HEİDİ’NİN GERÇEK HİKAYESİ

İsviçre’nin Karanlık Yüzü

Verdingkinder; Çıplak Ayaklı Çocuklar.
80’ler ve 90’lar da yaşayanların severek takip ettiği çizgi film kahramanı Alp Dağlarının sevimli kızı Heidi’yi çoğumuz biliriz. Peki ya Heidi’nin gerçek hikayesi? Al yanakları, eskimiş elbiseleri ve kocaman yüreğiyle herkese yardıma hazır çoğu kez çıplak ayaklarıyla resmedilen Heidi’nin gerçek hikayesi ve onun esin kaynağı sizleri çok şaşırtacak. Aslında çizgi filmi iyi takip edenler Heidi’nin özgür ruhundan dolayı ayakkabı giymeyi kendisinin istemediğini bilir. Ancak İsviçre yakın tarihi hakkında yapılan bazı araştırmalar bu olayın çok büyük ihtimalle İsviçre’nin karanlık tarihine gizli bir gönderme olabileceğini gün yüzüne çıkarıyor.
Orjinal hikayenin yaratıcısı Johanna Spyri, yazdığı Heidi hikayesi yoluyla, 80’lere kadar İsviçre toplumunda konuşulması tabu kabul edilen çıplak ayaklı çocuklar hadisesine dikkat çekmiştir. Peki nedir bu olayın aslı?
Heidi’nin gerçek hikayesi Verdingkinder diye anılan çıplak ayaklı çocuklar amiyane tabirle köle çocuklar ile başlıyor. İsviçre’de gayri meşru olarak dünyaya gelen, anne babası hapiste olan, suç işlemiş yahut kimsesiz kalmış çocuklar kilise papazları tarafından onlara bakabilecek kişilerin yanına yerleştiriliyor ya da bir başka deyişle satılıyorlardı. Toplum tarafından dışlanan bu ailelerin çocukları papazlar tarafından ailelerinden alınır, çiftliklerde çalışmaları için kiralık olarak verilir veya şehir, kasaba merkezlerinde kurulan çocuk pazarlarında ev işlerinde kullanılmak üzere
satışa çıkarılırlardı. Çocuklar satın alındıklarından itibaren onları satın alan kişinin vesayetinde sayıldıkları için, başlarına gelen dayak, işkence, taciz ve hatta tecavüz vakalarıyla hiç kimse ilgilenmezdi. Çünkü bu çocuklar toplumun gözünde iyi bir ailenin yanına yerleştirilerek kurtarılmış sorunlu çocuklardı ve şikâyet etmek yerine kurtarıldıkları için sadece minnettar olmalıydılar!
Ahırda hayvanlarla yatıp kalkmaya layık görülen, çuvaldan elbiseleriyle sadece ekmek yedirilen bu çıplak ayaklı çocuklar uzun yıllar boyunca İsviçre halkı tarafından kanıksandı, hatta öyle ki, birçok aile bu çocukların ayakkabılı “normal” çocuklardan ayırt edilmesinde kolaylık sağladığından zavallı çocukların çıplak ayakla dolaşmasının daha uygun olduğunu düşünmekteydi! İsviçre toplumunun üstü kapalı olarak işlediği bu kölelik sistemi ilk bakışta çok uzak bir tarihe ait kötü bir anı gibi geliyor, ancak İsviçre’de Verdingkinder denilen bu kölelik sistemi, inanması güç bir şekilde 1981 yılına kadar tam olarak yasaklanmadı! Daha da kötüsü İsviçre devletinin şuan bazıları hala hayatta olan bu insanlardan resmi olarak özür dilemesi ise ancak 2013 yılında mümkün oldu.


Peki, Hiç Mi Yükselen Sesler Olmadı?
İsviçre toplumunun garip bir şekilde kanıksadığı ve tepkisiz kaldığı bu olaya yükselen ilk sesler ancak yabancılardan geldi. Bir Rus doktorun, çalıştırıldığı çiftlikte ağır ve yoğun tecavüzlere uğrayan ve bunun sonucunda hayatını kaybeden bir erkek çocuk için resmi rapor hazırlaması bu olaya yükselen ilk seslerden biridir. Bu tür vakalarda doktorlar çoğunlukla ölü çocuğun ölüm sebebini görmezden geliyor ve üstünü kapatıyordu. Yani doktorun yaptığı bu eylem hiç rastlanan bir durum değildi. Sonuç olarak Rus doktorun hazırladığı bu rapor otoriteler tarafından dikkate alınmadı ve doktor farklı milliyeti yüzünden dışlandı. Bu olaydan sonra bazı kadın örgütleri ve sendikalar da çocuk kölelerin durumuna karşı seslerini yükselttiler. Ayrıca bazı yazarlarda bu olaya karşı tavır aldılar.
Kendisi de Verdingkinder adı verilen kölelik sisteminin kurbanı olan yazar Carl Loosli annesi ve babasını doğru dürüst göremeden 11 yaşına kadar çiftliklerde çalıştırılıp tacizlere uğramıştı. Yazarlık yaptığı dönemde başına gelenlere sessiz kalmadı ve bu konu üzerine yazılar yazdı. Ne yazık ki, İsviçre’nin tabu olarak kabul ettiği ve kanıksadığı bir sisteme çomak sokmaya çalıştığı için yazdıkları hiç bir zaman ciddiye alınmadı ve yaşadığı dönemde değer görmeyen bir yazar olarak kaldı.
Ayrıca İsviçre’nin yıllarca üstünü örttüğü bu utancın kurbanlarından biri olan Probst, uzun süre sakladığı gerçekleri artık tüm İsviçre’de yapılan toplantılarla anlatarak ve kendisine gelen soruları cevaplandırarak İsviçre’nin bu karanlık döneminin gün yüzüne çıkarılması için uğraşıyor. Charles Probst’un hikayesi mi ? 79 yaşındaki Charles Probst, annesinin “köle çocuk” olarak çalıştırıldığı çiftlik sahibi tarafından tecavüze uğramasıyla hayata gelmiş. Sonuç olarak başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin başından geçen kötü talih onunda başına gelmiş. Yıllarca saat sabah dörtte kaldırılarak ot biçtirilmiş, ahırlarda yaşamaya mecbur bırakılmış, yıllarca dişlerini dahi fırçalamasına izin verilmemiş, iç çamaşırı giydirilmemiş, hasta olduğunda doktora dahi götürülmemiş, cinsel istismarlara uğramış. Sabahları kuru ekmeği suya bandırarak yemek zorunda bırakılmış.
Ünlü ressam Albert Anker ‘de İsviçre yaşamını yansıttığı tablolarında çokça bu çıplak ayaklı çocuklara yer vererek, görmezden gelinen bu gerçeği tablo meraklısı zengin zümrenin önüne sermeyi amaçlamıştır.

Evrensel Dergisi 2015 Şubat Sayısı.

BABAMIN ÖYKÜSÜ

BABAMIN ÖYKÜSÜ

Bir gün babam bana şöyle dedi: “Gidersin, gelirsin, gazetelerde röportajların çıkar, okuruz, fotoğraflarına bakarız, ama bize bir hayrın yok.”
“Niye?” dedim.
“Bir gün beni alıp da bir yere götürdün mü?”
“Seni nereye götüreyim ki?” diye sordum.

“Nereye istersen gidersin, patronsun.”

Bana baktı, yarı alaylı, yarı ciddi, “Bir gün alıp da beni memlekete, doğduğum yere götürmeyi düşündün mü?” dedi. “Doğduğumuz evi görmek istiyorum.
Hem gel, sen de gör. Beni sen götürürsen bir değeri olur. Yoksa her köy köydür.”

Kaçamak yapmak olmayacaktı. İşimi ayarladım, vapurla Giresun’a, oradan da taksi tutup Şebinkarahisar’a gittik. Yolda giderken dağlar gittikçe yükseliyordu. Bitki türü değişiyor, yükseldikçe ağaçlar çam ağaçlarına dönüşüyordu. Adını anımsayamadığım bir yerde karşımıza boz dağ çıktı. Burası ünlüymüş. Sac kavurması yedik. Keyifliydik.

Baktım, bu toprakların adamı olmak istediği belliydi. Altı yaşındayken Şebinkarahisar’dan ayrılmış, İstanbul’a okula gönderilmişti. Bir köy çocuğuyken kentli olmuştu. Sonra anımsadım. Zaman zaman bu dağları bir haftada yürüyerek nasıl kıyıya, yani Giresun’a vardıklarını daha önce anlatmıştı. 1910’lar olsa gerekti. Bayağı büyük bir şans.
İstanbul’un Ortaköy’ündeki okulda temiz bir okul üniforması giymek, pazar günleri Kuruçeşme’deki kilisede Gomidas’ın korosunda şarkı söylemek, kendi yaşındaki kentli çocuklarla oynamak, gülebilmek…

Ve yıllar geçmiş aradan, az zaman değil, yetmiş yıl. İşte şimdi köye gidiyoruz.
Doğduğu köy Şebinkarahisar’ın Yaycı köyü, 6-8 kilometre ötede. Yol yok ama traktör gider dediler.

En sonunda yüksek karoserli bir araba bulduk ve köye vardık. Herkes “merhaba” diyor. Anlattık, ayranlar içtik. Köyün bütün adamları, herkes, teker teker “merhaba” dedi, yine ayranlar tazelendi. Sonra hep birlikte düştük köyün yollarına.
Peder evini arıyor. Sağa saptık, sola saptık, sonunda, “İşte burasıydı,” dedi. Gösterdiği yerde ev mev yoktu. Harabe olmuş. Karşımızda büyük taşlarla örülmüş bir duvar yığını vardı. Belli ki ev yıkılmış, zamanla yok olmuş.

Babam birden köylülere döndü, “Köyün meydanında çeşme vardı, bir sürü yerinden su akardı. Nerede?” dedi.
“Aha burada,” dediler.
Gittik, peder çeşmenin her gözünden doya doya su içti. “Oh be,” dedi, “Su dediğin budur işte.”

Oradan buradan konuşuluyordu. Peder birden harman yerini sordu. Onlar yine, “Aha işte şurda,” dediler. Oraya gittik.
Peder, boş duran döveni göstererek, “Ben hep buna biner, döner dururdum,” dedi. “Belki de ağırlık olsun diye anam beni buna bindirirdi. Ama ben de çok hoşlanırdım doğrusu.”

Köylüler, Ahmet, Mehmet, Yusuf, İsa… Pedere baktılar, sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar: “Yine binmek istersen, hemen hazırlarız,” dediler. “Bin işte.”
Biri öküzleri getirdi, biri döveni öküzlere bağladı.
Derken peder de ceketini çıkardı, bindi dövene. Elinde bir dal, “Deh!” dedi, öküzler yürüdü, döndüler, döndüler, döndüler.
Peder o anda altı yaşındaydı. Öküzler gidiyor,
o dövene oturmuş, bizim gördüğümüze göre dönüp duruyordu.
O eski günlerdeki gibi anası kim bilir ne zaman, “Artık yeter” diyecek, “Gel buraya” diyecek… O dönüyor, altı yaşındaki babam, Ahmetler, Mehmetler bakıyor, ben de. Belki yarım saat, belki de daha çok.
Sonunda öküzler ağırlaştı, peder dövende ayağa kalktı, öküzleri durdurdu.

Aramıza döndüğünde gözleri yaşlıydı. Kim bilir özlediği daha ne kadar çok şey vardı, artık geri gelmeyecek olan eski çocukluk günleri gibi. “Ya, altı yaşındayken işte böyle dönerdim dövenin üstünde,” dedi.

Karanlığa yakın bir zamanda ayrıldık Yaycı köyünden. Herkesle vedalaştık. İki-üç kilometre kadar uzaklaşmıştık ki, babam arabayı durdurdu. “Dur da köye bir uzaktan bakalım,” dedi. Arabadan indi, ben de indim. Baktı, baktı tepenin altındaki köye, anasını mı aradı, babasını mı bilmem.

Sonra birden bana dönüp, “Gidelim,” dedi. Şebinkarahisar’dan Suşehri-Sivas yolunu tuttuk. Sivas’tan da ver elini İstanbul.
Memnundu, eczanesine gelen her dosta köyünü anlatıyordu. İçine başka türlü bir yaşama isteği gelmişti sanki.

Bir gün bana, “Baksana be…” dedi, “Köye gittik, çeşmesinden su içtik, adamlarla konuştuk, dövende döndük, ayranlar içtik, hepsi iyi ama bir şey unuttuk. Hem de en önemlisi oydu. Unuttum işte.”

“Nedir o?” diye sordum.
“Ne olacak, yemişler,” dedi, “Dut kurusu, pestil, kayısı… Bunları cebime doldurur boyuna yerdim, hem de çok severdim. Alıp da getirmeyi unuttuk. Hem anımsıyorum, İstanbul’a okula gelmek için köyden ayrılırken anam bir torba içinde bu yemişlerden vermişti bana. Yol boyuncu yemiştim.”
“Boş ver,” dedim, “Seneye gideriz, istediğin kadar yersin.”

Ters ters bana baktı. İçinde bir eksiklik vardı. Bunu anladım.
Dut kurusu, pestil, kuru yemişler…

Peder öldü. Ama köyünü gördükten, suyunu içtikten sonra. Cenazeye gitmek için evde bekliyordum. Şimdi rahmetli olan şair dostum Nevzat Üstün de vardı. Cenaze töreni ikide başlayacaktı.
Daha yarım saatten fazla vakit vardı.
O sırada kapı çalındı, gidip açtım.
Kapıda iki kişi duruyordu, ellerinde büyükçe
bir tahta kutu vardı. Yüzlerini tanır gibiydim.
“Buyrun?” dedim

“Dacat Güler beyi arıyorduk,” dediler, “Bunu kendisine getirdik, Yaycı köyünden, Şebinkarahisar’dan.”
Anımsadım. Bunlar pederin köyündeki köylüler, bize ayran verenler, döveni harman yerine getirip öküze koşanlar, Ahmetler, Mehmetler, Yusuflardı. Belki adlarını şimdi anımsamıyorum, belki ne Mehmet ne Yusuf, ama onlar, onlar işte.
Pederin köylüleri. Şaşırdım, içeri aldım.

“Peder öldü,” dedim, “Şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin, yer yakın.”
Şaşırmışlardı. Bir sessizlik oldu. Kutuyu açtım. İçinde dut kurusu, pestiller, kuru yemişler,
hem de bol bol. Şaşırdım.

Sözü onlar aldı: “Dacat bey bizim köylü.
Geldi gezdi ama yemişini almadan döndünüz.
Biz de İstanbul’a geliyorduk, yemiş getirelim dedik. Kısmet değilmiş…”

Nevzat da ben de ne diyeceğimizi bilemedik.

Pederin sözleri geldi aklıma: “Gittik, gezdik, suyunu içtik de, dut kurusunu, pestilini, yemişini yemeden döndük.”

Artık cenazeye gitme zamanı gelmişti.
Üç küçük naylon torba buldum, iki-üç avuç dut kurusu, birkaç parça pestil, biraz erik kurusu… Hepsini naylonların içine doldurdum. “Hadi, gidelim,” dedim.

Yemişleri peder gömülürken tabutuna koydum. Köylüleri ona özlemini çektiği yemişleri getirmişlerdi.

Ara sıra pederi ve köyünü anımsayınca ya da Anadolu’nun herhangi bir köyünün yakınından geçerken, hep gözümün önüne harman yerinde dövenin üstünde dönüp duran babam gelir.

Babil’den Sonra Yaşayacağız –

Ara Güler

UNUTULAN DEVRİMCİ RESNELİ NİYAZİ: 1908 DEVRİMİ’NİN REHBER GEYİĞİ GAZAL-I HÜRRİYET

“Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi”…

UNUTULAN DEVRİMCİ RESNELİ NİYAZİ: 1908 DEVRİMİ’NİN REHBER GEYİĞİ GAZAL-I HÜRRİYET

Sıfırdan kahramanlar yarattığımız, birbirimizi hainlikle suçladığımız, gerçek hainleri ise baş tacı yaptığımız şu günlerde -ki sanıyorum bu durum şu günlere özel değil- bu ülkenin yetiştirdiği gerçek bir kahramanın hikayesini hatırlamakta fayda var. Romantizmi ve idealizmi doruklarda yaşayan gerçek bir Türk devrimcinin unutulmaya yüz tutan hikayesi, Resneli Niyazi ve devrimin rehber geyiği gazal-ı hürriyet…

1873 yılında, Manastır yakınındaki Resne kasabasında, bölgenin önde gelenlerinden Arnavut Abdullah Ağa’nın oğlu olarak dünyaya gelir Ahmet Niyazi. Manastır Askeri İdadisini bitirip Mektebi Harbiye’ye yani İstanbul’a gider ama doğduğu toprağa duyduğu aşk hiç dinmez, aklı Balkanlardadır Resneli Niyazi’nin. Okulu bitirdikten sonra piyade teğmen olarak 3. Ordu’ya katıldığında, vatansever duygularla kavrulan henüz 24 yaşında bir gençtir Resneli.

Resneli saraya olan inancını yitiriyor

Bir sene sonra 1897’de Türk-Yunan Savaşı patlak verir. Bu savaşta bütün bir Yunan birliğini esir alan Resneli, II. Abdülhamit’in davetiyle ödüllendirilmek üzere İstanbul’a çağrılır. Fakat ödüllendirilecek kişi yalnız o değildir; bir saray paşasının 13 yaşındaki oğlu esirleri İstanbul sokaklarında, sanki başarı kendi eseriymişçesine dolaştırır. Düşmanına dahi olsa, yapılan bu muamelenin cezalandırılacağını düşünen Resneli, padişahın huzuruna çıktığında bu hadsiz çocuğun da ödüllendirildiğini görür ve saltanata olan inancını hepten yitirir.

Üsteğmenliğe terfi ettirilen Resneli’ye, padişah yaverliği de verilmek istenir. Ancak saray züppesi 13 yaşındaki bu çocuğa da aynı unvanın verildiğini gören Resneli, unvanı kabul etmeyip cepheye dönmek ister. Sarayın bekçiliğini yapmaktansa, bağımsızlık uğruna kendi toprağını kanıyla sulamayı tercih eder Resneli. Hele ki sarayın ne denli yozlaşmış olduğunu gördükten sonra.

Altta Fransızca: “Makedonya’da özgürlük bayrağını taşıyan Niyazi Bey”

Pek tabii, bu kahramanlık da cezasız kalmaz, Resneliye ambar memurluğu görevi verilir.1903 yılına kadar sahadan uzak bu göreve tahammül eden Resneli, daha sonra Balkanlar’da Sırp ve Bulgar çetelerine karşı gerilla savaşı yürütür. Buradaki başarıları nedeniyle rütbesi yüzbaşılığa (kolağasına) yükselir. Görevi isyan eden eski komşularını avlamak olan Resneli, bölgedeki tüm aydın ve vatansever askerler gibi ülkesinin içinde bulunduğu bu vahim durumu sorgulamakta, cevaplar aramaktadır. Bulduğu cevaplar ise onu kurtuluş için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde aktif görev almaya yönlendirir.

Reval Görüşmeleri bardağı taşırıyor

9 Haziran 1908 tarihinde, Tallinn’de İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı Nikola’nın önderliğinde Reval Görüşmeleri yapılır. Masaya yatırılan konulardan bazıları da Balkanlar’ın demiryolları ve Makedonya’dır. II.Abdülhamid’in bu konferansa karşı olan pasif tutumu İttihat Terakki üyelerini harekete geçmeye iter. Bıçak kemiktedir. Farklı inançlardan bütün vatandaşlar, birlik olarak vatanlarına yabancıların el atmalarından muhafaza gayesiyle, şahsi ve siyasi hürriyetlerini dönemin idaresinin zorbalığından faydalanan yüksek rütbeli ve yüksek makam sahiplerini bir köşeye iterek Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti namı altında harekete geçer.

Reval Görüşmeleri’ne tepkisiz kalan II.Abdülhamid’i hicveden bir dergi kapağı

Baki; ya ölüm ya vatanın kurtuluşu

Kanuni Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesi için, insanlık için, özgürlük için, bağımsızlık için, vatanın bütünlüğü için 200 fedaiyle birlikte dağa çıkan Resneli, geride eşi Feride Hanım’a şu satırları bırakacaktır:

“İki gözüm. Sana pek kıymetli bir yadigârım olmak üzere gönderdiğim şu veda mektubumu gayet soğukkanlılıkla sevine sevine oku! Ve okudukça sevincini ilan et! Sakın ağlama! Hatta hiç sıkılma! Beni Allah’a emanet et, bilakis iftihar et! Sen bahtiyarsın! Zira dünyanın en muhterem bir kadını sen olacaksın! Bunun için gayet serinkanlılıkla oku. Sakın hatırına başka bir şey getirme! Bildiğinden ziyade seni severim. Ve senin ismet ve namusunu düşünerek şu fedakârlığı göze aldım. Şu fani dünyada ölüme mahkûm olan insanların mukaddes vatanımızın uğradığı şu felakete herkes gibi seyirci olarak yaşamayı pek hakir gördüm. Bizi vatan besledi, büyüttü. Vatan olmasa biz de yokuz demektir. Gerçi seni çok severim. Fakat toprak ve vatanımızı dünyada her şeyden ziyade severim. Ne yarar, her bir şey yine onların varlığıyla kaimdir. Baki; ya ölüm ya vatanın kurtuluşu.”

Solda İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden Enver Bey, sağda Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi

İstibdat karşıtı mücadele başlıyor

Kansız devrim pek azdır, her devrimci ölmeyi ve öldürmeyi göze alınca çıkar yola. Resneli de, dağlarda süren mücadelede öldürür, belki her öldürdüğüyle kendinden bir parça da ölür. Resneli ve devrim fedaileri vardıkları her köyde halkı yanlarına alır ve istibdada karşı örgütlerler. Ohrili Eyüp Sabri ve İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden Enver Bey de Resneli ile aynı safta devrim mücadelesi vermektedir. Karşı cephede ise, İstanbul’un Yıldız Burcunda oturan 32 yıllık padişah II. Abdülhamid günden güne artan yoğun baskıyı kökten çözmek ve ‘şer odağı’ olarak nitelendirdiği devrimcileri öldürmek için, eli kanlı Arnavutların bile karşısında titrediği meşhur Arnavut silahşör Şemsi Paşa’yı görevlendirir.

Arnavut Şemsi Paşa

Şemsi Paşa yanına aldığı fedailerle Manastır’a varır. Resne’ye doğru yola çıkmakta olduğunun haberini saraya göndermek için telgrafhaneye gider. Fakat telgrafhaneden çıkarken İttihat Terakki fedailerinden Mülazım Atıf tarafından vurularak öldürülür. İstibdat yanlılarının en büyük ümidi olan Şemsi Paşa’nın öldürülmesi, devrimin başarısı adına büyük bir adım olur. Halk anlamıştır ki, bu hürriyet savaşçıları saltanatın en korkulan silahşorunu, silahına dahi davranamadan öldürebilecek kadar güçlüdür. Şemsi Paşa’yı deviren bu güç, istibdadı yıkmaya da muktedir olabilir.

“Bu gelişte bir hayrın, Tanrısal bir müjdenin işaretini görüyorduk”

Bu sırada devrimciler mücadelelerine devam etmektedir. Baba Dağı’nın Pelister tepesinden geçerken devrimcilerin karşısına bir geyik çıkar. Bu geyik grubun en önünde yürümekte ve adeta geriden gelenlere zafere giden yolu göstermektedir.

Günlerdir dağlarda savaşmakta olan; uykudan ve yemekten bihaber kalmış devrim fedaileri, bir av hayvanı olan bu geyiği kesip yemek yerine onu ilahi bir rehber olarak kabul ederler ve yola o geyik sayesinde azimle devam ederler.

Resneli durumu anılarında şöyle açıklar: Herkes bu hayvanı okşuyor, seviyor, kutsallığına inanıyordu. Davranışındaki insana yakınlığıyla gönüllerimizi kendisine bağlayan bu sevimli yaratığı bize gönderen Tanrı’ya şükürler ediyor, bu gelişte bir hayrın, Tanrısal bir müjdenin işaretini görüyorduk. Daima önde giden ve askerin önünde sıçrayan geyik, adeta bize kılavuzluk ediyor, bir içgüdüyle bizi amacımıza doğru koşturuyordu”.

Manastır’da devrimin top sesleri duyuluyor

Böyle bir kahramandır Resneli, devrim için dağa çıkmadan önce cephanelikten temin edeceği mühimmat için kışla kasasından aldığı 550 altını (hırsızlık olmasın diye) daha sonra devlete ödeyeceğine dair imzalı makbuz bırakır, ormanda karşısına çıkan geyiği kesip, fedailerle ziyafet çekmek yerine onu evcilleştirir rehber-i hürriyet yapar.

Böyle onurlu bir şekilde yürütülüp başarısız olan çokça mücadelemiz olsa da bu hikayemizin sonu Resneli ve hakiki vatanperverlerin zaferiyle sonuçlanır. Nitekim baskı baskıyı doğurmuş, zulüm zulümü yaratmış, kan kanı yıkamış, ‘bilge adam’ ise yanılmıştır. Ama yanılgısını kabul eder ve 23 Temmuz 1908’de Manastır’da Hürriyetin top sesleri duyulur.

Namık Kemal ve Midhat Paşa didar-ı hürriyeti (hürriyetin güzel yüzü) ayağa kaldırırken Enver Paşa ve Resneli Niyazi Bey esaret zincirlerini kırıyor.

Kendilerini siyaset istikametinde Mithat Paşa’nın, edebiyat sahasında Şinasi’nin, millet yolunda Namık Kemal’in çocukları olarak nitelendirenler zafere muvaffak olmuş, bu isimlerin mirası olan Meşrutiyeti yeniden ilan ettirmişlerdir.

1878 yılında II. Abdülhamid tarafından askıya alınan Meşrutiyet rejimi 30 yıl sonra 24 Temmuz 1908’de resmi olarak ilan edilince, Resneli de geyiğiyle ve omuz omuza çarpıştığı vatan fedaileriyle birlikte şehre iner. Artık o hürriyet kahramanıdır.

Geyik ise hürriyet coşkusu içindeki Ahmet Samim isimli genç bir gazeteci tarafından gazal-ı hürriyet olarak adlandırılır fakat halk bu hataya düşmez ve Niyazi Bey Geyiği olarak anar Rehber-i Hürriyeti. Çünkü gazal Arapça ceylan demektir.

Devrim kendi evlatlarını yiyor

Sonrasında iktidar değişir. Resneli’nin silah arkadaşları başa geçer. Fakat şüphesiz gelen gideni aratmaz. Avcıdan kurtulan memleket, kurdun pençesine düşer. Görücüye çıkan hürriyet geyiğinin sonu da İstanbul’da Letafet apartmanının havasız ve ışıksız bodrum katında biter. Nasıl öldü bilinmez ama tıpkı memleket gibi onun da parça parça edilip beylerin sofrasına ana yemek olduğu dilden dile dolaşır.

Ona gazal-ı hürriyet adını veren gazeteci Ahmet Samim de muhalifliği nedeniyle İttihat Terakki tarafından infaz edilir. Hürriyet kahramanımız Resneli Niyazi ise 1913’te, Arnavutluk’un Avlonya limanında bir kavganın ortasında kalıp (kesinliği bilinmemekle birlikte) İttihat Terakki’nin onu koruması için gönderilen fedailerin kurşunlarıyla yere yığılır. Kalabalık dağılır, kanlar içinde yerde yatmakta olan Hürriyet Kahramanı son nefesini verir. Kimi “Devrim önce kendi evlatlarını yer” der ardından, kimi ise “Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi…..

BURAK SAVAŞ

İNDİGODERGİSİ.

SANDALCI…

SANDALCI…..

Geçmiş zamanın birinde alimin biri, boğazın öbür yakasına geçmek için bir sandalcının yanına gelerek ona sorar:…
– Karşıya geçirmek için ne kadar
para alıyorsun?
– Garşuya bir liraya geçürüm efendü….
Alim, sandalcının bu bozuk Türkçe ile verdiği cevabı pek beğenmez ama sandala biner….
– Bu ne biçim konuşma böyle? Yoksa sen dil bilgisi bilmiyor musun?
– Yok ağam, güççükken haytalık ettük, okuyamaduk!
– Yazık sana! Desene gitti hayatın dörtte biri!..
Bir müddet gittikten sonra alim tekrar sorar:
– Allah bilir şimdi sen, matematik de bilmezsin!..
– Yok beğüm! Onu da bilmem! Dedik ya, güççükken haylazluktan okula gidemedük!..
– Tüh yazık, yazık! Hayatının dörtte biri daha boşa gitti!..
Bir müddet daha yol aldıktan sonra alim, tekrar sorar:…
– Sakın tarih, coğrafya filanda bilmem deme!…
– Belki hayatımın dörtte birü daha boşa getti; ama o dediklerini de bilmem efendü, vaktinde öğrenemedük işte!..
– İyi de sandalcı! Dil bilgisi bilmezsin; matematik, tarih ve coğrafyadan da anlamazsın ; sen ne diye yaşarsın?….
Bu arada hava bozulmaktadır….
Sandalcı büyük bir fırtınanın geleceğini anlar….
Alime sorar:….
– Efendü, yüzme bilüsünüz deel mi?…
Alim, sandalcının bu sorusundan endişeye düşer ve bir korkudur başlar.
Sandalcıya yalvaran gözlerle cevap verir:…
– Sandalcı ağa! Ben yüzme bilmiyorum! Çocukluktan beri o ilmi öğren, bu ilmi öğren derken yüzme öğrenmeye fırsat bulamadım….
– Ahaa..!
N’apcan şimdi..!
Şimdiden başla dua etmeye.! Çünkü gettü hayatunun dörtte dördü..!..
*”Bildikleriyle övünen insan, bilmediklerinden dolayı dövünmeyi de hak eder…..

İLK CEP TELEFONU

1983’te kullanıma giren İlk cep telefonu modeli olan Motorola DynaTAC, o günün parasıyla 3,995$’dan satılıyordu. Ağırlığı yaklaşık 1 kg olan Motorola DynaTAC, 10 saatte şarj ediliyordu ve pili sadece 20 dakika dayanıyordu.

Gerçek anlamda dünyanın ilk cep telefonu olan Motorola DynaTAC 8000X ya da tam adıyla Motorola DynaTAC 8000X Mobile Phone System, 1983 yılında hayatımıza girdi. Cebe sığacak boyutta olmasa da, taşınabilir olduğu için ilk cep telefonu olarak kabul ediliyor.

Motorola DynaTAC 8000X ile ilgili ilk fikirler 1973 yılında ortaya atıldı ancak ilk prototip için 10 yıl beklemek zorunda kalındı. 793 gram yani neredeyse 1 kilo olan dünyanın ilk cep telefonu, sınırlı sayıda üretildiği için kitlelere yayılamadı.

Görsel, Motorola başkan yardımcısı John F. Mitchell’ın firmanın yeni ürününü tanıtırken çekilmiştir.

Dünyanın ilk farklı marka cep telefonları:

Motorola DynaTAC 8000X
Motorola MicroTAC 9800X
Motorola International 3200
Nokia 1011
IBM Simon
Motorola StarTac
Nokia 8810
Nokia 9000 Communicator
Ericsson GH688
Nokia 8210
Nokia 7110
Samsung Uproar

Dehen Özbek

BERLİN’DE HAKİMLER VAR

1750 yılında, Alman Prusya Kralı Büyük II. Frederick, Berlin yakınlarındaki Potsdam Ormanları’nda gezinirken, bir değirmenin bulunduğu alçak bir tepe üstünde durur.
Manzara güzel, hava nasıl ferahtır.

  • Yazlık sarayımı burada yapalım! der, sessiz ve sakin kapanıp okumayı çok seven, kütüphanesiyle ünlü kral..
  • Değirmeni satın alıp yıkın, yerine saray yapın! der adamlarına..
    Adamları değirmenciye gider ve kralın bu isteğini iletirler.
    Değirmenci malını satmak istemez.
    Kral değirmenciyi huzuruna çağırtır;
  • Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaça satarsınız? diye sorar.
  • Yanlış anlamadım efendim.
    Adamlarınıza da söyledim.
    Değirmenim satılık değil! der değirmenci.
  • Beyefendi inat etmeyin! Paranızı fazlasıyla vereceğim, diye ısrar eder Kral..
    Değirmenci direnir;
  • Sen koskoca kralsın, paran çok.
    Git Almanya’nın istediğin yerinde saray yap!
    Burayı benden önce babam işletiyordu.
    O’na da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım.
    Değirmenin bahçesinde dedemin, babamın mezarları var.
    Ben de ölünce yanlarına gömüleceğim.
    Burası bizim aile ocağımız. Satılık değil!
    Sabrı tükenen ve sinirlenen Kral Frederick ayağa fırlar ve gürler;
  • Sen benim Prusya Kralı Friedrick olduğumu bilmiyor musun yoksa?
    Değirmenci;
  • Senin kral olduğunu biliyorum ama ben de bu değirmenin sahibi Sans-Souci’yim.
    Kral öfkeden deli olur;
  • Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın.
    Bakalım o zaman ne yapacaksın?
    Değirmenci hiç telaşa düşmez ve tarihe geçecek ve dünyanın her yerinde Adalet’in sloganı olacak ünlü lafını söyler;
  • SEN KRALSIN AMA.. BERLİN’DE DE HAKİMLER VAR!.
    Kral, kendi ıslah ettiği adalet sistemine ve o düzenin yargıçlarına halkın nasıl güvendiğini ve mahkemelere kralın bile laf geçiremeyeceğine inandığını anlar ve adamlarına, ayni tarihe geçen sözünü söyler;
  • Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar, kral bile olsa adaletten üstün değildir!
    Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz.” Kral II. Friedrich bu yel değirmeninin Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasını ister ve sarayını hemen onun altına inşa ettirir.
    Değirmencinin ismini, Sarayının da adı yapar..
    “SANS – SOUCI SARAYI”
    Saray ve değirmen günümüzde hala bir “Adalet Simgesi” olarak o tepede arka arkaya duruyorlar.
    Ne güzel bir adalet ki.. Kralın arka bahçesinde bir değirmenci olabiliyor.
    Ne güzel bir adalet ki, bir kralla, bir değirmenciyi komşu ve dost yapıyor..
    Belki de sabahları Prusya Kralı II. Frederick, arka bahçeye çıktığında, değirmenci O’na seslenirdi;
  • Hey Frederick, sımsıcak ekmek yaptım, göndereyim mi?
    Belki, Prusya Kralı II. Frederick anlatırdı;
  • Adalet her sabah bana, taze ve sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi..
    Yıllar sonra genç bir Osmanlı subayı, bir yılbaşı gecesi Berlin’de bir davete katılır.
    Arkadaşlarına bu hikâyeyi anlatır ve teklif eder;
  • Haydi gidelim ve bu sarayı görelim!
    Değirmen de hala duruyormuş, sarayın arkasında..
    Kimse yılbaşı balosunu bırakıp o soğukta dışarı çıkmak istemez.
    Genç subay kararlıdır.
    Tek başına çıkar gider.
    Tek başına bu eşsiz anıta bakar..
    O genç subay, Mustafa Kemal’dir.
    Ve Kurucu Lider Mustafa Kemal ATATÜRK, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm mahkeme salonlarında, yargıçların arkasındaki duvara asılacak sözü yazdırır;
    ADALET, MÜLKÜN TEMELİDİR!
    Sunay AKIN

30 AĞUSTOS TÜRK ULUSUNUN DİRİLİŞ ÖYKÜSÜ

TÜRK ULUSUNUN DİRİLİŞ
ÖYKÜSÜ

Osmanlı imparatorluğunun 300 yıldır süren geri çekilme ve çöküşü 30 Ekim 1918 Mondros antlaşması ile nihayete ermiş, Topraklarımız iç ve dış güçler tarafından kuşatılmış, Balkan,Kafkas, Hicaz, Trablusgarp, Irak cephelerinde savaşan askerlerimiz, iç isyanlar ve ingiliz kışkırtması nedeniyle asker kaybederken,bir çok cephede de savaşı kaybetmiş,güçsüz duruma düşmüştür. Çok uluslu Osmanlı imparatorluğu içeride milliyetçilik akımı ve farklı etnik kökenlerin düşman tarafından desteklenmesi ile isyanlarla boğuşurken, Silah mühimmat ve yiyecek azlığı nedeniyle de iyice güçsüz duruma düşmüştür. 1915 yılında Kazanılan Çanakkale zaferinin ardından bir yıl geçmeden İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş, Saray adeta esir alınmış ve her istedikleri yapılır hale gelmiştir. Mondros antlaşması ile de yurdun her tarafı işgal edilebileceği, ordularımızın dağıtılıp askerlerimizin terhis edileceği, lüzum gördükleri heryeri işgal edebilecekleri imza altına alınarak kabul ettirilmiştir.

Bütün bu olumsuzlukların yanında birde iç isyan ve ayaklanmalar başlamış, İngilizlerin destek ve kışkırtması ile Ermeni ve Rum vatandaşlarımız isyan ve katliama başlamışlar,ayrı devlet kurma hayallerine kapılmışlar, aşiretler kendi yönetimlerini kurma düşüncesi ile milli mücadeleye katılmak yerine isyan etmişler ve kendi ordusu olan kuvvayi milliye ile savaşa tutuşmuşlardır.

Ulusun kurtuluşunu Anadolu’da gören ve bu düşünce ile 19 Mayıs 1919 da Ordu müfettişi olarak görevli geldiği Samsun’da mücadele ateşini yakan Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a ayak bastığı anda engeller ile karşılaşmaya başlamış, bu mücadelenin ne kadar zor ve uzun olduğunu görmüştür. İstanbul hükümeti ve Sarayın İngiliz esaretinde olmasından dolayı milli mücadele konusunda kendisine destek vermeyeceklerini anlamış ve o zamana kadar ömrünü verdiği askerlik mesleğinden istifa ederek mücadelesine başlamıştır.
Anadolu’da halkın ve ileri gelen kişilerin her yerde ve bölgelerde vatanın kurtuluşu için destek ve birlik olması,Anadolu halkının vatanı savunmak için gösterdiği azim ve mücadele ile bir çok toplantı ve kongreler gerçekleştirilmiş, gerekli oluşumlar sağlandıktan sonra Ankara da toplanan fedakar insanlar 23 Nisan 1920 de TBMM’yi kurmuşlar ve işgal altındaki Anadolu topraklarını savunmak, isyan halindeki çeteler ve aşiretleri milli mücadele altında birleştirmek için uğraş vermişlerdir.
Anadolu da doğmakta olan yeni Türk devleti yurdun her yerinden destek görmeye başlamış, çeteler ve aşiretler büyük oranda ikna edilmiş, düzenli orduya katılmışlardır.

Yeni Türk devleti ve ordusunun verdiği ilk savaşlardan olan İnönü savaşları(1921) zaferle sonuşlanmış, fakat İngiliz destekli Yunan güçleri toparlanarak tekrar harekete geçmişler ve Eskişehir üzerinden Ankaraya doğru hücum etmişler, buna karşılık Türk ordusu yeniden toparlanmak ve taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmiştir. Taktik ve savunma amaçlı geri çekilme halkın maneviyatı üzerinde ciddi bir sarsıntı oluşturmuş ve meclisteki muhalifler tarafından eleştirilmeye başlanmıştır.
“Ordu nereye gidiyor,millet nereye götürülüyor? bu hareketin elbet bir sorumlusu vardır, o nerededir? bu çok acı veren durumun ve yürekler acısı görünümün gerçek sorumlusunu ordunun başında görmek isteriz” diyerek Mustafa Kemal Paşaya yüklenmeye başlamışladılar.
Meclis ve dışında halk tarafından son çare olarak Paşa’nın Ordunun başına geçmesi konusunda bir kanaat oluştu. 04 Ağt.1921 de TBMM tarafından Başkomutanlık ve meclisin yetkilerini kullanma hakkı verildi.
Mustafa Kemal 12 Ağustos 1921 de Polatlı’daki cephe karargahına giderek ordunun başına geçti. Burada attan düşüp kaburgası kırılınca Ankara’ya tedavi için gelmek zorunda kaldı,Doktorların kaburga kırığı tespit edip bir kaç ay iyileşme süresi tanımalarına aldırış etmeyip Polatlı’ya cepheye geri döndü. Böylece Sakarya savaşı, Başkomutanlık meydan muharebesi ve Büyük taarruz ile Anadolu toprakları düşmandan temizlendi.Türk ulusu kendi kaderini kendi çizmiş ve yeniden dirilmişti. İşte bu süreçte bütün sorumluluk ve başarı hakkında Atatürk bir mecliste şöyle anlatmıştır.
“Prof.Sadi Irmak şöyle anlatıyor.
Beraber bulunduğum bir meclisteydik.
Bir aralık konu istiklal savaşına geldi.Dikkat ettim Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini,nerede bulunduğunu bir gün önce olmuş gibi hatırlıyordu.O savaş ki araç gereç personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi.Tümenlere Binbaşılar,Kolordulara Yarbaylar komuta ediyordu! Fakat bu kadro canını diline takmış bir ekipti. Var olmak yada olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı.30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi.Böyle bir dramı, hem yazarı hemde baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu.O anılar Ata’yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu.Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki,hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk.Anlatışlarını şöyle bağladı:
-İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şereflerde ortaktır.
Bu alçak gönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı.Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
-Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı. Bu belagat karşısında göz yaşımı tutamadım.Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.”
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI YILDÖNÜMÜ TÜRK ULUSUNA KUTLU OLSUN. ŞEHİTLERİMİZİ MİNNET İLE ANIYORUM.

M.Ali TOPÇU
30 Ağustos 2021
Ankara

KEZBAN PINARI HİKAYESİ..

KEZBAN PINARI HİKAYESİ..

İhsan Edip Doğan anlatıyor.İhsan Edip Doğan Polatlı İstiklal Madalyalılar Derneği Başkanı, Polatlı’nın tarih araştırmacısı, yazar ve Polatlı Tarih ve Kültür Araştırmaları Dernek üyesi Ö.T.17 şubat 2020 anısına saygıyla Mekanı Cennet Olsun KEZBAN PINARI / POLATLI

İstiklal savaşında, adı sanı duyulmayan yüzlerce binlerce Kahraman kadınlarımızdan birisi de Kezban kadınninemizdir . Polatlı’da yaşayan İhsan Edip Doğan abimiz bu yaşanmış olayı İstiklal Savaşı Gazisi olan babasından dinlemiş.

Kezban isimli orta yaşlı bir kadın savaş boyunca askerlerin yanında cephede cepheye koşturarak her türlü yardımda bulunmaya ve özelliklede içme suyu sağlamaya çalışıyodu.

Savaşın son günlerinde Dua Tepe, kartal Tepe’nin geri alındığı taarruzlarda hep askerin yanında yer almış. Polatlı bölgesinde savaşan birlikleri dolaşıyor: ve askerlere hitap ediyordu. Kartal Tepe’nin alınmasından önce birlikleri dolaşıp askerlere söyle hitap etmişti.

‘’Hiç yakınmadan silahınıza cephane, size ekmek yemek taşıdık, Yüksünmeden siperlerinizi kazdık, Severek yaralarınızı yıkadık, kırık kolunuzu bacağınızı sardık, Ateş altında suyunuzu yetiştirdik, Yolunuza saçımızı serdik. Şimdi bunca kadının hakkını, erkek olmanın bedelini ödeme vaktidir. Eğer bu sefer de kardeşlerinizi bu kahpe düşmandan kurtarmadan dönerseniz, iyi bilin ki, Ananızda, Babanızda, Bacınızda, Yavuklunuzda, Hakkını helal etmeyecektir.’’

Yaptığı bu konuşmalarla cephedeki herkesi etkiliyordu. Alay Kumandanları bile avcı hatlarında dövüşüyorlardı 12 Eylül günü güneş batarken kartal tepe alınmıştı. 13 Eylül günü gün aydınlandığında Yunanlıların artık Sakarya Irmağının batısına geçtikleri görülmüştür. Fakat Kezban hanımı gören olmamıştı.

14 Eylül 1921 tarihinde Kartaltepe’nin tahminen 300.metre batısında elinde mavzeri ile bir kayanın dibinde şehit edilmiş durumunda bulunarak hemen oraya da defnedilmiştir. Eskişehir Ankara asfalt yolu geçmeden evvel orada küçük birde pınar vardı. Bizim köyümüz Beylikköprü’de 1950. O, yıllarda içme suyu olmadığı için oraya su varilleri ile gelir su doldurup giderdik. Ben sekiz yaşında küçük çocuktum.

İşte o, pınarın adı KEZBAN Pınarıdır. Rahmetli Babam Gazi Tahir Doğan Sakarya meydan savaşında Ağır sahra topçu Çavuşu iken, işte cephe mevzilerine kadar gelip askerlere hitap eden Kezban hanım budur. Bende her seferinde su doldurmaya geldiğimizde Rahmetli Babama anlattırırdım. Babam her seferinde O mezar’ın başına gider Dua ederdi bende her seferinde anlatmasını isterdim, o da hiç üşenmeden sıkılmadan anlatırdı. Ruhun Şad olsun aziz şehit Kezban Nine

KARAHAMZALI KÖYÜ’NÜN TARİHİ

Tarih yazılmadığı zaman çabuk unutulur. Nesillere aktaramadığımız tarihi gerçekler yok olur, sır olur kaybolur. Tarihi gerçeklerden ders çıkarabilmek, geçmişimizi unutmamak adına ben de kendi köyümüzün tarihini yazmak istedim. Uzun yıllar başta Babam, Annem ve köyün yaşlılarından dinlediğim kuruluş hikayesini ve yaşananları bir nebze de olsa hatırladığım kadar kaleme almak ve tarihe not düşmek istedim. Ankara ili, Polatlı ilçesine bağlı Karahamzalı köy,(mahallesi)nin hikayesi.

GÜVEN YARADANA

GÜVEN YARADANA

iyilik ile kötülük arasında vardır ince bir çizgi

Ayırt ederler onu bilenler

Karakter hayat yolunda tane tane bir dizgi

Barındırır bünyesinde ilgilenenler

Sen hak yolunda dos doğru yürüdükçe

Gökten rahmet oluk oluk yağar

İyilik urbasını üstüne büründükçe

Hak yüzüne güler,Melekler sana bakar.

Dünya iyiliğe merhamete aç

Dönme bu yoldan git her zaman

Güven rabbine, ellerini açabildiğin kadar aç

İşte o zaman yaptıkların bulur hak katında tamam

M.Ali TOPÇU

24.02.2022

PAPAZ VE HAHAM

“Siz kirlenmemekle değil arınmakla mükellefsiniz”
………………………..
Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettigi Haham’a
“Bana Tevrat’ı ogretmenizi isterim” der…

Haham, olmaz der, “Sen Yahudi doğmadın, kafan Yahudi gibi çalışmaz.
Tevratın kelamını anlaman mümkün değil…”

Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır: “Soracagım soruya doğru yanıt verebilirsen, ogretirim”…

Papaz, “Kabul”
diye yanıtlar. “Sor bakalım!”

Haham:
“İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?”

Papaz, “Bundan kolay ne var?” diye atılır. “Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”

Haham içini çeker, “Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi. Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karsisindakini temiz gordugu için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.”

Papaz, kafasını kaşır. “Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?”

Haham aynı soruyu yeniden sorar: “İki adam bir bacanın içine düşerler.
Biri kirli, öteki temiz çıkar. Hangisi yıkanır?”

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emin, “Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!”

Haham, başını sallar. “Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendigini görünce, gider yıkanır.”

Papaz itiraz eder: “Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki…”

Haham, parmağını sallar: “Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.”

“Peki, peki” diye inler Papaz. “İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!”

“Son kez soruyorum” der, Haham: “İki adam, bir bacadan içeri düşerler. Biri temiz, öteki kirli çıkar. Hangisi gidip yıkanır?”

Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, bir solukta sıralar: “Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!”

Haham başını sallayıp, cık cık yapar: “Hayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?”

Bu yollarda beraber yürüyüp beraber ıslandıklarınız kirlendi ama siz temiz kaldınız, öyle mi?

Hangi din olursa olsun bakış açınız bu ;herkes kirlendi ama siz tertemizsiniz !!! Öyle mi!

“Siz kirlenmemekle değil arınmak la mükellefsiniz”

Dücane Cundioğlu

YÖRÜK ŞÖLENİ

Yörük şölenimiz için yazdığım şiirimi okumakta bana nasip oldu

https://youtu.be/dIHJpQze328

SELAM SANA DIĞRAK’LI

Tarihin yazılmayan hatıralarda saklı
Selam sana Dığrak’lı
Bir parçan yavru vatan da,bir parçan da Polatlı
Ülkenin her köşesinden, selam sana Dığrak’lı

Sen Anadolu’nun,Türklüğün özüsün
Hatıralarımızın hep ön sözünün
Atalarımızın tarihe açılan gözüsün
Selam sana Dığrak’lı

Kağnıyı sarıp Çiğil’e giderdin
İnatçı öküze övendireyi dürterdin
Çamura saplanınca arkadan iterdin
Unutma o günleri Dığraklı

Günağılı’nda keçi güderdin
Karataş da tarla sürerdin
Yufkanın arasına,bulgur pilavı dürerdin
Ne de datlı olurdu Dığrak’lı

Ormandan kaçak odun keserdin
Sıra sıra yan yana dizerdin
Korucuyu gördün mü hemen tüyerdin
Yine de vazgeçmezdin Dığrak’lı

Bahar geçer yine yaz gelir
Oraklar hazırlanır,tırpanlar bilenir
Harman yeri insan dolar,şenlenir
Öküz ile döğen sürmek başkadır Dığrak’lı

Gün ağarmadan evden çıkardın
Yürü yürü tarlaya, bitmez bıkardın
Varınca tarlaya, ağzına iki lokma tıkardın
Asılırdın tırpana Dığrak’lı

Yaz gelince ekinler diz boyu olurdu
Sabah başladın mı tırpana akşamı bulurdu
Mahsuller ambarları doldururdu
Ne de bereketliydi o günler Dığrak’lı

Tırpanını taşla bilerdin
Terini koluna silerdin
Allahtan bereket dilerdin
Yorgunluk nedir bilmezdin Dığrak’lı

Ziyaret tepesine çıkardın
Bir tütün sarar yakardın
Etrafı kolaçan eder bakardın
Keçiye çobanlık etmek ne güzeldi Dığrak’lı

Künklü derede vardı bir pınar
Varasıya kadar susar herkes yanar
Suyunu içen sanki zemzem sanar
Yağ gibi akardı mideye be Dığrak’lı

Koyunları koşum yapardın
Helkelere Sütünü sağardın
Saatlerce yayık yayardın
O tereyağ da bir başka olur Dığrak’lı

Düğün dernek oldumu koşardın
Kazanlar kaynatır sofralar açardın
Ye ye bitmez düğün aşı, şaşardın
Topalanın tadıda başka olurdu Dığrak’lı

Deveye yük sarıp göçtün mü
Obaları , diyarları geçtin mi
Pınarlar da durup soğuk su içtin mi
Kara çadırda ayran içmek başkadır Dığrak’lı

Türkün tarihi seninle vardır
Bütün Asya sana diyardır
Anadolu yetmez sana,dardır
At sırtında akıncı olmak ne güzelmiş Dığrak’lı

Vatan için her köşesine koşarsın
Çalışıp,kazandıkça coşarsın
Ovalarda at koşturur,dağları aşarsın
Özgürlük için cenk etmek ne şerefmiş Dığrak’lı

Sen vefalısın Atalarını unutmazsın
Onların diktiği ağacı kurutmazsın
Dargınlıkları abartmaz, büyütmezsin
Her sene Atayurdun da buluşmak ne güzel Dığrak’lı

Hepimiz bir ağacın dallarıyız
Atalarımız kovan sa biz de ballarıyız
Onların Hatıralarının yaşatanlarıyız
Unutmayalım Eskileri be Dığrak’lı

Her sene yine bir araya gelelim
Hep birlikte el ele verelim
Çoluk,çocuk herkesi getirelim
Bir günde bizim olsun Dığrak’lı

Sönmesin bu yanan ateş
Bulunmaz bu günlere eş
Dığrak’ta doğan bu güneş
Tüm ailemizi aydınlatsın Dığrak’lı

Aradan yıllar geçmiş olsa da
Bak yine toplandık işte burada
Yolun düşerse yine arada sırada
Mezarlıkta da bir fatiha oku Dığrak’lı

Selam olsun bu cemiyete gelenlere
Gelemeyip te selam edenlere
Bu şiiri kim yazmış diyenlere
Topçu oğlu Mehmet Ali deyiver Dığrak’lı

Mehmet Ali TOPÇU
Temmuz-2022
ANKARA

https://youtu.be/dIHJpQze328

TÜRK GELENEKLERİMİZDEN ÖLÜM İLE İLGİLİ ADETLERİMİZ.

Türkler ölüme uçmağa varmak yani uçup gitmek derlerdi. Ruhun uçup allah katına gittiğine inanan Türkler bütün bu olan bitenin tanrı takdiri ile olduğunu kabul eder, haliyle ölümü de normal bir olay olarak karşılarlar. Türk düşüncesine göre ölümsüz olan tek bir şey vardı o da allah,tır..
İnsanların ölümlü olduğu kabullenerek hareket eden Türkler ölümü normal bir olay olarak karşılarken ölen kişiden ayrılmanın verdiği acıyı en yüksek sesle dile getirirlerdi.

Eski Türklerde ölüm hâlinde ruhun kuş şekline girerek uçup gittiğine inanıldığını, eski metinlerdeki sonkur oldu “şahin oldu” sözünün de bunu ifade ettiğini belirtir

Ölüm aileden ve tüm sevdiklerinden ayrılma anlamına geldiği için yazıtlarda bile ölenlerin ayrıldıkları bir bir yazılmaktadır. Tin adıyla andıkları ruhun bedenden ayrılması olarak ölümü tarif eden Türkler insanda var olan ruha ise süne demekteydi.

Günümüzdeki ölümle ilgili adetlerde de eski Türk inanışlarının izlerine oldukça fazla rastlanmaktadır. Mezar yapıları, ölünün ardından dağıtılan yemekler, ölünün belirli günlerde anılması ve gömülmeyle ilgili adetler hep eski Türk inanışlarından izler taşımaktadır. Eski Türklerde önemli birisi öldüğü zaman önce bir süre yurtta bekletilir, kurgan veya mezar inşa edildikten ve törenler tamamlandıktan sonra da mezara gömülürdü (Çoruhlu, 2011, s. 156).

Çoruhlu’nun belirttiğine göre, “bu kurganlar ve çadırlar İslamiyet’ten sonraki Türk mezar mimarisinin en önemli iki kaynağını meydana getirmektedir”
Bunun yanı sıra mezarların üzerlerine dikilen “taşbaba”, “taşata” ya da “taşnene” adı verilen taşlar bugünkü mezar taşı geleneğinin temelleridir. Mezar taşı geleneği İslamiyet’e ait bir unsur değildir; nitekim Arap Yarımadasında bu geleneğe rastlanmamaktadır. Ayrıca toplu mezar ziyaretleri de ölüler kültüyle alakalı eski Türklerden günümüze ulaşan bir adettir

Ölü gömmeyle ilgili bir diğer adet ise ölülerin güneş battıktan sonra gömülmemesidir. Bunun sebebi eski Türklerde güneş battıktan sonra yerin mühürlendiğine ve bu vakitten sonra yer kazılırsa kötü ruhların dışarıya çıkacağına olan inançtır.. Bugün bu inanıştan haberimiz bile olmadan aynı uygulamayı yerine getirmekteyiz.

Eski Türk inanışlarındaki ölülere ilişkin uygulamalardan günümüze ulaşanlardan biri de ölü aşıdır. Bugün ölen kişilerin ardından dağıtılan helva ya da yemek eski Türklerdeki “yoğ” törenlerinin bir devamı şeklindedir. İltar, yoğ törenlerini “eski Türkler, ölülerine aş vermeyi en önemli görev sayar ve yoğ adını verdikleri törenler düzenlerlerdi.
İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü” şeklinde açıklamaktadır..

Daha sonra İslamiyet’te bu tören ölünün sevabına aş dağıtılması şekline dönüşmüştür. Anadolu’da kişi ölümünün kırkıncı, elli ikinci, nadiren de üçüncü ve yedinci günlerinde yemekle anılır. Bu sayılar günümüzde bize bir şey ifade etmese de eski inanç sisteminde belirli anlamları vardır; “inanışlara göre ölüler ancak ölümlerinden üç, yedi ya da kırk gün sonra verilen cenaze şöleninin ardından bir daha dönmemek üzere ölüler alemine giderler”
(Eliade’den akt. Çoruhlu, 2011, s. 151)

Eskiden ölülerin ruhlarını huzura kavuşturmak için yapılan bu uygulamalar günümüzde hala farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir.

ALINTI

IĞDIR’IN KÖYÜNDEN HARVARD’A

Hep birincilikle, hep 100% burslar alarak…
Müthiş bir başarı öyküsü👏

Bu yazı, insana imkân verilirse neler başarabileceğinin kısa öyküsüdür.

Adı: Mutlay Sayan… Yoksul bir çiftçi ailenin oğlu…

Iğdır’ın küçük bir köyünde doğdu. Yıl 1988 idi…

Okula gidemedi. Çünkü ailesine yardım etmek için tarlada çalışıyor, hayvanlara bakıyordu.

Köydeki geçim sıkıntısı nedeniyle aile İstanbul’a göç ettiğinde Mutlay Sayan 11 yaşındaydı. Akranları ilkokulu bitirmişti ama o henüz okula adımını bile atmamıştı.

İstanbul’da bir tekstil atölyesinde iki buçuk yıl çalıştı. Ailesinin geçimine yardım ediyordu.

İlkokula ancak 13 yaşında başlayabildi. Başlayış o başlayış…

O kadar arzulu ve o kadar çalışkandı ki, tüm sınıfları, ortaokulu ve liseyi birincilikle bitirdi.
Mutlay, lisede bir matematik projesi geliştirdi ve bu proje ile birinciliği kazanınca, Amerika’daki Vermont Üniversitesi’nde (University of Vermont) yüzde 100 burs kazandı. Bu okul pek az öğrenciye yüzde 100 burs veriyordu. Mucize gibiydi bu…

Orada kimya okudu ve birincilikle bitirdi.

Amerika’da tıp fakültesine girmek çok zordur. 4 yıllık üniversite eğitimini bitirdikten sonra başvurulur. Tıp öğrenimi de 4 yıldır… Her üniversite, 20 bin müracaat içinden sadece 100 öğrenci seçer.

Mutlay Sayan tıp fakültesine birincilikle girmeyi başardı ve 4 yıl sonra birincilikle bitirip doktor oldu.

O kadar başarılıydı ki, üniversite yönetimi ona ev tuttu, altına araba verdi.

★★★

Mutlay Sayan tıp fakültesini birincilikle bitirdikten sonra asistan doktor olarak Rutgers Üniversitesi’nde Radyasyon Onkolojisi üzerinde çalıştı.

Genç yaşında 60’ın üzerinde bilimsel makale yayınlayarak yaşıtları arasında müthiş bir rekor kırdı.

Amerika’da her yıl 100 bin bilim insanı arasından gelecek vaat eden 20 genç bilim insanı seçilir. Bilim dünyasında genç doktorlara verilen en önemli ödüldür bu…

Ve onlara “Wunderkind” unvanı verilir. Almanca olan bu sözcüğün anlamı HARİKA ÇOCUK’tur.

Genç Türk doktoru Mutlay Sayan 100 bin genç bilim insanı arasında HARİKA ÇOCUK seçildi.

★★★

Amerika’nın tüm üniversiteleri Harika Türk Çocuğu’nu kapmak için âdeta yarışa girdi.

Mutlay Sayan, Harvard Üniversitesi’ni seçti.

Harvard, yalnız Amerika’nın değil, tüm dünyanın en saygın, en prestijli üniversitelerinden biridir ve orada görev almak olağanüstü zordur. Türk genci Mutlay bunu başardı.
Anadolu’nun yoksul bir köyünden gelerek Amerika’da zirveye tırmanan Mutlay Sayan, fırsat verilen ve iyi eğitim gören Türk gençlerinin arasından dünya çapında yetenekler çıkacağını gösteriyor.

Rahmi Turan

KUZULARIN DERİLERİNİ YÜZMEKTENSE KOÇLARIN YÜNLERİNİ KIRKMAK DAHA İYİDİR


1700 LÜ YILLARDA ŞAMDA YAŞAMIŞ VE ESERLER BIRAKMIŞ OLAN ŞAM VALİSİ ESAT PAŞA
“KUZULARIN DERİLERİNİ YÜZMEKTENSE KOÇLARIN YÜNLERİNİ KIRKMAK DAHA İYİDİR”


Rivayete göre Şam valisi Esat paşa sıfırı tüketir ve hazine boşalır. Büyük sıkıntıya düşer. Danışmanları çare olarak Şam’daki dokumacılara fazladan vergi koymasını tavsiye eder.
Bu tavsiye üzerine Esat paşa danışmanlarına:
“Böyle bir vergi koyarsak ne kadar gelir elde ederiz?” diye sorar.
“ Elli veya atmış kese altın elde ederiz” derler.
Bunun üzerine Esat Paşa “ Bu insanlar zaten zar zor ayakta duruyor. Bu vergiyi nasıl ödeyecekler?” diye sorar.
“ Evlerindeki altınları ve mücevherleri satarlar Paşam” diye cevap verirler.
Esat Paşa “ Ben bu meblağı daha güzel bir yöntemle elde etsem nasıl olur?” diye sorar. Danışmanları sessizliğe bürünür.
Ertesi gün Paşa müftüye bir davet göndererek gece gizlice buluşalım der. Müftü gece paşanın yanına gelir. Paşa “ Müftü efendi! Bize ulaşan bilgilere göre özel hayatında şeriata aykırı davranıyor ve evinde gizlice içki içiyormuşsun. Bu durumu İstanbul’a bildirmem gerek. Ancak önceden seni haberdar edeyim dedim” der. Bunu duyan müftü efendi paşaya yalvarmaya başlar. İstanbul’a haber vermemesi için paşaya 1000 mecidiye vermeyi teklif eder. Paşa kabul etmez. Müftü iki katını teklif eder. Paşa yine kabul etmez. Sonunda 6 bin mecidiyede anlaşırlar.
Sonraki gün Esat paşa Kadı efendiyi davet eder. “Kadı efendi! Rüşvet aldığın ve makamını şahsi menfaatin için kullandığına dair güvenilir kaynaklardan elimize bilgi ulaştı” der. Bu sefer Kadı efendi paşaya yalvarmaya başlar. “Aman efendim beni görevimden almayın, insanlara rezil olurum” diyerek Müftü efendi gibi Esat paşa ile pazarlığa başlar. Kadı ile de 6 bin mecidiyede anlaşırlar.
Sonra sırasıyla defterdar, karakol komutanı, esnaf ağası ve büyük zenginleri tek tek davet eder. Bu operasyonun sonunda Esat paşa tam 200 kese mecidiye altını toplar. Arkasından danışmanlarını çağırır “ Şam halkına vergi koyduğumu falan duydunuz mu?” diye sorar. “Hayır paşam duymadık” derler. “Bakın hiçbir vergi koymamama rağmen 50 yerine 200 kese mecidiye altını topladım” der. “Bunu nasıl yaptınız Paşam?” diye sorduklarında “Kuzuların derilerini yüzmektense koçların yünlerini kırkmak daha iyidir” der.
VATANDAŞLARIN DERİSİNİ YÜZMEK YERİNE YOLSUZLARIN VE HIRSIZLARIN YÜNLERİNİN KIRKILACAĞI GÜNLERİ GÖRMEK TEMENNİSİYLE.

ESAD PAŞA

NAHÇIVAN SINIR KAPISI VE ATATÜRK’ÜN İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ

İran ile sınır anlaşmamız 1932 de yapılıyor. Bu anlaşmaya göre Nahçivan ile sınırımız yok. Atatürk 1934 de o zamanki İran şahını. (Son şahın babası) Türkiye’ye davet ediyor. Şah karayolu ile Ankara’ya geliyor.
ATATÜRK onu çok iyi misafir ediyor. Bir akşam yemeğinde.
ATATÜRK Şaha:

  • Şah hazretleri biliyorsunuz Nahçivan Azerileri bizim
    Soydaşlarımız. Sizden rica etsem bir kısım toprağı bedeli mukabilinde bize satarsanız da onlarla sınır bağımız oluşsa der.
    Şah:
  • Emrin olur paşam para ne demek der. ATATÜRK ısrarla az da olsa ödeyelim
    der. Nedeni bağış olması halinde İran’da gelecek
    Nesillerin isteği
    Olmamasıdır. Hemen orada bir anlaşma yapılır. Bedelini cebinden öder. Anlaşmadan sonra başta Mareşal Çakmak Paşa olmak üzere. Paşam bunu niye yaptınız diyenlere. Bir gün Sovyetler dağılacak. İşte o zaman o sınırdan geçerek soydaşlarımıza ulaşabileceğiz. 13 km lik bu sınır 1934 de böyle sağlanıyor. 55 yıl sonra Sovyetler dağıldığında onlara ulaşabildik. İşte olacakları yarım asır evvelden görebilen büyük ve tartışılmaz GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK dehası…

CEMBELE SAVAŞI


CEMBELE SAVAŞINI BİLEN VARMI?
12 ocak 1927 yer arap yarımadası 47 kişilik türk askeri 2500 kişilik ingiliz askeri ve arap bedevisini cembele’de bozguna uğratıyor………….

CEMBELE SAVAŞI VE SUDANLI ZENCİ MUSA

Osmanlı safında bir ömür: Sudanlı Zenci Musa
Milli mücadele için İstanbul’a dönen Sudanlı Zenci Musa kendisine teklif edilen emekli maaşını ‘Ben bu fakir milletten emekli maaşı alamam!’ diyerek geri çevirir.

Yıl 1880. Sudan topraklarında güneş nazlı nazlı batarken bir çocuk gelir dünyaya. Güneş’in cömert olduğu bu topraklarda doğan çocuklar zayıftır, çelimsizdir. Fakat yeni doğan bu çocuk iri yapılı ve oldukça dolgundur. Bu iri siyah gözlü, kıvırcık saçlı çocuk dedesinin kucağında can veren oğlundan kalan tek hatıradır. O yüzden bu kutsal emanet dedesinin gözbebeğidir. Canından daha aziz gördüğü torununu, daha iyi yetişmesi için, Kahire’ye götürür. Lakin rüyalarında bile hayranı olduğu Osmanlı’yı gören bu ihtiyar torununu pay-i tahtın başkenti İstanbul’ a göndermeye karar verir. Aslen Sudanlı olmasına rağmen onun tam bir Osmanlı namzeti gibi yetişmesini istemektedir. Ve Musa artık İstanbul’dadır. Vefakar dedenin arzusu vücuda gelmiş Musa, kusursuz Türkçesi ayağında çarığı başında fesi ile tam bir Türk namzeti olmuştur.Onu akranlarından ayıran yalnızca siyah ten rengi ve iri cüssesidir. Bu yüzden arkadaşları ona Sudanlı Zenci Musa diye hitap ederler.

Zenci Musa


Artık Osmanlı Devleti’nin bütün cephelerde alev alev yandığı günlerdir. İşte o günlerde Edirne’yi müdafa eden o müstesna ordunun eratlarından biri de Sudanlı Zenci Musa’dır. Musa bir talim esnasında Yüzbaşı Eşref Bey’i görür. Eşref Bey’i görür görmez içinde fırtınalar kopan Musa ona sonsuz bir hayranlık duyar. Ve ölünceye kadar ondan ayrılmayacağına dair kendi kendine söz verir. Musa artık Eşref Bey’in emir eridir. Eşref Bey’in ardından Trablusgarp’a, Balkan cephesine, Çanakkale’ye ve oradan da Kudüs cephesine gider.
Teşkilat-ı mahsusa’nın (MİT) başına getirilen Eşref Bey’e Yemen’deki 7. orduya 300.000 altın götürme görevi verilir. Değişik kıyafetlerle yola çıkan kervan büyük zorluklar çekerek Medine’ye varır. Burada Fahrettin Paşa bütün yolları İngilizlerin kestiğini ve Yemen’e gitmenin intihardan öteye geçmeyeceğini söyler. Ancak Eşref Bey kararlıdır. Çünkü Yemen’de yüzüne sürdüğü fosfor ile kendisini şeyh ilan eden cahil halkı etrafında toplayarak Osmanlı’ya karşı kışkırtan Şeyh İdris ve işbirlikçisi İngiliz ajanı Lawrence’in planlarını bozmanın tek yolu bu altınların 7. ordu komutanı Ahmet Tevfik Paşa’ya ulaştırılmasıdır. Yola çıkan 43 kişilik bu kervanı Cembele mevkiinde 2500 kişilik İngiliz-Bedevi kuvvetleri kıstırır. Yapılan savaş tam bir gün bir gece sürer. 12 Ocak 1917 de yapılan bu savaşı London Times gazetesi manşetten verir. Savaşın sonunda Eşref Bey yaralı olarak esir düşer. Fakat hengameden ve gecenin karanlığından yararlanarak emireri Sudanlı Zenci Musa ve grubu ile Yemen’e gitmeyi başarır.Altınları Ahmet Tevfik Paşa’ya teslim eden Musa gözyaşlarına hakim olamaz. Bunun nedenini soran paşaya; ‘Kumandanım Eşref Bey’i kaybettim’ cevabını verir.
Milli mücadele için İstanbul’a dönen Sudan’lı Zenci Musa kendisine teklif edilen emekli maaşını ‘Ben bu fakir milletten emekli maaşı alamam!’ diyerek geri çevirir. Daha sonra kendisine Karaköy Gümrüğü’nde kahyalık teklifinde bulunan Ferit Bey’e:’ Ben kahyalık yapmam! Onu yaşlı bir Müslüman’a verin. Orada hamallık varsa yaparım diyen o kahraman Sudanlı artık gümrükte hamallık yapmaya başlar. Gündüz hamallık yapan Musa, gece milli mücadele için Anadolu’ya silah sevkiyatı yapanlara yardım eder. İşte bu hamallık yaptığı günlerde limanı gezen işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’a ‘ İşte 300.000 altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu!’ denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: ‘Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.’ Bu sözler karşısında kaşlarını çatan Zenci Musa ‘ Her teklif herkese yapılmaz. Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var. Devlet-i Ali Osmaniye ;bir bayrağım var,ayyıldızlı bayrak; ve bir kumandanım var Eşref Bey. Bu iş daha bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek’ diyerek sırtındaki yükle birlikte yoluna devam eder.
Bu iri cüsseli kahraman Sudanlı Zenci Musa çektiği sıkıntılardan ve canından daha çok sevdiği kumandanı Eşref Bey’den ayrı düşmenin verdiği üzüntüyle verem hastalığına yakalanır. Bütün ısrarlara rağmen hastaneye yatmayan Sudanlı Zenci Musa bavulunu alarak Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne yerleşir. Ateşler içinde yanarken her gece rüyasında kumandanı Eşref Bey’i görür. Yine bu rüyaların birinin sabahında ruhunu Yaradan’a teslim eder. Defin işlemini yapmak için gelenler bavulunda yalnızca bir Osmanlı haritası, kefen bezi ve Eşref Bey’in resmini bulurlar. İstiklal şairi Mehmet Akif Ersoy Sudan’lı Zenci Musa için:
Eşref Bey’in emireri Zenci Musa
Omzundan arşa yükseldi nebi İsa
satırlarını kaleme almıştır. Sudanlı Zenci Musa’nın çok sevdiği ve bir daha göremediği Eşref Bey onun için :’ Ben Malta’dan kurtulup, milli mücadelenin bayrağını açanlardan birisi olmak şerefine mashar olduğum günlerde Musa, O, benim kahraman Arabım veremden ölmüş’ diyecekti. RUHLARI ŞAD MEKANLARI CENNET OLSUN.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın