MİLLET MEKTEPLERİ VE OKUMA YAZMA SEFERBERLİĞİ

1 Ocak 1929 Millet Mektepleri resmi olarak açıldı. Kırklareli Elmacık Köyü. Kara tahtada “Bizi cehaletten kurtaran Ulu GAZİ var ol !” yazıyor ..
Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk devrimlerinin en önemlisinin harf devrimi olduğunu düşünüyorum. Osmanlı Devleti’nin son döneminde okuma yazma oranı %7 olduğu kayıtlarda yazılı. Osmanlının gayrimüslim vatandaşlarında bu oran çok daha yüksekti. Gayrimüslimler arasında okullaşma oranı da çok yüksekti. Kütüphane açısından da fakirdik. “Makedonya’da Eşkıyalık ve Son Osmanlı Yönetimi” kitabını yazan Tahsin Uzer, Balkanlarda her şehir, her kasaba ve her köyde kütüphane varken, Müslüman halka yönelik tek kütüphanenin Florina’da olduğunu yazar.
Devlet memurlarının çoğu, yazarlar Latin harflerini biliyorlardı. Devrimin temelini de bu teşkil etti. İsmet İnönü, Atatürk’ün kendine üç yıl önce bu fikri açtığını ve karşı çıktığını anılarında belirtir. Daha önce Enver Paşa, alfabenin kolayca öğrenilmesi için düzeltme yapmış, ama “Enveriye” denilen bu alfabe tutulmamıştı.

Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in hazırladığı “Millet Mektepleri Talimatnamesi” 11 Kasım 1928’de Bakanlar Kurulu’nda onaylandı ve 7284 Sayılı Bakanlar Kurulu kararının 24 Kasım 1928’de Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla yürürlüğe girdi.
Bu devrim yapmak çok sancılı oldu. Öncesinde İnönü’nün muhalefeti vardır. İnönü, Hatıralar’da şunları yazar:
“Atatürk, bir iki seneden beri bunu düşünüyordu. Ben önce buna karşı mukavemet ettim.”(İnönü, Hatıralar, s:483, Ankara, 2009, 3. Baskı)
İnönü, anılarında karşı çıkma gerekçesini bu devrimin uygulamasının uzun süreceğini ve başarısız olacağına inandığı için yaptığını söyler: “Yapamazsınız, siz yapamayacaksınız. Başkası hiç yapamayacak.” (Age. s:484)
İnönü, ikna olunca 1925 yılında kurulan ve bütçeden ödenek ayrılan “Yeni Yazı Araştırma Kurulu” üç yıl sonra toplanıp, çalışmaya başlar.
Tarihçi ve sonra bir dönem milletvekili olan Ahmet Cevat Emre (1878-1961), Atatürk’ün İsmet İnönü’yle yedi saat tartışarak ikna ettiğini anlatır (Şükrü Galip Erker, Türk Kültür Devrimi ve Karşı Devrim, s.80, Ankara, 1976) Yeni Alfabeye Latin Alfabesi adını İnönü vermiştir.
Yönetmeliğe göre daha önce okuma yazma bilsin bilmesin 16-30 yaş arası her Türk vatandaşının kurulacak Millet Mektepleri’nde kurs görmesi zorunlu idi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu okulların Genel Başkanlığını ve “Başöğretmenliği”ni üstlendi.
52 maddeden oluşan yönetmelikte okulların amacı, öğretim, derslere devam şartları, dershaneler için harcanacak paranın sağlanması, propaganda için basının kullanılması, başarılı olanlara verilecek belgeler belirtilmişti.
Yönetmelik, bir yıllık uygulama süresinden sonra değişikliklere uğradı. 22 Eylül 1929’da yayınlanan yeni yönetmeliğe göre millet mekteplerinde vatandaşlara okuma-yazma öğretmenin yanı sıra hayat ve maişetlerinin ve vatandaşlık sıfatlarının gerektirdiği ana bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır.
Millet Mekteplerinin resmen açılışı 1 Ocak 1929’da gerçekleşti. O gün, yurtta “Maarif Bayramı” olarak kutlandı.
Eğitim seferberliğinin başladığı ilk yılda 20 bin 487 derslik açıldı; bir milyon 75 bin 500 kişi bu okullara devam etti ve 597 bin 010 kişi okuma yazma öğrenerek belge aldı.

Dünyadaki ekonomik bunalım nedeniyle yeterli ödenek ayrılamaması sonucu zamanla millet mekteplerinin etkinlikleri azaldı ancak üç yılda 1,5 milyon vatandaş okuryazar hale getirilebildi. 1928-1935 arasında “Millet Mektepleri” adıyla hizmet veren yaygın öğretim kurumları, 1936-1950 arasında “Ulus Okulları” adıyla hizmete devam etti.
Öğrenim 1 Kasım’da başlardı. Haftada üç gün en az altı saat ders yapılırdı ve derslere devam zorunluluğu vardı. Dörder aylık iki program uygulanmaktaydı. Hiç okuma-yazma bilmeyenler A dershanesinde okuma yazma, dilbilgisi, basit matematik işlemleri öğrenirdi. A dershanesini bitirenler, B dershanesine devam edebilirdi. Bu dershanede Hesap ve Ölçüler, Sağlık Bilgisi, Yurt Bilgisi dersleri okutulurdu. Bu dershanede devam zorunlu değildi.
Millet mekteplerinde her eğitim döneminin sonunda sınav uygulanır, kazananlara bitirme belgesi verilirdi. Başarılı olamayanlar ikinci bir kursa devam ederdi. Sınavlarda ilk üçe girenlere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzasını taşıyan birer Anayasa ile halk yayınlarından ücretsiz yararlanma hakkı hediye edilirdi.
Millet Mektepleri’nde 50 bin 690 öğretmen görev yapmıştı. Resmî veya özel Türk okullarının öğretmenleri, yabancı ve azınlık okullarının Türkçe, tarih, coğrafya öğretmenleri, Millet Mektepleri’nin öğretim kadrosunu oluşturuyordu. Gerekli görüldüğünde orta dereceli okul öğretmenleri öğretmenlik veya müfettişlik ile görevlendirildi.
Gerekli hallerde öğretmen olmayan aydın kişilere de bir yeterlilik kurulu tarafından “Millet Mektebi Öğretmeni” unvanı ve belgesi verildi. Seyyar Millet Mekteplerinde “seyyar öğretmenler” görevlendirildi. Bu öğretmenler görevlendirildikleri yerlere kitap, kâğıt, kalem, tebeşir, portatif kara tahta, siyah mat muşamba gibi ihtiyaçları yanlarında götürmekteydi.
İller, millet mektepleri için yer sağlamak, il bütçesinden kaynak ayırmak, öğretim araçlarını ve yayınlarını sağlamak, halkı özendirmekle görevlendirilmişti.
Ülkede, “Sabit”, “Seyyar” (Gezici), “Özel” olmak üzere üç tür Millet Mektebi hizmet vermiştir. Bunlara daha sonra “Köy Yatı Mektepleri” ile “Halk Okuma Odaları” eklenmiştir.
Sabit Millet Mektepleri için eğitimin okul, kahvehane, cami, köy odası gibi yerlerde kuruldu. Gündüz çocuklar, akşam yetişkinler ders görürdü. Nüfusu yoğun yerleşim yerlerinde sabit millet mektepleri açıldı.
Gezici Millet Mektepleri ise okulu olmayan köylerde yalnızca bir dönem için açılırdı. Kış döneminde kasım ayından şubat sonuna kadar çalışmalarını sürdürürdü. Kışın dershane açılmayanlar bölgelere yaz dershaneleri açılmıştır.
Millet Mektepleri, hapishaneler, bankalar gibi bazı devlet kurumları ile büyük çiftlik ve fabrikalarda açılarak çalışanların okuryazar hale getirilmesi amaçlanmıştır.
Bazı bölgelerde yatılı Millet Mektepleri açıldı. Amaç, bu dershanelerde okuma-yazma öğrenen çocukların köylerine döndüklerinde diğer çocuklara okuma-yazma öğretmesi idi.
1930’dan itibaren “Halk Okuma Odaları” açıldı. Halka okuma yazmayı sevdirmek, unutmamalarını sağlamak ve pratik bilgiler almalarına yardımcı olmak üzere. Bu odaların sayısı 1933 yılında 778’e ulaştı.
Kurslara katılanların okuryazarlıklarını ve bilgilenmelerini sürdürmek öğrendiklerini unutmamalarını ve pekiştirmelerini sağlamak için “Halk Mecmuası” adlı haftalık ücretsiz dergi yayınlandı. Bu dergi, 11 Şubat 1929’da yayın hayatına başladı.
Millet Mektepleri’nin farklı bir versiyonu askeri birliklerde uygulandı. Âli Mektep(Halk arasında Ali Okulu denirdi) adı verilen kurslarda okuma yazma bilmeyen erata okuma yazma eğitimi verildi. Okullaşmanın arttığı 70’lerin başında bu uygulama sona erdi.

AZAP OSMAN

AZAP OSMAN..

Bazı durumlar vardır ki şehitlikten daha fazla fedakârlık gerektirir. İşte okuyacağınız böyle bir trajedi, gerçek, yaşanmış öyküdür.

Azap Osman Antep Savunmasının kahraman yiğitlerinden birisi…

Gaziantep’te o günlerde şehirde kime dokunsan patlayacak bir barut gibiydi. Fransızlar Antep’i işgal etmiş; kadın, çocuk, yaşlı demeden Ermenilerin yardımı ile önüne geleni öldürüyorlardı. Sokaklarda patlama sesleri çığlıklara karışıyordu. Bir gün tüfekçi Yusuf’un dükkânına sinirden yumruklarını demir gibi sıkmış bir adam girdi. Ve derdini anlatmaya başladı. “Ağam adım Osman. Köylüler bana Azap Osman derler. Anlayacağın rençperim. Aynı zamanda da iyi avcıyım. Düşman çocuk, kadın demeden öldürüyor. Bana bir tüfek lazım. Elimde bir tüfeğim olsa attığım gâvuru indiririm aşağıya” diyordu. “Ama en başından söyleyeyim cebimde hiç param yok.”

Tüfekçi Yusuf karşısında dimdik duran adama uzun uzun baktı adeta boğazı düğümlenmişti. Ama ne yazık ki hiç tüfek yoktu elinde, olan tüfekler de direniş çetelerine dağıtılmıştı. Yeni tüfek bulmak da imkânsızdı. Daha Yusuf sözünü bitirmeden Osman dükkândan ayrılmıştı. İçinden söylene söylene yürüyordu. ‘’Düşman bomba yağdıracak, ben de ölümleri izleyeceğim ha… Olmaz olmaz mutlaka silah bulmalıyım.‘’ Eve gelmişti ve evde dört dönüyordu, mutlaka silah bulmalıydı ama satıp para edecek hiçbir eşyası da yoktu. Derdini karısına anlattı “Şehre bomba yağıyor mutlaka silah bulmayalım!”

Azap Osman bir çözüm bulmuştu. Ancak bulduğu çözüm müydü yoksa çözümsüzlük mü onu bilmiyordu. Hanımına çözümü anlattığında kadının gözleri doldu. Boğazı düğümlenmişti kadının ama başka bir çaresi yoktu. Hemen suyu ısıttı ve bahçede oynayan kızı Ayşe’yi çağırdı ve sımsıkı sarıldıktan sonra güzelce yıkadı. Kınalar yaktı… Gece kızını yanına aldı uyudu ve sabah en güzel elbiselerini giydirdikten sonra “hadi kızım baban seni biraz gezdirecek sakın babanın sözünden çıkma” dedi ve ikisini arkalarından ağlayarak uğurladı. Kadın konuşamıyordu, adeta hayat durmuştu o an kadın için..

Azap Osman’ın tüfekçi Yusuf’un yanına uğramasının üstünde tam 15 gün geçmişti ve yine uğradı. Ama bu sefer yüzü gülüyordu. “Yusuf usta silah dedim yok dedin. Ben silahı buldum ama mermi almaya param yetmedi, bari mermiler senden olsun” dedi.

Yusuf usta şaşırmıştı “Nereden buldun bu tüfeği?” dedi, “Uzun hikâye anlatırım” dedi Osman. Yusuf usta “Tamam mermiler benden ama tüfeği nerden bulduğunu anlatırsan. Sen anlat bakalım nerden buldun bu tüfeği?” Osman derin bir nefes aldı ve biraz da sıkılarak anlatmaya başladı.

“Baktım ki şehirde her yaşta çocuk öldürülüyor. Benimde elinden öper bir kızım var, annesi akşamdan yıkadı, kınalar yaktı, sabah da en güzel elbiselerini giydirdi ve evden çıktık. Beraber Halep’e gittik. Orada çocuğu olmayan zengin bir aileye evlatlık olarak verdim. Halep’ten de o parayla bu silahı aldım ama mermiye param yetmedi” dedi.

Yusuf ustanın o an gözleri doldu. Sanki o mermileri kendisi yemişti. Buğulu gözleriyle gitti içerden zulaya sakladığı mermilerden Osman’a verdi. Osman dükkândan silahına sarıldığı gibi çıktı, koştuğu yerde sarıldığı silah değildi adeta kızına sarılır gibi sımsıkı sarılıyordu…

İşte Gaziantep bu anlatılması güç kahramanlar sayesinde kurtuldu. Şehitliği göze almış kahramanlardan daha kahramandı Azap Osman…

Bu ve bunun gibi onlarca kahramanlık destanlarıyla düşmana teslim edilmedi Antep, daha fazla ne söylenebilir…

Bu öyküyü yıllar yılı bizzat babasının yaşlı gözlerle anlatımından bilen Tüfekçi Yusuf ustanın kızı, Şule Yıldırımdemir Tüfekçi, yıllar sonra yazdığı Kınalı Kız şiirinde şöyle anlatıyor:…

KINALI KIZ

Anamın kucağından aldın…

Tut elimi gidiyoruz dedin…

Nasıl sevindim baba…

Daha dün anam,

Parmaklarımı tek tek öpüp,

Kına yakmıştı…

Kınalı ellerim ne güzeldi…

Sen görmedin…

Bir elinle beni tuttun…

Diğer elinle anamı savurdun…

Sahi, anam niye çok ağladı baba?

Ben yeni öğrendim yürümeyi…

Senin adımlarına yetişemem ki…

Ne olur biraz yavaşla…

Hem bak,

Ellerim kınalı baba…

Bütün evler arkamızda kaldı…

Belki, aha şu tepeye çıkarsak…

Oradan görürüm, çökmeye yüz tutmuş evimizi…

Nasılda yoruldum…

Bilsem konuşmayı,

Sana dönelim diyeceğim…

Anamı özledim, acıktım…..

Ama sen durmuyorsun ki baba…

Beni sırtına aldın,

Uyu kızım dedin…

Çok üşümüşüm…

Sen beni ısıttın baba…

Yüksek dağların ötesine geçtik…

Bir başka diyara geldik…

Beni öptün kokladın…

Geldik kızım dedin…

İşte yeni evin burası…

Bir tüfek parası berdelin olsun,

Kızım Antep’e kurban olsun….

Bıraktın ellerimi…

Kınalı ellerim ne güzeldi…

Sen görmedin baba…

Bilirim, sevgini koydun gittin bana…

Fakirliği onuruna yediremedin…

Herkes çabalarken, sen durup seyredemedin…

Anladım artık neden kınalı ellerim?

Bir haksız savaşa kurban oldum ama

Sen bir daha dönmedin baba…

Koca başlı dağların ardında,

Bırak bir kızın olsun…

Gözyaşlarım…

Berdel ettiğin tüfeğe kurşun olsun…

Bu dünyada haksızlık son bulsun…

Benim adımı Antep’li yüreğine sorsun…

Baba, hakkım sana helal olsun!.

Şule Yıldırımdemir Sayın..

#SİFİN

TÜFEKÇİ YUSUF

TÜFEKÇİ YUSUF

1889-1970 yılları arasında yaşamış, Antep’i Gaziantep yapan kahramanlardan. Aynı zamanda Çanakkale gazisi, hayatı boyunca bir çok işler başarmış müstesna bir Gaziantepli.

Tüfek konusundaki tamir becerisinden dolayı tüfekçi lakabını almış, aynı zamanda Antep savunması’nda imalat-ı harbiye ustaları’ndan biridir. Kendisine ait ” yapamam deme, yapan senden üstün değildir ” sözü; Antep savunması sırasında güherçileden bomba yapmak olsun, İngiliz makineli tüfeklerini Osmanlı fişeklerine uygun hale getirmek olsun, nice zorlukları aşma gücünü kendinde nasıl bulduğunu anlatmaktadır.

Tam hayat hikayesi için torunu Şule Yıldırımdemir Sayın’ın yazdığı şu yazı okunmalıdır:

1889 yılında Alaybey Mahallesi Sadıkoğlu Sokakta doğmuştur. Babası hacı Abdullah Annesi Fatma hanımdır.

Yörede, Balta Harbi diye adlandırılan 1895 olayları onun hayatının belki de dönüm noktası olur, şöyle ki ;

O yıllarda gayrimüslim çocukları sarıklarını soldan, müslüman çocukları ise sağdan sararlarmış. o gün küçük Yusuf’u annesi dışarı çıkmak üzere hazırlamaktadır. Tam sarığını sarmış bitirmiştir ki, Alaybey camisinin yakınında olan evlerine, dışarıdan Allahu ekber sesleri gelir. Yusuf sesleri duyar duymaz çocukluğun verdiği merakla dışarı fırlar. Bir de bakar ki Cumhuriyet mektebinin oradan bir kalabalık Allahu ekber diyerek geliyor. Vakit sabah vakti herkesin dükkanlarını açtığı bir saat. Alaybey camiinin tuvaleti o yıllar cadde üzerinde, tuvaletin hemen öte yanında da bir Ermeni evi var (daha sonra Dr. Kamil Afat’ın muayehanesi olan ev).

İşte bu evin mahalleyi boydan boya gören balkonundan evin Ermeni sakini elinde tüfek oturmuş gelen gidene ateş etmekte. Ermeni yukardan ateş ediyor, aşağıda adam ölüyor. Halk caddede birikmiş çaresizlik içinde vurulanları seyrediyor. Karşılık verecek bir silah yok ki ateş edesin. Derken kalabalıktan biri, Yazı köyünden adı Namal olan biri var. Onda tüfek var, hele o tüfeği getirelim de biz de buna cevap verelim diyorlar içlerinden birini görevlendiriyorlar. Ağızdan dolmalı tüfeği olan bu adamı köyden alıp gelmek üç gün sürüyor. Üç gün boyunca da bu Ermeni, balkonundan ateş edip, adam vurmaya devam ediyor. Bu arada balkondan ateş eden Ermeni’nn ailesi de arkadan sürekli bir kol çevirmekte, meğer onlarda mermi doldururlarmış. Her neyse köyden getirilen tüfekli adam, nişan alacağı yere mevzilendikten sonra kalabalığa, geçin oradan diye bağırır. Herkes geri çekilir. Adam tüfeği sıkar tüfek patlamaz, sıkar patlamaz. O zamanlarda, tüfeğin ateş alması için tüfeğin horoz’una çakmak taşı konulurmuş. Meğer, adamın abasının altında koruyarak getirdiği o tek tüfeğin çakmak taşı da yolda gelirken düşmüş. Yapacak bir şey yok, adam köyüne geri döner.

Tüfekçi Yusuf’un çocukluğunda yaşadığı bu olay, onun tüm ilgisini teknik konulara vermesini sağlar. Yaşıtları oyun oynarken o, teknik iş kolunun sadece gayrimüslimlerin tekelinde olduğu çarşıda, ustaların ellerini izleyerek vaktini geçirir. Sarışın, renkli gözlü, sevimli, zeki, bir gördüğünü asla bir daha unutmayan alımlı bir çocuktur. Belki de bu yüzden, maharetlerini müslüman çocuklara öğretmekten sakınan gayrimüslim ustaların güvenini kazanır. Onlardan çok şey öğrenir.

Türklerin taş yontmaktan, çulhacılıktan, bostancılıktan, yemenicilikten başka bir şey yapmadığı bir zamanda; Tüfekçi Yusuf ilerde harp yıllarında, son derece üstün maharetlerini göstereceği teknik konularda, yeteneğini de kullanarak deyim yerindeyse neredeyse dehalaşır.

  • Çanakkale

Yıl 1914, 1. Dünya Savaşı yılları Tüfekçi Yusuf genç bir delikanlıdır artık. Çanakkale için seferberlik davulu çalındığında, tüm yaşıtları gibi o da katılır bu çağrıya. Anası torbasını hazırlar. Gitmek için hazırdır. Bir sabah o torbayı sırtına vurur. Anasının elini öper, ailesi ile helalleşir. Bahçe kapısından çıkarken son bir kez daha ailesine bakar, anasıyla göz göze gelir. Fatma hanım oğluyla bu son bakışma anında, yavaş yavaş, üzerinde durduğu merdiven basamağına oturur. Bir eli merdivenin korkuluğunda, başını korkuluğu tutmuş koluna yaslayarak sessiz bakışlarıyla oğluna tekrar güle güle der. Tüfekçi Yusuf’un Çanakkale’de gözlerini bir an kapadığında, eviyle sevdikleriyle ilgili hatırladığı en son hatıradır bu an.

Bir süre cephede savaşır. Ayağından yaralanır. Yıllar sonra, bu kadar kanlı bir savaşta bir sürü genç öldü, sen hiç ölmekten korkmadın mı?…. diye soranlara, korkmaya korkarsın da bir kere yanındaki arkadaşının vurulup öldüğünü görünceye kadar. İşte o ondan itibaren gözün hiçbir şeyi görmez olur der.

Tüfekçi Yusuf’un Çanakkale’de keşfedilmesi uzun sürmez. Cephe gerisinde çalışacak ustalar aranmaktadır. Bir çok genç başvurur ama çoğu maharetli bulunmayarak cepheye geri yollanır. Tüfekçi Yusuf’a arkadaşları çok ısrar eder, sende başvur diye ama önemsemez çünkü o, gençliğin verdiği heyecanla cephe gerisinde pasif bir işte değil, cephede savaşmak istemektedir. Sonunda kendi deyimi ile bir arkadaşı onu gammazlar. Hemen Zeytinburnu silah fabrikasına denenmek üzere gönderilir. Burada fabrika müdürü bir şey bilip bilmediğini sınamak için imtihan eder. Kristal bir sürahiye kapak yapmasını ister. Netice de cam bir sürahiye metalden kapak yapıp,bunu da o cam sürahiye kırmadan çatlatmadan monte edebilmek her yiğidin harcı değildir. Tüfekçi Yusuf oradaki boş top mermi kovanlarından sürahiye zarif bir pirinç kapak yapar. Yapıştırıcı olmadığı için de ufak bir vidayla metal kapağı cam sürahiye tutturmak için vidalar. Sürahinin sapını tutan elin başparmağıyla aşağı yukarı hareket eden, yani açılıp kapanabilen bir kapaktır bu. Ahmet bey isimli fabrika müdürü sürahi için kavanoz kapağı gibi sıradan bir kapak yapıp geleceğini sandığı bu gencin, karşısına son derece zarif, hüner ve maharet isteyen bir ustalıkla çıkardığı işi görünce hiddetlenir. Hızla ayağa kalkar ve Tüfekçi Yusuf’a okkalı bir tokat atar. Tokat o kadar ağırdır ki Tüfekçi Yusuf’un gözlerinden ateş çıkar neredeyse. Fabrika müdürü Ahmet beyin hiddeti sonradan anlaşılır. Fabrika ağzına kadar iş göremez silahlarla doludur. Tamir edebilecek yeterli teknik eleman bulunamamaktadır. Tüfekçi Yusuf’un bu büyük yeteneğini daha önceden bildirmediğine sinirlenmiştir.

Neticede Tüfekçi Yusuf, Alman uzmanların eli altında yetiştirilmek üzere atölyelere verilir. Sıcak savaşı yaşamış biri olarak Tüfekçi Yusuf burada bütün teçhizat, silah ve mühimmat ile bunların imalinden bakımından tamirine kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenir. Boyu haddinden fazla uzun olan Osmanlı süngülerini kısaltmak için izin ister. Cephede uzun ve kalın olan bu süngüler yüzünden çok zayiat verildiğini söyler. Sonunda verilen izinle bir miktar tüfeğin süngülerini kısaltır ve inceltir. Bu tüfeklerin dağıltıldığı alayda o gün asker zayiatı neredeyse yarı yarıya azalır. Bunun üzerine hemen tüm tüfeklerin süngüleri Tüfekçi Yusuf modeli kısaltılıp inceltilir. Birçok asker, bu kullanılması son derece pratik ve hafif süngüler sayesinde ölümden kurtulur. Orada Mustafa Kemal ile birkaç kez görüşür. İşte Çanakkale, Antep savunması için üstün bir deha ve yeteneği böylece yetiştirir. Tüfekçi Yusuf orada, savaşın cepheyle bitmediğini, aslında insanların değil, teknolojinin savaştığını öğrenir. Derken bir gün, fabrikaya bir Alman general gelir askerler etrafına toplanır, herkes ayaktadır Alman general, harp bitti kayıplarınız için üzülmeyiniz, onlar altın harflerle yazıldı tarihe der. Bu sözler üzerine alayda bir tek asker ayakta kalmaz, herkes; daha biz vardık ölecek, bize bir şey olmadan nasıl savaş biter diye hayatta kalmanın şehit olmamanın üzüntüsüyle yere çöker. Çekilen vah! lar fabrikayı inletir.

Tüfekçi Yusuf Çanakkale’den terhis olur. Selimiye Kışlasın’da sevk için tren bekler. Anadolu’ya 2-3 günde bir tren seferi yapılmaktadır. Sevkiyat için tren beklerken birçok arkadaşı da gıdasızlıktan, bakımsızlıktan, hastalıktan burada ölür. Akşam birlikte memlekete dönüşte neler yapacağını, çoluğu çocuğunu, hangi cephede savaştığını sohbet ederek; yan yana uyuduğun arkadaşına sabah uyandırmak için dokunursun ki kaskatı kesilmiş ölmüş, sana sadece arabaya yüklenip tren garından memleketi yerine cenaze arabasıyla defin için gitmesini çaresiz seyretmek kalır, der, Tüfekçi Yusuf hatıralarında.

Tüfekçi Yusuf’un Selimiye’den bindiği trenin son durağı Pozantı’dır. Oradan ötesine gitmek için yürümek zorunda dır. Yol arkadaşlarıyla beraber yürümeye başlar. Mevsim sonbahardır. Biraz yürümeye kalmaz dururlar .Önlerinde ki yolu sel basmıştır. İçlerinde yüzme bilen tek asker Birecikli bir gençtir. Herkesin üstündekilerini çıkarıp başlarının üstüne koymasını ve elele tutuşmasını söyler, öyle yaparlar. En başa Birecikli genç geçer, kendinden sonrakinin elini tutarak suyun içinde başlarını kaldırabildikleri kadar yukarıda tutarak karşıya geçerler. Dönüş yolunda karşılaştıkları tek güçlük bu değildir. Üzerlerinde askeri formaları, düşman tarafından işgal edilmiş bir bölgede, gündüz köylerde saklanarak, sadece gece yürümek zorunda kalırlar. 48. günün sonunda Tüfekçi Yusuf nihayet Antep’e varır.

Ayakları yürümekten yara içinde, anasını cepheye giderken kendisini uğurladığı gibi merdivenin basamağında oturmuş bir eli merdivenin korkuluğunda, başını korkuluğu tutmuş koluna yaslanmış bir şekilde, tıpkı bırakıp gittiğindeki haliyle göreceğinin hayali ile baba evinin bahçe kapısını araladığında donar kalır. Baba ocağı tarumar olmuş,uğruna savaşmaya gittiği her şey yok olmuştur. Çaresiz kız kardeşinin evine sığınır. Zaten üzerinde asker formasıyla kız kardeşinin karşısına çıkacağını, cephede eda ettiği bir namaz vaktinde görmüştür. Meğer anasının yüreği baba vekili en büyük oğlunun Çanakkale cephesine gitmesine dayanamamış, Tüfekçi Yusuf’u cepheye uğurlarken çöktüğü o merdivenden bir daha kalkamamış. Birkaç gün felçli yattıktan sonra hayata gözlerini yummuş. Kaderin acı cilvesi, birçok ana Çanakkale’den bir daha dönmeyecek oğullarının şehitlik haberini alırken, Çanakkale gazisi Tüfekçi Yusuf sağ salim memleketine döner, ama elini öpeceği, sarılacağı anası artık yoktur. Fatma hanım çoktan vefat etmiştir.

  • Ayıntap Savunması

Tüfekçi Yusuf Ayıntap’a (şehrin eski adı) geldiğinde şehir, İngilizlerin işgali altındadır. Çanakkale gibi burada da İngilizlerle karşılaşır. Dün Çanakkale’de savaşıp denize döktüğü İngiliz’i, gelip de Ayıntap’ı işgal etmiş görünce Tüfekçi Yusuf dayanamaz, yanındakilere: ” Yahu ne çabuk da gelmişler, biz bunları daha dün Çanakkale’de denize dökmedik mi ? Bizden evvel yetişmişler der. “

Her şeye rağmen hayat devam etmektedir. Tüfekçi Yusuf Çanakkale’den dönmüş, evlilik çağında genç bir delikanlıdır, Makbule hanım ile evlenir.

Çok geçmez kuşatma şartları ağırlaşır. İngilizler Ayıntap’ı terk ederler. Beraberlerinde Ermeniler de gider. Teknik iş kollarına gayrimüslimler egemen olduğu için şehirde hani neredeyse bir tek tornavida bile kalmaz. Gidenler her şeyi beraberlerinde götürürler. İngilizler arkalarında sadece 4 tane, mermisi olmayan, su soğutmalı makineli tüfek bırakırlar. Tüfekler depoya kaldırılır. Gerçek silah anlamında, koca şehir bir tek bu tüfeklere sahiptir, ancak mermi yuvaları Osmanlı fişeğinden küçük olan bu tüfeklerin orijinal fişekleri olmadığından çalışması imkansızdır.

Özdemir Bey’in gayretleriyle şimdiki büyük pasajın Mütercim Asım’a bakan tarafında o zamanlar Kara Nazır’ın hanı olarak bilinen yerde ( Kara Nazır o zamanki İran Konsolosu ) silah ve mühimmat imalathanesi kurulur. O zamanlar Adana’dan Almanların bırakıp gittiği tezgah Antep’e bu imalathaneye getirilerek kurulur. Tüfekçi Yusuf’un zekası Özdemir Bey’in tecrübesi ile bu tezgah kısa sürede Osmanlı fişeklerini üretebilecek hale getirilir. Burası artık içinde kadın ve çocukların çalıştığı bir yandan sığınak, diğer yandan da günde yaklaşık 7 sandık mermi üreten, silah tamiri yapan, gece gündüz aralıksız çalışıp çeteleri ikmal eden bir silah ve mühimmat merkezi olur.

Peş peşe iki işgal geçirmiş bir yandan ekonomik, bir yandan askeri ablukaya alınmış aç susuz Antep’te Tüfekçi Yusuf’un imkansızlıklar içinde başardığı dahiyane işleri burada satırlara dökmek uzun süreceğinden, bu eşsiz kahramanı anılarından yola çıkarak tanımaya çalışalım:

  • Tüfekçi Yusuf ismi nereden geliyor ?

Yukarıda daha önce bahsettiğimiz İngiliz makineli tüfekleri heyet-i merkeziye’nin depolarında kilitli tutulmaktadır. Bu tüfekler Mahmut hocaya zimmetlidir. Her çarpışmanın ardından Mahmut hoca Tüfekçi Yusuf ‘un yanına gelir bu tüfekleri Osmanlı mermisine alıştırmasını ( Osmanlı mermisiyle çalışabilecek hale getirmesini ) ister. Fakat tüfekler depoda zimmetlidir, heyet-i merkeziye’ den de bu iş için onay verilmez. Sürekli reddedilir. Sonunda bir gün bu tüfeklerden birini Yusuf ustanın yanına getirirler. Yusuf usta bu tüfeği ince bir işçilikle uğraşarak Osmanlı fişeğiyle çalışacak hale getirir. Ayrıca dört tane de bu makineli tüfek için mermi şeridi hazırlar. Makineli tüfeğin hazır olduğu gün Çınarlı baskını haber alınır. Su soğutmalı ancak bir katırın taşıyabileceği kadar ağır bu makineli tüfeği, yedek fişek ( 1000 mermi kadar ) şeritleriyle birlikte tek başına Mahmut hoca omuzlar, Çınarlıya koşar. Hani Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın tek başına kaldırdığı mermi hep söylenir ya, o gün kısa boylu, çelimsiz Mahmut hocanın omuzladığı bu yükün de ağırlıkta ondan pek bir farkı yoktur.

Mahmut hoca Çınarlıya vardığında ki, o zamanlar bostanlık bir arazi, etraf gübre yığınları ile dolu, bir gübre yığının arkasına gizlenir. Vakit ikindidir. Fransızlar Çınarlı camisini basıp, orada sıkışmış 30 civarında çetemizi öldürecekler. Mahmut hoca mevzilendiği gübre yığının arkasında makineli tüfeğin sehpasını kurup ağzına mermiyi verir uygun anı beklemeye koyulur. Çatışmanın en yoğun olduğu anda tüfeği ateşler. Düşman şaşırır, panikler, o ana kadar hep modası geçmiş silahlarla yakın cephe savaşı yapan Anteplilerde uzun menzilli bir silahın aniden ortaya çıkması, onları korkutur. Çınarlı baskınından sonra, bir daha Fransızlar yakın çatışmaya girmez.

Makineli tüfek İngilizlerden kalmıştı ancak Yusuf usta tüfeği Osmanlı fişeklerini atabilecek şekilde yeniledi. Tüfek yıldırım gibi çalıştı. Yusuf ustanın ismi tüfeğe, tüfeğin sıfatı da Yusuf ustaya verildi. İşte “Yıldırım Yusuf” ya da nam-ı diğer “Tüfekçi Yusuf” ismi buradan gelir.

Çınarlı başarısından sonra, depodaki diğer tüfekler de Yusuf usta’ ya aynı şekilde yenilemesi için, heyet-i merkeziye’nin özel izniyle verilir. Yenilenen bu tüfeklerin ilk atış talimleri, Kılıç Ali’ nin gözetiminde yapılır. Tıkır tıkır hatasız işleyen yepyeni güçlü silahlara kavuşmanın heyecanıyla Kılıç Ali, Tüfekçi Yusuf’a dönerek “adam çok ama, senin gibi bir ustayı bulamam; senin gibi bir usta bin adamda bir kere çıkar! der.”

O günden itibaren Tüfekçi Yusuf’un tüm ailesinin, rahat çalışması için Lohan köyünde kalması sağlanır (can güvenliği için). Çevresindeki muhafızlar artırılır.

Yusuf ustanın Antep milis kuvvetlerine kazandırdığı bu tüfekler (özellikle de Yıldırım Taburu bu tüfekleri çok kullanmıştır) en umulmadık anda mucizeler yaratmıştır. Fransızların da dikkatini çeken bu tüfeklerden sona kalan iki tanesi nasıl bir teknoloji kullanıldığının araştırılması için Fransızlar tarafından götürülmüştür. Bu tüfeklerin muhtemelen Louvre Müzesi’nde olduğu düşünülmektedir.

O gün, imkansızlıklar içinde Yusuf ustanın gerçekleştirdiği teknik mucize ile her türlü imkanın olduğu, icatların peş peşe yapıldığı, teknoloji beşiği Avrupa’ya bile bu iki tüfekle örnek olmuşuz.

KIRKIN ÇIKMASİ..

Dogum yapan bir annenin,
40 nın çıkmasının/uçmasının eski Türk adetlerinden olması ve taaa Göktürkler’e kadar uzanması inanılmaz ilginçtir.. Yeni anne ve bebeklerin 40 gün dışarıya çıkmama adeti aslında annenin ve bebeğin doğumdan sonraki altı hafta boyunca bağışıklık sisteminin yeterince güçlü olmamasına alınmış bir önlem.

Daha sonra ise 40 Uçurması için yakın akraba evine gidilir.

Gidilen akraba ona harika bir sürpriz hazırlar.
Bir sepetin içine minik minik keseler koyar.bunların anlamları çok başkadır.

Bozuk Para; ömrü boyunca bol kazançları olsun

Pamuk; saçı aklaşana kadar uzun ömürlü ve kalbi pamuk gibi yumuşak olsun

Şeker; ağzı hep tatlı olsun ve yüzü hep gülsün

Pirinç; kendisine, evine ve kırk uçurmaya gittiği eve bereket gelsin

Tuz; ömrü, evi, tadı tuzu gibi iyi olsun, ağzının tadı hiç kaçmasın

Yumurta; karnı tok, sırtı pek olsun.

Nasıl ince bir detay, nasıl bir insana saygıdır bu..
Türklügümüz güzel ve yerinde adetlerindendir..

YABAN ARMUDUNDAN EKMEK

Konya’nın Orta Toroslardaki Hadim ilçesinde yaşayan 58 yaşındaki Meryem Sevinç, yaban armutlarını kurutarak elde ettiği unla yufka ekmek yapıyor.

Toros Dağları`nda yetişen yaban armutları, eylül ve ekim aylarında toplanıyor.

Yıkanıp tokmakla dövülen armutlar, yaklaşık 20 gün güneşte kurumaya bırakılıyor.

Değirmende un olan yaban armutları, marifetli ellerde yufka ekmeğe dönüşerek sofralara geliyor.

İlçeye bağlı 1200 nüfuslu Gezlevi Mahallesi sâkinlerinden Meryem Sevinç:
“Yaklaşık 40 yıldır dağlardan toplayıp kuruttuğum yaban armutlarını un hâline getirerek, geleneksel lezzeti devam ettiriyorum.”dedi.

19 Kasım 2021.AA

O ZAMAN ÖLÜRÜZ

Paylaşmayı unuttuğumuzda

Lokmaları kendimiz yuttuğumuzda

Dostun tekerine çomak soktuğumuz da

İşte o zaman ölürüz

Çevremize yan gözle baktığımızda

Her şeye bir kulp taktığımızda

Derdi olandan hemen kaçtığımızda

İşte o zaman ölürüz

Hak hukuk tanımadığımızda

Acısı olanla yanmadığımızda

Düşkünü kaldırmadığımızda

İşte o zaman ölürüz

Her söze kandığımızda

Kurtları kuzu sandığımızda

Gafletten uyanmadığımızda

İşte o zaman ölürüz

Kapıyı çalana açmadığımızda

İhtiyacı olana bakmadığımızda

Gönülden gönüle akmadığımızda

İşte o zaman ölürüz

Dost çağırınca gelmediğimizde

Muhtaca el açana vermediğimizde

Yaraya merhem gibi değmediğimizde

İşte o zaman ölürüz

Doğrulara kulağımızı tıkadığımızda

Dilimizi yalanla yıkadığımızda

İki tatlı kelamı sakladığımızda

İşte o zaman ölürüz

Kara gün dostu olmadığımızda

Dostun derdi ile solmadığımızda

Kalplere sevgi olup dolmadığımızda

İşte o zaman ölürüz

Mala makama tamah ettiğimizde

Zor günde terkedip gittiğimizde

Affetmeyip kin güttüğümüzde

İşte o zaman ölürüz

Hak etmeden aldığımızda

Kazanmayıp çaldığımızda

Kalabalık içinde yalnız kaldığımızda

İşte o zaman ölürüz

Hatır gönül bilmediğimizde

Çağrıldığımızda gelmediğimizde

Düşkünü görüpte üzülmediğimizde

İşte o zaman ölürüz

İyiliği vefayı dostu unuttuğumuzda

Açık kapıları bir bir kuruttuğumuzda

Bize güvenenleri yanılttığımızda

İşte biz o zaman ölürüz

12.01.2022

Ankara

YENİ YIL

Yeni bir yılın ilk kapısı huzur, mutluluk, adalet, bol kazanç ve güven dolu bir Dünya ya açılsın. Hastalar şifa bulsun, dertliler deva bulsun, ağlayanlar gülsün, sıkıntılar bitsin, istenmeyenler gitsin, umutlar yeşersin, her şeye yeniden bir başlangıç olsun.

Mutlu ve huzur dolu yeni yıllarınız olsun.

ANKARA KOŞUSU

🇹🇷Bugün özel bir gün. Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 86.yıl dönümü, maksat katılım yapmak, destek olmak,günüz anlamına binaen orada olmak.
Üç yıl önce katıldığımda, yarışma başlamadan önce sohbet ettiğim Erdoğan DULDA 🌹Amcanın da ruhu şad olsun, en yaşlı koşucu ve en çok katılım sağlayan kişi olarak başlamıştı, fakat ilerleyen metrelerde yaşlı kalbi dayanmayarak aramızdan ayrılmıştı, umarım bugün böyle bir hadise yaşanmaz.
Keklik pınarı sırtlarından Ankara garına kadar Atatürk için ve Ankara için koşacağız🇹🇷🏃🏾‍♂️🏃🏾‍♂️🏃🏾‍♂️🏃🏾‍♂️🏃🏾‍♂️

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARI

Milli Mücadele’nin Unutulan Kahramanları: Anadolu’ya Silah Kaçıran Korkusuz Teşkilatlar.

Kurtuluş Savaşı şüphesiz ki başındaki tecrübeli kumandanlar tarafından yürütülmüştür. Fakat zaferde, fedakarca her şeyini bu yola adamış olan halk da fevkalade etkiliydi. Siviller hiçbir menfaat beklemeden sadece vatan uğruna, gözlerini kırpmadan tehlikeye atılmışlardı.
Anadolu’ya geçip mücadeleye atılmak ve vatan için hizmet etmek, işgalden kurtulmak isteyen her ferdin tuttuğu yoldu. İstanbul’da ise özellikle eski İttihatçılar cephane baskınlarıyla harp için mühimmat ve teçhizat elde edip bunları Anadolu’ya göndermeye uğraşıyorlardı.
Mesela Mersinli Cemal Paşa bazı birliklere Kuvayı Milliye gruplarına gerekli yardımların yapılıp lojistik destek verilmesini emreden gizli belgeler yolladı. Ege’de Kazım Paşa, Miralay Ali Bey bizzat cephanelik baskınlarını organize ettikleri gibi kendileri de uygun zamanı bulunca Ankara’ya geçtiler.
İşgal kuvvetlerinin nöbetçileri olan depolardan cephane çıkartmak hiç de kolay iş değildi. Özellikle tenha ve az nöbetçili stratejik yerler seçiliyordu. Askerler bazen kaba kuvvetle esir alınıyor, bazen de içki ikramıyla dost gibi görünüp sarhoş edildikten sonra etkisiz hale getiriliyorlardı. Nöbetçiler saf dışı edilince depoda yarayan ne varsa kaldırılıyor ve evvela karşı kıyıya, oradan da Anadolu’nun içlerine geçiriliyordu.
Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa tutulduğu hapishaneden bu şekilde kaçırılmıştı. Vatanperver teşkilatların bu korkusuz operasyonları olmasa, tutuklanmış olan onlarca tecrübeli subay çeşitli suçlarla itham edilip sonra da idam edileceklerdi. Nitekim mütareke yıllarında gayet yaşlanmış olan Hüseyin Hüsnü Paşa bile rezilce bir muameleye maruz kalarak evinden yaka paça çıkartılmış ve hapsedilmişti.
Rakip tanımaz İngiliz ve Yunan zırhlılarının arasından geçerek bırakın silah taşımayı, balık dahi tutulamazdı. Oysa hem kahraman deniz subayları hem de vatanperver kayıkçılar binlerce defa bunu gerçekleştirdiler. Geceleri yapılan sevkıyatlarda yalnız malzeme taşınmadı, bazen kendilerinden kat kat kuvvetli olan gemileri ele geçirdiler. En heyecanlı mücadeleler de Karadeniz kıyılarında yaşandı.
Heybeliada Deniz Okuluna erzak olarak götürülen bu kasalar, geceleyin fedakar kayıkçıların da yardımıyla karşı kıyıya geçiriliyor ve oradan da vatanın içlerine doğru yine fedakar ve cesur vatanperverlerin yardımıyla taşınıyordu. O yıllarda okulda öğrenci olan bir deniz subayı ileride yazdığı hatıralarında, hocalarının talebeleri uzaklaştırıp ”bir şey yok gidin hadi! lahana, pırasa gelmiş” dediklerini anlatmaktadır.
Savaş sonunda tespit edilebilenlerin bazılarına gazilik unvanı, istiklal madalyası ve maaş dahi bağlandı. Oysa bunlar içerisinden de bazıları maaşı reddettiler. O zamanın zihniyetinde ”biz bunu para için değil, vatan için yaptık” görüşü hakimdi. İstiklal Madalyaları ise o günlerin onurlu birer nişanı olarak hala bir yerlerde saklanmaktadır.

Anıl Göç.

BURASI GÜL BAHÇESİ, BURASI SARIKAMIŞ

Yedi iklim, dört diyar kuşatırken hayaller,
Altımızda dürüldü art arda çamlı beller.
Destanların şahidi dağlar, deryalar, çöller…
Mehmetçiğin son celbi, kurası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

Yurdumuz baştanbaşa yanarken için için
Mevzubahis vatandır, sormayız neden, niçin?
Tereddütsüz yürürüz istikamet olsa Çin!
Erzurum ile Kars’ın arası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

At sırtında doğmuşum, indiğim görülmemiş.
Ölümü öldürmüşüm, döndüğüm görülmemiş.
Tevhidin nûru bende, söndüğüm görülmemiş.
İman dolu kalplerin çırası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

Yüreğimde yangın var, gökte hilâl üşüyor!
Kınalı ellerime yıldızlar üşüşüyor!
Sizlere firkat vakti, bize vuslat düşüyor.
Türk’ün cihana sessiz narası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

Taş kesti ayaklarım, benden değil ellerim.
Bir ağaç kuytusuna sığınmış hayallerim.
Mahşerde gerçekleşsin ilâhî emellerim.
Tarihimin kanayan yarası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

Düşünceler dumanlı, efkâr efkâr üstüne.
Gönülden süzülenler hep ilkbahar üstüne.
Bu benzersiz destanı yazmayın “kar üstüne”!
Nice altın sayfanın tuğrası Sarıkamış,
Burası gül bahçesi, burası Sarıkamış!

Fikret GÖRGÜN

ALMANYA’YA SOĞAN İHRAÇ ETMEK

Atatürk dönemi Almanya’ya soğan ihracatı, Karacabey, Bursa, 1935. Cumhuriyet kurulduğundan 1980”li yıllara kadar Karacabey ilçemiz Türkiye”nin soğan ambarı konumundaydı. İlçenin geliri büyük bir oranda soğan üretiminden sağlanmaktaydı. 1930”lu yıllarda başta Avrupa ve Arap ülkelerine ilçemizden soğan ihracatı yapılıyordu. Karacabey”de üretilen mallar o yıllarda deniz yoluyla İstanbul”a ulaştırılıyordu.

Üretilen soğanlar önce Karadeniz taka tipi teknelerle 10”ar tonluk partiler halinde İstanbul”a gönderilir , oradan da gideceği bölgelere veya ülkelere sevk edilirdi.

Türkiye”nin 12 ay soğan ihtiyacı Karacabey ilçemiz ve Tekirdağ bölgesinden tedarik edilmekteydi. Üreticiler mahsullerini saç örgüsü tabir edilen şekilde dizi yapar ve depolardı.

Günümüzde ise soğan üretimi iklim ve toprak koşulları nedeniyle Polatlı , Suluova gibi bölgelere kaymıştır.
Vahap Aka

🖋️BORÇ BATAĞINDAKİ OSMANLI’NIN SARILDIĞI DÜYUNU UMUMİYE..?

Bundan tam 145 yıl önce,
6 Ekim 1875’te, Osmanlı İmparatorluğu “İFLAS” etti.
*
O gün gazetelerde yayımlanan ve yabancı elçilere gönderilen bir kararname ile Osmanlı, bütün iç-dış borçları ve faiz ödemelerini, 5 yıl süreyle, yarı yarıya indirdiğini (yarısını para, yarısını yüzde 5 faizli hisse senetleriyle ödeyeceğini) açıkladı.
*
Peki, neydi bu Düyunu Umumiye.? Neden ve nasıl kurulmuştu.?
En başından anlatayım.
*
✔️OSMANLI’NIN İFLASI..
Osmanlı, 1854-1875 arasındaki 21 yılda toplam 5.297.676.500 frank borç almıştı. Değişik kesintiler nedeniyle Osmanlı’nın eline toplam 3.012.884.714 frank geçmişti.
Yani, Osmanlı’ya kabaca 2.300.000.000 frank havadan borç yüklenmişti. Osmanlı’nın ödemesi gereken yıllık faiz ve itfa bedeli ise toplam 299.068.487 franktı.
1874/1875 Osmanlı bütçesinde 25.000.000 Osmanlı lirası gelir gösterilmişti.
Fakat gerçek gelir 17.000.000 Osmanlı lirasıydı.
Osmanlı’nın, bu paranın 13.000.000 lirasını dış borç için ayırması gerekiyordu. Geriye kalan 4.000.000 lirayla devleti yönetmek olanaksızdı.
İflas kaçınılmazdı.
(Parvus Efendi, Türkiye’nin Mali Tutsaklığı, s. 33, 34)
Kokulan oldu.!
Osmanlı, 1875’te yarıya indirdiği borç ödemelerini de yapamadı.
Mart 1876’da bütün dış borç taksitlerinin ödemelerini durdurdu.
1876’da Osmanlı ekonomik olarak battı.
Peki, Osmanlı, nasıl bu kadar derin bir borç batağına sürüklendi.?
*
✔️OSMANLI’NIN BORÇ ARAYIŞI..
Osmanlı, 1768-1774 Rus Savaşı’ndan sonra, 1775’te “Esham Sistemi” ile yani “hazine bonosu” ihracıyla iç borçlanmaya gitti.
Ancak bu sistemle gerekli parayı toplayamadı.
Osmanlı, 1783’te Kırım’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra,
I. Abdülhamit döneminde, ilk dış borç teşebbüsünde bulundu.
Fransa, Hollanda, İspanya, hatta Fas’tan bile dış borç alınması gündeme geldi. Uzun tartışmalardan ve görüşmelerden bir sonuç alınamayınca Aydın eyaletinin valilere ait gelirleri “esham” yoluyla satılarak bütçe açığı kapatılmak istendi. Ancak bu girişim bütçe açıklarını kapatmaya yetmedi.
(Mübahat Kütükoğlu, Baltalimanı’na Giden Yol, Osmanlı-İngiliz İktisadi Münasebetleri (1580-1850), s. 272)
Osmanlı, Kasım 1789’da İngiltere’den 20.000.000 kuruşluk dış borç istedi. İngiltere bu isteğe cevap bile vermedi.
O sırada Napolyon Mısır’a saldırmış, Osmanlı, Fransızlarla savaşa tutuşmuştu. Acil paraya ihtiyaç vardı.
Aralık 1799’da İngiltere’den bir kere daha dış borç istendi.
Ancak İngiltere olumsuz cevap verdi. Osmanlı, 1839’da üçüncü defa İngiltere’den bu sefer 2.000.000 sterlin borç istedi.
İngiltere, Osmanlı’ya yine borç vermedi. (Kütükoğlu, s. 273).
Dışarıdan borç para bulamayan Osmanlı mecburen içeriye döndü.
Osmanlı, 1848’de Galata Bankerleri olarak bilinen sarraflardan çok yüksek faizle borç almaya başladı.
1850’de Avrupa, Osmanlı’ya borç vermeyi kabul etti.
Londra’da bir borç sözleşmesi imzalandı. Fakat Osmanlı, daha sonra bu borcu almaktan vazgeçti.
Osmanlı, antlaşmayı tek yanlı olarak bozduğundan, borç verenlere 2.200.000 frank tazminat ödedi.
(Parvus Efendi, s. 29).
*
✔️OSMANLI’NIN BORÇ BATAĞI..
1853’te, Osmanlı Kırım Savaşı’na girdi. Savaş masraflarını karşılamak için paraya ihtiyaç vardı.
Osmanlı, Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile birlikte hareket ediyordu.
Bu yakınlığın da etkisiyle, 24 Ağustos 1854’te Londra’da Dent-Palmer ve Ortakları, Paris’te Goldscimd ve Ortakları ile 75.000.000 franklık ve yüzde 6 faizli bir borç antlaşması imzalandı.
Kesintiler nedeniyle bu paradan ancak 60.000.000 frank Osmanlı hazinesine girdi.
(Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 260.)
Bu borçlanmaya, Mısır’dan alınan yıllık vergi “teminat” olarak gösterildi.
Ancak bu borç, savaş masraflarını karşılamaya bile yetmedi.
Osmanlı, aldığı borcu üretime değil, tüketime yönelik olarak kullandı.
Borcun anapara ve faizlerini ödemek için yeni borçlar almak zorunda kaldı. Osmanlı’nın uzun vadeli ve yüksek faizli borç tahvilleri, Avrupa piyasalarında çok tutuldu.
Osmanlı’ya borç vermek çok karlı bir iş halini aldı.
Çünkü Osmanlı, Avrupa bankalarına yüzde 15-20 faiz ödüyordu.
(Parvus Efendi, s. 33).
Yabancı sermayedarlar, tehdit ve rüşvetle Osmanlı devlet adamlarını daha çok borç almaya zorladılar.
Galata Bankerleri, yüzde 10-12 komisyonla Avrupa piyasalarından Osmanlı’ya borç para buldular.
Sırf Osmanlı’ya borç vermek için yabancı bankalar ve kredi şirketleri kuruldu. Osmanlı Bankası bunlardan biriydi. Sadece borç verenler değil, aracılar da çok kazandılar.
(Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, s. 118).
Osmanlı, 1866’dan itibaren ödeme güçlüğü çekmeye başladı.
1873’te dünyada “borsa krizi” çıktı. Avrupa piyasalarından borç para bulamayan Osmanlı, 1875’te iflas etti. (Pamuk, s. 120).
Osmanlı, 1854-1875 arasındaki 21 yılda toplam 15 dış borç antlaşması yaptı.
21 yılda kabaca 237.000.000 lira borçlandı, fakat devletin eline ancak 127.000.000 lira geçti.
*
✔️OSMANLI MALİYESİ İN YABANCI DENETİMİNE GİRMESİ..
1876’da II. Abdülhamit padişah olduğunda devlet gelirlerinin yüzde 80’i bile dış borçları ödemeye yetmiyordu.
Bu nedenle öncelikle memurların, emeklilerin ve bakanların aylıkları düşürüldü.
Bu düşük memur aylıkları bile ancak dört-beş yıl gecikmeyle ödenebildi. (Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, s. 274-275).
93 Harbi sonrasında, 1878’de, Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar, yüksek bir savaş tazminatı istediler.
Böylece Osmanlı, yılda 35.000.000 kuruştan 100 yıllık bir borç altına daha girdi.
(Shaw, s. 275).
1878’de Kıbrıs Adası bir miktar para karşılığında İngilizlere kiralandı.
1878 Berlin Kongresi’nde, alacaklı devletler Osmanlı’ya, İstanbul’da “Osmanlı maliyesini yönetecek” çokuluslu bir mali komisyon kurulmasını kabul ettirdiler.
(Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Birinci Kitap, s. 126-127)
*
✔️EKONOMİK BAĞIMLILIK BERABERİNDE SİYASAL BAĞIMLILIĞI GETİRDİ..
Devlet içinde devlet:
Düyunu Umumiye 1881’de İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Alman, İtalyan alacaklı temsilcileri ile Osmanlı temsilcileri İstanbul’da uzun görüşmeler yaptılar.
Bu görüşmeler sonunda Osmanlı borçları “ödenebilecek biçimde” yeniden yapılandırıldı.
II. Abdülhamit, 20 Aralık 1881’de
(Hicri takvime göre 28 Muharrem 1299’da) Muharrem Kararnamesi’ni yayımladı.
Bu kararname ile Osmanlı’nın toplam 237.138.819 lira dış borcu, 141.505.309 liraya indirildi.
Başka bir hesapla Osmanlı’nın toplam 4.568.841.250 frank dış borcu, 2.660.930.850 franka indirildi.
(Parvus Efendi, s. 37,38, 233).
Muharrem Kararnamesi’ne göre İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Hollandalı, Avusturyalı ve Osmanlı alacaklıları ile Galata Bankerlerini temsilen toplam 7 üyeden oluşan Düyunu Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kuruldu.
Düyunu Umumiye Meclisi’ni oluşturan bu 7 üye 5 yıllık sürelerle seçilecekti. Kurumun başkanlığını, beşer yıllığına, sırasıyla İngiliz ve Fransız delegeleri yapacaktı.
Muharrem Kararnamesi ile 1879’da kurulan Rusum-u Sitte İdaresi kaldırıldı. Daha önce buraya aktarılmış olan devletin temel gelirleri Düyunu Umumiye’ye aktarıldı.
Osmanlı’nın Düyunu Umumiye’ye bıraktığı temel gelirler şunlardı:
1- Tuz ve tütün tekeli
2- Damga pulu vergisi
3- Alkollü içkiler vergisi,
4- Edirne-Samsun-Bursa İpek Öşrü
5- İstanbul ve birçok bölgenin balık vergisi
6- Tömbeki vergisi
7- Kimi vilayetlerin koyun vergisi
8- Gümrük gelirleri
9- Kazanç vergisine göre ortaya çıkacak fazlalık.
*
Osmanlı’nın temel gelirlerinin üçte birine el koyan Düyunu Umumiye, Ocak 1882’den itibaren devlet içinde devlet gibi çalışmaya başladı.
Kurum, aslında hükümetten ayrı, yabancıların kontrolünde bir özel şirketti. (Parvus Efendi, s. 38)
Düyunu Umumiye Meclisi, şirket yönetim kurulu gibi yapılandı.
Kurumun İstanbul’da bir genel müdürlüğü vardı.
1897’de Cağaloğlu’nda yapılan gösterişli bir binada (şimdi İstanbul Erkek Lisesi) çalışmalarını yürütüyordu.
İstanbul’daki 4 merkez müdürlüğü ile taşra müdürlükleri bu genel müdürlüğe bağlıydı.
Kurumun, 1898 sonunda toplam 26 bölge müdürlüğü, 720 il ve ilçe müdürlüğü vardı.
Müdürler ve yönetici personel özellikle Avrupalılardan oluşuyordu.
Düyunu Umumiye, Osmanlı’nın birçok yerinde şubeler açtı.
Binlerce memur istihdam etti:
1 Mart 1912’ye kadar 8.931 memur çalıştırdı.
Bunların 5.652’si sürekli, 3.253’ü geçici memurlardı.
Bu memurlara çok iyi maaş verdi.
Ancak ne gariptir ki, bu özel şirketin memurları aynı zamanda “devlet memuru” niteliği taşımaktaydı ve devletten “emekli maaşı” alma hakkına sahipti.
Dahası, burada çalışan yabancılara bile emekli maaşı vermek için ayrıca bir sandık kurulmuştu.
(Parvus Efendi, s. 75)
Düyunu Umumiye, Osmanlı Maliye Nezareti’nin yanında ikinci bir maliye bakanlığı gibiydi.
Çok büyük bir geliri yönetiyordu: Kurulduğunda 2.552.000 Osmanlı lirası kadar bir geliri kontrol eden kurum, 1911-1912’de 8.258.000 Osmanlı lirası kadar bir geliri kontrol ediyordu.
Yani, bütün Osmanlı gelirlerinin yüzde 31.5’i Düyunu Umumiye’nin kontrolündeydi.
(Parvus Efendi, s. 38)
Düyunu Umumiye’nin gelirleri zamanla Osmanlı’nın tüm borcunu kapatacak duruma geldi.
Fakat Düyunu Umumiye bu parayla Osmanlı borçlarını kapatmak yerine, Avrupa bankalarından tahviller aldı. Osmanlı’nın çıkardığı hazine tahvillerini alıp Osmanlı’ya kaynak sağlamaktan özellikle kaçındı.
Ara sıra Osmanlı’ya faizle “avans” verdi. Bunun karşılığında bazı öşür gelirlerine “güvence” olarak el koydu.
Böylece Osmanlı, zaten kendisine ait olan bir paraya, faiz ödeyerek ve öşür gelirlerini ipotek ettirerek ancak sahip olabildi.
Osmanlı, 1911’de Trablusgarp’ta İtalyanlarla savaşırken, Düyunu Umumiye, aynı yıl “İtalyan eshamı” satın aldı.
Böylece Osmanlı parasıyla Osmanlı’nın düşmanına bile yardım etti.
Düyunu Umumiye Osmanlı’nın Trablusgarp Savaşı sonrasında alacağı savaş tazminatına da el koydu.
(Parvus Efendi, s. 63-65, 243, 244)
“Düyunu Umumiye, ülkenin iktisaden sömürülmesine çalışan Avrupa sermayesinin bekçiliğini yapmıştı.”
Düyunu Umumiye’nin ekonomiyi kontrol etmesi nedeniyle oluşan “güven ortamında” Osmanlı Avrupa’dan daha uygun koşullarda borç bulabildi.
II. Abdülhamit döneminde, 1886-1908 arasında 19 yeni borç antlaşması daha yapıldı.
12.000.000.000 kuruş borç alındı. Kesintiler nedeniyle bunun ancak 10.800.000.000 kuruşu ele geçti.
(Shaw, s. 277-279).
1903’te Osmanlı borçları yeniden yapılandırıldı.
O sırada 101.500.000 liraya inmiş olan borçlar, 57.800.000 liraya indirildi. (Eldem, s. 263).
Borç miktarı azaldı, ama yıllık ödemeler hiç azalmadı.
Çünkü tutarı azaltılan borçların faizleri arttırıldı.
Bu reformun iyi yanı, Düyunu Umumiye’nin, 2.157.375 lirayı aşan gelirin yüzde 75’ini Osmanlı’ya bırakacak olmasıydı.
(Parvus Efendi, s. 234)
1914’e geldiğinde Osmanlı’nın toplam 153.700.000 lira dış borcu vardı.
Bu borç I. Dünya Savaşı sonunda 303.700.000 liraya çıktı.
Üstelik bu borçların sterlin, frank, markla ödenmesi gerekiyordu.
*
✔️JANDARMALI TÜTÜN REJİSİ..
Düyunu Umumiye, tuz tekelini kendisi işletti.
Tütün tekelini ise 30 yıl boyunca iki yabancı bankanın kontrolündeki “Tütün Rejisi”ne bıraktı.
Tütün Rejisi, 1883’ten itibaren her yıl elde ettiği kardan 750.000 lirayı Düyunu Umumiye’ye verecek, kendisi de yüzde 8 kar alacaktı. Bunlar düşüldükten sonra kalan gelir ise Düyunu Umumiye ile Osmanlı arasında paylaşılacaktı.
Daha önce serbest olan tütün üretimi, alımı, satımı tamamen “Tütün Reji”sinin tekeline bırakıldı.
Reji, tütün alım fiyatlarını çok düşük, satış fiyatlarını yüksek tutunca kaçak tütün ticareti arttı.
Reji, kaçak tütün ticaretine karşı bir kanun taslağı hazırlayıp Osmanlı’ya kabul ettirdi.
Osmanlı, 2 Mayıs 1885’te kaçakçılıkla mücadeleyi Reji’ye bıraktı.
Reji, kaçakçılarla mücadele etmek için kendi jandarmasını kurdu.
Osmanlı, bu tütün rejisinin jandarmasına silah taşıma ruhsatı da verdi.
Jandarma ile kaçakçılar arasında yaşanan çatışmalarda çok sayıda insan öldü.
Reji, zaman zaman Osmanlı’ya yüzde 6 ve yüzde 12 faizle “avans” verdi.
Parvus Efendi’nin hesaplamalarına göre Reji, Osmanlı’ya her yıl 500.000 lira kaybettirdi.
1913’te Reji imtiyazı sona erecekti.
O yıl, İttihat ve Terakki, daha önce kaybettiği Edirne’yi Bulgarlardan geri alacaktı.
Ordunun masrafları için para lazımdı. Gereken parayı Reji İdaresi sağladı.
Buna karşılık Reji imtiyazı 15 yıl daha uzatıldı.
(Avcıoğlu, s. 134-137. Parvus Efendi, s. 40, 41, 162, 164)
*
Dipnot..
Şu tesadüfe bakın ki, Osmanlı’nın iflas edip tüm önemli gelirlerini Düyunu Umumiye’ye terk ettiği yıl (1881) Atatürk doğdu.
Osmanlı’nın bu borçlu-bağımlı düzenine, 42 yıl sonra, Atatürk son verdi.
Genç Cumhuriyet, Osmanlı borçlarını 1954’te bitirebildi.

Alıntıdır

TÜRK ÖZGÜR YAŞAR

Hür yaşadık biz bu güne kadar hür yaşarız
Hangi çılgın alacakmış özgürlüğümüzü şaşarız
Bağımsız olmak nedir iyi biliriz
Ülkemiz için bir ölür, bin diriliriz

Mülteci olmadık hiç asla olamayız
Vatandan ayrı, başkasının eline bakamayız
Ülkesini terk edip kaçanları iyi biliriz
Türküz biz, bir ölüp bin diriliriz

Anadolu Türk yurdudur, üç beş mülteci ile bozulmaz
Binlerce yıl önce atılmış mühür,artık kazınmaz
Bozkurduz biz, vatan için ölmesini biliriz
Bir ölsek te biz hep bin diriliriz

Biz ne fırtınalar gördük, ne depremler yaşadık
Yıkılmadık evelallah, yaramızı sardık kalktık
Her türlü bela ve musibetle baş etmesinin biliriz
Türküz biz bir ölüp bin diriliriz

Zaman zaman aramızda kavga edip tartışsakta
Öfkeye kapılıp nahoş işlere kalkışsakta
Tez zamanda silkelenip kendimize geliriz
Türk evladı özgür yaşar, bir ölüp bin diriliriz.

13 Ağustos 2021
Ankara

OKUMAYAN TOPLUM SADECE MASAL DİNLER VE MASALI YAŞAR… LÜTFEN OKUYUNUZ..


Siz Anadolu’ya geldiğinizde, biz buradaydık diyenlerin tarih tezi çöktü!

Herodot tarihi der ki;
M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga’yı) yenene kadar tüm Anadolu”ya Saka’lar hakimdi.
Saka’lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim…
Sümerlere( yani orta asyali Kengerler)
Turukku’ya, “Türk” Turku krallığına gidelim…

Bizi bu da kesmez bilirim…
Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya…. biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!


Iste şimdilerde Dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna’larıyla o yöredeki köylülerin DNA’larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna’ları yüzde 97 uyumlu.

Örneğin; antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarınından…
Burdur ve Isparta’da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.(Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi’nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna’sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigyasi da boyle Yazilitaşı da böyle,
Urartusu da böyle Hititi de boyle…
Eskiden Batılı Arkeolog”lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür…
buna bir örnek de Assos;
Assos”u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı….


Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle…
Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!
Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan “Türk Tarih Tezinin Ana Hatları” kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!…


Anadolu uygarlığını eski Yunan’ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!
Oysa Helenlerin bile 3/4’ü Ön-Türk çıktı.
Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.
Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?
Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza…

S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,
Sümerce’deki 950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular….
Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı….
o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı…
Anladınız sebebini de değil mi?…

Sonuç: Bugün Hun/Macarlardan,
Almanlara, İtalyanlardan(Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol’a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini
Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında….
Hemen hepsi köklerini Azerbaycan’in Gobulistanına, Albania’sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya basladı…çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı…)
Batı artık “Kara Atena” yı yazdı…
tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor….

Bu aslında iyi bir şeydir,
ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz…
Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak…

Bahtiyar Aydın.
26 Ağustos 2018- Istanbul

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İLETİŞİM

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İLETİŞİM

Teknoloji hayatımızın vazgeçilmezidir. Hayatımızı kolaylaştıran bütün gelişmeler teknolojinin ürünüdür. Hayatımıza teknoloji sayesinde girmiş kolaylıkların geri dönüşü, yani hayatımızdan çıkması mümkün değildir. Son yüz yılda çok hızlı gelişen teknoloji insan hayatında olumlu veya olumsuz sayısız alışkanlıklarımızı değiştirmiştir. Şöyle geri dönüp baktığımızda nelerin değiştiğini, eski ve yenisini karşılaştırırsak açık bir şekilde görebiliriz.

Bu her yaşta insan için biraz daha farklılık göstermektedir. Örneğin iletişim ve haberleşmeye baktığımız zaman, 1980’li yıllara kadar insanlığın hayatında telefon bir ayrıcalıktı. Telefon alabilmek için şehir merkezlerinde ikamet etmek ve yüksek bedeller ödeyerek sıraya girmek gerekiyordu. Mevcut santrallerin yetersizliğinden dolayı ancak bir hat kapatılır ve boşa çıkarsa sıradaki bekleyen aboneye bu hat tahsis ediliyordu. Köy ve kırsal bölgelerde telefon hayal bile edilemezdi. Telefonu olan kişiler ayrıcalıklı sayılıyordu. Evlerin en güzel köşelerini telefon makinaları süslüyor, üzerine dantelli işlemeli örtüler örtülerek korunuyordu. Yanında mutlaka bir telefon rehberi bulunduruluyor,önemli numaraların kaydedilmesi içinde bir ajanda veya not defteri konuyordu yanına. Bir çok kişi sayısız telefon numarasını ezbere biliyordu. Günümüzde insanlar aile fertlerinin bile telefon numaralarını ezbere bilmiyorlar, çünkü akıllı telefonlar bu hizmeti sunduğu için gerek duymuyor ve tembelleşiyorlar. Ev telefonlarının santral elverdiği ölçüde farklı özellikleri vardı, Uyandırma, masal, müzik, sohbet vb gibi. Sabah erken kalkmak isteyen ilgili tuşlara basarak veya santrale yazdırıyor telefonlarının çalmasını sağlayarak uyana biliyorlardı. Özellikle uykusu ağır olanlar. Çocuklarına masal dinletebiliyor veya merak ettikleri konuları ilgili numaraları tuşlayarak sesli yanıt ile öğrenebiliyorlardı. Ailelerin hoşuna gitmeyen şeyse tabi ki yüksek gelen faturalardı. Evde genç delikanlı varsa ve gizli gizli sohbet kanallarını aradıysa ay sonu fatura geldiği anda ya gizlice baba duymadan ödenir, ya da baba ya göstermemek için saklanırdı bir çare buluncaya kadar. Baba bu yüksek faturayı görürse ev de kıyamet kopardı. Ya itiraf edilir, ya da baba ertesi gün soluğu postanede alır ve nedenini öğrenmeye çalışırdı, güya ev hatlarından kaçak bağlantı yapılıp telefonu kullanan şebekeler yok değildi. Ama acı gerçeği öğrendiği zaman yani evden sohbet hatları aranmış veya aileden birileri uzun görüşmeler yapmışsa bir hışım ile eve gelir aile bireylerini sıraya dizer bunun hesabı sorardı, nihayetinde harçlıklar kesilir, alınacak bazı ihtiyaçlar iptal edilirdi. Sırası ile dijital ekranlı telefon makinaları ve sonra telsiz telefonlar hayatımıza girdi. Hafızasına telefon numarası kayıt edilebiliyor ve tek tuşa basarak istediğimiz kişiyi araya biliyorduk. Telsiz telefonların ayrı bir kolaylığı ve havası vardı olanlar için. Telefon çaldığı zaman kalkıp telefona kadar gitmek yerine o size gelmiş oluyordu. Özellikle sabit makinadan belli bir çekim alanı içerisinde telsizli olan kısmını yanınıza alıp komşu veya bakkala kadar yanınızda götüre biliyordunuz. Hanımlar komşuya giderken veya yakın mahalle arkadaşına giderken telefonu yanına alıp gidebiliyor ve çaldığı zaman evdeymiş gibi konuşa biliyordu.

80’li yıllardan sonra Dünya da teknoloji ve elektroniğin hızlı gelişimi ve ülkemizde de mevcut iktidarın bu yönde kararlar almasıyla bir çok sahada batı ülkelerinde mevcut yenilikler ve ürünler ülkemize de geldi ve yaygınlaştı. Elektrikli ve Elektronik cihazlardaki bu hızlı gelişim yeni meslekleri de ortaya çıkardı. Yeni mağazalar açıldı. Büyük şirketler bu konularda ülkemizde de üretim yapan fabrikalar kurmaya başladılar. Bu gelişmeler günümüzde son hızla devam etmektedir.

Mektubun zamanında hayatımızın vazgeçilmez haberleşme aracı olduğu zaman diliminden günümüze baktığımızda artık mektubun unutulmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Eski mektupların artık koleksiyon ürünü olduğunu ve müzelerde sergilendiğine şahit oluyoruz.

Telgraf iletişimde çok önemli yer tutarken, savaşlarda kimde telgraf varsa iletişimde önde oluyor, telgraf hatları kurup koruyarak savaşı yönlendirmede ileri davranıyorsa, kazanma olasılığı daha fazla oluyordu. Karşı tarafa mutlak üstünlük kuruyordu. ‘’Muhabere siz, muharebe olmaz’’sözü o zamanların en önemli parolası idi. Şimdi telgraf cihazları da müze ve antikacıların önemli objeleri olmuş durumda ve tarih sayfalarında yerini almış vaziyettedir. Nadirde olsa özellikli olsun diye posta merkezlerinden önemli günlerde, özellikle düğünler için yakınlarına telgraf ile kutlama mesajı yollayanlar az da olsa bulunmaktalar. Telgrafın kendine ait bir alfabesi olduğu için(Mors alfabesi) herkes kullanamıyordu. Maniple ile mors alfabesi kullanarak karşı tarafa mesaj iletmek ve karşıdan gelen mesajı harfi harfine kaçırmadan not etmek ayrı bir yetenek ve bilgi gerektiriyordu. Bunun için eğitim almak, mors alfabesi bilmek ve hızlı anlama ve kullanma yeteneğine sahip olmak gerekiyordu. Özel eğitim kursları açılıyor, özellikle askeri alanda bu konuda bir çok insan yetiştiriliyordu. Günümüzde silahlı kuvvetlerde mors alfabesi hala kullanılmaktadır.

Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında ve kurtuluş savaşı yıllarında telgraf en önemli iletişim aleti olarak kullanılmış ve büyük fayda sağlamıştır. Sayesinde yapılan iletişim ile savaşları kazandığımızı unutmamalıyız.

Değişen dünyanın iletişim alanında da yeniliklere olur dediğini, gelişmelere sırasıyla her eve telefon hattı, bütün iş yerlerine özel ya da şirket hatları, bütün köylere telefon santralleri kazandırmıştır bu teknoloji sayesinde. Şehirlerde kullanım dışı kalan telefon santralleri sayesinde köyler ve kırsal bölgeler telefona kavuştu. Bir yakınını aramak, askerdeki oğlu ile konuşmak, gurbetteki yakınına bir haber yollamak için şehre gitmek zorunda kalan insanlar bunlardan kurtulmuş ve iletişimin kolaylığı ile tanışmıştır.

Kısa bir dönem çağrı cihazı ile tanıştık. PTT den bir çağrı cihazı ve hat satın alınıyor ve üzerinde taşıyordu insanlar, tabi işi nedeniyle çok yoğun olanlar veya parası olup kendini özel hissettirmek, göstermek isteyenler alabiliyordu bu çağrı cihazlarını. Topluluk içinde veya farklı noktalarda size ulaşmak isteyenler ptt santrali vasıtasıyla cihazınıza kısa mesaj yolluyorlar, örneğin’’evi, iş yerini, Ali’yi ara’’gibi. Tabi bu cihazın ptt’nin ulaşılabilir çekim alanı içerisinde olması da bir zaruretti. Fakat kısa bir zaman diliminde hüküm sürüp gelişen teknoloji ile yerini daha üstün olan cep telefonlarına bırakmıştı.

Ülkemizde daha her eve normal telefon hattı girmemişken cep telefonu ile tanıştık. Doksanlı yılların başında Dünyadaki gelişmelere ayak uydurup hızla GSM şebekeleri kuruldu. Teknoloji hızla gelişmeye devam ediyor ve yeniliklere ayak uyduramayanlar kazanç kaybına uğruyordu. İlk yıllarında, belki de 2000’li yıllara kadar cep telefonu makinalarının gelir durumuna göre pahalı olması, aylık faturalarının olması nedeniyle insanlarımız biraz çekinceli davrandılar. Önce Kamunun önemli bürokratları, iş adamları, maddi durumu iyi olanlar cep telefonu kullanmaya başladılar. Teknolojik gelişmeye ve cihazlara meraklı olan halkımız, bulunduğu toplumda kendini özel hissettireceği içinde hızla cep telefonu almaya başladılar, taksitle veya büyük paralar vererek telefon sahibi olup kemerlerine taktılar veya el çantalarında taşımaya başladılar. Zil sesini de dikkat çekecek melodiler ayarlayarak çaldığında merak uyandırmasından mutlu oldular. İlk yıllarda ülkemizin her yeri kapsama alanı içinde olmadığı için her bölgede cep telefonu çekmiyor, sinyal alamıyordu. GSM lisansı alan firma sayısı artıp rekabet ortamı oluştukça firmalar önce kendi baz istasyonlarını kurmaya ve yaygınlaştırmaya başladılar. Daha sonraki yıllarda yaşanan gelişmelerde ortak baz istasyonu ve numara değiştirmeden taşıma özellikleri ile yaygınlaşmaya başladı. Her gün yeni bir kampanya başlatılıyor, hat alana faturaya ek olarak telefon makinası da vererek piyasanın rekabetçi koşulları kendini hissettiriyordu. Önce aile büyükleri telefon sahip oldu, gelişen sektör ve ucuzlayan makinalar sayesinde aile bireyleri ve çocuklar telefon sahibi oldular. Sistemde ki hızlı gelişme, dokunmatik ekranlı ve İnternetli telefonları getirdi hayatımıza. Telefonda var olan internet sayesinde bir çok işimizi elimizdeki makine sayesinde halletmeye başladık. Kurum ve şirketler kendi sistem yapılarını ve hizmetlerini internetin yanı sıra cep telefonlarına da uyarlamaya başladı. Devlet kamusal hizmetleri cep telefonuna uyarlayıp, ptt’ler den alınan e.devlet şifresi ile kamusal bütün işlerimizi elimizdeki telefon ile yapar olduk. Bankadaki işlerimizi, alışverişlerimizi cep telefonu sayesinde yapmaya başladık. Kullanılan ev telefonları da yavaş yavaş terk edilmeye başlandı. Cep telefonu alan aileler daha fazla fatura ücreti ödememek için işlevselliğini her geçen gün kaybettiği için sabit hatlarını kapattırmaya başladılar. Telefon makinaları da telgraf, çağrı cihazı gibi müze ve antikacıların aradığı ve topladığı objeler oldu. O yıllarda kullanılan telefonlar ile günümüzde kullanılanları karşılaştırdığımız zaman bu konuda da sektörün ne kadar hızlı gelişip ilerlediğine şahit oluyoruz.

Telsiz iletişimini unuttuğumu sanmayın. Çok uzun yıllardır kullanılan ve özelliğini ve önemini hiç yitirmeyen ve sürekli teknoloji ile birlikte gelişen iletişim kanalı. Özel sektörde nadir kullanılsa da, askeri alanda en önemli iletişim aracıdır telsiz. Şifreli veya şifresiz olarak gizli veya açık kanaldan yapılır iletişim. Günümüzde uydular vasıtası ile iletişim kurulan telsiz kanalları, önceki yıllarda farklı bölgelere kurulan verici, alıcı istasyonlar vasıtası ile yapılırdı. Farklı bölgelerde mevcut ana santraller vasıtası ile alt birimlere dağıtılırdı mesajlar. Zira uzak mesafelere mesaj ulaştırmak için güçlü frekans yollama kabiliyetine sahip istasyonlar gerekli olduğu için ve maliyeti yüksek olduğu için sadece silahlı kuvvetler bu yeteneğe sahipti. Artık cep telefonları bir nevi telsiz görevi yapmakta, görüntülü olarak iletişim sağlamakta, yazılı sözlü bağlantı imkanının yanında, internet hizmeti de vermektedir. Yine telgraf cihazında olduğu gibi Telsiz cihazlarında da Mors alfabesi kullanılmakta, şifreli mesajlar farklı formatlarda karşı tarafa iletilmekte ve gizli ve sürekli değişen şifre çözücüler ile mesaj içeriği ortaya çıkarılmaktadır, bu da sadece Askeri kurumlar tarafından kullanılmaktadır. Özel branşı ve eğitimi olan muhabere ismini verdiğimiz bir silahlı kuvvetler bölümüdür. Günümüzde gemilerimiz ve denizcilik sektörünün de en sık kullandığı iletişim kanalıdır telsiz. Yakın ve uzak mesafelerde, hatta kıtalar arasında bile yıllardır telsiz ile iletişim sağlanmaktadır. Uydu teknolojisi çıkmadan önce seyir halindeki bir gemi telsiz vasıtası ile İstanbul radyosuna bağlanıp, onların vasıtası ile sabit telefonlara aktarma yapıp görüşme sağlıyordu. Ailesi ile denizciler bu şekilde görüşme yapabiliyorlardı.

Günümüzde iletişimin en önemli kanalı şüphesiz İnternet tir. Sesli görüntülü,her türlü veri alış verişini çok hızlı ve ucuz bir şekilde alıp vermek mümkündür. İnternet artık dünyamız için olmazsa olmaz bir varlıktır. Özel ve kamusal işlerin büyük çoğunluğu, alış veriş, bankacılık işlemleri, şirket yönetimi, şehirler ve kıtalar arası online konferanslar ile canlı görüşmeler mümkündür. Geri dönüşü olmayan ileriye alabildiğine akıl almaz bir hızla gelişen bir teknolojidir internet. Kağıt kullanımını neredeyse tamamen ortadan kaldırmış, her türlü doküman digital ortamda internet vasıtası ile taşınmakta ve depolanmaktadır. Evinden çıkmadan insanlar bütün alış verişini yapabilmekte, ödemelerini gerçekleştirebilmekte, sanal ortamda ülkeleri ve turizm yerlerini gezebilmekte, farklı mesafelerdeki insanlarla canlı görüntülü görüşmeler gerçekleştirebilmekte ve oyun oynaya bilmektedir.

1960’lı yıllarda ilk bilgisayar icat edildiği zaman koca bir hangar büyüklüğünde idi ve basit bir matematik işlemini yapabilmek için(2+4) yirmi dört saatten fazla zaman harcamaktaydı. Bu işlemi yapabilmesi için bir çok cihaz çalışmakta ve destek olmaktaydı. Günümüzde daha zor işlemleri bile saniyeler içerisinde yapabilmekte ve elimizde taşıyabildiğimiz cep telefonu,tablet gibi cihazlara sahibiz. Yaklaşık elli yıllık bir zaman diliminde nereden nereye gelinmiş diyebiliriz.

Şüphesiz bütün bu yenilikler hayatımıza zenginlik ve kolaylıklar sağlamakta iken, bazı alışkanlıklarımızı, örf ve adetlerimizi de yok etmekte alıp götürmektedir. Cep telefonu olmayanlar yadırganmak ta, hatta telefonunun modeline göre sınıflandırılmakta, belki aşağılanmaktadır,ne kadar manevi değerlerimizle alakalı olsa da bunlar yaşanmaktadır. Hatta politikacılar bile bu şekilde insanları itham altında bırakmaktadır.

Çocuklar çok küçük yaşlarda cep telefonu ve tabletlerle tanışmakta ve kullanabilmekteler. Okul çağı gelmemiş yaştakiler bile ustalıkla bu cihazları kullanmakta, ebeveynlerinden daha bilgili olabilmektedirler bu konuda. Önce ağlamasın, biraz rahat versin diye çocuklara çok küçük yaşlarda eline cep telefonu tutuşturulup bir çizgi film açılarak susturma yoluna giden ebeveynler, sonraki süreç de tablet ile bunu yapmakta ve bir süre sonra çocuk bağımlı hale gelmektedir. Kendini tamamen internet dünyasına atmakta, aile den kopmakta, odasına çekilmekte ve ayrı bir dünyada yaşamaktadır. Bunun bir çok olumsuz yönü vardır çocuğun hayatına yansıyan. Çocuklar kitap okuma alışkanlığından tamamen kopmakta, yazmayı neredeyse unutmakta,bilgiye hemen ulaşabildikleri için okuma araştırma yoluna gitmemekte ve tembelleşmektedirler. Aile içerisinde çocuk anne babası ile kopuk yaşamakta, ailevi ve manevi değerler unutulmakta, internet ortamında ve filmlerde görülen sahneler, konuşmalar çocuk tarafından normal kabul edilip Anne Babaya sorulmakta veya mahrem konular bile normalmiş gibi konuşulmaya çalışılmaktadır. Bu tür davranışlar toplumsal geleceğimiz adına kaygı verici bir durum oluşturmaktadır. Teknolojiyi öğrenmek kullanmak güzeldir fakat, oradaki zararlı bilgi ve yönlendirmeler sayesinde ahlak ve davranış bozulması kaygı vericidir. Aile büyükleri ve ebeveynlere düşen görev, kaçınılmaz olan elektronik cihazların kullanımına karşı çocuk ile sürekli iletişimde olmak, konuşup yönlendirme görevi yapmak. İnternet dünyasının olumlu ve olumsuz halleri hakkında konuşmaktır.

Teknoloji ve iletişim araçlarına son derece hakim olan genç neslimiz, geçmişte yaşanan ve kullanılan bir çok örf adet ve yaşantıyı asla göremeyecek ve yaşayamayacaklar. Bir çok alet ve cihazı müzelerde ve fotoğraflarda görebileceklerdir. Mektubun bir köşesinin neden yakıldığını bilmeyecek, İçine küçük harçlık konulan ‘’er mektubu görülmüştür’’ mühürlü mektubu hiç alamayacak. Yıl başında ve bayramlarda tebrik kartı alamayacaklardır. Anne babasının yaşadığı güzel örf ve adet kurallarını yaşayamayacaklar, her bayram da köylerine gidemeyecek, aile büyükleri ile bir araya gelemeyecekler, Kurban kesmek yerine bağış yapıp tatile gitmeyi seçecekler. Gün gelecek kan ve soy bağı olan aile fertlerini bile tanımaz olacaklar. Geçmişte komşuların birbirinden bardakla ödünç çay,yağ,şeker istemelerini asla göremeyecekler hatta anlatıldığı zaman gülerek dalga geçeceklerdir.

Sonuç olarak teknolojinin önüne geçmek ve gelişip ilerlemesini engellemek mümkün değildir, fakat örf adet ve toplumsal kültürümüzün teknoloji ile birlikte yok olmasına engel olabiliriz. Teknolojiyi ileri seviyede faydalı bir şekilde kullanıp, bir yandan da ulusal kimliğimizi değiştirmesi veya kaybetmesinin önüne geçebiliriz. Bu tamamen bizim elimizde.

20.11.2021

ANKARA

AH BU YAĞCILAR..

Sevgi, merhamettir insanlığın meyvesi

Duygusuz kalplerde insanlık aranmaz

Düşmezse gönüle hakkın sevgisi

O bedende İyiliğin zerresi barınmaz

Parayı gördüler mi hırsıza ilah diye taparlar

Ah bu yağcılar yok mu, kediyi aslan yaparlar

Aktıkça çeşmeden bal kaymak, alkışa devam

Ambar da darı bittimi,kedi görmüş sıçan gibi kaçarlar.

M.Ali TOPÇU

ŞİİR(SORMAYIN)

SORMAYIN
Sormayın bana yaşın kaç diye
Geçen ömür bana en büyük hediye
Hayat bir kum saati sanki
Ömürden çalıyor her saniye

Hayat Kocaman bir fotoğraf karesi
Biri girerken çerçeveye,biri çıkıp gidiyor
Zordur aynı resmi yeniden çekmesi
Kimi gülerken, kimine acı veriyor

Senin olmayan saniye ve dakikaların
Emanetçisisin şu yalan Dünya’da
Dönüşü olmayan geçen zamanların
Kıymetini bilki, ömrün sonu yaklaşmakta

Sevdiklerin uçup gidiyor, çare yokmuş meğer
Sevgi ve saygı değilse özün neye değer
Konuşuyorsan gidenin ardından güzel sözleri
Seninde ardından ağlar o zaman kainatın bütün gözleri.

22.09.2020 Ankara

MEMLEKET ŞARKISI

MEMLEKET ŞARKISI

İnsana ne zaman,nerede,nasıl ilham geleceği belli olmuyor. Bazen öten bir kuştan ya da düşen bir yapraktan,trafiğin gürültüsünden, ormanın sükunetinden veya gün batımındaki kızıllıktan. Denizdeki dalgaların hışırtısından, çalan telefonun öteki tarafındakinin söylediği birkaç cümleden.

Düşüncelere dalar, hayal edersin. Zaman da yolculuğa çıkıp geçmişe dönersin, veya gelecekte yok olup gidersin.

Bir anda sıraya girer kelimeler zihninde sıra sıra. Cümle olur, mısra olurlar. Daha önce düşünemediğin, telaffuz edemediğin kelimeler düşer aklına. Hemen kağıt kaleme sarılıp dizersin mısraları satır satır.

Bazen o anlıktır düşünceler, birkaç dakika sonra silinir gider zihninden. Bir süre sonra hatırlamak istersin o dörtlükleri, fakat tekrar bir araya getiremezsin ne kadar istesen de.

Yalnızlık bazen huzur verir insana. Şarkısında ‘Yalnızlık huzur vermez’ dese de sanatçı. Kendini dinler, geçmiş ve gelecek hayatının muhasebesini yaparsın. Kendini bulursun yalnızlığın sükutunda. Farklı alemlere dalar gidersin hayalen.

Sıkça yaşadığım böyle zamanlarda zihin dağarcığımda sıralanan sözcükleri hemen kağıda dökerim, yıllardır yaptığım gibi. Zira ‘Söz uçar, yazı kalır’ derler. Sonraki zamanlarda okuduğumda kendime şaşırırım, hoşuma gider, iyi ki yazmışım derim.

Yine böyle bir anımda radyodan gelen hasret, özlem ve memleket kokan bir türkü aldı götürdü beni, hayallere daldım. Zihnimde canlanan memleket hallerini ve hayalini kağıda dökmek istedim. Kalemi elime aldığımda ‘Memleket Şarkısı’ olsun istedim. Satırları yazmaya başladığımda sonunu nasıl getireceğimden emin değildim, fakat ilk iki mısrayı yazdığım da sanki birisi itekliyor muş, durma yaz diyormuş gibi arka arkaya sıraya girmiş ve hazır bekliyormuş kelimeler. Yazdıkça akla düşüyor, Kağıda döktükçe sıraya diziliyordu cümleler. Hem düşünüp hem yazarken tamam dedi sanki bir ses, buraya kadar. En güzeli vatan ile, memleket ile, ana ile bağlamak yakışırdı satırları. Anadolu olsun son kelimesi dedim ve noktayı koydum.

Hazırlamakta olduğun şiir kitabımın bir sayfası daha tamam olmuştu. Kendimi şair olarak görmesem de, yazıyordum yıllarca.

Kimine ses, kimine nefes olsun. Memleket özlemine bir kapı açsın gurbette yaşayanlara, Vatan sevgisi ile dolu yüreklerin duygularına tercüman olsun istedim.

Kim bilir belki de olmuştur.

Selam ve esenlikler dilerim.

MEMLEKET ŞARKISI

Bir beste yapmak istiyorum

İçinde bütün Anadolu olsun

Yurdumun her köşesinden sesler

Ozanlardan nefesler

Dağlarından, ovalarından kokular dolsun

Kimi şarkı, kimi türkü diye okusun.

……………………………….

Bir şarkı yazmak istiyorum

Karadeniz’den kemençe

Trakya’dan eğlence

Keskin’den Hacel ovası

Ankara’dan oyun havası

Herkes kendinden bir şey bulsun

Dinleyen, söyleyen mutlu olsun

…………………………………

Bir beste yapmak istiyorum

Mardin kapı şen olsun

Ayrılıklar son bulsun

Gesi bağlarında geziniyorum

İnceden bir ayrılık seziniyorum

Erzurum çarşı pazar

Değmesin sevenlere nazar

Çarşambayı sel almasın

Sevenler ayrı kalmasın

Yüksek yüksek tepelere ev kursunlar

Seveni sevdiğine versinler

Denizin dibinde demirden evler olsun

İçinde Bodrum hakimi de olsun

Uzun ince bir yolda

Aşık Veysel de olsun orada

Kütahya’nın pınarları

Kimse ağlamasın zarı zarı

Ali yazsın Veli bozsun

Sarı çizmeli Mehmet ağa da olsun

…………………………………..

Bir şarkı yazmak istiyorum

Ege’den Efeler gelsin

Erzurum’dan Dadaşlar ses versinler

Gakgoşlar oynasın çayda çıra

Şen olsun Ürgüp ardı sıra

Denizli’nin horozları

İzmir’in güzel kızları

Ötsün Kırşehir’in bülbülleri

Açsın Antalya’nın gülleri

Koklasın herkes nefes nefes

Yurdumun her yanından gelsin bir ses

……………………………………..

Bir beste yapmak istiyorum

Adalardan bir yar gelsin

Fikrimin ince gülü sensin

Ahmet Özhan’dan Üsküdar iskelesi

Boğazdan gelsin Tanburi Cemil’in sesi

Beyoğlunda aşıklar gezinsin

İstanbul sen her şeyden güzelsin

Başı belada olsun Ahmet Kaya’nın

Dumanlı dağlar olsun etrafı Urfa’nın

Ali’ye ağlasın Mağusa limanı

Kaybetmesin kimse din ile imanı

Ankara’da yesinler taze meyveyi

Gezsinler Taraklı ile Geyve’yi

Orhan baba bir teselli versin

Siz yoksanız Ferdi Tayfur neylesin

Sonbahar da yapraklar solsun

Zeki Müren’in bitmeyen şarkısı gibi olsun

…………………………………….

Bir şarkı yazmak istiyorum

Sözlerinde hep kardeşlik olsun

Farklılıklarımız notalarda yer bulsun

Fırat’ın suyu aksın derin derin

Senin de olsun bu şarkıda yerin

Çanakkale’den ses versin ölümsüzler

Ağlamasın analar, gülsün bütün yüzler

Sakarya ovasında patlayan son top sesi

Mevlana’dan gelsin üflenen Ney sesi

Bir başkadır Antep’in hamamları

Aksın Kütahya’nın pınarları

Ah o Yemen olsun, gülü çimen

Gülmesin seveni sevdiğine vermeyen

Çıksınlar Belen tepesine

Kulak versinler Çukurova’nın sesine

Hekimoğlu desinler adına

Doyamasınlar Erzincan’nın bağına

Duman çöksün Ağrı’nın dağına

Çiğ düşmesin Tekirdağ’ın bağına

…………………………………………..

Bir türkü yazmak istiyorum

İki keklik bir kayada ötsün

Gülhane parkında salkım söğütsün

Hastane önünde incir ağacı

Bulamadım derdime çare ilacı

Cahildim Dünyanın rengine kandım

Derdim çok hangisine yanayım

Pencereden kar geliyor

Gönlüm ataşlara yandı gidiyor

Han sarhoş hancı sarhoş

Gül tükendi ben tükendim ne hoş

Odam kireç tutmuyor

Kömür gözlerin aklımdan gitmiyor

Edremit Van’a bakar

Hasretlik yüreğimi yakar

Çalsın Edirne’den roman havası

Gelsin Silifke’den yoğurt kovası

Bu türkü hepimizin bilesiniz

Evde işte tatilde yürüyüşte söyleyesiniz

…………………………………………….

Bir beste yapmak istiyorum

Duyan duymayana desin

Dilden dile hep söylensin

Yurdun her köşesinden sözleri gelsin

Genç,ihtiyar,Çocuklar bile bilsin

Yıllarca çalınsın, hep birlikte söylensin

Kimine aşk, kimine hasret olsun

Aksın nağmeler, gönüllerde yol bulsun

Nakaratı kardeşlik, sevgi olsun

Bir şarkı söylemek istiyorum

İlk mısrası vatan

Nihayeti ANADOLU olsun.

14.11.2021

ANKARA

YAĞMUR

YAĞMUR

Hasretin alev alev içime bir an düştü,

Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü,

Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde,

Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

………….

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü,

Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü,

Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe,

Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü.

……………………………….:….

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü,

Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü,

Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin,

En son, avucumuzdan inci mercan düştü.

…………..

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü,

Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü,

Katil sinekler deldi hicabın perdesini,

İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü.

…………….

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü,

Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü,

Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara,

Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü.

………….

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü,

Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü,

Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi,

Hakların temeline sanki bir volkan düştü.

……………

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü,

İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü,

Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer,

Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü.

……………..

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü,

Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü,

Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali,

Hazindir ki; dertleri aşmaya umman düştü.

……………

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü,

Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü,

İniltiler geliyor doğudan ve batıdan,

Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü.

……………

Yağmur, ayrılığıma seninle derman düştü,

Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü,

Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün,

Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü.

……………..

Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü,

Zedelendi sağduyu; körleşen iz’an düştü,

Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın,

İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

NURULLAH GENÇ

SEZAİ KARAKOÇ

Şair, yazar ve fikir insanı Sezai KARAKOÇ

Son şiirini kendine yazıp hakka yürüdü,

Allahtan rahmet ve bağışlanma dilerim.

Şiir tesbihinden bir tane daha düştü sonsuzluk yoluna….

Şiirlerine sahip çıkıp hem dinlemek ve okumak dileğiyle.

MONA ROSA

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karsi kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavsanlar daga
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yagmur igri igri düser topraga
Ulur aya karsi kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakisin ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Acma pencereni perdeleri çek..

Zeytin agaçlari sögüt gölgesi
Bende çikar günes aydinliga
Bir nisan yüzügü, bir kapi sesi
Seni hatirlatiyor her zaman bana
Zeytin agaclari, sögüt gölgesi

Zambaklar en issiz yerlerde açar
Ve vardir her vahsi çiçekte gurur
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar
Isiksiz ruhumu sallar da durur
Zambaklar en issiz yerlerde acar

Ellerin ellerin ve parmaklarin
Bir nar çiçegini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadin
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmaklarin

Zaman ne de cabuk geciyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar
Zaman ne de çabuk geciyor Mona

Aksamlari gelir incir kuslari
Konar bahcenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sari
Ahhh! beni vursalar bir kus yerine
Aksamlari gelir incir kuslari

Ki ben Mona Roza bulurum seni
Incir kuslarinin bakislarinda
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O masum bakislar su kenarinda
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kirgin kirgin bakma yüzüme Roza
Henuz dinlemedin benden türküler
Benim askim sigmaz öyle her saza
En güzel sarkiyi bir kursun söyler
Kirgin kirgin bakma yüzüme Roza

Artik inan bana muhacir kizi
Dinle ve kabul et itirafimi
Bir soguk, bir garip, bir mavi sizi
Alev alev sardi her tarafimi
Artik inan bana muhacir kizi

Yagmurlardan sonra büyürmüs basak
Meyvalar sabirla olgunlasirmis
Birgün gözlerimin ta içine bak
Anlarsin ölüler niçin yasarmis
Yagmulardan sonra büyürmüs basak

Altin bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanli kus tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapali gece güne
Altin bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller

https://www.youtube.com/watch?v=6uTu3FAGz5E

https://www.youtube.com/watch?v=Yi77ChIpVdk

https://www.youtube.com/watch?v=wlzGKD1mLns

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın