Konser verip, aynı gece ayrılmak üzere gittiği Gaziantep’te bir eve konuk oldu Âşık Mahzuni Şerif.. Bu evde güzel mi güzel bir kız gördü. Vuruldu, deli divane oldu. Konserden sonra onu şehir dışına götürmek için bekleyen arabaya binmedi. Onun yerine Fatma’nın babasının arabasına bindi. Onlara misafir gitti. Baş üstünde ağırladılar Mahzuni’yi.. En güzel döşeğe, yün yorgana, işlemeli yastığa buyur ettiler.. Ertesi sabah “hastalandım” diyerek misafir olduğu evden gitmek bilmedi. Bir hafta, on gün gitmedi. Fatma, diye atmaya başlamıştı kalbi.. Fatma ise etrafında dönüp durdu. “Mahzuni abi” dedi, başka da bir şey demedi. Kasete okudu Mahzuni dertli dertli. Fatma’ya uzattı, “Herkes uyuduktan sonra dinle” dedi. Antep’ten ayrılma vakti geldiğinde ağlamaya başladı Mahzuni. Onu gören Fatma da ağlamaya başladı. Ağlamak yetmedi, ayrılık geldi. Mektuplar yazdı Mahzuni. Yeni kasetler çıkardı, yeni türküler yaktı aşkına.. Aradan zaman geçti, Fatma Maraş Öğretmen Okulu’nu kazandı. Bunu duyan Mahzuni, soluğu Maraş’ta aldı. Orada birçok konser verdi ve Fatma’nın karşısına bir daha çıktı. Deli divane Maraş’ı türkülerle gezdi. Maraş, Mahzuni’nin Fatma aşkıyla çalkalandı. Fatma sokağa çıkınca, “İşte Mahzuni’yi aşkıyla delirten kız” diye gösterdi insanlar birbirine.. “Güzel kızmış” dedi görenler, “haklı Mahzuni..” Kimisi de yakıştıramadı bu durumu Mahzuni’ye, “Koca ozan, hiç yakışır mı böyle deli divane olmak..” dedi. Daha fazla duramadı Mahzuni, dikildi Fatma’nın karşısına. “Daha genç dedim, bekle dedim, okusun dedim, anlar dedim, ama yeter artık Fatma. Seni seviyorum. Hem de bütün kalbimle, canımla, cananımla seviyorum.” “Ben de seni seviyorum abi” dedi Fatma… Aşk büyüdü, aşk büyüyünce laf büyüdü, laf büyüyünce göz büyüdü.. Göz büyüyünce nazara geldi Mahzuni. Annesi kızdı Fatma’ya. Fatma küstü Mahzuni’ye.. Mahzuni gitti, aşkını anlatan bir plağı geldi Maraş’a.. Dinledi, ağladı Fatma. Yağmur yağdı Maraş’a, yağmurla ağladı Fatma. Güneş doğdu ağladı, gün battı ağladı. Pencereden küçük bir ses geldi Fatma ağlarken. Perdeyi araladı, Mahzuni aşağıdaydı. Paltosunun düğmelerini koparmış, tek tek cama fırlatmıştı. “Sensiz duramam Fatma” dedi, “ölüyorum, boğuluyorum Fatma” dedi, “artık bana varmalısın” dedi. “Olmaz” dedi Fatma, “annem babam ne der” dedi, “hem okulum var daha” dedi. Boynunu büktü Mahzuni, yağmur altında karıştı karanlığa. Saat gece yarısına yakın olduğunda kapı çalındı. Kapıda Muhlis Akarsu, eşi ve Mahzuni vardı. “Ne oldu” diye sordu Fatma. “Baban hasta, seni istiyor, seni almaya geldik” dedi Mahzuni. Muhlis Akarsu ve eşi de olduğu için Fatma,”Olur, gidelim babama..” dedi. Yolda, kaçırıldığını anladı Fatma. Sinirlendi, arabayı yumrukladı. “Olmaz, ailem olmadan olmaz” dedi. Antep yerine Ankara’ya geldiler. Mahzuni kavuştu Fatma’sına.. Çok geçmedi, Fatma’nın ağabeyleri, akrabaları, “vuracağız” diye and içerek düştüler Mahzuni’nin peşine. Onları gören Fatma, “Ben gönüllü kaçtım, ben de seviyorum” dedi, kıyamadı Mahzuni’ye. Bir şartla kabul ettiler. Fatma geri gidecek, okuluna devam edecek.. Yine ayrıldı Fatma ile Mahzuni. Üç yıl ayrı kaldılar. Fatma okulunu bitirdi. Bu arada Fatma’ya sık sık görücüler geldi. Mahzuni’nin derdi dünya kadar oldu, taşıyamadı. Geldi, diz kırdı, oturdu Fatma’nın babasının dizlerini öptü. “O beni seviyor, ben onu seviyorum, bizi ayırmayın” dedi.. Razı geldi Fatma’nın babası. Evlendiler.. Daha on beş günlük evliyken, Mahzuni’nin önceki iki evliliğinden olan çocukları geldi. Onlara annelik yaptı Fatma. Bir süre sonra abinin hanımı vefat etti, onun üç çocuğunu da yanına aldı. Kendi çocukları doğmadan, altı çocuğa bakmaya başladı Fatma.. Evliliklerinin altıncı ayında cezaevine girdi Mahzuni. Ondan sonra da bitmek bilmeyen davalar, işkenceler, hapislikler.. Çok sevdi Fatma, Mahzuni’yi. Dört çocukları oldu. Kendi çocukları dahil on çocuk büyüttü Fatma. Yetmedi, peşinden koştu Mahzuni’nin. Onu hayranlarının boğucu ilgisinden, insanı tüketen içki sofralarından, peşindeki ajanlardan korudu. Ana oldu, baba oldu, ev oldu, ocak oldu.. Sürekli üretti Mahzuni, sırtını Fatma’ya verip, durmadan üretti. “Dom Dom Kurşunu”, “İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım”, “Boşu Boşuna”, “Mevlam Gül Diyerek”, “Bu Mezarda Bir Garip Var”, “Han Sarhoş Hancı Sarhoş” gibi nice klasik esere imza attı. Mahzuni, Fatma’dan önce göçtü bu dünyadan. Arkasında milyonlarca hayran, ölümsüz eserler ve büyük aşkını bıraktı. Fatma şimdi onun aşkını yaşatmak için çabalıyor, aşkıyla yanıyor, sevdasını büyütüyor.. “Doğaya âşık, insana âşık, Fatma’ya âşık..”
Rus değil Türk: Unutulan Türkler Udmurtlar Rus Nineler Grubu diye tanıtıldığı Babuşkili kadınların Türk olduğunu biliyor muydunuz?
Oysa Udmurtya’ya 12. Yüz yılın sonlarına kadar bir Türk boylarının en önemli yerleşim yerlerinden biri, bize Rus diye tanıtılan Babuşkili nineler ise Udmurt Türkleriydi…
Altay Türklerinin küçük bir boyu olan Udmurt Türkleri 1555 yılına kadar direndikleri Rus işgaline, Kazan Hanlığı’nın yenilgisinden sonra boyun eğmek zorunda kaldılar.
1740 yılına kadar Şamanizmin farklı bir kolundaki dini inançlarını ve dillerini koruyan Udmurtlar, çarlığın baskılarıyla zorla hristiyanlaştırıldı.
Muslümanlığın yasadığı, Çarlık Rusya’sı, 1756 yılından itibaren bölgenin imarına büyük önem verdi. Çünkü zengin demir ve bakır yataklarına sahip Altayların bu bölgesi, Çarlığın en önemli cevher sağlayan eyaleti oldu. İlk özel demir çelik fabrikası 1759 yılında kuruldu.
yüzyılın ikinci yarısında Udmurtya’da sanayi ve kültür hızlı bir gelişme sağladı
Rusya Federasyonu’na bağlı Udmurtya Cumhuriyeti’nin başkentidir. Özellikle şehirde, taşıt ve silah sanayisi çok gelişmiştir
Tatarların yaşadığı kasabada askerî fabrikasının parasıyla 1856 yılında bir cami inşaa edildi. İkinci camiyi 1916 yılında yine dindar Müslümanlar inşaa ettiler. 1930’lu yıllarda komünist rus yönetimi iki camiyi de yıktı. Günümüzde üç cami faaliyette, onların arasında en büyüğü Udmurtya ana camisi.
Rusya’nın en çok satılan otomobil markası Lada Vesta’nın ve dünyanın en bilinen silahlarından Kalaşnikof’un fabrikaları başta olmak üzere daha birçok farklı türde ağır sanayi fabrikası bulunuyor. Udmurtya’nın ağır sanayi yapımı ürünleri 77 farklı ülkede satılıyor.
1-İnsan beyninin ayaktayken ve açık havadayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir.Önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız,”volta atmayı”deneyebilirsiniz.
2-Yürüyerek kolları sallamak beynin performansını olumlu etkiliyor.Önemli kararlarınızı açık havada,kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne dersiniz ?
3-Yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor.Her gün birkaç yabancı ya da yerli yeni kelime öğrenip,kullanabilirsiniz.Sözlük okuyabilirsiniz.Alışveriş listesi veya telefon numaralarını ezberlemeyi deneyebilirsiniz.
4-Zihinsel jimnastik/antrenman yapın.Bunun için çeşitli bulmacaları çözebilirsiniz.Satranç gibi akıl oyunları oynayın.
5-Rutinden kurtulun.Rutin olarak tekrar ettiğiniz davranışlardan vazgeçin.Bazen telefonu sol elinizde tutun,çantanızı diğer elinizle taşıyın,evinize başka bir yoldan gidin.En azından bir günlüğüne televizyon kumandasını sık kullanmadığınız elinizde tutun.
6-Entelektüel zevklerinizi geliştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş antolojisinden birkaç cümle okuyun.Beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin.
7.Her gün güzel bir resme veya fotoğrafa bakmaya çalışın.Estetik algınız,gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir.
8-Sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin.Beyin otoriteleri tarafından klasik müziğin zekaya 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.
9-Günde aklınızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer.Bu düşünceler ne hakkındaysa,hayatınız da ona göre şekillenir.Unutmayın,kafanızda en çok neyi düşünürseniz,hayatınızda da onu çoğaltırsınız.
10-Bir konu hakkında düşünürken,nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin.Düşünmek üzerine düşünmek,beyin ve düşünce kapasitesini arttırır.
11-İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır.Çok uyuyorum diye üzülmeyin.Einstein’in günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor.24 saati geçen uykusuzluk beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yapar.
12-Bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir.Beynimiz ağırlık olarak vücudumuzun yüzde 2’sini oluşturduğu halde,vücuda gelen oksijenin yüzde 25’ini tüketir.Oksijensiz kaldığımızda ölümü gerçekleşen ilk organımız beyindir.Odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın.
13-Farklı düşünme tarzları beyninizi geliştirir.Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin.Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.
14-Kullanılmayan organ körelir.Sürekli televizyon seyrederek beyninizi düşük viteste çalıştırmayın.
15-Beynin en tehlikeli yanı ”ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır.Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir.Beyin odaklanılan hedef olumsuz olsa bile,bunu gerçekleştirmek için çalışır.Topluluk önünde konuşma yaparken ”acaba heyecanlanır mıyım ?” diye düşünürseniz,heyecanlanırsınız.
16-Beyni yoran monotonluktur.Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz,beyninizi o kadar neşelendirebilirsiniz.
17-Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir.Yeni bir bilgi gelince,bu bilgilerden birini atar.Buna ”sihirli sayı” kuralı dneir.Bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz ”servis dışı” olur.Hayatınızın en büyük kararlarını alırken ”kafadan” değil,tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi,bir kağıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.
“Decorar un pino es una tradición completamente turca”. Esta costumbre pasó de los turcos a Europa. “Los antiguos turcos imaginaron un árbol desde el ombligo de la tierra hasta el cielo y lo llamaron el Árbol de la Vida. Este fue también el caso de los sumerios. En un extremo estaba el Dios del Cielo. Aún así, en el solsticio del 22 de diciembre en Asia Central, traen un árbol de arce a su casa y ponen cintas en sus ramas por las cosas que oran a Dios para el próximo año, las cosas que quieren como voto. Esta decoración del árbol en turco no tiene nada que ver con la Navidad en el cristianismo. Esta costumbre luego pasó a Europa a través de los turcos, se inició en Alemania en el siglo XVI y desde allí se extendió por todo el mundo. Como fenómeno geográfico, en la noche del 21 al 22 de diciembre, los días comienzan a alargarse y las noches acortarse. Según las creencias de los antiguos turcos, el Sol derrotó a la OSCURIDAD en la noche del 21/22 de diciembre y este día se llamó “NARDUGAN”. Granada = Sol, Dugan, Tugan = Dogan Nardugan significa Sol Naciente. En Nardugan, los turcos colocaban regalos debajo de un Akçam que representaba el Árbol de la Vida (Vida Eterna), para que sus oraciones fueran a Dios, y cantaban canciones y jugaban alrededor del árbol. Los ancianos fueron visitados y comieron juntos. Esta tradición aún se mantiene viva por los tártaros, bashkires, chuvaches y karachay-balkars. El motivo del “Árbol de la Vida” (Vida Eterna) se destaca aunque difiere en los hititas, urartianos y más tarde selyúcidas y otomanos. El motivo del “Árbol de la vida” también se ve con frecuencia en los patrones de alfombras y tapetes. La decoración de árboles en Nardugan es el motivo principal de las antiguas alfombras turcas. Fuente: Dra. Muazzez İlmiye ÇIĞ.
“Decorating a pine tree is a completely Turkish tradition.” This custom passed from Turks to Europe.
“A tree from the navel of the earth to the sky was envisioned by the ancient Turks and it was called the Tree of Life. This was also the case with the Sumerians.
At one end stood the Sky God.
Still, on the solstice of December 22 in Central Asia, they bring a Maple Tree to their home and put ribbons on its branches for the things they pray to God for the next year, the things they want as a vow.
This tree decoration in Turks has nothing to do with Christmas in Christianity.
This custom later passed to Europe through the Turks, started in Germany in the 16th century and spread from there to the world.
As a geographical phenomenon, on the night of 21/22 December, the days start to get longer and the nights shorter.
According to the beliefs of the ancient Turks, the Sun defeated the DARKNESS on the night of December 21/22 and this day was called “NARDUGAN”.
Pomegranate=Sun,
Dugan, Tugan = Dogan
Nardugan means Rising Sun.
In Nardugan, the Turks were placing gifts under an Akçam representing the Tree of Life (Eternal Life), so that their prayers would go to God, and they were singing songs and playing games around the tree.
The elders were visited and they ate together.
This tradition is still kept alive by Tatars, Bashkirs, Chuvashs and Karachay-Balkars.
The “Tree of Life” (Eternal Life) motif stands out even though it differs in the Hittite, Urartian and later Seljuks and Ottomans.
The “Tree of Life” motif is also frequently seen in carpet and rug patterns.
Decorating trees in Nardugan is the main motif of old Turkish rugs.
“Çam ağacı süslemek tamamıyla Türk adetidir.” Bu adet Türkler’den Avrupa’ya geçmiştir.
“Eski Türklerde yerin göbeğinden göğe kadar bir ağaç tasavvur ediliyor ve buna Hayat Ağacı deniyordu. Bu Sümerlerde de vardı. Bir ucunda Gök Tanrısı duruyordu. Halen Orta Asya’da 22 Aralık’taki gündönümünde, evlerine Akçam Ağacı getirip, dallarına ertesi sene için Tanrı’dan niyaz ettikleri şeyler, adak olarak istedikleri şeyler için kurdele koyuyorlar. Türklerdeki bu ağaç süslemenin Hristiyanlıktaki Noel ile bir ilgisi yoktur. Bu adet, daha sonra Türkler yoluyla Avrupa’ya geçmiş, 16’ncı yüzyılda Almanya’da başlamış ve buradan da dünyaya yayılmıştır.” Coğrafi bir olgu olarak, 21/22 Aralık gecesi, günler uzamaya, geceler kısalmaya başlar.
Eski Türkler’in inanışlarına göre, Güneş, 21/22 Aralık gecesi, KARANLIĞI yenmekte ve bu güne “NARDUGAN” denmekteydi.
Nar=Güneş,
Dugan, Tugan= Doğan
Nardugan= Doğan Güneş, anlamına gelir.
Türkler, Nardugan’da, Hayat Ağacı (Sonsuz Hayat)’nı temsilen bir Akçam’ın altına duaları Tanrı’ ya gitsin diye hediyeler koyuyorlar, ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlardı. Yaşlılar ziyaret ediliyor ve bir arada yemek yeniyordu. Bu gelenek halen Tatarlar, Başkırlar, Çuvaşlar ve Karaçay- Malkarlar tarafından yaşatılmaktadır. “Hayat Ağacı” (Sonsuz Hayat) motifi, Hitit, Urartu ve daha sonraki dönemlerde Selçuklular ve Osmanlılar’ da farklılık gösterse de göze çarpar. Halı ve kilim desenlerinde de, “Hayat Ağacı” motifi sıklıkla görülür.
Nardugan’da Ağaç süslemek eski Türk kilimlerinin başlıca motofidir..
Ağlatmayın çocukları Kalem tutsun minik elleri Masal okusun bülbül dilleri Oyuncaklarla oynasın yumoş elleri Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse bu dünya da onlara emanetçi
Ağlatmayın çocukları Sokaklar sesleriyle çınlasın Evlerimiz varlıklarıyla aydınlansın Gönüllerimiz onlarla mutluluğa varsın Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse bu dünya da onlara emanetçi
Ağlatmayın çocukları Bir zamanlar hepimiz çocuktuk büyükler Yarının büyükleri değil mi bu küçükler Neşeyle oynasın bu minikler Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünya da emanetçi
Ağlatmayın çocukları Onlar evlerimizin gül demeti Hayatımızın gerçek cenneti Allahın bize en büyük nimeti Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünya da emanetçi
Ağlatmayın çocukları Kız erkek ayırt etmeyin Evlatlar arası ayrım gütmeyin Onları karanlık zihinlere terk etmeyin Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünya da emanetçi
Ağlatmayın çocukları İncinmesin minik bedenleri Şiddet görmesin narin tenleri Kırılmasın size olan güvenleri Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünyada emanetçi
Ağlatmayın çocukları Yuvasından vatanından ayrı kalmasın Hayatları bir suda son bulmasın Minicik bedenleri sahile vurmasın Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünyada emanetçi
Ağlatmayın çocukları Hapishaneler yuvası olmasın Gardiyanlara suratı asılmasın Masum yüzler koğuşlarda ağlamasın Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradanı’n emaneti Bizse onlara bu dünyada emanetçi
Ağlatmayın çocukları Onlar hanemizin neşesi Hepimizin gerçek cenneti Geleceğimizin en büyük senedi Ayırmayın ayşe’yi fatma’yı ahmedi Gülsün bütün çocukların yüzleri Onlar bize yaradan’ın emaneti Bizse onlara bu dünyada emanetçi
Çanakkale Cephesi’nde savaşan ve bu savaştaki kahramanlıklarıyla ün salan Şanlıurfalı Mehmetçiklerden geriye kalan gaziler savaş sonrası Şanlıurfa’ya döndüklerinde, komutanları Mustafa Kemal’i büyük bir övgü ve hayranlık duygularıyla çevrelerine anlatmışlardır. O tarihlerde “Urfa Mutasarrıfı” olan Nusret Bey, Şanlıurfalı gazilerin Mustafa Kemal Paşa’ya olan bu sevgi ve bağlılıklarını bir anıtla sembolleştirmeyi düşünmüştür. Nusret Bey, şehrin kuzey kesimini Karakoyun Deresi üzerindeki Hacı Kamil Köprüsü’ne bağlayan bir cadde açtırarak buraya “Mustafa Kemal Paşa Caddesi” adını vermiş, caddenin ortasını çiçeklerle süslenmiş bir refüj ile düzenleterek Vali Konağı karşısına Mustafa Kemal Paşa Anıt Çeşmesi’ni yaptırmıştır.
Böylece Mustafa Kemal albay rütbesinde iken, henüz cumhuriyet kurulmadan, kendisi Atatürk unvanını almadan adına ilk anıt Şanlıurfa’da, 1917 yılında yaptırılmış ve yine Türkiye’de ilk defa 1917 yılında Şanlıurfa’da bir caddeye adı verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine, Mondros Mütarekesi’nin ilgili maddelerine dayanılarak, 1919’da Anadolu’nun birçok yeri işgale uğramıştı. Bu işgaller sırasında İngilizler, Urfa’yı ve çevresini işgal etmişlerdi.
“Urfa Mutasarrıfı” Nusret Bey, İngiliz işgal komutanını karşılamaz, komutan odasına girdiğinde ayağa kalkmaz ve yerini vermez. Buna sinirlenen ve tepki gösteren İngiliz komutana “Siz misafir gibi gelseydiniz Birecik’te karşılardık. Fakat işgal ordusu sıfatıyla sizi karşılamaya Türklüğüm manidir” diyerek yanıt verir. İngilizler, Şanlıurfa’ya gelişlerinden bir ay sonra, 6 Nisan 1919 tarihinde Nusret Bey’i “Ermeni Tehciri” bahanesiyle İstanbul’daki Vahdettin’in Dâhiliye Nazırı’na şikâyet edip azlettirirler. Daha sonra tutuklatır ve idam ettirirler. Nusret Bey’in idam sehpasındaki son sözü “Vatan sağ olsun” olur. Ruhu şad olsun
Kardak Krizi (Yunanca: Κρίση των Ιμίων), 25 Aralık 1995 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasında Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıkları’n da karaya oturması nedeniyle Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında çıkan anlaşmazlık sonucu patlayan diplomatik ve askeri krizdir.
Tarihe geçen Kardak kayalıkları krizinde Medyada anlatıldığı gibi sadece SAT Komando timlerinden bahsedilir, Gerçekte ise Donanmaya bağlı su üstü ve su altı gemileri de oradaydılar. Gemiler krizin diplomatik çözüme ulaşmasından sonra da aylarca bölgede nöbet ve keşif karakol görevlerine devam ettiler.
Türk-Yunan ilişkilerindeki anlaşmazlıklar zincirinin bir halkasını oluşturan Kardak kayalıkları krizinin üzerinden 27 yıl geçti. İki ülkeyi savaşın eşiğine getiren, Bodrum ile Yunanistan’ın Kalimnos adası arasında kalan ve iki ıssız kayalıktan oluşan Kardak; Yunanistan’da İmia kayalıkları olarak tanımlanıyor.
30 Ocak 1996’da Türk ve Yunan savaş gemileri ile komandolarını karşı karşıya getiren bu kriz, aslında o gün değil; 25 Aralık 1995’te “Figen Akat” adlı bir Türk yük gemisinin bu kayalıklarda karaya oturmasıyla başlayacaktı.
Gemiyi oturduğu kayalıklardan kurtarmak için Kalimnos adası liman müdürlüğünün yardımını reddeden Türk kaptan “kayalıkların Türkiye’ye ait olduğunu ve gemisini Türk makamlarının kurtarmasını” talep etti.
Bunun üzerine Yunan liman müdürlüğü, Yunan Dışişleri Bakanlığı’nı; Yunan Dışişleri Bakanlığı da Türk Dışişleri Bakanlığı’nı bilgilendirdi.
Bu olaydan sonra Yunanistan, deniz kazasının kendi karasularında olduğunu ileri sürdü. Türkiye ise söz konusu adaların kendisine ait olduğunu belirtti. Ege’de Bodrum kıyıları ile Yunanistan’ın Kalimnos (Kilimli) Adası arasında kalan ıssız iki adacıkta karaya oturmuş; kendisini çekmeye gelen Yunan kurtarma ekiplerinin yardımını reddetmişti. “Figen Akat”, Yunan kurtarma ekipleri tarafından çekilerek Türk kıyılarına teslim edilmişti. Ancak Türk ve Yunan kamuoyunun daha sonra “Kardak” kayalıklarının “kime ait olduğu” tartışması, iki ülkeyi savaşın eşiğine getirecekti.
Bodrum’un Gümüşlük Beldesi’ne 4,5 mil uzaklıktaki Kardak Kayalıkları’ n da iki ülkenin savaşın eşiğine gelmesine neden olan krizin ilk kıvılcımı Klimnos (Kilimli) li papaz, belediye başkan yardımcısı ve çocukların tekne ile gelip Kardak Kayalıkları’ na çıkması ile başladı. Kayalıkların üzerine ellerinde Yunan bayrakları ve Yunan sahil güvenlik botlarının korumasında aralarında çocukların da bulunduğu bu topluluk marşlar söyleyerek adaya çıkıp yunan bayrağını bağladıkları bir sopayı dikiyorlar, yanlarında getirdikleri birkaç keçiyi de buraya bırakıyorlar, güya bu ada bizim bak burada keçilerimiz otluyor demeye getirmek için. Bu kriz esnasında iki ülkenin de silahlı kuvvetleri teyakkuza geçiyorlar. Uçak ve Helikopterleri ada üstünde ve çevresinde uçuşlar gerçekleştiriyorlar. Deniz de harp gemileri seyir yapıyorlar, adeta bir savaşın hazırlığı içinde ve birbirlerine gövde gösterisi yapıyorlar. Bu esnada uçuş yapan bir yunan Helikopteri düşüyor ve üç subay hayatını kaybediyor.
Yunanlılardan büyük tahrik 1996’nın Ocak ayı sonlarında, Yunan TV kanalları, Türkiye’nin Kardak kayalıklarında
O günleri bil fiil yaşamış Gazeteci Cesur Sert, kendisiyle yapılan röportajda,“İmia adasındaki Yunanistan bayrağını indirmek için kimden emir aldınız?”sorusuna”Kimse bana emir vermedi. İlk önce adayı bulamadı gazeteciler. Sonra sizin taraf papazla oraya keçileri bırakıp bayrak dikti, benden de doğru adayı bulmam istendi. Biz İzmir’den bir helikopterle doğru adayı bulmak için havalandık. Adayı bulduktan sonra keçileri ve Yunan bayrağını gördük. Yanımıza da Türk bayrağı almıştık, Yunan bayrağını söktük ve Türk bayrağı diktik”cevabını verdi.
Batı Kardak’ta Türk bayrağı dalgalandırıldı 28 Ocak gece yarısı Kardak’ın iki ıssız kayalıklarından birine Yunan OYK komandoları çıktı. Ertesi günün gece yarısı Kardak’ın ikinci ıssız kayalığına Türk SAT komandoları çıktı. Yunan Genelkurmay Başkanı Hristos Liberis’in Türk SAT komandolarının çıktığı kayalıkları bombalamak istemesi, Yunan Başbakan Kostas Simitis’in tepkisine yol açtı ve hemen o gece Genelkurmay başkanının görevine son verildi
Tarihe geçmiş bu krizin çıkış nedenlerini ve o zaman diliminde yaşananları kısaca özetledikten sonra, O tarihte Donanma Harp filosuna bağlı TCG AKDENİZ Fırkateynin de görev yapmakta iken yaşadıklarımızı kendi gözümden ve hatıralarımdan anlatmak istiyorum.
Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren Kardak kayalıkları krizi bizler için1996 yılı şubat ayında yaşandı. Ege denizinde yüzlerce adacıklardan biri olan ve Marmaris Turgutreis karşısında bulunan küçük bir kayalık ada ve adaya elinde Yunanistan bayrakları ile ve yanlarında birkaç fanatik yunan ile kayalıklara çıkıp bu adanın kendilerine ait olduğunu beyan eden bir demeç veren Papaz iki ülkeyi ve ordularını sıcak savaşın eşiğine getirdi. Bilerek hazırlanmış bir komplo muydu yoksa kendini bilmez birkaç fanatik yunan vatandaşının yaptığı bir etkinlik miydi bu bilinmez ama devletler söz konusu vatan toprağı oldu mu çok hassastırlar ve hiçbir devlet kendi topraklarına başka bir ülke tarafından kastedilmesi, ayak basılmasını istemez.
TCG Akdeniz’in tarihinde önemli yeri olan bir görev.1996 yılı şubat ayında Türkiye ve Yunanistan arasında Kardak Kayalıkları sorunu nedeniyle Ege’de ulusal bir kriz meydana geldi, günümüzde hala da konuşulan ve konuşulacak olan Kardak Kayalıkları krizi.
KARDAK KAYALIKLARI EGE DENİZİ
Bodrum Turgutreis açıklarında bulunan ve Ege Denizi’ n deki yüzlerce Kayalık adalardan biri olan Kardak Adası Türk kara sularındadır, yerleşimin olmadığı ve iki ülke arasında ihtilaflı Adalar’dan biridir.
Esas mesele Ege Denizinde bulunan bir kaç kaya parçacığı değildi. Kardak kayalıkları iki ülkenin hakimiyet mücadelesi demek ti. Türkiye bu kayalıkları Yunanistan’a bırakmayı kabul etseydi, Yunanlılar Ege Denizindeki diğer kara parçaları üzerinde de hak iddia edebilirlerdi. Türkiye’nin söylemi ”Osmanlı İmparatorluğu sonrasındaki kalan toprak parçaları, antlaşmalarla belirlenmemişse bu kayalıkların da Türkiye’nin olduğu” yönündeydi
Birkaç Yunan vatandaşı Kardak adalarına çıkmış adaya Yunan bayrağı dikmiştir. Türk yetkililer bunun kabul edilemez olduğunu Kardak Adalarının Türkiye’ye ait olduğunu belirtmiş, dönemin başbakanı Tansu Çiller’ in meşhur sözü. ”O bayrak inecek O Asker gidecek.” Dalga dalga yayılmış Türk Silahlı Kuvvetleri teyakkuza geçmişti. Gölcük’te konuşlu bulunan Donanma Komutanlığı’na bağlı gemiler acil koduyla izinli personelini birliklerine ve gemilerine çağırmışlardı. Bahriye de görev yapan denizcilerin çoğunluğunun sevmediği şeydir uzun seyirler, veya dönüşü belli olmayan görevler. Hele bir de Yeni seyirden gelmiş, daha evine, memleketine aile ve sevdiklerini görmeye gidemeden yeni bir seyir emrinin gelmesi, acil görevlerin çıkması en çok can sıkan nefret edilen şeydir. Lakin vatan için ölmeye yemin etmiş bahriyeliler kızıp üzülseler de böyle durumda hemen görev başına, gemi ve birliklerine intikal ederler.
İşte Kardak kayalıkları krizi nedeniyle Genel kurmay ve Deniz kuvvetleri’ nin aldığı karar ve verdikleri emir neticesinde Donanma üssü Gölcük’te adeta seferberlik ilan edilmiş gibi bir durum oluştu. Çünkü Tersane ve Donanma komutanlığının merkezi olmasına Harp gemilerinin, Denizaltı gemilerinin, Mayın gemilerinin ve Lojistik gemilerinin tamamına yakını Gölcük’te konuşlu idi. Binlerce personel ve aileleri bu bölgede ikamet ettikleri için, aynı zamanda emekli olup ta buraya yerleşmiş personeli de dahil edersek, oluşacak en ufak bir kriz, önemli gelişme çok kısa sürede yayılır, herkes haberdar olurdu. Esnaf ve sivil vatandaşlar donanma ile iç içe oldukları için haber bütün Gölcük ve çevresinde kısa sürede yayılır ve herkes haberdar olurdu.
1996 Yılında ülkemizde cep telefonu için henüz başındayız diye tabir edebileceğimiz bir dönemdi. Bir kaç yıl önce hükümet tarafından GSM ihalesi yapılmış ve iki firmaya (Türkcel ve Telsim) Lisans verilmişti. Bu firmalar önce İstanbul ve Ankara olmak üzere altyapı çalışmalarına başlamışlardı ve ülke geneli ile düşünürsek daha yüzde bir durumunda idiler. Büyük şehirlerde iş adamları, bürokratlar parası olanlar, gösterişi sevenler cep telefonunun ilk müşterileriydi. Bulunduğu şehirde bile bir çok yerde çekmeyen cep telefonu adeta prestij olarak, gösteriş için taşınıyordu. O yıllarda tuşlu ve uzun antenli, kaba ve büyük olan cep telefonları pantolon kemerine takılan kılıflarda taşınmaktaydı, bayanlar ise küçük çantalarda boynuna, yanına asarak veya el çantalarında taşırlardı. Bir çok insan telefonun pahalı olması,hattına ayrı para ödenmesi ve her ay faturasının olması nedeniyle bekle gör pozisyonunda idiler, önce biraz yaygınlaşsın çoğalsın fiyatı düşer öyle alırım diyenler çoğunluktaydı. Her eve bir cep telefonu bile lüks geleceği için tabi ki Baba telefonu taşır, diğer aile fertleri henüz bunun lafını bile etmezlerdi.
Cumartesi günüydü, henüz iki yaşında olan oğlum Berk ile çarşı merkezinde idik, hem evimizin ihtiyaçlarını alıp hem de Parklarda dolaşarak oğlumu salıncak ve kaydıraklara bindirmek için evden çıkmıştık. Gölcük çarşı merkezinde oğlumun elinden tutmuş yürürken belediye anons devresinden Harp filosu gemilerinde görev yapan bütün askeri personelin acilen gemilerine dönmesi gerektiği ilan edilmekteydi. Bu ilan bizim yani gemilerde görev yapan personel için seyir demekti. Güncel haberlerde sürekli Kardak krizi olduğu için böyle bir çağrı ilanının nedenini bilmemek bizim için zor olmadı. Oğlum Berk parka götürmemi beklerken, hadi oğlum eve gitmemiz gerekiyor ben gemiye gideceğim, bak hoparlör den bağırıyorlar bizi çağırıyorlar dedim. Hızlı adımlarla evin yolunu tuttuk ama bir yandan da çocuğumu parka götürememenin, salıncağa bindirememenin üzüntüsünü yaşadım. Eve geldiğimiz de hanım kapıyı açar açmaz heyecanla gemiden aradılar, acil gemiye dönecekmişsiniz, yine seyire mi gideceksiniz diye heyecanla sordu.
Kardak kayalıkları krizi var ege de biliyorsun, ondan dolayı seyre gideceğiz her halde, valizimi hazırlayalım da ben hemen gemiye döneyim dedim.
Böyle acil durumlarda gemide nöbetçi personel izinli personeli gemiye çağırmak için görevlendirilir, önce evinde telefonu olanlar, Donanma telefon santralı vasıtasıyla aranır, veya Postaneye gidilerek buradan arayıp çağrı gerçekleştirilir. Evinde telefonu olmayan personelin evine Askeri inzibat yardımı ile bir personel gönderilir ve çağrı gerçekleştirilir. İzin kağıdı yazıp şehir dışına çıkan personel görevin durumuna göre ya hiç çağrılmaz ya da bulunduğu şehirdeki Askeri İnzibata durum mesajla veya telefon ile bildirilerek personele çağrı emrinin ulaştırılması sağlanırdı. Kendisine ulaşılamayan personel durumdan haberdar olunca gemisinin bağlı olduğu filoya katılır ve verilen talimata göre hareket ederdi. Ya ilk limanda gemisine katılmaya gider ya da gemi seyirden dönesiye kadar bağlı bulunduğu Komodorluk ta mesai yapardı.
Saat 13:00 suları idi, eşim valizimi hazırladı. Vedalaştık.
Ne zaman dönersiniz dedi.
Çünkü böyle durumlar da gidilen seyirlerin dönüşü belli olmazdı.
Bilemem ki dedim. Gemiye katılayım, seyre çıkacaksak eğer santralden bağlatır ararım seni dedim. Böyle durumlar da helalleşirdik hep, çünkü askeriz nihayetinde ne ile karşılaşacağımız bilinmez, üstelik gemide görev yapmanın zorluğu ve riskli taraflarını da göz önüne aldığımda gitmek var dönmek olmayabilir derdim ben.
Eşimi ve oğlumu önce Allaha, sonra komşularıma emanet ederdim hep. Beş daireli bir apartmanda oturuyorduk o zaman. İki aile emekli astsubay büyüklerimiz idiler ve bizden yaşlı kimselerdi. Çocukları yaşındaydık onların, bizi severler ben olmadığım zamanlar hep yanlarında olurlardı eşim ve oğlumun. Gölcük’te hep böyleydi zaten. Herkes birbirine ailesini çocuklarını emanet eder ya da memlekete gönderirlerdi. O zaman alt komşumuz olan emekli astsubay abimizin oğlu Deniz Harp okulunda okumaktaydı, kızı da liseye gitmekteydi. İsim vermeyeceğim, şimdi o harp okulunda okuyan evladı Amiral oldu ve Deniz kuvvetlerinde önemli bir görevde. Kızı ise çok başarılı bir öğrencilikten sonra, şu an bir devlet üniversitesinde sanırım Profesör olarak akademisyenlik yapmakta.
Kısa bir süre sonra gemideydim, gemide personelin tamamına yakını çağrıları duymuş ve gemiye dönmüşlerdi. Ulaşılamayan az sayıda personel vardı. Tahmin ettiğimiz gibi Ege Denizindeki Kardak kayalıkları krizi nedeniyle Bizim de içinde bulunduğumuz harp filo gemilerinden seyre hazır bekleyen gemiler öncelikle Ege ye intikal edecekti.
Gemide nöbetçi personel hazırlıklara çoktan başlamıştı. İkmal merkezinden kamyonlar ile gıda ve ihtiyaç malzemesi ikmali yapılıyor. Su sarnıçları dolduruluyor, acil ihtiyaç olabilecek malzemeler seyre gitmeyecek gemilerden tedarik ediliyordu. Gece saat 24:00 sularında gemimiz her konuda hazırlıklarını tamamlamış, ileri hareket etmek için filodan gelecek emiri beklemekteydi.
Burada bir parantez açarak görev yaptığım gemiden bahsetmek istiyorum.
Astsubay Kıdemli çavuş rütbesinde idim, göreve başladığım 1990 yılından itibaren 3. gemim idi TCG Akdeniz gemisi. 1994 Yılında benimde ilk personeli olarak ABD ye gidip, teslim alıp,Türk sancağını çektiğimiz ve oradan kendi personelimiz ile Gölcük’e getirdiğimiz Knox sınıfı Fırkateyn. Bu sınıf gemilerin Donanmamıza katılış gerçeği de hazin bir olaya dayanmaktadır. Siyasi ve politik bir konu olan Muavenet gemisinin ABD Donanmasına ait USS SARATOGA uçak gemisinden ateşlenen ‘sea sparrow’ füzesi tarafından vurulması ve altı askerimizin şehit edilmesi hadisesinden sonra gerçekleşmişti. Muavenet şehitlerimizi de rahmetle anıyorum.
Vikipedi Özgür Ansiklopedi sayfasından alıntı yaparak paylaşmak isterim.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
TCG Muavenet (DM-357)
Ege Denizi’nde gerçekleştirilen Nato Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında 2 Ekim 1992’de USS SARATOGA (CV-60) uçak gemisinden atılan iki adet Sea Sparrow füzesiyle vurulmuştur.
Bu olayda gemi komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Uçaksavar Yardımcı Subayı Teğmen Alper Tunga Akan, Telsiz Astsubayı Serkan Aktepe, İkmal Çavuşu Mustafa Kılıç ve Er Recep Atak hayatını kaybetti, yirmi iki asker de yaralandı.
Dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Lawrence Eagleburger, haberi Washington Büyükelçisi Nüzhet Kandemir’e “Geminizi batırdık, özür dileriz.” diye iletti. ABD bu olayın kaza olduğunu açıkladı. Ancak kaza açıklaması “Saratoga mürettebatının iki atışının da tam isabet kaydetmesi; ‘Sea Sparrow’ füzelerinin ateşlenebilmesi için altı ayrı karara ihtiyaç olması, ayrıca bu işlemlerin ayrı ayrı odalarda bulunan personel tarafından yapılmakta olması” nedeniyle füzelerin peş peşe kazayla ateşlenmesi kamuoyu tarafından inandırıcı bulunmadı ve olayın kasten yapıldığı düşünüldü. Bu elim olaydan sonra ABD Türkiye’ye sekiz adet Knox Sınıfıfırkateyni tazminat olarak verdi. Knox sınıfı fırkateynler daha önce de Türkiye’ye teklif edilmiş ve bakım masrafları ve ömürlerinin dolmuş olması nedeniyle kabul edilmemişti. Prof. Dr. Hasan Köni tarafından aktarılan bilgiye göre emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu döneminde Kuzey Irak’ta icra edilen terör operasyonu sırasında Türk askerlerine ateş açan iki ABD helikopteri karşı ateşle düşürülmüş; buna mukabil olarak da TCG Muavenet’in batırılması, düşen iki adetABD helikopterine karşılık yapılmıştır. ‘’
Dört ay kaldığımız Norfolk deniz üssünde hemen yanımızdaki iskeleye bağlı duran TCG Muavenet gemimizi vurup altı askerimizin şehit olmasına sebep olan gemi ile yan yana mesai yapmak sürekli şehit arkadaşlarımızın acısını ve Ege de o zaman yaşananları hatırlamak çok üzücü bir durumdu bizim için.
1 994 Yılı. ABD. Norfolk deniz üssü. USS SARATOGA
ABD Donanması tarafından görev dışı bırakılarak eğitim gemisi sınıfına sokulan Knox sınıfı stimli gemiler yeni müşterilerini beklerken, Bu elim olaydan sonra sekiz tanesi bizim Donanmamıza katıldı. Devletler arası görüşmelerden sonra 1993 yılı sonlarına doğru dört adet gemi Ülkemize teslim edildi. Devamında ikinci grup dört adet gemiyi ABD den teslim alıp Ülkemize getirilmesi için Deniz kuvvetleri diğer gemiler de görev yapan subay ve astsubaylar içerisinden seçtiği personeli tayin etmişti. Ben de bu ikinci grup Knox sınıfı gemilerden TCG Akdeniz’e tayin olmuştum. 1994 yılı şubat ayın da yüz elli kişilik grup olarak uçak ile ABD ye gidip dört ay Virginia Norfolk Deniz üssünde gerekli eğitim ve seyirleri tamamlayıp, aynı yıl Haziran ayı sonlarına doğru Norfolk tan ileri hareket edip Atlas okyanusu, Akdeniz Ege denizi Marmara denizi seyrini yaparak 21 gün sonra Temmuz ayı ortalarında Gölcük ana üssümüze gelmiş ve ilerleyen günlerde yapılan tören ile gemiler Donanma ya katılmıştı.
TCG Akdeniz Amerika Birleşik Devletleri Bahriyesindeki Knox sınıfı fırkateynlerinden biri olarak Avondale Tersanesi-NewOrleans/Louisiana’da 21 Temmuz 1969’da USS BOWEN olarak kızağa konulmuş, 2 Mayıs 1970’te denize indirilerek,22 Mayıs 1971 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri’ ne katılmıştır.
USS BOWEN Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın ikinci grup tepe sınıfı fırkateyn transferi kapsamın da TCG Akdeniz adıyla 03 Haziran 1994 tarihinde Norfolk Virginia’dan teslim alınarak Türk Deniz Kuvvetleri’ ne katılmıştır.
Tekrar Kardak krizi ne döner isek
Beklenen hareket emri geldi ve Gölcük Poyraz limanından avara ederek ileri harekete geçtik. Bütün Harp Filo gemileri Ege’ye doğru yol almaktaydı, Sabaha karşı Çanakkale boğaz çıkışını gerçekleştirdik ve Dört beş saat sonra Türk savaş gemileri olarak Kardak kayalıkları açıklarına ulaştık.
Her iki ülkenin savaş gemileri oradaydı, Birkaç savaş gemisi büyüklüğünde yüz ölçümü olan kayalıkların çevresinde seyir yapmaktaydık. Havadan ara sıra uçaklarımız uçmakta, Su altında da Denizaltı gemilerimiz yüzmekteydi. Sıcak bir temasın, kıvılcımın savaş çıkarması an meselesiydi. İki ülkenin siyasi yetkileri görüşmelere devam ediyor, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Bıll Clınton da bu konuda ara buluculuk yapıyordu.
Yedi gemiden oluşan Türk filosunda, gemilerde personel savaş yerlerine geçmiş, Silah ve bütün teçhizatlar kullanmaya hazır beklemekte idik. Savaş yerleri durumu gemilerde çok önemlidir. Sıcak bir çatışmanın an meselesi olduğu durumdur. Personel Role düzenine göre yirmi dört saat tüm teçhizatlarını, can yeleklerini takmış, tamirci partiler Yangın tulumlarını giymiş vaziyete kendi mevkilerinde beklemekteydi. Yemek saatlerinde değişmeli olarak veya kumanya dağıtılarak yemekler yeniliyor, Güverte üstü ve altında herkes hazır bekliyordu. Gemimiz de Helikopter platformu olduğu için Seyre çıkmadan önce Cengiz Topel hava üssünden gelen Helikopter ve personeli de gemimize katılmışlardı. Ara da bir bizim gemimizde bulunan Helikopter de uçuş yapıyor keşif karakol görevi icra ediyordu. Helikopter uçuşu yapılacağı zaman Kaza kırım timi platforma konuşlanır ve Helikopterin kalkış ve inişini sağlar, olası kazalara karşı her an müdahale edecek durumda beklerdi.
Yine gemimizde ki Helikopterin uçuş yaptığı bir zaman da Kaza kırım timi olarak biz platform da tam teçhizatlı olarak beklemekteydik. Silahçı bir Astsubay arkadaşımız elinde miğfer, can yeleğini giymiş halde iskele taraftan koşarak geliyor ve bir şeyler söylüyordu.
İsmini telaffuz etmeyeceğim arkadaşımın.
Ne oldu, ne bu telaşın dedik.
Yandık bittik hepimiz öleceğiz, Adamlar bizi füze ile trakladılar,ateşlerlerse kurtuluşumuz yok, Gemiyi terke hazır olun diyordu. Arkadaş radardan karşı düşman gemilerinin birbirini Füze menzilinde trakladığını görüyor ve o heyecan ve bir anlık telaşla böyle davranıyordu. Ne telaşlanıyorsun Savunma sistemimiz var füzeye karşı dediğimizde, Ciws (Savunma silahı)arızalı nasıl savunacağız dedi. Telaşı birazda bundandı. Tabi biz de bilmiyorduk seyre çıkarken düşman füzelerine karşı savunma silahımızın arızalı olduğunu. Neyse ki öyle bir şey olmadı, olması muhtemel de değildi zaten.
Bazen komuta kontrol savaş yerlerini paydos edip, savaş nöbet yerleri anonsu yapıyordu, personel bu vesileyle dinleniyor ihtiyacını gideriyordu. O yıllarda Televizyonların açık denizde çekmesi çok zordu, henüz tv uydu sistemi de yoktu gemimizde, bazen çok cızırtılı ve az da olsa karaya yakın olduğumuz durumlarda haberleri izleyip olan bitenden haberdar oluyorduk. Gemimizin haber merkezine sürekli mesajlar geliyor, Telsiz personeli bu haberleri Emir panolarına asıyorlardı, personelin bilgilenmesi için, Çok önemli şeyler de Anons devresinden bildiriliyordu. Acil seyre çıktığımız için çok fazla taze kumanya da yoktu gemide, böyle durumlarda kuru bakliyat çok pişirilirdi, kuru fasulye mercimek, pirinç ve bulgur pilavı gibi. Gemi kantininde de yeterli malzeme yoksa,en önemlisi sigara kalmamışsa,tiryakiler için sıkıntılar başlardı.
Bu şekilde iki gün seyir yaptıktan sonra Gelen emir üzerine İzmir körfezi Uzun ada açıklarına demirlemek üzere intikale geçtik. Birkaç saat sonra körfez de Uzunada açıklarında her gemi kendisine bildirilen mevkilere demirlediler.
Gece yarısı Türk SAT komandoları büyük bir sessizlik ve kahramanlıkla Kardak adasına operasyon gerçekleştirdi. Buradaki Yunan bayrağını indirip, ay yıldızlı bayrağımızı diktiler. Zaten adaya çıkan Papaz ve yanındakiler çoktan adayı terk etmişlerdi, iki ülke yetkilileri Ege’deki Adalar ile ilgili sorunu masada görüşme kararı aldılar.
Kardak kayalıkları krizi diplomatik girişimler ile bir nebze çözülmüş, sıcak durum böylece soğumaya bırakılmıştı. Günümüz de EGE denizinde Yunanistan ile bu tür sorunlar hala devam etmekte ve biteceğe de benzememektedir.
TCG Akdeniz ertesi gün Uzunada’ dan demir alıp Gölcü’ğe intikale geçtik. Gölcük limanına vardığımızda personel gemiden ayrılmadı, gemi ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlayıp yaklaşık on saat sonra tekrar Uzunada’ya intikale geçtik. Seyir sonrası İzmir Uzunada açıklarında tahsisli mevkimize demirledik.
Alargada bekleyen harp gemilerimiz İzmir’deki Kuzey deniz saha komutanlığına bağlı İkmal destek birlikleri tarafından akaryakıt ve iaşe ihtiyaçlarını tamamladılar. Lojistik gemiler Alargada bekleyen gemilerin üzerine sırasıyla aborda olarak, yakıt,su ikmalini gerçekleştirdiler. Fırkateyn sınıfı gemilerde yaklaşık iki yüz personel bulunduğu için en çok ihtiyaç su olmaktaydı. Gemiler ortalama elli ton su alma kapasitesine sahip olduğu için ikmal yapılmazsa iki gün gibi kısa bir sürede mevcut su tükenmekte idi. Bütün personel birer defa duş alıp,günlük traşlarını olduğu zaman ve geminin yemekhane ve büfelerinde sürekli su harcandığını da hesapladığımız zaman sarfiyat fazla olması zaruri idi. Seyir esnasında her gemi kendi kullanılabilir suyunu Evoprayter, Ozmos sistemleri vasıtasıyla üretebilmektedir fakat Demirledikleri zaman bulunduğu mevkideki deniz suyunun yeterli temizlikte olmadığı zamanlar bu sistemler çalıştırılmaz. İzmir ve Kocaeli körfezlerinde de Deniz suyu bu sistemlerin çalışması için yeterli derecede temiz değildi. Knox sınıfı fırkateynler Stimli gemiler olduğu için öncelik gemi kazanının eksilen suyunu karşılamak sonrası ise içme suyu sarnıçlarını doldurmaktır. Alargada olduğu için bu gemilerde kazan sürekli devrede kalmakta geminin elektriğini üreten Yardımcı makinalarına stim üretmektedir. Bu da personelin kullandığı suyu daha tasarruflu ve dikkatli harcaması demektir, öncelik daima geminin çalışır ve görev yapabilecek, savaşabilecek durumda olmasıdır. Personel bunun bilincinde olduğu için bu konuda son derce duyarlı davranmakta, İstemese de kişisel temizliğini biraz daha aralıklı yapmaktadır.
Böyle sıkıntılı durumlarda gemi idaresinin aldığı tedbirler de olmaktadır. Bazen Banyolara belirli saatlerde su açılmakta, gemide olunduğu süre içerisinde günlük sakal traşı konusunda gevşeme uygulanmaktadır.
İki yüz personelin yaşadığı bir gemide günlerce görevde hazır beklemek oldukça sıkıntılı ve zahmetlidir, bunu biraz rahatlatmak ve personele moral vermek için gemi personeli arasında çeşitli turnuvalar düzenlenir, Satranç, Tavla müsabakaları gibi. İstekli personel katılır ve bir eğlence olurdu. Gemi merkezi yayın sisteminden arşivde var olan filmler oynatılıyor,vardiya dışı veya nöbet dışı olan personel film izleyerek vakit geçiriyordu. Gemi personeli Uzunada ya vasıtalar ile gidebiliyordu,tamamen Deniz Kuvvetlerine ait olan ada da sahil gazinosunda yemek yemek bir lüks oluyordu böyle zamanlarda.
Ada da büyük futbol sahası mevcut olduğu için gemiler arası Futbol turnuvası düzenlendi, her gemi kendi personelinden kurduğu takım ile turnuvaya iştirak etti, görevli veya nöbetçi olmayan personel de izlemeye gidiyordu, tabi on beş kişilik gemi vasıtası personeli ada ya getirip götürmekte yeterli olmadığı için ada komutanlığının limanındaki büyük vasıtalar bunun için tahsis edilerek bu işi de çözmüşlerdi. Bu şekilde günler ilerliyordu. Personelin şahsi ihtiyaçları, büfelerin malzeme ihtiyaçları ve gazete almak için Urla’ya kurye gönderilerek ihtiyaç temini yapılmaktaydı. Salonlardaki televizyonlar da biraz olsun çekmeye başladığı için yerel ve ulusal kanalları izleyebiliyorduk. Bahriyede mevcut kurallar gereği günlük işler devam ediyor, her gün sancak arya, toka merasimi yapılıyor, bölümler günlük eğitimler ve makine, cihaz bakım işlerini aksatmadan yapıyordu.
UZUNADA
Görevli gemiler yaklaşık bir ay burada demirde bekledik. Sonrasında bir gemi Nöbet pozisyonunda kalarak diğer gemiler Ana üsleri olan Gölcük’e döndüler.
Ben Gemilerin dönüşünden önce ayrılmıştım Uzunada’dan, daha önceki aylarda seçmelerine girdiğim SAS Komando kursunu kazanmış sağlık muayeneleri için Gölcük Deniz hastanesine sevk edilmiştim. Deniz Kuvvetleri’nden gemimize benim mesajım gelince Sağlık muayenelerine katılmam için gemiden ayrılışımı yapmışlardı. O zaman ayrılışımı alarak gemi vasıtası ile bir bir akşam üstü İzmir Yolluca’daki kara kuvvetlerine ait birliğinin iskelesine bırakıldık. Akşamüzeri idi ve birlikten Urla’ya gidecek araç yoktu, oradaki nöbetçi heyete durumu arz ettik, bize bir kamyonet görevlendirdiler ve Urla’ya kadar bıraktırdılar. Urla merkezden İzmir otobüsleri ile otogara gelerek Gölcük’e dönmüştüm.
Sonraki günler de ben sağlık muayenelerimi tamamladım ve SAS olur raporu aldım. Gemim henüz Gölcük’e dönmemişti. Uydu telefonundan gemiler için özel bir numara var acil durumlarda arayıp iletişim kuruluyor, o hattan gemi haber merkezini aradım kendi şeflerime durumumu bildirdim, gemiye dönebileceğimi belirttim, Sonrasında gelmememi, geminin iki gün sonra Gölcük’ intikal edeceğini söylediler. Ben de Gemi dönüşünü bekledim.
Böylece Küçücük bir kayalık üzerine Birkaç insan ve keçi ile bu kayalık bizim diyerek çıkarma yapan papazın başlattığı kriz sona ermiş, iki ülke de savaşın eşiğinden dönmüştü.
MGK kararıyla, Bodrum’a 7 kilometre mesafedeki Kardak’a 30 Ocak 1996’da 12 kişilik iki SAT timi çıkmıştı. Yunan Deniz Kuvvetleri savaş gemileri ve OYK timlerine rağmen adaya sızan SAT’lar, Yunan bayrağını indirerek Türk bayrağını dalgalandırmıştı. Türk SAT’lar ile Yunan komandolar (OYK) arasında çıkacak çatışma, iki ülkeyi savaşa sokabilecek kadar ağır sonuçlar doğurabilirdi. ABD Başkanı Bill Clinton ile Başbakan Tansu Çiller arasında uzun konuşmaların sürdüğü gecenin sonunda kriz Türkiye lehine sonuçlanmıştı.
‘’ABD Başkanı Bill Clinton devrede; Krizin büyümesinden ve iki ülke arasında savaş çıkmasından endişe eden dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve NATO yetkilileri devreye girdi. 30 Ocak – 1 Şubat arasında ve gece gündüz Washington – Ankara – Atina üçgeninde süren yoğun görüşmeler neticesinde Simitis ile Çiller, Kardak’taki bayrakların indirilmesi ve komandoların çekilmesine karar verdi.’’
ABD Başkanı Bill Clinton devrede Krizin büyümesinden ve iki ülke arasında savaş çıkmasından endişe endişe eden dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve NATO yetkilileri devreye girdi.30 Ocak – 1 Şubat arasında ve gece gündüz Washington-Ankara-Atina üçgeninde süren yoğun görüşmeler neticesinde Simitis ile Çiller, Kardak’taki bayrakların indirilmesi ve komandoların çekilmesine karar verdi.
Yaşanan bu krizden yıllar sonra, Yunanistan ile Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren Kardak kayalıkları krizi sırasında görevde bulunan dönemin Dışişleri Bakanı Thedoros Pangolos’tan 20 yıl sonra şaşırtan bir itiraf geldi. Pangalos, o dönemde ABD’nin Kardak krizi nedeniyle çıkabilecek bir savaşı durdurmak için iki ülkenin savaş sistemlerini bloke etmeye hazır şekilde kararlı olarak beklediğini söyledi.
‘’BİZİM TARAFIMIZDA ANALAR AĞLAYACAKTI’’
Yunanistan’da yayın yapan ‘www.enikos.gr‘ internet sitesinin haberine göre SKAİ TV’deki ‘Stroies’ isimli programa katılan Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanı Thedoros Pangolos’tan 31 Ocak 1996 yılından Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan Kardak Kayalıkları krizine ilişkin önemli açıklamalar geldi. Pangalos’un, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Richard Holbrooke’un Kardak krizinin yaşandığı o kritik 24 saatte, hayata geçirilen gizli operasyonu kendisine açıkladığını söyledi. Pangolos, Holbrooke’nin kendisine ABD gemilerinin Türk ve Yunan gemilerini izlediğini ve elektronik olarak bloke edebilecek bir teçhizata sahip olduğunu söylediğini belirtip, “Yani iki ülkenin biri füze atmaya karar vermiş olsaydı, füzeler denize düşecekti. 1996 yılında Kardak’ta bulunan ABD gemileri olası savaşın önlenmesi için her iki tarafın da silah sistemlerini bloke etmeye hazır, kararlı bekliyordu” dedi. Olmayan bir donanma ile diplomasi yapmak zorunda kaldıklarını söyleyen dönemin Yunan eski Dışişleri Bakanı Pangalos, “Türkler’in gücü bizden tabi ki daha üstündü. Eğer savaş olsaydı, bizim tarafımızda analar ağlayacaktı” diye konuştu.
Kardak Kayalıkları hadisesi yakın zamanımızda meydana geldiği ve hala konuşulduğu için kamuoyu tarafından geniş bir şekilde bilinmektedir. Bu görev esnasında gördüğüm, Türk için ve Türk askeri için Vatan deyince her şeyin bittiği. Ülkesi için yapamayacağı ve veremeyeceği hiçbir şeyinin olmadığıdır. tüm silah arkadaşlarım büyük bir azim ve kararlılıkla görevimizi yapmış olmanın gururunu hala yaşarız.
Vatanı için hizmet eden bütün askerler kahramandır, kendilerine verilen görevi yerine getirmek için bedenen ve zihnen her şeyini ortaya koyarlar, görev tamamlanınca da sessizce birliklerine geri dönerler. Onlar işlerini önce Vatan için ölmeye yemin etmiş asker olarak yaparlar, maddi karşılığını zaten devlet, millet adına onlara verir. Manevi karşılığı ise ölürse şehit,yaralanırsa gazi, sağ salim görev tamamlanır ve dönerlerse milletinin kalp ve gönüllerindeki değeri tarif edilemez yerdir. Türk milleti genleri itibariyle askerdir. Tarihi savaşlar ile doludur. Bütün örf adet gelenekleri vatan millet savunması ve bekası üzerinedir,askerlik üzerinedir. Bu kutsal vazifeyi her Türk genci atalarından devralınmış bir görev bilir ve sırası geldiği zaman gönüllü olarak isteyerek gider askerlik vazifeni yapmaya. Giderken eline kına yakılır, uğrulama törenleri düzenlenir. Aileleri için büyük bir gururdur bu. Milletin gözünde kahramandır onlar.
Bir asker yaptığı görevden dolayı ben kahramanım demez,bununla hiç övünmez, yıllarca vatan için yaptığı vazifeleri anlatmaz. Kahramanlık ona milleti tarafından verilir, Silah arkadaşları tarafından verilir çünkü yaptığı işle, gösterdiği fedakarlıkla arkadaşlarının hayatını kurtarmıştır, çok önemli bir vazifeyi herkesten önce talip olup ileri atılıp yapmıştır, yaparken de kendini feda etmeyi göze almıştır İşte kahraman böyle insanlardır. Görevi yerine getirirken belki birliğinden kilometrelerce uzakta olabilir, getirdiği iaşe, malzeme yeterli gelmeye bilir,aracının yakıtı yetmeye bilir, kendi cebinden karşılar, veya arkadaşları hep birlikte ortak karşılarlar, bu askerler kıtasına döndüklerinde bu yaptıkları masrafları birliğinin ikmal teşkilatından istemezler. Vatanım için bu kadar da benim maddi fedakarlığım olsun derler lafını bile yapmazlar. Ama emir demiri keser tabi ki bazı durumlar da istemeseler de yapılan görevin sonuç raporu sunulacağı için en ince ayrıntısına kadar yazılıp, yapılan masrafların kuruşuna kadar kayıt altına alınması zaruri olduğundan dolayı mecbur kalırlar bildirmeye.
Takım olarak. Birlik olarak gerçekleştirilen bir görev varsa orada kahraman, mensup olan herkestir. Sadece oranın komutanına, liderine kahraman deyip diğer personeli görmemezlikten gelmek, isimlerini dahi telaffuz etmemek bu milletin yapısına uygun düşmez.
Ülkemiz Şehit ve Gazilerimizden sonra sayısız kahramanlarla ve kahramanlık hikayeleri ile doludur. Büyük çoğunluğu tanınmaz bilinmez, isimleri yaşatılmaz. Sadece birkaç arkadaşı bilir onun yaptığı fedakarlıkları, yaptığı işin önemini.
Her ne kadar devletimiz ve özel kuruluşlarımız tarafından, fedakarlığın en büyüğünü yapmış şehitlerimizin isimleri Kuruluşlarımıza, eserlere, tesislere, operasyonlara verilmek suretiyle yaşatılmaya çalışılsa da, Şehit ve gazi olmadan kendilerine verilen görevi yıllarca korkusuzca, fedakarca yapmış ve emekli olmuş ya da görev tamamlanınca ayrılmış yüzlerce binlerce kahramanların isimleri de yaşatılmalıdır, Sağ olanlar ile programlar yapılıp, röportajları gazete, dergi, kitaplara basılıp herkesin özellikle de genç neslin okuması sağlanmalı ve örnek şahsiyetler olarak anlatılıp onurlandırılmalıdır. O zaman gelen ve gelecek nesiller böyle şahsiyetleri örnek alarak vatan için gönülden seve seve hizmet ederler. Bilirler ki arkalarından kendilerini seven düşünen kocaman bir ülke ve Türk milleti var.
Ben de önce şehitlerimizi rahmetle anıyorum, Gazilerimize ve ülkemize hakkı ile hizmet eden, hizmet etmiş emekliliğini yaşayan kahramanlara selam olsun diyorum.
Bir şiirimle de onları hep hatırladığımızı anlatmak istiyorum.
Suyun büyük şişelerde olmasını tanımlayabilmek için kullanılan terime damacana denir. Herkesin evinde bulunan damacana pompa yardımı ile suyu dışarıya verir, bu şekilde içindeki suyun alınması da kolaydır.
Damacana her evde olsa da su firmaları tarafından kullanılır. Mavi renkte ve polikarbonat bir maddeden yapılan damacanalar, sağlam ve temizlenebilmesi kolaydır. Isıya dayanıklı olan bu malzeme insan sağlığına hiçbir şekilde zarar vermez. Türkiye’de su firmalarının kullanmış olduğu damacanaların büyük bir bölümü ülkemizde üretilmektedir.
Damacanalar 19 litre su alır. Genelde su alanlar bunu hiç düşünmemiştir ancak bir damacana neden 10 değil 20 değil de 19 litre su alır, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olabilir. Aslına bakarsanız bizi 10–20 şeklinde düşündüren şey ise sayarken genelde 10 ve katları şeklinde ilerlemiş olmamızdır.
Peki, damacanalar neden 19 litredir?
Aslına bakarsanız damacanaların gerçek litre oranı 19 değil 18,9270589 şeklindedir. Yani bir yuvarlamış olduğumuz için 19 litre diyoruz. Bu şekilde olmasının da bir nedeni var. Yani amaç 1 litre kar etmek gibi bir durum değildir.
Damacanalar üretilirken plastik enjeksiyon makineleri kullanılır. Bu makinelerin kalıpları Amerika menşeli olduğundan dolayı ABD’de 19 litre olarak tercih ediliyor. Amerikalılar bu durumdan haberdar mı derseniz onlar da değil. Çünkü onlarda bizim 19 litremiz 5 galon olarak hesaplanıyor. Yani damacana makinelerinin kalıpları 5 galon olarak hazırlanmış.
Basit bir hesaplama yapacak ve teknik verilere girecek olursak sonuç şu şekilde ortaya çıkıyor.
1 galon 3,78541178 litre
3,78541178 litre x 5 litre = 18,9270589
Yukarıdaki hesaplamadan da anlaşılacağı gibi damacanalar aslında ne 19 ne de 20 litre değil.
Damacana Kelimesinin Anlamı Nedir?
Damacana, Fransızca dame-jeanne kelimesinden gelmiştir. Kelimelerin anlamı ise Dame=Kadın, Jeanne=İsim demek. Yani toparladığımızda Jeanne Hanım gibi bir şey.
Daha da açık bir şekilde ifade edersek damacanalar adını Napoli Kraliçesi Jeanne ‘den alıyor.
Türkistan’da başlayan kuraklık ve kıtlıktan dolayı ecdadımız Türkistan’dan (Orta Asya) Anadolu’ya doğru göç etmeye başladıklarında yolda önceden gidenlerin, sonradan gelenleri, sonradan gelenlerin önceden gidenleri tanıyabilmeleri için Türk Boylarının Aksakallı Beyleri gittikleri yerlerde yigitlerin birbirleriyle olan iletişimin kopmaması ve gittikleri yerlerde birbirilerini tanımak maksadıyla ortak bir parolanın olması gerektiği fikrine varırlar.
Yine bir yaz günü Oğuz Beyleri çadırlarında oturup bu konuyu görüşürken hafiften yaz yağmuru yağmaya başlar.
Biraz yağdıktan sonra yağmur diner ve arkasından çok ihtişamlı bir gökkuşağı doğar. Yaşlı aksakallılarımızdan birisi o ihtişamlı gökkuşağını fark eder ve “parolamız gökyüzündeki bu rengârenk gökkuşağının renkleri olsun” önerisini aksakallı meclisine sunar.
Öneri Oğuz Beyleri tarafından da uygun görülür ve parola gökkuşağındaki renkler olarak kabul edilir.
Aksakallılardan birisi parola olarak belirledikleri gökkuşağındaki renklere bir de anlam verilmesi gerektiğini söyler. Aksakallı meclisinde oturan Oğuz Beyleri de gökkuşağındaki her renge Türk kültürünü ve Töresini de göz önüne alarak ortak bir kararla şu anlamları verirler:
Beyaz renk: Duruluk, sadelik ve temizlik Barış
Yeşil renk: ağaç dikme ogmani koruma Evren ve doğa, inanç
Mor renk: Hoşgörü, affedicilik, sevgi ve sonsuzluk,sadakat
Kırmızı renk: Türklük ve Bağımsızlık
Sarı renk: devlet kurma Aş,İş, bolluk, bereket.
Sonra Oğuz hatunlarından gökkuşağında bulunan renklerden kumaşlar dokumaları istenir. Hatunlar, renk renk keyfiye kumaşlarıni dokuyup hazır ederler.
Oğuz Beyleri tarafından bu kumaşlar göç eden Yiğitlere, Türk boylarına verilir;
Bu mirası Oğuz boyları çadırlarının başına gerekse boyunlarında asırlar boyu taşırlar. Yüzyıllar süren göç müddetince, yolda birbirlerinin bu renklerden yapılan keyfiyeleri omuzlarda gören karındaşlar, karşılaşmada keyif verir.
Yörük Türkmenlerin birbirlerini tanımaya vesile olan keyfiyeyi bir kültür olarak asırlardır yaşar ve yaşatırlar Dağıtırlar
Selam olsun atalarımızın yolundan gidenlere… Selam olsun onların bıraktıkları mirasa sahip çıkanlara…
Selam olsun Yörük, Türkmenlere… Türk demek, Türkçe ve Türk kültürüdür.
It’s noon in a hot August. 🔥🔥🔥🔥🔥ATATÜRK is sitting at his table by the window at the famous KARPIÇ RESTAURANT in Ulus, watching the passers-by with a thousand thoughts in his head.
A movement on the other side of the road attracts his attention.
To passers-by; so that the iced syrup in it does not get hot; He takes the wooden glass from the leather-covered copper ewer on his back and the wooden cup holder with 4-5 compartments tied around his waist, after shaking it with the water he pours from the water jug in his hand, he bends his waist forward and hands the glass filled with sherbet to his customer.
He shouts the inscription on his chest, this time in a loud and harmonious manner, praising the cold syrup he sells;
KNOWS THE MAN… he knows the connoisseur…
Mustafa Kemal wants the main actor of this scene, which he likes, to be invited to his side.
Erbabı Bilir, who was brought before ATATÜRK, with his pitcher on his back, covered in sweat, was a little worried and confused;
“Will you give me a glass of syrup?”
said to the great leader; extends the syrup glass, which it cools even more by transferring it.
After the great commander finished the syrup offered to him in one gulp; He puts down the ewer on his back and asks her to sit in front of him.
Connoisseur Bilir thinks he is in a dream for a moment, first pinches his buttock, then realizes that it is not a dream and sits in front of Ata.
ATATÜRK orders the waiters to open a service for him on the table. First, mutual respect is asked; then ATATÜRK with his incomparable intelligence,
He asks whether the people are satisfied with the newly announced REPUBLIC Regime.
“The majority of the Turkish nation is satisfied, my pasha,” and he will be satisfied when he receives the answer. WHAT DO YOU THINK THE REPUBLIC IS?” she asks him.
Erbabı Bilir is an ignorant villager. What should he know about the thing called REPUBLIC? But he does not want to be ashamed of Mustafa Kemal Pasha. It changes almost instantly. Instead, something like this is true. Then he says one by one;
“ REPUBLIC… A poor person like me; To be able to sit at the table of his father, who is the savior of the Turkish Nation, is to be put in the place of a man.”
Thereupon, Mustafa Kemal ATATÜRK, to his aide standing in front of him; those blue eyes flashingly he says;
“Yeast has taken … yeast has taken…” He is joyful like a child. Meanwhile, the sherbet maker asks for permission. ATATÜRK gets up and helps ERBABI Bilir, who is preparing to leave, to take the pitcher on his back. The man does not want to give permission first. But this is for the hops; It is the most important and beautiful memory of his life. Throughout his life, he will say to his friends in every conversation, “ATATÜRK helped me carry my pitcher on my back”. The above story may seem very simple to us. But yes… I think too; “REPUBLIC is the replacement of citizen for MAN.”
Sıcak bir Ağustos ayında, öğle vakti. 🔥🔥🔥🔥🔥 ATATÜRK Ulus’ta meşhur KARPİÇ LOKANTASI’nda, yine cam kenarındaki masasına oturmuş, kafasında bin bir düşünce, yoldan gelip geçenleri seyrediyor.
Yolun karşı tarafındaki bir hareketlilik dikkatini çekiyor.
Yoldan gelip geçenlere; içindeki buzlu şurubun ısınmaması için; sırtındaki, meşinle kaplı bakır ibriğinden, beline bağlığı 4-5 gözlü tahta bardaklıktan çıkardığı tahta bardağı, elindeki su ibriğinden döktüğü suyla, şöyle bir çalkaladıktan sonra, belini öne doğru eğiyor, şerbetle dolan bardağı müşterisine uzatıyor.
Göğsündeki namı olan yazıyı, bu kere yüksek sesle uyumlu ve sattığı soğuk şurubunu da metheder bir üslupla bağırıyor;
ERBABI BİLİR… erbabı bilirr…
Mustafa Kemal hoşlandığı bu sahnenin baş aktörünün, yanına davet edilmesini istiyor.
ATATÜRK’ün huzuruna, ibriği sırtında, ter revan içerisinde çıkarılan Erbabı Bilir biraz endişeli ve şaşkın;
“Bana bir bardak şurup verir misin?”
diyen ulu öndere; aktararak daha da soğuttuğu şurup bardağını uzatır.
Büyük komutan, kendisine ikram edilen şurubu adeta bir dikişte bitirdikten sonra; sırtındaki ibriği yere bırakıp, karşısına oturmasını ister.
Erbabı Bilir, bir an kendisini rüyada sanır, önce kaba etine bir çimdik atar, sonra hayal olmadığını anlayıp Ata’nın karşısına oturur.
ATATÜRK garsonlara, onun için de masaya bir servis açmalarını emreder.Önce karşılıklı hatır sorulur; sonra ATATÜRK o emsalsiz zekasıyla,
“Halkın, yeni ilan edilen CUMHURİYET Rejiminden memnuniyetlerinin olup olmadığını” sorar.
“Türk milletinin büyük çoğunluğu memnundur paşam” cevabını alınca memnun olur.”Peki; CUMHURİYET NEDİR sence?” diye sorar ona.
Erbabı Bilir, cahil bir köylü. Ne bilsin CUMHURİYET denilen şeyi. Ama Mustafa Kemal Paşa’ya mahcup olmayı da hiç istemez. Adeta bir anda değişim geçirir. Yerinde şöyle bir doğrulur. Sonra da tane tane şunları söyler;
“ CUMHURİYET… Benim gibi bir garibanın; Türk Ulusu’nun kurtarıcısı olan Ata’sının masasında oturabilmesi, kısaca ADAM YERİNE KONULMASIDIR.”
Bunun üzerine Mustafa Kemal ATATÜRK, karşısında duran yaverine; o mavi gözleri çakmak çakmak bir şekilde şöyle der;
“Maya tutmuş… maya tutmuş…” Bir çocuk gibi sevinçlidir. Bu arada şerbetçi müsaade ister. ATATÜRK yerinden kalkar ve gitmeye hazırlanan ERBABI BİLİR’in ibriğini sırtına almasına yardım eder. Adam önce izin vermek istemez. Ama şerbetçi için bu; hayatının en önemli ve güzel hatırasıdır. Ömrü boyunca her sohbette dostlarına, “ATATÜRK ibriğimi sırtıma almama yardım etti” diyecektir. Yukarıdaki hikaye bizlere çok basit gelebilir. Ama evet… Bence de; “CUMHURİYET yurttaşın ADAM yerine konmasıdır.”
Eskiden kitap okuyan biri anlayamadığı bir cümle olursa cümlenin bulunduğu satırın kenarına sual kelimesinin sonundaki (L) lam harfini: ل koyarmış. eğer okuduğu cümle bir sorunun cevabıysa o zaman da Cevap kelimesinin ilk harfi olan (C ) Cim harfini: ج koyarmış Eğer bir sayfanın kenarına lam harfi ya da cim harfi konulmamışsa, o sayfadaki yazının anlaşılmayacak bir tarafı yok anlamına gelirmiş.
Almanya ikinci dünya savaşı sürecinde tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu.
Masum insanların dükkanları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar zalimce sokak ortasında aşağılanıyordu vb.
Genç bir teolog ;
Dietrich BONHOEFFER bu zalimliğe itiraz etti ve bu sebeple hapse atıldı.
Hapisteyken bu konu üzerine uzun uzun düşündü.
Sayısız filozof, şair, fikir adamı ve bilim adamı çıkaran bu kültür nasıl olur da “organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi” haline gelmişti?
Bonhoeffer
“sorunun kökeninde kötülük değil aptallık yatıyor” dedi.
Hapisteyken yazdığı mektuplarda
“Aptallığın yarattığı kötülüğün diğer tüm kötülüklerden daha tehlikeli olduğunun” farkına vardı.
*Kötülüğü protesto edebilirdiniz, karşı argümanlarla kötülükle mücadele etmeniz mümkündü.
*Fakat “organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı” yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu.
*Ne protestolar ne zorlama onlara etki etmiyordu.
*Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda da, önce reddediyorlar, reddedemeyecek hale geldiklerinde ise gerçeği önemsizleştiriyorlardı.
*Aptal insanlar hallerinden memnundur ve saldırıya da hazır haldedirler.
*Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikeli olurlar…
“Bonhoeffer” aptallıkla mücadele edebilmek için önce onun doğasını anlamaya çalıştı:
*Aptallık bir zekâ problemi değil ahlaki bir problemdi.
*Entellektüel birikimi olduğu halde aptal olan insanlar vardı.
*İlk etapta “aptallığın” doğuştan gelen bir maraz olduğu düşünülür, fakat bu da yanlıştı.
*İnsanlar belli şartlar altında aptallaşıyorlardı, daha doğrusu, başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı.
*Yalnız insanlarda bu maraz daha az görülüyordu.
*Buradan yola çıkarak “Aptallığın” psikolojik değil sosyolojik bir sorun olduğu sonucuna vardı.
*Güçlerin birisinde toplanması arzusu politik ve dini hareketlerde çok sık rastlanırdı.
*Aptallık hastalığının bulaştığı yerler böylesi gruplardı.
*Ahmaklar ve diktatörler arasındaki muazzam korelasyon, ikisini de birbirine ihtiyaç duyar hale getiriyordu.
*İnsanların ahlaki ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu.
*Diktatör gücünü arttırdıkça, aptallar o gücün büyüsüne kapılıyor ve bağımsız düşünme yetisini kaybediyordu.
*Aptallar, gözlerine sokulan tüm gerçekleri inatla reddediyorlardı.
*Aptallarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşmaya ayarlanmış bir robotla konuştuğunuz hissiyatına kapılıyordunuz.
*Büyülenmiş gibiydiler…
Değil kötülük yaptıklarını, ne yaptıklarını bile bilmiyorlardı.
*Aptalları bu katatonik uykudan çıkarmanın tek yolu “bağımsız ve özgür olmalarını” sağlamaktı.
Ama
*9 Nisan 1945 günü sabaha karşı Bonhoeffer’i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler….
Dolayısı ile
“politik ve dini hareketlerde rastlanılan, lidere, ya da diktatöre vecd halinde tapınma aşaması ile” döngü tamamlanmıştı.
“Kötülük yaptıklarının da ayırdına varamadan, liderlerinin emrinde, onların istekleri sorgusuz ve vicdan muhasebesi yapmaksızın” yerine getirilmişti.
*Bu toplumsal aura diktatörlerin varoluş vasadı idi.
“Bonhoeffer” toplama kampında asılmadan hemen önce gardiyana
“Yaptığımız Herşeyden Sorumluyuz” demişti.
Nitekim
“Nazizmin kurucuları Hitler ve Goebels” yenilgi sonrası intihar edecekler, cesetleri yakılıp bir nehirde yokluğun karanlığına dökülecektir.
“Bonhoeffer” ise, doğruluğu tarih boyunca defalarca kanıtlanan teoremi ile anılıp yüceltilerek saygıyla anılmaya devam ediyor.
Gençliğimde Şişhane’de, “Sarı Madam” adında bir kahve vardı. İnsanlar oraya gelir, oyun oynardı. Aileler de gelir çay içer, simit yer, sohbet ederdi. Çok güzel bir Haliç manzarası vardı. Şişhane’den Hasköy’e dönen köşedeydi. Eskiden kahvenin anlamı, sadece oyun oynanan yer olmaktan çok uzaktı, tam anlamıyla sosyal bir ortamdı. Kaçamak sigara içmek için de çoğu zaman oraya giderdik.. Bir gün oranın müdavimlerinden Şapat diye bir bey geldi. Biz de yandaki masada arkadaşlarla oturmuş, çay içiyorduk. Adamın orta halli bir görüntüsü vardı ama sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Arkadaşları da bu durumu fark etmiş olacak ki, içlerinden biri, “Hayrola Şapat, bir derdin mi var?” dedi. “Sormayın…” İlk bulduğu boş sandalyeye çökercesine oturdu. “Anlat be Şapat.” Adam anlatmaya başladı. Yanımızdaki masada oturduğu için anlattıklarını bir bir duyuyorduk. “Benim dört tane dairem vardı. Bankada param vardı. Karımdan kalan ufak tefek birkaç mücevher de vardı. İki kızımı ve damatlarımı çağırdım ve ‘Bunları size taksim edeyim, sonra birinizin evinde kalırım, yalnız yaşamak istemiyorum,’ dedim. Yaptım da. Her şeyimi onlara verdim. İki kızımda birer yıl kalacaktım, böyle konuşmuştuk. Baştan her şey yolunda gitti. Sonra bu anlaşma aylara, haftalara, şimdi de günlere indi. İkisi de kendi düzenleri bozulduğu için beni evinde istemiyor. Anlayacağınız, beni kapının önüne koyacaklar.” İshak Efendi diye bir adam, “Bu mudur senin bütün derdin?” dedi ; “Sen merak etme, yarın sabah burada buluşalım, senin derdini çözeceğim.” Biz olanları sonradan kahvenin sahibine sorarak öğrendik. Zavallı amcanın sonunu çok merak etmiştik. Bu iki amca, ertesi gün buluşmuş, İshak Efendi cebinden bir anahtar çıkarmış ve Şapat’a vermiş. Bu bir banka kasası anahtarıymış ve üstünde “OB” harfleriyle bir de numara varmış. “OB”, Osmanlı Bankası’nın kısaltmasıydı. Bankanın itibarı da çok büyüktü. “Bak, bu anahtarı hangi kızının evinde daha çok kalmak istiyorsan o evde kaybetmiş gibi yapacaksın. Dikkat et de nereye attığını unutma. Sonra ‘anahtarım kayboldu’ diye ortalığı ayağa kaldıracak, sonra da bulacaksın. Kızın sana ‘Bu ne anahtarı?’ diye sorduğunda, ‘Ne anahtarı olacak, kasa anahtarı. Sen bütün varlığımı size verdiğimi mi zannediyorsun? Paralarım, tahvillerim, banka kasasında duruyor. Kimin evinde ölürsem, anahtar ve kalan servetim onun olacak. Kafamdaki plan bu’ diyeceksin.” Şapat Bey, İshak Efendi’nin bütün dediklerini yapmış ve sonradan takip ettiğimize göre de küçük kızının evinde krallar gibi yaşayıp ölmüş. Öldükten sonra kızı ve damadı anahtarı alıp bankaya gitmiş. Banka da onlara, “Ne böyle bir kasa numaramız var, ne de böyle bir anahtarımız,” demiş. Şapat Bey bir de yazı bırakmış ardından : “Sizi ancak böyle adam edebilirdim!”
SONSÖZ : İbranice bir söz : “Yeş mamod, yeş kavod” ; Yani : “PARAN VARSA, İTİBARIN DA VARDIR.” Can Ataklı.
Die meisten von uns kennen Heidi, das süße Mädchen der Alpenberge, die Zeichentrickfigur, die von denen geliebt wurde, die in den 80er und 90er Jahren lebten. Aber was ist mit Heidis wahrer Geschichte? Die wahre Geschichte und Inspiration von Heidi, die oft mit ihren nackten Füßen dargestellt wird, bereit, allen mit ihren roten Wangen, abgetragenen Kleidern und einem großen Herzen zu helfen, wird Sie überraschen. Tatsächlich wissen diejenigen, die den Zeichentrickfilm verfolgen, dass Heidi wegen ihres freien Geistes keine Schuhe tragen möchte. Einige Forschungen zur jüngeren Geschichte der Schweiz zeigen jedoch, dass dieses Ereignis sehr wahrscheinlich ein versteckter Hinweis auf die dunkle Geschichte der Schweiz ist.
Johanna Spyri, die Schöpferin der Originalgeschichte, machte mit der von ihr verfassten Geschichte von Heidi auf das Phänomen der barfüßigen Kinder aufmerksam, das in der Schweizer Gesellschaft bis in die 80er Jahre als Tabu galt. Was ist also der Ursprung dieses Ereignisses?
Die wahre Geschichte von Heidi beginnt mit den Barfußkindern, den sogenannten Verdingkindern, als Sklavenkinder. Kinder, die unehelich in der Schweiz geboren wurden, deren Eltern im Gefängnis saßen, die eine Straftat begangen hatten oder die zu Waisen geworden waren, wurden von Kirchenpfarrern an Menschen vermittelt, die sich um sie kümmern konnten, oder anders gesagt, sie wurden verkauft. Die Kinder dieser sozial ausgegrenzten Familien werden von den Priestern ihren Familien entrissen, als Miete für die Arbeit auf Bauernhöfen gegeben oder für die Hausarbeit auf Kindermärkten eingesetzt, die in Stadt- und Stadtzentren eingerichtet sind.
sie wurden zum Verkauf angeboten. Niemand kümmerte sich um die Schläge, Folterungen, Misshandlungen oder gar Vergewaltigungen, die den Kindern widerfuhren, da sie von dem Moment an, als sie gekauft wurden, als Vormundschaft des Käufers galten. Denn diese Kinder waren unruhige Kinder, die gerettet wurden, indem sie in den Augen der Gesellschaft in eine gute Familie gebracht wurden, und anstatt sich zu beschweren, sollten sie einfach dankbar für ihre Rettung sein!
Diese barfüßigen Kinder, die für würdig erachtet wurden, bei den Tieren im Stall zu schlafen und zu ihrer Jute-Kleidung nur mit Brot gefüttert wurden, waren für die Schweizer viele Jahre selbstverständlich, viele Familien hielten es sogar für angemessener die armen Kinder barfuß gehen, da man diese Kinder leicht von den “normalen” Kindern mit Schuhen unterscheiden konnte. ! Auf den ersten Blick erscheint dieses System der Sklaverei, in dem die Schweizer Gesellschaft stillschweigend fortgeschrieben wurde, wie eine schlimme Erinnerung an eine sehr ferne Vergangenheit, aber dieses System der Sklaverei, in der Schweiz Verdingkinder genannt, wurde erst 1981 vollständig verboten, kaum zu glauben! Schlimmer noch, erst 2013 entschuldigte sich der Schweizer Staat offiziell bei diesen Menschen, von denen einige noch am Leben sind.
Also, gab es jemals steigende Stimmen?
Die ersten Stimmen zu diesem Ereignis, das die Schweizer Gesellschaft seltsamerweise als selbstverständlich hinnahm und nicht reagierte, kamen nur von Ausländern. Es ist eine der ersten Stimmen, die sich zu diesem Ereignis erheben, dass ein russischer Arzt einen offiziellen Bericht für einen Jungen erstellte, der auf der Farm, auf der er arbeitete, schwer und intensiv vergewaltigt wurde und an den Folgen starb. In solchen Fällen ignorierten die Ärzte oft die Todesursache des toten Kindes und vertuschten sie. Mit anderen Worten, diese vom Arzt ergriffene Maßnahme war keine ungewöhnliche Situation. Infolgedessen wurde dieser vom russischen Arzt erstellte Bericht von den Behörden nicht berücksichtigt und der Arzt aufgrund seiner anderen Nationalität ausgeschlossen. Nach diesem Vorfall erhoben auch einige Frauenorganisationen und Gewerkschaften ihre Stimme gegen die Situation von Kindersklaven. Darüber hinaus haben sich einige Schriftsteller gegen dieses Ereignis ausgesprochen.
Der Schriftsteller Carl Loosli, der ebenfalls Opfer des Sklavensystems namens Verdingkinder wurde, wurde schikaniert und arbeitete auf Bauernhöfen, bis er 11 Jahre alt war, bevor er seine Mutter und seinen Vater richtig sehen konnte. Er hat nicht geschwiegen, was mit ihm passiert ist, als er Schriftsteller war und Artikel zu diesem Thema geschrieben hat. Leider wurden seine Schriften nie ernst genommen und blieben zu Lebzeiten ein unterschätzter Schriftsteller, da er versuchte, sich mit einem System herumzuschlagen, das die Schweiz als tabu und selbstverständlich ansah.
Zudem versucht Probst, eines der Opfer dieser Schande, die die Schweiz seit Jahren vertuscht, nun, diese dunkle Zeit der Schweiz ans Licht zu bringen, indem er die Wahrheiten, die er lange Zeit verheimlicht hat, in Versammlungen in der ganzen Schweiz ans Licht bringt die Fragen zu beantworten, die zu ihm kommen. Die Geschichte von Charles Probst? Der 79-jährige Charles Probst wurde geboren, nachdem seine Mutter von dem Rancher vergewaltigt worden war, wo er als “Sklavenkind” arbeitete. Infolgedessen wurde es an eine andere Pflegefamilie weitergegeben. Das Pech, das ihrer Mutter widerfahren ist, ist auch ihr widerfahren. Jahrelang stand er um vier Uhr morgens auf und ließ Gras mähen, er musste in Scheunen leben, er durfte sich jahrelang nicht einmal die Zähne putzen, ihm wurde keine Unterwäsche angezogen, er wurde nicht einmal ins Krankenhaus gebracht Arzt, als er krank war, wurde er sexuell missbraucht. Am Morgen wurde er gezwungen, trockenes Brot zu essen, indem er es in Wasser tauchte.
Der berühmte Maler Albert Anker wollte mit der Einbeziehung dieser barfüßigen Kinder in seine Gemälde, die das Schweizer Leben widerspiegeln, diese ignorierte Tatsache der reichen Gruppe von Malbegeisterten offenbaren.
Most of us know Heidi, the cute girl of the Alpine Mountains, the cartoon character loved by those who lived in the 80s and 90s. But what about Heidi’s true story? The true story and inspiration of Heidi, who is often depicted with her bare feet ready to help everyone with her red cheeks, worn clothes and a big heart, will surprise you. In fact, those who follow the cartoon well know that Heidi does not want to wear shoes because of her free spirit. However, some research on the recent history of Switzerland reveals that this event may very likely be a hidden reference to Switzerland’s dark history.
Johanna Spyri, the creator of the original story, drew attention to the phenomenon of barefoot children, which was considered taboo in Swiss society until the 80s, through the story of Heidi she wrote. So what is the origin of this event?
The true story of Heidi begins with the barefoot children, known as Verdingkinder, as slave children. Children who were born illegitimately in Switzerland, whose parents were in prison, who committed a crime or who were orphaned, were placed with people who could care for them by church pastors, or in other words, they were sold. The children of these socially excluded families are taken from their families by the priests, given as a rental to work on farms, or to be used for household chores in children’s markets set up in city and town centers.
they were put up for sale. No one cared about the beatings, torture, abuse or even rape that happened to the children, since they were considered the guardianship of the purchaser from the moment they were purchased. Because these children were troubled children who were saved by being placed with a good family in the eyes of society, and instead of complaining, they should just be grateful for their rescue!
These barefoot children, who were deemed worthy to sleep with the animals in the barn and were fed only bread with their burlap clothes, were taken for granted by the Swiss people for many years, in fact, many families thought that it was more appropriate for the poor children to go barefoot, since it was easy to distinguish these children from the “normal” children with shoes. ! At first glance, this system of slavery, in which Swiss society was implicitly perpetuated, seems like a bad memory from a very distant past, but this system of slavery, called Verdingkinder in Switzerland, was not completely banned until 1981, hard to believe! Worse still, it was only in 2013 that the Swiss state officially apologized to these people, some of whom are still alive.
So, Have There Ever Been Rising Voices?
The first voices to rise to this event, which Swiss society was strangely taken for granted and remained unresponsive to, came only from foreigners. It is one of the first voices to rise to this event that a Russian doctor prepared an official report for a boy who was raped severely and intensely and died as a result of this on the farm where he worked. In such cases, doctors often ignored the cause of death of the dead child and covered it up. In other words, this action taken by the doctor was not an uncommon situation. As a result, this report prepared by the Russian doctor was not taken into account by the authorities and the doctor was excluded because of his different nationality. After this incident, some women’s organizations and unions also raised their voices against the situation of child slaves. In addition, some writers took a stand against this event.
Writer Carl Loosli, who was also a victim of the slavery system called Verdingkinder, was harassed and worked on farms until he was 11 years old before he could see his mother and father properly. He did not remain silent about what happened to him while he was a writer and wrote articles on this subject. Unfortunately, his writings were never taken seriously and remained an underappreciated writer in his lifetime, as he tried to mess with a system that Switzerland considered taboo and took for granted.
In addition, Probst, one of the victims of this shame that Switzerland has covered for years, is now trying to bring this dark period of Switzerland to light by telling the truths that he has hidden for a long time in meetings held all over Switzerland and answering the questions that come to him. The story of Charles Probst? 79-year-old Charles Probst was born after his mother was raped by the rancher where he worked as a “slave child”. As a result, it was given to another foster family. The bad luck that happened to her mother also happened to her. For years, he was up at four in the morning and had grass cut, he was forced to live in barns, he was not even allowed to brush his teeth for years, he was not put on underwear, he was not even taken to the doctor when he was sick, he was sexually abused. In the morning, he was forced to eat dry bread by dipping it in water.
Famous painter Albert Anker, by including these barefoot children in his paintings reflecting Swiss life, aimed to reveal this ignored fact to the rich group of painting enthusiasts.