldü.İngiliz yüzbaşı Armstrong, Felah Grubu’ndan çektiklerini yıllar sonra şöyle anlatacaktı… “Depoları soyuyorlardı, önleyemiyorduk, bir gece ben oradayken gene silahlı Türkler geldi, nöbetçileri bağladılar, görülecek olsam vurulurdum, zorlukla saklandım, Türkler barut mahzenlerinde rahat rahat sigara içiyorlardı, tahtaları kırarak ateş yakıyor, yemek pişiriyorlardı, patlayıcı maddeleri hiç korkmadan, hiç telaş etmeden taşıyorlardı.”Hakimiyet-i Milliye başta olmak üzere, Anadolu’da yayınlanan yurtsever gazeteleri İstanbul’a getiriyorlar, vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına çaktırmadan bırakıyorlar, halkın bu gazetelere ulaşmasını, hiç olmazsa şehiriçi seyahat sırasında okumasını sağlıyorlardı.İstanbul halkı bu gazeteler sayesinde, Ege’de Adana’da Urfa’da Kars’ta cephe cephe neler oluyor, öğreniyordu. TBMM’de alınan kararlardan, çıkarılan kanunlardan böyle haberdar oluyordu.

Felah Grubu’nun en önemli görevlerinden biri, Anadolu’ya geçen subay, astsubay ve sivillerin aileleriyle ilgilenmekti.Çünkü, vatanı kurtarmak için kendi canlarını hiçe sayarak Anadolu’ya geçenler, eşlerini çocuklarını analarını babalarını İstanbul’da bırakıyorlar, her saniye akılları onlarda oluyordu.Milli mücadelenin yazılmayan çok önemli yönlerinden biridir bu.Felah Grubu, İstanbul’da kalan ailelerin ekonomik sıkıntılarıyla ilgileniyor, gerekirse maddi yardımda bulunuyordu.

Hastalık olursa, doktor sağlanıyor, ameliyat ettiriliyorlardı.Vefat olursa, kendi ailelerinden biri vefat etmiş gibi, defnedilene kadar, son göreve kadar cenazeyle ilgileniyorlardı.İzmir işgal edildiğinde Anadolu’ya geçip, İstanbul’un kurtuluşuna kadar ailesini göremeyen subaylar vardı.Felah Grubu, Anadolu’daki bu eşler-babalar-evlatlarla, İstanbul’daki aileleri arasında kesintisiz mektup trafiğini sağlıyordu.

Şeytan adası’na götürülen polis Cemil’i herkes unutmuştu…İki defa kaçmaya teşebbüs etmiş, ikisinde de yakalanmış, prangaya vurulmuştu, ömrünün sonuna kadar orada çürüyecekti.Cemil bile kendisinden umudu kesmişti. Ama, Mustafa Kemal asla unutmadı!Asla peşini bırakmadı.Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp, Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün kurumlarıyla tesis ettikten sonra, Fransa’nın Ankara büyükelçisini Çankaya Köşkü’ne çağırdı.Bizzat talep etti.“Haksızlığa uğrayan Cemil’i memleketine iade edin” dedi.

Dışişleri bakanımız Tevfik Rüştü Aras’ı da meselenin takibiyle görevlendirdi. Gülhane’de yaşanan hadisenin üzerinden 10 çileli yıl geçmişti…Uzuuun uzun yazışmalar nihayet netice verdi.Cemil serbest bırakıldı.1929’da yurda döndü. Galata rıhtımında ulusal kahraman olarak karşılandı. Tutuklandığında 20 yaşındaydı.30 yaşında dönmüştü. Giderken tek kelime Fransızca bilmiyordu, döndüğünde neredeyse Türkçe’yi unutmuştu, Fransızca’yı daha akıcı konuşuyordu. “Ömrümün en güzel yılları oralarda heba oldu, bundan böyle hayatımı yaşayacağım” demedi… Mesleğine döndü.

Pangaltı karakolunda görevlendirildi.Henri Charriere isimli Fransız yazar, 1931 yılında cinayetten tutuklanmış, ömür boyu kürek cezasına çarptırılmış, şeytan adası’na gönderilmiş, 13 yıllık kaçış mücadelesinden sonra, hindistan cevizlerinden sal yaparak özgürlüğüne kavuşmuştu.Kendi hikayesini “Kelebek” adıyla roman haline getirdi.1968 yılında yayınlandı. Bu romanın 1973 yılında Hollywood’ta filmi çekildi, başrollerinde Steve McQueen ve Dustin Hoffman oynadı, gişe rekorları kırdı.Dünyanın en etkileyici filmlerinden biri oldu. Hafızalara mıh gibi çakıldı. Fransız Kelebek’in hikayesini bütün dünya ezbere öğrendi.Fransızlar tarafından şeytan adası’na gönderilen Türk polisi Cemil’in hikayesi, yani, Türk Kelebek’in hikayesi ise, milli mücadele tarihimizin tozlu rafları arasında kaldı.

Ve bugün…İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun 98’inci yıldönümü. Kurtuluş günü kutlamaları, yurtsever polis Cemil’in küstah işgal askerine kurşunu yapıştırdığı Gülhane Parkı’nda yapılacak. Biz bu şehri, bu vatanı, işte böyle gerçek kahramanlarımız sayesinde kurtardık, TBMM’yi Cumhuriyet’i işte böyle gerçek kahramanlarımızla kurduk. İstanbul’dan milletvekili seçilen İsmail “kahraman” gibi nankörlere kalsaydık, İstanbul’umuza hâlâ vizeyle, anca turist olarak girerdik!.

Yılmaz Özdil 06/10/2021

ARAPLARIN TÜRK KATLİAMI, TÜRKLERİN İLK İSLAM İLE TANIŞMASI VE BİLMEDİĞİMİZ TARİH

Türk düşmanı kuteybe bin müslim

(Sözde büyük İslam alimi Abdulhakim Arvasi hazretleri “Türkistan ateşperest idi. Emevilerin hilafeti zamanında Kuteybe isminde Müslüman bir kahraman İslam dinini burarlara yaydı.” Dedi.Kuteybe bin Müslim ile ilgili olarak büyük müfessir ve aynı zamanda sözde büyük tarihçi İbni Kesir de:” Ümeranın ulularından biri olan Kuteybe, aynı zamanda büyük bir kahraman ve komutandır. Allah, onun vasıtasıyla o kadar çok kimseyi hidayete ulaştırmıştır ki sayılarını ancak Allah bilir. Bu kimseler Müslüman olmuşlar ve Allahın dinine sımsıkı sarılmışlardır.” Demektedir. ´

İşin daha acı yanı bazılarıda şöyle der; Türkistan’ın Maverahünnehr bölgesini fetheden ve Türklerin İslam ile şereflenmesinde en büyük rolü olan Kuteybe bin Müslim hazretleridir. Türkistan’da İslamiyetin yerleşmesini temin eden bu büyük mücahid maalesef gençliğimiz tarafından hemen hemen hiç bilinmemekte, tanınmamaktadır.)

Yanılıyorsunuz kendilerini gayet iyi biliriz,gerçeklerini de. araplar bunu saklama gereğini bile hissetmez arşivlerinde mevcuttur.Gerçeği unutanlar ve hayal dünyalarında yaşayan insanlara bizde bir hatırlatalım istedik.

Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..

Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.

Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam’ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..

Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara’nın Talan Edilmesi

Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir… ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü….( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.

Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü …. “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın…” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler..

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

Buhara’nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı

Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar..

( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam’ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. )

Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )

Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..

9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Bu olay, Ziya Kitapçı’nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;

Bu harblerden birinde, et-Taberi’nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,

Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.

Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )

Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,

1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir..

2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..

3.Şehirde Cami yapılacaktır..

4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..

5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..

Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır..

Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..

2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )

Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır..

Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..

717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz..

Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..

Hakan Sulu’nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi

Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..

Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..

Hakan Sulu’nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti

Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür..

Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..

Kur-Sul’un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması

Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..

Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir..

749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam’ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.

Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevali ler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar..

Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..

Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır

Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam’a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..

Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı’nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.

Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı

a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği

Arapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu’nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya’ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine’ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani’nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.

Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran’a değil, Türkistan’ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan’ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.

GERÇEK BAŞARI

Kenyalı koşucu Abel Mutai bitiş çizgisine sadece birkaç metre uzaklıktaydı, ancak tabelaları karıştırdı ve yarışı bitirdiğini düşünerek durdu.İspanyol yarışçı Ivan Fernandez hemenarkasındaydı ve neler olduğunu anlayarak Kenyalıya koşmaya devam etmesi için bağırmaya başladı. Mutai İspanyolca bilmiyordu ve anlamadı.Neler olduğunu anlayan Fernandez, Mutai’yi zafere itti.

Bir muhabir Ivan’a “Bunu neden yaptın?” Diye sordu. Ivan yanıtladı, “Benim hayalim, bir gün kendimizi ve başkalarını kazanmaya zorladığımız bir tür topluluk yaşamına sahip olabileceğimiz.”Muhabir, “Peki Kenyalının kazanmasına neden izin verdin?” diye ısrar etti. Ivan, “Kazanmasına izin vermedim, o kazanacaktı. Yarış onundu” diye yanıtladı.Muhabir ısrar etti ve tekrar sordu, “Amakazanabilirdin!” Ivan ona baktı ve yanıtladı:”Fakat benim zaferimin değeri ne olurdu? Bu madalyanın onuru ne olurdu? Annem bunun hakkında ne düşünürdü?”Değerler nesilden nesile aktarılır.

Çocuklarımıza hangi değerleri öğretiyoruz ve başkalarınakazanmaları için ne kadar ilham veriyorsunuz?Çoğumuz, onları güçlendirmeye yardımcı olmak yerine, insanların zayıflıklarından yararlanıyoruz.

Alıntı:

SAKARYA MUHAREBESİ

SAKARYA MUHAREBESİ
Dünya harp tarihine “en uzun Meydan Muharebesi”, Türk İstiklâl Harbi Tarihi’ne de “Subay Muharebesi” olarak geçen Muharebedir…
23 Ağustos 1921’de başlayıp, aralıksız 22 gün süren ve büyük mücadeleler sonunda Türk Orduları’nın zaferiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Savaşı’nda, Mustafa Kemal, Türk Orduları’na, Türk milletinin yazgısını değiştirecek şu buyruğu vermiştir:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır! O satıh, bütün vatandır! Vatanın her karış toprağı, kanla ıslanmadıkça terk olunamaz!”
Sakarya Zaferimizin 100. yıl dönümü kutlu olsun! Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet, minnet ve sonsuz saygıyla anıyoruz…
Yedi düvele karşı savaşarak bize bu vatanı emanet eden, Bütün kahramanlarımızın ruhları şad mekanları cennet olsun.
DÜNÜNÜ BİLMEYEN YARININI İNŞA EDEMEZ!
#sakaryameydanmuharebesi

SAKARYA SAVAŞI

27 AĞUSTOS 1922

Bugün 27 Ağustos…
İşte gerisi resmi kayıtlardan…
“… 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay Çiğiltepeyi kuşatmış, saat 10.30’da Mustafa Kemal telefonda komutana;

  • Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız?
  • Komutanım, yarım saat sonra alacağız.
  • Başarılar diliyorum.
    Mustafa Kemal (10.45):
  • Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.
  • Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız.
    Mustafa Kemal (11.00):
  • Reşat Bey’i istiyorum.
  • Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti.
    Okuyorum, komutanım.
  • Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.
    Mustafa Kemal’in gözlerinden yaşlar boşanır:
  • Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.
    11.45 Başkomutanın telefonu çalar:
  • Çiğiltepe alınmıştır komutanım. Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovası’na doğru kaçmaktadır, arz ederim”.
    İlgili resmi kayıt burada biter.
    Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal Paşa şöyle ifade eder:
    “Türk Askerine,
    Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası
    sendedir.
    Her zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahraman evlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun.”

Albay Reşat, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk Ulusunun temsil ettiği tüm değerlerin simgesidir. O, başlı başına bir Türkiye’dir. Ve O’nun yazgısı, gerçekte Türkiye’nin yazgısıdır…
Adını Türk edebiyatında sıkça duyduğumuz Ziya Paşa‘nın oğlu olarak İstanbul’da doğan Albay Reşat, 1896 yılında Harp Okulu’nu bitirmiş ve Türk’ün kurtuluş mücadelesi verdiği bir dönemdeki birçok savaşta başarıyla savaşmıştır.
Önce Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda, sonra Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde, sonra ise Muş ve Bitlis’in düşman işgalinden kurtuluşunda çok büyük başarılar gösteren Albay Reşat, Mustafa Kemal Paşa‘nın takdiriyle birlikte madalyalar kazanmıştır.
1918’de İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919’da Milli Mücadele’ye katılmak üzere İnebolu’dan “İstiklal Yolu” üzerinden Ankara’ya geçmiştir.
Reşat Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21. Tümen) Komutanlığı’na getirilmiştir.
Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük Taarruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini etkileyecek en kritik mevkide yer alan -Sincanlı Ovasından Dumlupınar’a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan- Çiğiltepe’yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir.
Ne var ki, bu tepenin önemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı tamamlamıştır.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm kahramanlarımızı sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz.Ruhları şad mekanları cennet olsun.

MUHARREM AYI VE KERBELA HADİSESİ

Hicri takvime göre Muharrem ayı Hz Hüseyin’in Kerbela’da Halife Yezit tarafından askerlerine katlettirildiği aydır. Hz Hüseyin ve bütün ailesi, yani Peygamberimizin Ehli Beytinin beşikteki çocuğa kadar katledildiği yerdir Kerbela. Şüphesiz bütün müslümanlar bu olayı bilir ve acısını yüreğinde hisseder.
O günden günümüze kadar ne Yezitler bitmiştir, ne de Hüseyin’ler. İslam ve müslümanlar için bir dönüm noktası olan bu tarihi olayı mutlaka bilmemiz ve öğrenmemiz gerekmektedir. Kısaca konuyu öğrenmemiz adına bilgi paylaşmak istedim.
Anadolu’da şüphesiz Muharrem ayında bütün evlerde bu olaya atfen Aşure kaynatılır ve dağıtılır. Muharrem orucu tutulur. Alevi olsun ya da olmasın herkes bunu yapar. Bunu ortak değer ve inanç kabul ederiz. Kerbela şehitlerini Rahmet ile anıyoruz.

Bir rivayette, Peygamberimiz (a.s.m)’in: “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah Hüseyin’i seveni sever. Hüseyin “esbat”(Soyumdandır.Torunumdur)tan biridir.” dediği nakledilmiştir.

KERBELA OLAYI
Müslümanlar Arasındaki İlk Ayrılıklar
Hz. Muhammed’in 632 yılında ölümünün ardından halifelik makamını sırasıyla; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye geçmiştir. Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından halifelik makamına geçen Hz. Ali, Hz. Osman’ın katillerini bulmamakla suçlanmıştır. Hz. Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı’nın ardından Müslüman dünyasında ayrılıklar baş göstermişti. İslam dünyası iki ayrı yönetim tarafından idare edilmeye başlanmıştı. Kûfe, Hz. Ali’nin halifeliğinde, Şam başkent olmak üzere Hz. Muaviye’nin yönetimindeydi. Hz. Ali bir harici tarafından öldürülünce, Hz. Hasan halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmak zorunda kalmıştı. Fakat Muaviye’den sonra halifelik, Hz. Ali’nin diğer oğlu Hz. Hüseyin’e devredilecekti.
• Kerbela Olayı’nın Nedenleri
Hz. Muaviye öldükten sonra yerine söz verildiği gibi Hz. Hüseyin değil, Muaviye’nin oğlu Yezid geçmiştir. Fakat Yezid’in halifeliğine tepkiler oldukça fazla olmuştur. Çünkü halifenin demokratik yollardan seçilmesi gerekiyordu ve Yezid’in halifeliği ile halifelik makamı saltanat usulüne çevrilmiş oluyordu. Yezid, halifelik makamına geçer geçmez iktidarını ve otoritesini sağlamlaştırmak maksadıyla Medine valisine, kendisine itaat etmeleri konusunda mektup yazmıştı. Diğer taraftan, Kûfe halkı ise Hz. Ali’ye sıkı sıkıya bağlı olduklarından Yezid’in halifeliğini tanımak istemediler. Ayrıca, Emeviler dönemi ile birlikte başkent, Şam’a taşınmıştı ve Kûfe’nin gelirlerinde de gözle görülür azalmalar yaşanmıştı. Tüm bu nedenlerden ötürü Kûfe halkı, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’e mektup yazarak kendisine bağlılıklarını bildirdiler ve onu Kûfe’ye davet ettiler. Hz. Hüseyin, kendisini Kûfe’de kalabalık bir grubun beklediğini düşündüğünden bu daveti kabul etti ve Kûfe’ye gitti.
Yanına ailesini de alarak Kûfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezid’in ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezid’in ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.
• Kerbela Olayı’nın Sonuçları ve Günümüze Etkileri
Kerbela Olayı ile İslam dünyasında mezhep ayrılığı derinleşmiştir. Olayın ardından Sünni-Şii çatışması ortaya çıkmış ve Şia hareketi doğmuştur. Bu olaydan sonra bazı Şia mezhebindeki Müslümanlar, Emevilerin ve dört halifenin (Hz. Ali hariç) hilafetine karşı çıkarak hilafet makamının yalnızca Hz. Ali soyundan gelenlere ait olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre, Hz. Muhammed ölmeden önce, kendisinden sonra yerine geçecek kişinin ismini yazmak üzere kalem kâğıt istemişti. Fakat Peygamberin bu isteği yerine getirilmemişti. Eğer Hz. Muhammed’in isteği yerine getirilseydi Peygamber, kâğıda Hz. Ali’nin ismini yazacaktı ve halife Hz. Ali olacaktı. Şia’nın dayandığı görüş buradan gelmektedir. Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise, Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.

Alıntı yapılmıştır

M.Ali Topçu

BOZKURT

Bir röportaj sırasında İngiliz televizyoncunun dikkatini duvardaki Hilâl ve Bozkurt çeker.Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey’e bunun ne olduğunu sorar:”O Bozkurt’tur”der Elçibey ve ekler.”O gördüğünüz Türk Milleti’nin sembolüdür totemidir.

”İngiliz televizyoncu biraz düşündükten sonra özür dileyerek tekrar sorar;”Niçin kendinize vahşi ve yırtıcı bir hayvanı sembol olarak seçtiniz?”Elçibey’in cevabı:”İngilizler’in sembolü olan aslan hayvanların kralıdır değil mi?Ancak bu kral dediğiniz hayvana sirklerde 3 kg.sosis verip yanan halkaların içinden sağa sola zıplatırsınız…

Vahşi ve yırtıcı dediğiniz Bozkurt’a bunu yaptıramazsınız. O, özgürlüğünü ve onurunu hiçbir şeye değişmez Bozkurt’u zincire vurup kafese atsanız bile, ya üzüntüden ölür ya da zincir ve kafesi parçalayıp gider Onu yok edebilirsiniz, öldürebilirsiniz ama sindirip esir edemezsiniz Bozkurt’u kendinize tâbi kılamazsınız. İşte bu nedenle Türkler kendilerine mücadele sembolü olarak Bozkurt’u seçmiştir. ”ruhun şad mekânın cennet olsun

Ebulfez Elçibey

BİR SANATÇI BÖYLE DOĞDU

BİR SANATÇI BÖYLE DOĞDUTelefon ahizesini uzatan otel resepsiyonunda görevli adamın yüzüne doğru dürüst bakamaz bile.. İstanbul’dan ailesinin gönderdiği para karşılayamıyordu gündelik harcamalarını. Otele borcu birikmişti. Bir anlık tebessümle ahizeyi eline alarak resepsiyon görevlisinden kaçırır bakışlarını..

Mefkure Hanım’dır arayan.. “Çabuk gel, akşama birisi hastalandı, onun rolünü oynayacaksın.” Ulus’taki “Genç Palas” otelinin kapısından dışarı çıktığında hem mutlu hem çaresizlik içindedir. Ankara’ya Devlet Tiyatrosu’na girmek için gelmişti. Küçük Tiyatro’da oynanan “Tufan” adlı oyunun son sahnesinde rolü olan oyuncunun yerine çıkacaktı sahneye.. Romalı kıyafetleri içinde bir uzaylıyı oynayacaktı. Biliyordu ki bu rol bir imtihandı kendisi için.

Devlet Tiyatrosu’na kabul edilip edilmemesi o sahnede göstereceği performansa bağlıydı. Salondaki Muhsin Ertuğrul’un gözü kendisinde olacaktı!.. Ama çözmesi gereken daha büyük bir sorun vardı. O akşam sahneye çıkabilmesi için dilekçe yazıp vermeliydi.. Elbette dilekçeyi yazardı ama Muhsin Ertuğrul’un sekreteri Mefkure Hanım dilekçeye mutlaka 15 liralık pul yapıştırılması gerektiğini üstüne basa basa söylemişti telefonda. Oysa cebinde 5 kuruşu bile yoktu. “Chopin” ile vedalaşma vakti gelmişti.. Başka çaresi yoktu. Samanpazarı’ndaki bit pazarına gidecek ve “Chopin” adını verdiği lacivert pardösüsünü satacaktı.

Yolda karşısına çıkan seyyar fotoğrafçıya Samanpazarı’na nasıl gidileceğini sorar. “Hayrola, bir şey mi satacaksın?” sorusu üzerine de adama üstündeki şık pardösüyü gösterir. Fotoğrafçı, omuzlarından tutarak evirip çevirmeye başlar oyuncu adayını. Genç adam, “Yahu yapma, herkes bize bakıyor, rezil rüsva olduk,” derken, pardösü çoktan çıkmıştı sırtından. Astarı inceleyen fotoğrafçı sonunda ağzından çıkarır baklayı : “Ben buna 30 lira vereyim.” Çok az diye itiraz etse de bit pazarında ilk fiyatı verene zaten satacağını düşünür. Otuz lirayı alır almaz hızlı adımlarla yolunu tutar Küçük Sahne’nin. Mefkure Hanım’a dilekçeyi ve 15 liralık pul parasını verip dışarı çıktığında, Kızılay’a doğru ilk adımlarını atarken, yağmur bastırır aniden. Sanki Ankara’nın yağmurları yağmak için pardösüsünü sattığı günü beklemişlerdi. Sırılsıklam âşık olduğu tiyatro sanatına profesyonel oyuncu olarak böyle adım atar genç adam.

O akşam, sahnede sergilediği oyunculuk çok beğenilir ve Devlet Tiyatrosu’na kabul edilir. Cevat Başkut’un yazdığı “Kleopatra’nın Mezarı’nda” oyununda bir rol verilir kendisine..Oyunun ilk perdesi, büyüler yaparak define arayan bir adamın, sahnenin bir köşesinde duran bulgur pilavını ve pideyi yiyerek orucunu bozmasıyla son bulmaktadır.

Perde inip de oyuncular sahneyi terk eder etmez çalakaşık pilava dadanır, her gece.. Devlet Tiyatrosu’na kabul edilmiştir ama cebinde parası yoktur yine de.. Bir gece, oyunun ilk perdesi kapanır kapanmaz, sahnedeki pilavı yemeye koyulurken yakalanır, arkadaşları tarafından.. Eyvah ki ne eyvah! Ne de olsa sanatçının yediği, parası Devlet tarafından ödenen oyunun dekorudur. Sonuçta, bulgur pilavı da olsa, dekorun bir parçasıdır yenilen! Kısa sürede meteliğe kurşun atan genç adamın her gece oyunun aksesuarını yediği Devlet Tiyatrosu’nun koridorlarında duyulur. Şikayet üstüne şikayet..

Sanatçı, bir gece perde iner inmez kaşık daldırdığı bulgur pilavının çok daha kaliteli yağla hazırlandığını, üstelik sıcak olduğunu fark eder.. Pide de tazeciktir.. Dahası, oyunun aksesuarına bir de irmik helvası eklenmiştir. Şikayetler Muhsin Ertuğrul’un kulağına kadar gitmiştir!.. Erol Günaydın anısına saygıyla ….

SUNAY AKIN.#SİFİN

AÇE’DE TÜRK İZLERİ

OSMANLI’NIN UZAKTAKİ DOSTU ‘’AÇE SULTANLIĞI’’  
Sumatra Adası’nın kuzeyinde 20. yüzyıl başlarına kadar hüküm süren Müslüman Açe (Aceh) Sultanlığı, 16. yüzyılda Portekiz istilasına karşı koymak için Osmanlı İmparatorluğu’ndan destek istemişti. Açe Sultanlığı, Osmanlı’dan 1900’lü yıllara kadar pekçok kez yardım almış, 19. yüzyılda da Osmanlı idaresi altına girmek için girişimde bulunmuştu. Ancak Osmanlı Devleti Avrupa ile ilişkisini bozmamak için Açe’nin bu isteğine olumlu yanıt veremedi.   16.yüzyıl başında Portekiz deniz gücü, Hindistan Yarımadası, Malaka, Endonezya, Borneo ve Sumatra bölgesini etkisi altına aldı. Ancak bölgedeki Portekizliler gelene kadar bölge ticaretini elinde tutan Müslüman devletler direnişini sürdürdü. Bu devletler Portekiz istilasına karşı 1500’lerin başından itibaren Osmanlı Devleti’nden yardım istediler.
Osmanlı Devleti ise Kızıldeniz’de kurduğu donanma ile Portekiz hakimiyetini kırmaya çalıştı. Ancak mesafenin uzaklığı ve Hint adalarındaki bazı ülkelerin sürekli taraf değiştirmeleri Osmanlıların başarısını engelledi.
Bölgedeki Müslüman devletler arasında en güçlüsü ise Sumatra adasının kuzeyinde bulunan Açe Sultanlığıydı. Açe devleti Portekiz yayılmacılığına karşı inatla direniyor, hatta bölgedeki Malaka yarımadası gibi bazı kritik noktaları geri almak için seferler düzenliyordu.
1540’larda Açe Sultanı Alaeddin, Osmanlı Devleti’nden destek almak için ilk kez İstanbul’a elçi gönderdi. İstanbul’a 1547’de gelen Açe elçisi, Kanuni Sultan Süleyman’a nadir hayvanlar, tütsüler, kıymetli eşyalar ile köleler sundu. Bu elçinin talebi üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Açe’ye bir miktar yardım gönderildi. 1564 yılında da yine Açe Elçisi’nin talebi üzerine Osmanlı Temsilcisi Lütfi bey ile birlikte Açe’ye top döküm ustaları ile gemi yapımcıları ve askeri mühimmat gönderdi.
       
AÇE SULTANI’NIN YARDIM TALEBİ
Açe Sultanlığı’nın Osmanlı Devleti’nden asıl büyük yardım talebiyse 1566’da oldu. Açe Sultanı Alaeddin, elçisi Hüseyin ile Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek Portekiz saldırılarına karşı askeri destek istediğini yazdı. Ancak Elçi Hüseyin İstanbul’a geldiğinde Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferindeydi. Bu nedenle İstanbul’da uzun sure beklemek zorunda kaldı.
Kanuni’nin bu seferin sonunda ölmesi üzerine Osmanlı tahtına II.Selim oturdu. Sultan II. Selim Açe Elçisi’ne büyük bir ilgi gösterdi. Elçi, Sultan Alaeddin’in gönderdiği mektubu Osmanlı Padişahı’na sundu. Açe Sultanı mektupta kendisi Osmanlı’nın ve Padişahın kulu olarak gördüğünü Yemen ve Aden Beylerbeyi’nin dostu olduğunu anlattı. Bölgedeki Osmanlı nüfuzundan bahsetti. Mektupta yardım eğer gelmezse müslümanların yokolacağı şöyle anlatılıyordu:
 “Yardım etmezseniz mahvoluruz ve hacıların yolu da Portekizliler tarafından kesilmiş olduğu için
 Müslümanlara büyük zarar olur. Lütfen kale dövecek toplar gönderiniz. Açe sizin köylerinizden biridir ve ben de hizmetkârlarınızdan birisiyim. Biz Lütfi Bey ve arkadaşlarından çok memnun kaldığımız için onların tekrar bu tarafa gönderilmesini rica ederiz. İhsan ettiğiniz topçular selâmetle bu tarafa gelmişlerdir ve onların yeri yanımızda çok yüksektir. Eğitim görmüş birkaç at ve hisar ve kadırga yapıcıları gönderilmesi rica ederiz”
       
II.SELİM’İN YANITI
Sultan II. Selim, Açe Sultanı’na 20 Eylül 1567 tarihli bir yanıt gönderdi. Yanıtta Açe’nin isteklerini yerine getirmenin Osmanlı padişahı için hem dini hem de ananevi bir görev olduğu belirtildi. Hemen ardından II. Selim silah ustaları, askerler ve askeri malzeme ile birlikte 15 kadırgadan ve 2 barçadan oluşan ve askerlerinin bir yıllık maaşı ödenmiş bir donanma göndermeye karar verdi. Süveyş kaptanlarından Kurdoğlu Hızır Reis, donanmaya komuta etmek üzere atandı ve Mustafa Çavuş adındaki bir Türk elçisinin eliyle Sultan Alaeddin’e verilmek üzere bir mektup hazırlandı.
II. Selim ayrıca Yemen Beylerbeyi ve Mısır Beylerbeyi ile Rodos, Aden ve Cidde Beyleri’ne ferman göndererek Açe elçisine at, alet ve bakır almak istediğinde hiç bir güçlük çıkarılmaması her türlü yardımın yapılmasını emretti.       
DONANMA NEDEN GÖNDERİLEMEDİ?
Ancak tüm bu hazırlıklara rağmen Kurdoğlu Hızır Reis komutasındaki Osmanlı Donanması Açe seferine çıkamadı. Süveyş’te donanmanın hazırlıkları devam ederken Yemen’de Zeydi İmamı Mutahhar isyan ederek Yemen’in önemli yerlerini ele geçirdi. Açe’ye gönderilmek için hazırlanan donanma da bu isyanı bastırmak için Yemen’e sevk edildi.
Osmanlı Devleti, donanmanın Yemen isyanını bastırmak için oraya yönlendirildiği haberini Mustafa Çavuş yola çıktığı için İstanbul’daki yardımcısı Perviz ile gönderdi. 15 Ocak 1568 tarihli bu fermanda Yemen’de isyan çıktığından donanmanın bu sene tehir edildiği, isyan bastırılıp, durum normale döndüğü zaman seferin gelecek yıl gerçekleşeceği vaat edildi.
Ancak Açe Sultanı Alaeddin sıkışık durumdaydı. Portekizliler ardarda saldırılar düzenliyordu. 1570’te Portekiz kaptanı Luiz de Melle, on dört gemi ile Açe limanında bulunan altmış gemilik donanmaya saldırdı. Bu saldırı sırasında Açe prensi de dahil 1200 Açeli öldürüldü.
 Açe Sultanı Alaeddin ileriki yıllarda İstanbul’a iki defa daha elçi göndererek vaat edilen askeri yardımın yerine getirilmesini talep etti. Sultan II. Selim Açe Sultanına bu elçilerle 1569 ve 1571’de iki mektup daha gönderdi ve Yemen, Kıbrıs, Tunus bölgelerindeki askeri faaliyetlerin bitirilmesinin ardından donanmanın yollanacağı bildirildi.
Ancak Yemen isyanı Sinan Paşa tarafından 1570 yılı sonlarına doğru tamamen bastırılmasına rağmen bölgenin kontrol altına alınması birkaç yıl sürdü. Aynı yıllarda Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’ya seferler düzenliyordu. Kıbrıs ve Tunus seferlerinin de devamı üzerine Açe’ye gereken donanma gönderilemedi.
Ancak Osmanlı devleti iki gemi ile harp malzemesi ve askeri sanatkarları Açe’ye gönderdi.
 Bu silahlar arasında Açe elçisinin II. Selim’e hediye olarak verdiği bir torba Sumatra biberine ithaf edilmiş ‘lada seçupak’ (bir torba biber) adlı dev top da bulunmaktaydı. 1571 yılında Açe Sultanı Alaeddin’in ölümünün ardından uzun süre Açe’den Osmanlı Devleti’ne elçi gelmedi. 1574’te de Osmanlı tahtına deniz seferine girişmeyen Sultan III. Murat geçti. Böylece planlanan sefer gerçekleşemedi.
       
AÇE OSMANLI’YA BAĞLANMAK İSTEDİ
       Planlanan donanmanın gönderilememesi üzerine Osmanlı-Açe ilişkileri zayıfladı ve 1800’lere kadar Osmanlı- Açe ilişkileri birkaç gemilik yardımlarla, hac ziyaretleriyle ve elçilik düzeyindeki mesajlarla sınırlı kaldı.
 19.yüzyıl başında Açe Sultanlığı Portekizlilerin ardından Hollandalıların saldırılarına maruz kaldı. 1851 yılında Açe Sultanı İbrahim Mansur Şah İstanbul’a heyet gönderek Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir eyalet olmak istedi. Osmanlı Yönetimi bu isteği 10 yıldan fazla bir süre heyetler gönderek değerlendirdi. Sultan Abdülaziz’in bu konudaki isteğine rağmen Kırım Savaşı’ndan sonra güçlükle geliştirilen Avrupa politikasının bozulmaması için Açe’nin himaye talebi kabul edilmedi.
1873 yılında Açe Sultanlığı’nın Hollanda işgaline karşı Osmanlı Devleti’nden istediği yardıma ise Batılı ülkelerin baskısıyla ancak arabulucuk yapılabileceği şeklinde karşılık verilebildi. Bu aracılık talebi ise Hollanda tarafından reddedildi.
       
       (‘Sumatra’ya Osmanlı Yardımı’ yazısı Popüler Tarih Dergisi’nin Ekim/2004 tarihli sayısında yayımlanmıştı)

Kansu ŞARMAN

YANGINLA MÜCADELE

YANGINLA MÜCADELE

Dünya her gün farklı kıtalarda doğal olaylara,afetlere maruz kalmaktadır. Coğrafi konuma göre aşırı yağışlar, fırtınalar,tsunami,deprem,yanardağ patlaması,toprak kayması ve yangınlar bu olayların en önde gelenleridir.

Günümüzde sıkça meydana gelen , özellikle yaz aylarında yaşadığımız orman yangınları yakıp yok eden, evlere, tesislere ve ekolojik dengeye büyük zararlar veren,insan ve diğer canlıların ölümüne neden olan en korkunç tehlikedir.

Ülkeler ve insanlar yaşadığı coğrafyanın özelliklerine göre bu afetlere karşı farklı tedbirler alarak gelecek zararlardan korunmaya ve en az hasar almaya gayret ederler. Bu afetlere karşı insanları bilgilendirmek,eğitmek için maddi anlamda büyük bütçeler ayrılıp, yoğun emek sarf ederler.

Dünyamıza en büyük zararı veren yangınlara karşı alınacak önlem ve çalışmalar her zaman büyük önem arz eder. Bu amaçla devlet ve özel kuruluşlar yangın tehlikesinden korunmak için büyük ve küçük organizasyonlar kurarlar ve örgütlerler. Afad, İtfaiye kuruluşları, Orman genel müdürlüğü yangınla mücadele birimleri, yangın söndürme ekipleri adıyla farklı büyüklükte söndürme ekipleri oluştururlar, Silahlı kuvvetlerde aynı ekiplere sahiptir ve ihtiyaç anında yangın söndürmede aktif görev alırlar. Ayrıca Emniyet ve Jandarma güçleri de Toma ve benzeri ekipmanları ile personelini bu gibi durumlarda halkının yardımına sevk ederler. Sanayi kuruluşlarımız kendi içinde sınıf ve büyüklüklerine göre yangınlara karşı her an hazır müdahale ekipleri ve ekipmanları bulundururlar. Günümüzde bina ve iş merkezlerinin çok katlı olmasından dolayı bu gibi yerlerde kendi yangın söndürme ekiplerini oluşturmaktadırlar.

Yangın sınıfına göre farklı söndürme malzemeleri kullanıldığı için malzeme yelpazesi çok geniştir. Teknolojik gelişmeler bu sektörde de kendini göstermekte ve her geçen gün yeni yangın söndürme makine ve cihazları üretilmektedir. Örneğin Droneler ile artık yangın söndürmede kullanılabilmekte,insanın ulaşmadığı yüksekliklere süratle ulaşıp yangına müdahale edebilmektedir.

Ülkemizde özellikle yaz aylarında sıcaklıkların da yükselmesi nedeniyle sıkça orman yangını çıkmaktadır. Kendiliğinden çıkabildiği gibi, insan etkisi ile de yangın çıkabilmekte/çıkartılmaktadır.

Yangın ve çıkış nedenlerine ve özellikle orman yangınlarına dair kısa bir bilgilendirme yapmak gerekirse..

Yangın insanların menfaatlerine ters düşen, kontrol dışı yanmalardır. Oluşabilmesi için üç unsurun bir araya gelmesi gerekir. Yanıcı madde+Isı+ Oksijen. Bu üç etkenden biri olmaz ise ve Oksijen %15 in altında olursa yanma olmaz. Sınıflarına gelirsek

A Sınıfı yangın= Adi yangınlardır. Ağaç, kağıt, bez gibi doğada kolay bulunan malzemelerin yanmasıyla oluşan yangındır. Orman yangınları da bu sınıfa girmektedir.

Temel söndürücüsü su dur. Küçük çaplı olanları diğer yangın söndürme malzemeleri ile de söndürülebilir.

B Sınıfı yangın= Akaryakıt yangınlarıdır. Petrol ve ürünlerinin (mazot,benzin, yağ gibi) yanması ile oluşan yangındır. Temel söndürücüsü, özel üretilmiş söndürme köpüğüdür. Yanan yüzeye bir örtü oluşturup oksijen ile irtibatını keserek ve yangını boğarak söndürür. Küçük çaplı olanları CO2, ABC Tozlu söndürücüler, Pulvarize su ile de söndürülür. Yangına bir sızma veya yakıt kaçağı neden oluyor ise bu öncelikle giderilmelidir.

C Sınıfı yangın= Gaz yangınıdır. Metan, Propan, Bütan, Lpg gibi gazların yanması ile oluşur. Öncelikle gaz kesilmeli,kapatılmalıdır. Söndürmek için CO2 gazlı söndürücü, ABC Tozlu söndürücü, Halon, FM200 gazlı söndürücü gibi yangını boğma ve reaksiyon zincirini kırma özelliğine sahip söndürücüler kullanılır.

D Sınıfı yangın= Metal yangınıdır. Mağnezyum, Sodyum, Aleminyum gibi metallerin yanması ile oluşan yangın sınıfıdır.Söndürücü olarak D Tozu denilen özel üretilmiş toz söndürücü kullanılır.Genelde uçak sanayi ve ilgili metallerin kullanıldığı sanayi alanlarında çıkan yangın sınıfıdır.

E Sınıfı yangın= Elektrik yangınıdır. Öncelikle elektriğin kesilmesi/kapatılması gerekir.CO2 gazlı söndürücü, abc tozlu söndürücüler kullanılarak söndürülür. Su ve sulu söndürücüler kullanılmaz, Elektriği iletmesi ve yanan, tutuşan cihaz ve makineye onarılamaz zarar verdiği için.

Yangın ve sınıfları hakkında kısa bilgiden sonra son günlerde sıkça rastladığımız orman yangınları hakkında bilgi vermek isterim.

YANGIN ALINACAK TEDBİRLERLE ÖNLENEBİLİR

Ormanlar insanlığın en önemli servetidir.İhtiyacımız olan havayı temizler,hayat sağlar, bünyesinde binlerce bitki ve canlı barındıran yer yüzü bitki örtüsüdür.Orman ve bitki örtüsü ne kadar az olursa orada yaşam daha az,zor olur.

Orman yangınları İnsanlık adına büyük bir felakettir. Hayatımızın bir çok alanında fayda sağlayan ormanlarımızın yanıp kül olması damarlarımızdaki kanın çekilmesi gibidir. Yanan ormanlar ile ekolojik denge bozulur,eski haline gelmesi onlarca yıl alır.

YANGINLARIN SEBEBİ NE OLABİLİR

Orman yangınlarının nedeni olarak başlıca dört sebep sayabiliriz.

1- İhmal ve tedbirsizlik % 47

2- Bilinmeyen nedenler %34

3- Kasıt, sabotaj, bilerek yakma % 13

4- Yıldırım düşmesi % 6

Bilinmeyen sebepler, bilinçsizce atılan cam ve cam kırıklarının sıcak havalarda mercek görevi yaparak çalı ve kuru otların tutuşmasına neden olması, Tren raylarından çıkan kıvılcımların tutuşturma etkisi olabilir.

Doğal veya insani sebeplerle çıkan yangınların nedeni ise yanardağ patlaması,Yıldırım düşmesi, sönmeden atılan sigara izmariti, araçlardan atılan çöpler,orman içlerinde yakılan piknik ateşi,tarla ve işletme yeri açmak için bilerek yakılması başlıca neden olarak sayılabilir.

Arazi sağlamak, iş ve çıkar sağlamak için bilerek yangın çıkarmak.

Yabani hayvanları uzaklaştırmak için yakılan ateşler.

Orman içerisinde yapılan kanunsuz işleri yok etmek için yakılabilir.

Ülkelerin birbirlerine ekonomik zarar vermek için sabotajla yangın çıkarması.

İnsan unsurlu yangın çıkma nedenlerindendir.

Doğa olaylarını bir kenara bırakırsak yangınlar büyük oranda insan kaynaklıdır.

Deprem için ‘’Deprem öldürmez, ihmal ve tedbirsizlik öldürür’’ derler.Yangın için de ihmal, tedbirsizlik ve kusur en büyük nedendir.

ORMAN YANGINLARINDAN NASIL KORUNABİLİRİZ

Yangına karşı ne yapmamız konusunda ufakta olsa bilgi edinmeliyiz. Orman içlerinde kontrolsüz ateş yakmamalı,yaktığımız ateşi iyice söndürüp eşeleme işlemi yaparak bir süre beklemeli ve söndüğünden emin olmalıyız. Orman içlerine cam ve cam kırıkları atmamalı, içecek şişelerini poşetler ile kontrol noktalarına ve çöp kutularına bırakmalıyız. Sigara izmaritini iyice söndürmeli mümkünse orman içerisinde sigara içmemeliyiz.

Yeni başlamış yangınlara karşı korkup kaçmak yerine hemen müdahale etmeli büyümeden söndürmeye çalışarak itfaiyeyi(110) aramalıyız.

Halk görevliler tarafından yangına karşı bilgilendirilmeli, seminerler verilmeli, TV,İnternet kanalı ile kamu spotları hazırlanıp yayınlanmalıdır.

Orman bölgesinde yaşayan çiftçiler anız yakmamaları konusunda bilinçlendirilmeli,yangına karşı bilgilendirilmelidir. Gerekirse köylerde halkın ilk müdahale amaçlı kullanabileceği yangın söndürme araç ve malzemeleri verilmelidir.

Devlet kurumları bu konularda daha sık denetimler yapmalı, Orman yangınlarına sebep olanlara ağır cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.

Rant ve arazi, arsa açmak için çıkarılan orman yangınlarında yanan yerler kesinlikle imara açılmamalı, bunun için kesin uygulanacak kanun çıkarılmalıdır.

Okullarda Yangın ve söndürme yöntemleri ders olarak okutulmalı ve Fiili tatbikatlar yapılmalıdır.

Orman yangınları küçük çaplı başlar ve saniyede katlanarak büyür, bireysel olarak görüldüğü anda yapılacak ilk müdahale çok önemlidir. Aksi takdirde büyümüş bir orman yangınına karşı küçük müdahaleler hiçbir etki göstermez. Söndürme amaçlı sıkılan su büyük yangınların kaynağına ulaşmadan havada buharlaşır. 

Yanması çok kolay olan çam ağaçları ve diplerindeki çalı çırpılar çok çabuk tutuşup büyüyen bir yangına sebep olur. Yanmakta olan kozalakların patlayarak sıçraması ile yangın çok çabuk yayılır. Bu durumda büyük çaplı ve profesyonel ekiplerin müdahalesi şarttır. Özellikle engebeli ve ulaşılması güç noktalara karşı yangın söndürme uçağı ve Helikopteri olması gerekmektedir.

Ülkemizde en iyi teşkilat yapılanmasına sahip olan Orman genel müdürlüğü, yeterli personel ve ekipmana sahiptir. Her bölge müdürlüğü bünyesinde orman yangını ile mücadele şubesi bulunmaktadır. Tecrübeli personel mevcuttur. Malzeme ve ekipman konusunda bütçeleri arttırılıp, yeni ve son teknoloji ile donatılmalıdır.

Orman yangınlarına karşı gözetleme kule ve personel sayısı arttırılmalı, orman içlerine yangınlara karşı oluşturulan gölet,baraj sayısı arttırılmalıdır. Bu su kaynaklarından ihtiyaç anında farklı noktalara toprak altı döşenmiş boru vasıtası ile su basabilen güçlü tulumbalar kurulmalıdır. Droneler gözetleme ve kontrol amaçlı aktif kullanılmalıdır.

Ormanlar mümkün olduğunca yollar açılarak parsellere ayrılmalı, her noktaya ulaşılabilmek için çare bulunmalıdır.

Orman yangınlarına karşı müdahalede en önemli unsur havadan uçak ve helikopter ile müdahaledir. Bunun için Hava Kuvvetleri veya Orman genel müdürlüğü bünyesinde geniş bütçeli Söndürme filosu kurulmalı ve Orman örtüsü ve bölgeye göre farklı noktalarda konuşlandırılmalıdır.

Yangın söndürme teşkilatlarında çalışan personelin,İtfaiyecilik lisesi ve Meslek yüksek okulu mezunu olması tercih edilmelidir. Personelin bu branşta istekli ve severek çalışması için özlük hakları ve sosyal imkanları yüksek tutulmalıdır.

‘’Bir küçük bilgi ve tedbir, erken bir müdahale büyük bir yangını önleyip milyonlarca canlının hayatını kurtarabilir’’

Mehmet Ali TOPÇU

Yangın  Eğitmeni

ANKARA/2021

SIHHİYE KÖPRÜSÜ

SIHHİYE KÖPRÜSÜ


Şehirleri süsleyen, varlığı ve ismi ile tek başına temsil eden simge yapılar vardır. İsmini söylediğin zaman nerede olduğunu anlarsın, Kız kulesi, Kemeraltı, Konya altı, çifte minare vb. İsmi şehir ile özdeşmiştir bu tür yapıların. Adres belirtmek için konum alınan, buluşmak için verilen yerlerdir buralar, bir çoğu uzun tarih barındırır hafızasında, bir çok insandan yaşlıdır.
Sıhhiye köprüsü de bunlardan birisidir.Ankara ve Ankaralılar için önemli bir konuma sahiptir. Ülkenin belkide bir çok insanının hatıralarını süsler bu köprü. Konum olarak kritik bir noktasıdır Ankaranın.
Ankara da görev yaptığım zaman diliminde on yıl servis durağımız idi sıhhiye köprüsü. Köprü üstünde servisten iner Kızılay, Ulus, Cebeci, Tandoğan mevkilerine yürüyerek kolayca giderdik, dönüş için toplanma noktası idi yine bizim ve aileleriniz için.
Okula, dershaneye giden çocuklar, İzinden dönen askerler, çarşı alış verişini yapan hanımlar servis saati öncesinde gelirler, köprü altı mağazaları gezer, çay ocaklarında oturur güne dair sohbetler yapıp çaylarını yudumlarlardı.
Bu yıllar boyu böyle devam edegelmiş ve etmekte olan bir alışkanlık yada zorunluluktu.
Servis saati yaklaştımı köprünün her noktasından yavaş yavaş üstüne çıkıp toplanan insanlar, servis gelesiye kadar da burada devam ederlerdi sohbetlerine. Servisin gelmesi ile birlikte herkes koşturmaca bir şekilde ama askeri disiplin ile otururlar ve günün yorgunluğunun da verdiği bir ağırlık ile yaklaşık bir saate varan yolculuk süresince koltuklarında uyuklarlardı Lojman ve kışla bölgesine gelinceye kadar.
Bizim yaşadığımız,bizden önce görev yapanların yaşadığı ve halen de yaşanan bu sıradan olay insanların hatıralarında bir çok hadiseye yer vermiştir muhakkak.

Şimdi de Sıhhiye köprüsünün altından yada üstünden geçiyorum ama eski sıklıkla değil, yıllar gelip geçti ve emeklilik hayatımız başladı, geçerken hayalen 2000’li yıllara dalar giderim yaz ve kış, yağmur ve karlı günlerde burada servis beklerken yaşadıklarım aklıma gelir,hatıraları yad ederim zihnimde.
Kim bilir Sıhhiye köprüsü daha kaç kişinin hatıralarında yer edinecektir.
Bu düşünceler ile Sıhhiye köprüsünü şiirle anlatmak istedim, geçmişten geleceğe hatıraları ve yaşanmışları aktarmak düşüncesiyle bu mısraları yazıverdim bir anda.
M.Ali TOPÇU

SIHHIYE KÖPRÜSÜ

Ankara’nın ortasında Sıhhiye köprüsü
Kimine ayrılık kimine buluşma noktası
Geçip giden hayatlar ve ömür törpüsü
Sevgiliye bir demet çiçek, açılan bir hayat sayfası
…………………………….
Bir tarih barındırır bu köprü hafızasında
Ulus’a doğru bakarken, Abdi ipekçi parkı arkanda
Dili olsa da bir konuşsa şimdi size
Ne yaşanmış olaylar anlatır kim bilir bize
Bir durup dinlesen, bir kulak versen geçmişe
Acı tatlı ne sesler gelir kulağına
Gençlik parkından müziğin sesi
Abdi ipekçiden miting yapanların nefesi
Numuneye doğru son sürat giden cankurtaran
Gecenin karanlığını yırtarken siren sesi
Karışır kulağında sesler, simitçi, değnekçidir bağıran
Yada bir gençtir, kalabalıkta sevdiğini çağıran
……………………
Etrafı titretir yan taraftan geçen Tren
Bir korku salar içimize polis arabasından çalan siren
Uzundur yolu trenin, belki Halep, Şam
Son Sincan treni on ikide her akşam
…………………………….
Dil Tarih önünde toplanmış öğrenciler
Özgürlük dolu şarkılar söylüyor
Köprü üstü sıralanmış çevik polisler
An be an onları kaydediyor, izliyor
Abdi ipekçiden yankılanan bir ses
Haklıyız, hakkımızı sonuna kadar alacağız
Polis otosundan seslenir çok yıldızlı Komiser
Lütfen dağılın, yoksa müdahale yapacağız
Bayramlar olur kapatılır köprünün altı, üstü
Tören korteji geçer, hepsi birbirinden süslü
………………………….
Sıhhiye köprüsü can damarıdır Ankara’nın
Buluşma noktasıdır gelen garip gurabanın
Köprü üstü kalabalık, karınca topluluğuna benzer
Simitçisi, köftecisi, çakmakçısı nasibini bekler
Her yerde insan, bir memleket dokusu
Köprü altından yükselir, börek, kebap kokusu
Orada içilir çayların en güzeli soluklanasıya
İki dostla kısa muhabbetin beli kırılasıya
Altı üstü vızır vızır durmadan işler
Taksiler, otobüsler geçer durur üçer, beşer
Dolmuşçu bağırır, kalkıyor ümitköy, çayyolu
Tezgahtan gelir bir ses, çakmaklarım çok dolu
Kurtuluş cebeci karşı taraftan geçer abla
Sıralamış simitleri adam, lebaleb dolu tabla
……………………………….
Sabahı ayrı akşamı ayrı bir curcunadır burada
Gözünü açmazsan yem ederler kuşa, kurda
Bir koşuluk yoldur buradan Kızılay meydanı
Sıhhiye köprüsü kavuşturur her yanı
Burası öğrencinin, askerin buluştuğu yerdir
Kimine ekmek teknesi, kimine barınacak evdir
Burada yaşanmıştır, birçok mutluluk ve acılar
Geçmiştir mutlaka köprüden Ankara’ya gelen yolcular
…………………………………
Sıhhiye köprüsü yıllara meydan okuyor
Paslı demir perçinler, gelip gidene bakıyor
Dili olsa da bir anlatsa bize Sıhhiye köprüsü
Hatıralar da yer tutan, bitmeyen ömür törpüsü
Nice aşklar burada bitecek, burada başlayacaktır
Geçip giden insanlar yok olup gitse de
Sıhhiye köprüsü hep yaşayacaktır.

08.05.2021
Ankara

BİR LEVHANIN İLGİNÇ HİKAYESİ

KUTSAL OLAN NE?

Bir Levhanın İlginç Hikayesi-
15 Eylül 2019

Resimde görmüş olduğunuz arap alfabesi ile yazılmış, ebru sanatıyla süslenmiş eski Türkçe(moda deyimiyle Osmanlıca) yazılı levhanın resmini,

Levhanın ilginç hikayesini öğrenince bilgisayarıma indirdim ve yazıcıdan çoğaltıp sokaklarda kendimce bir iki deneme yaptım…

Resmi bir caminin yakınında yere bıraktığımda, resmi gören hemen hemen herkesin resmi üç kez öpüp başına koyarak ya cebine koyduğunu ya da yüksek bir yere koyduğunu gördüm…

Daha sonra sokakta bazı kimselere(çoğunlukla yaşlı amca ve teyzelere) resimde ne yazdığını sordum, ezici çoğunluk anlamından bahsetmeden ayet dedi birkaç kişi ise eski Türkçe yazı dedi…

Bir caminin bahçesinde herkesin görebileceği şekilde resme bakıp buruşturup yere attığımda ise neredeyse dayak yiyecektim…

Bu denemeleri yaptıktan sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Önce bu levhada ne yazdığı ile daha doğrusu bu levhanın ilginç hikayesi ile başlayalım yazımıza…

Resimdeki ebru sanatıyla süslenmiş levhada arapça abecesiyle eski Türkçe “şimdi b.ku yedik” yazıyor…

Levhanın hikayesi ise şöyle…

“Bu levha Necmeddin Okyay’a ait ebruyla süslenmiş ve “celi sülüs” yazı çeşidiyle yazılmış olan ibaresi ile meşhur…

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermeniler’den Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç edip Berlin’de bir halı ve kilim mağazası açmıştı.

Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan’a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her geçen gün bir öncekini aratmaktaydı.

Savaş bütün hızıyla sürerken 1943’un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı.

Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte’ye, Nisan başında ise Viyana’ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan’da Berlin’i kuşattılar.

Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağında kalan Hitler ise, savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti.

Ruslar artık Berlin’deydiler.

Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı.

Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlamıştı.

Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu.

Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi.

Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi.

Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi.

Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı.

Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan’ın şakağına dayadı.

Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına döndü ve ağzından,
– “Şimdi b.ku yedik” cümlesi döküldü.

Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:
– “Ne dedung? Ne dedung?…”

Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:
– “Simdi b.ku yedik”.

O anda sanki bir mucize oldu.

Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı.

Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu.

Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız Türkçesi ağzıyla,
“Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam” yani “Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim” derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.

Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yasamışlardı.

Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı.

Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.

Sovyet ordusunda farklı milletlerden askerler vardı.

Bu iki Kırgız asker de Sovyet ordusu ile Berlin’e kadar gelmişlerdi ve 1945’te Sovyetlerin Nazi Almanya’sına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken üç Sovyet askerinden biri de, Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov idi.

Savaş bitmiş, sıkıntılı günler geride kalmıştı.

Peştemalcıyan ailesi bir gün Berlin’deki mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanıştılar ve gazeteciyi evlerine davet ettiler.

Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar tekrar anlattılar.

Hayatlarını kurtaran sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylediler.

Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyledi ve Türkiye’ye dönüşünde verdiği sözü yerine getirmek üzere hattat ve mucellid Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gitti.

Emin Barın kendisinden yazılması istenen cümleyi (şimdi b.ku yedik) duyunca şaşırdı.

Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karsılaşıyordu.

Hemen “Yazarım” diyemedi, düşünmek için zaman istedi ve kendisi de Almanya’da cilt eğitimi sırasında yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul etti.

Bir hafta sonra yeniden gelen gazeteciye ibareyi yazabileceğini söyleyerek bu fotoğrafını görmüş olduğunuz “celi sülüs” levhayı hazırladı.

Levhanın etrafı “Hatip ebrusu” ile süslendi ve Almanya’ya doğru yola çıktı.

Levhanın hikâyesi işte böyle…

Hayat kurtaran argo bir cümle ve bu argo cümlenin hattat elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmesinin öyküsü…

Emin Barın, dostlarına daha sonraları “Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım” diyecekti.

Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin’e götürüldü ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de “Levhaya Bir Ailenin Hayatını Kurtaran Argo Cümle Yazıldı” başlığıyla haber oldu…”

Şimdi levhada ne yazdığını, levhanın ilginç hikayesini ve bu levhanın yazılışından tam elli yıl sonra sokakta yaptığım denemeleri öğrenmiş oldunuz…

O zaman başlıktaki soruyu tekrar sorayım mı?

Bugün Müslüman Türk için kutsal olan ne?

Allah Kelâmı Kur’an ve anlamı mı yoksa arap abecesi mi?

Saygılarımla…
Murat ÇALIK

Yazının ilk yayınlanışı: 19.08.2015

KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ ÖYKÜSÜ

12 Aralık 2004 Pazar. İstanbul Swiss otel’de yapılacak müzayede tüm basının ilgisini çekmişti. Haftalardır gazeteler, televizyonlar hatta magazin dergileri bu müzayedede satışa çıkacak olan bir tablodan söz ediyorlardı.

Türkiye’nin sayılı zengin ailelerinin temsilcileri müzayede salonuna gelmişti. Basın mensupları da yerlerini aldı. Bütün salona heyecanlı bir bekleyiş hakimdi.

1959 yılı. Şişli’de bir köşk polis ekiplerince mühürlendi. Bu evde ünlü bir armatör yaşıyordu, Saim Birkök.

Hayatı boyunca hiç evlenmemişti. Askerlik arkadaşının kendi adını verdiği oğlunu evlat edindi. Onu yetiştirmeye çalıştı. Okuması için İsviçre’ye gönderdi. Bütün servetini ve sahip olduğu tersaneyi ona bırakmayı düşünüyordu.

Ancak Balat’taki tersanede çıkan bir tartışmada manevi oğlunu tek kurşunla öldürdü.

Bu olay yaşandığında Saim Birkan 76 yaşında, ölen manevi oğlu Saim Gökoğlu 45 yaşındaydı.

1960 yılının ilk ayları. Profesör Mustafa Cezar, bir araştırma sırasında, Şişli’de mühürlü bir evde, sanatsal değerinin yanında tarihi değeri de yüksek olan, kırktan fazla tablonun varlığını öğrendi.

Köşkün sahibi Saim Birkök, resme meraklı bir sanat severdi. Ancak işlediği cinayetten dolayı Sultanahmet Cezaevi’nde yatmaktaydı.

Profesör, tabloların fotoğraflarını çekmek için köşkün sahibinden izin almak zorundaydı. Hapishaneyi ziyaret edip Saim Birkök’ten izini aldı.

Mühürlü kapı hakim eşliğinde açıldı. Kapı aralanıp ışıklar yanınca, toz toprak arasından muhteşem bir hazine çıkmıştı.

“Kaplumbağa Terbiyecisi” başta olmak üzere beş tanesi Osman Hamdi Bey’e ait kırk tablo gün yüzüne çıkmıştı. Tabloların fotoğrafları çekildi.

Sonra köşkün kapısı tekrar mühürlendi. Profesör Mustafa Cezar, çektiği bu fotoğrafları kitabında yayınladı.

Böylelikle ilk defa bu tablonun gerçek bir görüntüsü ortaya çıkmıştı.

1961 yılı. Kanser hastası Birkök, durumu ağırlaştığı gerekçesi ile salıverildi. Zaten bir süre sonra vefat etti.

Arkasından büyük bir miras kavgası başladı. Tablolar, anlaşmazlık durumundan dolayı Resim Heykel Müzesi’ne teslim edildi.

Kaplumbağa Terbiyecisi de, 20 yıl kadar sonra, açık artırmayla Erol Aksoy’un eline geçecekti.

Erol Aksoy, tabloyu sahibi olduğu İktisat Bankasının koleksiyonuna ekledi.

12 Aralık 2004 Pazar. İktisat Bankasının koleksiyonunda olan “Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli tabloya, bankanın batması sebebiyle TMSF tarafından el konulmuştu.

Müzayede başladığında çekişme, yeni kurulan iki müze arasında geçiyordu;

İstanbul Modern ve Pera Müzesi. Rakam çok yukarılara çıktı;

Öyle ki son teklif 5 trilyon lirayı gösterecek tabela yoktu. Demek ki müzayedeyi gerçekleştirenler bile bu kadarını beklemiyorlardı.

Kaplumbağa Terbiyecisinin yeni sahibi Pera Müzesi oldu.

Ödenen 5 trilyon, Türk resim sanatı için bir rekordu. Bu yüksek ücret, tablonun ününe ün kattı.

Günümüzde, sokaktaki vatandaştan profesörüne, üniversite öğrencisinden ev hanımına kadar herkesin bildiği bir yapıta dönüştü Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi”.

Puzzleları, reprodüksüyonları yok satıyor, dizi sahnelerinde, karikatürlerde karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin bir nevi Mona Lisa’sı haline geldi.

Aslında Kaplumbağa Terbiyecisi’nin bir de ikizi var. Osman Hamdi Bey, birçok oryantalist ressam gibi beğendiği tabloyu bir kez daha çizmişti.

Şimdiye kadar anlattığımız 1906 yılında çizilen ilk tablonun hikayesiydi.

1907 yılında ise resmi tekrar çizdi. 2. versiyon bir şekilde Londra’ya kadar gitmişti.

Erol Simavi 1984 yılında bu resmi 100 bin dolara satın aldı. Halen Belma Simavi’nin koleksiyonunda bulunan tablo, Sakıp Sabancı Müzesinde sergileniyor.

Resmin iki versiyonu arasında farklar var; kaplumbağaların sayıları ve yerleri, duvarda asılı olan Allah ve Muhammed yazılı tablo, yerde duran vazo ve pencere kemeri gibi.

Peki tablo bize ne anlatıyor?

Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir.

Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.

Tablodaki mekan, Bursa’daki Yeşil Cami’dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.

Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam…Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor.

Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu. Sırtında bir nakkare asılı ve buna bağlı mızrap boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor.

Kırbaç değil de neden ney?

Yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş …

Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur.

Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul’a getiren kişidir. Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir.

İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür. Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucusudur.

Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.

Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:

“Osman Hamdi Bey hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da Güzel Sanatlar Akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!”

Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı.

Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.

İşte tablodaki kaplumbağalar;

Devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen,

Ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi.

Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik.

Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.

Osman Hamdi Bey’in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır.

Şimdi Fransız Le Tour du Monde’nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü..

1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.

Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.#SİFİN

KAYIN

KAYIN
Bilindiği üzere; Kaynata kayın ve ata kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuştur.

Kayınço: Erkeğe göre eşinin erkek kardeşini tanımlamak için kullanılan “kayınço” kelimesi Eski Türkçe kayın “evlilik yoluyla akraba” ve eçü “ağabey” kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuştur.

Hiç düşündünüz mü, neden eşinizin ailesine KAYIN valide, KAYINço, KAYINana, KAYINpeder (kaynata/kayınata) vs. isimler koyulmuştur?

Kayın ağacı, eski Kam Türk kültüründe, kutsal ve önemli bir ağaçtır.

Kayın ağacı, dünyanın en hızlı kaynayan, birleşen ağaç cinsi olduğundan, orta Asya, Kam (şaman) Türkleri bu kelimeyi, iki ailenin birleşmesi, kaynaşması anlamında kullanmışlardır.

Kayın eçesi (eçe, eke, ağabey anlamında) zamanla “Kayınço” olmuş. Kayınpeder’deki “peder” kelimesi ise Hristiyanlardan değil, Hintçe-Farsça “baba” anlamına gelen “padar” kelimesinden gelir. Ayrıca Kaynata kelimesi de “Kayın ata” dan geliyor..

Etimolojik olarak incelendiğinde ise şu bilgilere rastlıyoruz;

Hısım, akrabalık ifade eden bu sözcük. Eski Oğuz boylarının kayınğ kelimesiyle bağlantılıdır. Eski Türklerin ‘hısım akrabalık’ karşılığındaki “kadhın” sözünü Oğuzlar başta olmak üzere Tatar, Yağma, Kıpçak, Kay, Çomul, Yabaku ve Toxsı halkları kayın şeklinde telaffuz etmişlerdir. Bulgarlar ve Kıpçaklar söz gelimi ayak sözcüğünü azak diye dile getirirler. Kayın sözcüğü hısım akrabalık belirtmektedir. Böyle olunca kayın-ata (>kaynata), kayın-ana (>kaynana), kayın–valide, kayın–birader sözleri kullanılmaktadır.
(Bu arada birader kelimesinin kökeni de öyle sanıldığı gibi İngilizce’den gelme değil, kökeni Farsça’dır. )

Kerkük dolaylarında; kadın ve erkek taraflarının birbirine göre akrabaları kayın kuda diye anılmaktadır. Kocanın erkek kardeşi için Isparta’da kayinçe, Samsun’da kayinci, Tekirdağ’da kayınçu, Düzce’de kayınço ve diğer bir kısım yörelerde kayınçı, kayınçe ve kayınçu gibi adlandırmalar yapılmaktadır. Amasya ve Bolu yörelerinde kayınna (=kaynana) sözü telaffuz edilmektedir. Bu açıdan, bir kısım sözlük yazarlarının buradaki kayın kelimesini Arapça kaim (yerine geçen) ile bir tutmaları doğru bir tespit değildir.

Orta Çağda Türklerin kadhın (hısım akraba) sözüne karşılık Moğollar kadum diyorlardı. Bugünkü kadın sözcüğü ise Soğdça gelen hvaten (hanım sultan, melike, ece) sözcüğüyle ilişkilidir. Soğdcadan gelen hvaten sözü zamanla khatun/xatun şekliyle telaffuz edilmiştir. Bir zamanlar Türkçede kullanılan kadhın kelimesi Soğdca hvaten (>hatun) sözüyle etimolojik bir kökene dayanmış olabilir.

Kayın sözcüğünü Türkler Orta Çağda Kıpçaklardan mı aldılar. Böyle olması mümkündür. Çünkü, çok eski devirlerde Küçük Asya coğrafyasındaki Hititler “evlenme dolayısiyle akrabalık” karşılığında kainanni sözcüğünü telaffuz ediyorlardı. Hititler, aynı karşılıkta LÚkaenas (gainas, kainan), kaenanza, LÚkaenanti kelimelerini de ifade ediyorlardı.

Bu bağlantılar ışığında Türkçede akrabalık ifade eden kayın sözcüğünün kayın ağacından ya da Arapça kaim (yerine geçen, vekil) sözcüğünden değil, Hititlerden kalma olduğu kanısını egemen kılmaktadır. Kayın, sıhrî mensubiyeti belirten bir sözdür.

Kayın peder karşılığında Azerice gayınata, Kazakçe ve Kırgızca kayın ata, Başkırtça ve Tatarca kaynata, Özbekçe kaynàtä, Türkmence gāyın ata ve Uygurca ķeynata denilmektedir. Kayın ya da kayın birader için Azerice gayın, Kazakça kayın, Başkırtça kaynağa, Kırgızca kayın ağa ya da kayın ini, Özbekçe kaynäğa ya da kayınini, Tatarca kayini ya da kaynağa, Türkmence gāyın āğa, Uygurca ķeyin (ağa, ini) sözleri dile getirilmektedir. ‘Kayın valide’ye Azeriler gayınana, Türkmenler gāyın ene, Uygurlar ķeynana, Tatarlar kayınana/kaynana, Özbekler kaynànä, Kırgızlar kayın ene, Kazaklar ene/kayın ene ve Başkırtlar ķäynä demektedirler.

İĞDE DEYİP GEÇMEYİN

İğdenin eti, et; derisi, deri ve çekirdeğiyse kemik, üretir.
iğde, böbrekleri ısıtır ve hemoroidi tedavi eder.
Kollar ve bacakları güçlendirir.
iğde, akciğerinin enfeksiyonu kurutup, sulanmasını tedavi eder.
vücudun C vitaminin eksikliğini ortadan kaldırır.
İdrar damlatmasını tedavi eder.
İğde, kemik kırıkları ve çatlakları tedavi için, eşsiz bir ilaçtır
İğde çekirdeğin tozu, kıkırdak üretir ve süt ile karışımı ise eklem tamiri ve sırt ağrı tedavi eder.
Avicenna Tıp Fakültesi’nde, iğde çekirdeğin tozu ile tedavi, arterit romatoit ve romatizma için basit, mükemmel ve güvenli bir tedavi yöntemidir.
İğde, çok güçlü bir antioksidan etkisi vardır ve K vitamini ile midenin ve bağırsakların enfeksiyonu, yarayı ve ödeme karşı mücadele eder.
iğde, karaciğer sirozu olan insanlar için etkilidir.
İğde tozu, pıhtılaşan beyaz kan hücrelerinin miktarını azaltır ve kalp hastalığın riskini düşürür.
İğde tozu, şeker diyetinin neden olduğu yüksek tansiyonu azaltır. İğde tozu yüksek tansiyonu olan insanlar için etkilidir.
Yüksek miktarda lif nedeniyle, vücutta doygunluk hissine vererek iştahı azaltır ve zayıflamaya neden olabilir.
Lif bakımından zengin ve bir kalsiyum kaynağı olduğu için, yaşlılar ve emziren anneler için tavsiye edilir, çünkü kemik erimesine önler ve sindirim sistemini güçlendirir. Bu yüzden bu anneden emen bebek çok zeki olur.
Migren baş ağrılarını tedavi eder ve Alzheimer’ı önler.
Kavurulmuş iğde tozu, arpa unu ve arpa kepeğı ile bal ve süt karışımı, çocukların kemik ve et gelişimini ve zayıf olanlara ise kilo almaları için eşsiz bir besindir.
Bir bardak süt içine bir çorba kaşığı iğde tozu dökün ve bir çorba kaşığı balla karıştırın. Her gün bir porsiyonu bir oğün yada ara öğün olarak yiyin.
Bu basit iksiri 14 gün boyunca yeme mucizesini görün, 70 veya 72 gün almanız kemik erimesi ve Alzheimer’ı tedavi etmek için mükemmel bir takviyedir…

Bilgi paylaştıkça çoğalır..

Alıntı……* RENA *

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın