AVRUPA ŞAMPİYONU BAYAN VOLEYBOL TAKIMIMIZ

Bayan Voleybol takımımız Avrupa şampiyonu.
Voleybol herkez tarafından sevilen takip edilen bir spor.
Özellikle milli maçlar daha da fazla izleniyor, kazandıkça tabi ki. Bayan milli takımımız da bu yıl bizlere uzun bir maç ve galibiyet serisi izletti, Gönülden kutlarım, çok mutlu ettiler bizleri.
Şampiyonanın finali ayrı bir detaya sahne oldu adeta. Guidetti ve Santarelli finaline.
Bu şampiyonadan önceki Baş antrenör Guidetti ile, yeni antrenörümüz ve finalde yendiğimiz Sırbistanın eski antrenörü Santarelli nin finali.
Santarelli nin Başında olduğu millilerimiz galip gelerek şampiyonluğa ulaşırken. Her iki takım ile aynı şampiyonluğa ulaşmış oldu Santarelli.
Voleybol umuza artı değerler kazandıran Guidetti ise kaybeden taraf oldu ama bu takıma önceki dönemlerde kazandırdığı yetenek ile şampiyon olmamızda emeği olduğunu kanıtlamış oldu sanırım.
Guidetti için de final kaybetme şanssızlığı devam etmekte.
Her iki İtalyan Antrenörlerimize teşekkür ederiz.
Voleybol bayan milli takımımız, federasyonumuz ve bütün fertlerini canı gönülden kutlarız.

HAYAT VEREN ORMANLARIMIZ

Ormanlarımız ve yeşil alanlarımız bizlere sürekli nefes üfleyen, hayat veren varlıklarımız, Honaz dağı milli parkı da bu güzelliklerimizden bi yer. Denizli ye her gelişimde kendimi hemen bu güzelliğin içine atmak isterim. Sessizliği, huzuru ve temiz havayı içime çekmek, çam kokuları içerisinde yürümek, şırıl şırıl akan çeşmelerden şu içmek en büyük mutluluk bana.
Birden gözümün önüne yanıp kül olan, ormanlarımız, yok olan hazine lerimiz gelir gözümün önüne, üzülürüm, duygulanırım. Onlarca yılda yetişen ve bizlere hayat veren ormanlarımızın bir kaç saat içinde yok olup gittiğini müşahede ederim ve derin bir üzüntü oluşur içimde. Yanan ormanlar ile birlikte içerisinde yaşamakta ve kendilerine ev kabul ettikleri orman ile birlikte yok olan canlıların çığlıkları kulaklarımda çınlar, iki damla yaş dökülür gözlerimden.
Neden dikkat etmeyiz, neden yakıp yok ederiz bizden hiç bir şey istemeyip, bize hayat veren ormanlarımızın yanmasına. Bize yaşama huzuru veren onlarca çeşit canlı varlıkların acı ve çığlık içinde yanıp yok olmasına.
Müsade etmeyelim bir günlük piknik keyfimiz için dikkatsizce yaktığımız ateşlerin bu felakete neden olmasına.
Doğayı yok edip yerine beton yığınlarının dikilmesi ne.
Olması gerektiği gibi davranalım ormanlarımıza ve yeşil alanlarımıza.
Hepimiz faniyiz yok olup gideceğiz, bari İnsan gibi yaşayıp tamamlayalım bu hayatımızı.
Gönlünüz ve kalbiniz hep iyilik ve sevgiden yana olsun,
Selam ve sevgiyle olun.
M. Ali Topçu
Honazdağı milli parkı. Denizli
01.Eylül 2023

SALYANGOZ


Salyangoz İslâm ülkelerinden Fas ve Cezayir’de sevilerek tüketilen bir yemektir. Ayrıca birçok Hint Okyanusuna kıyısı olan İslam ülkelerinde de yenir. Kuşadası’nda özellikle Davutlar ve Güzelçamlı civarında ahalinin çoğu Giritli muhacirlerdir. Giritli müslümanların (Girit Türkleri) mutfağında saygın bir yeri vardır ve Hohlos derler. Giritteki giritli imam ve kadı efendi de yerdi. Tüm Giritliler yerdi. Bektaşisi mevlevisi, sofisi köylüsü şehirlisi. Giritlilerin uzun yaşamalarının ve sağlıklı olmalarının bir sebebi de bol ot, salyangoz ve balık ile zeytinyağı ağırlıklı beslenmeleridir. Yüce dinimiz İslam’da özellikle Kuran’da helal ve haram bellidir. Salyangoz konusunda kesin bir hüküm olmadığı gibi onu haşere (böcek) sayanlar çekirge için helal demişlerdir ki çekirge haşerenin dik alâsıdır. Salyangoz biyolojik olarak haşere olmadığı gibi otla beslenir, tadı kalamara benzer ve biraz toprak kokar. Besleyici ve sağlıklıdır da. Mezhep imamları yaşadıkları bölgedeki habitat ve faunaya göre kimi zaman isabet etmiş kimi zaman saçmalamıştır. Özellikle makrofauna (0,5- ila 5cm arası) konusu tam bir kargaşadır. Örneğin Bağdat gibi denizden uzak bir yerde yaşayan İmam Hanefi, kendi bölgesinde yaşamayan ve kültürel olarak da tüketilmeyen ahtapot ve karides için haram derken ve cevaz vermezken okyanus görmüş olan İslam alimleri “Ekmeksiz ye götür kardeşim!” Demişlerdir. Bu mezheplerin bir şeyi helal ya da haram kılması genellikle birbiriyle çelişir. Beyaz gagalı tarla kargası helal mesela ama diğerleri haram.. Beyaz gagalı tarla kargası bulacağız işte… Salyangoz için haram denemez… Kadına ve köpeğe dokununca neden abdest kaçıyor bunu açıklarken bile mezhepler anlaşamaz. İslam’da huzur bulmak istiyorsan mezhepleri aş rahatla. Kıl beşi kurtar başı, bitti. Mezhepler kültürel kurumlardır. Anane, örf, adet ve mutfak kültürüne göre hüküm verir. Balığa benzemeyen deniz canlıları haram demiş adam. Ama Allah nahl ve Maide suresinde deniz ürünlerini helal kılıyor. Tamamen hem de. Mezheplerin kafası çok karışıktır. Pislik yemekte tavuk ve karga yarışır mesela… Ama tavuğu lüp lüp götürüyoruz. Biyolojik açıklama beklemeyin çünkü her dinin ve mezhebin kendi biyolojik tevili var. Mezhebiniz olabilir, olsun ama çok da şey etmeyin. Balığa benzeyen balon balığını Hanefi mezhebi caiz diyor diye de yerseniz ölürsünüz. Aman dikkat. Ayrıca aklınızda siyah ve beyaz arasında gri bölgeler olsun. Salyangozu isterseniz gri bölgeye alabilirsiniz ama haram demek için kanıt dinen yetersizdir. Allah, altını çizip haram diye belirtmemiş ise demek ki önemli görmemiştir e siz de çok zorlamayın. Canın istiyorsa götür, ye… en fazla alerji yapar yapmadı mı tuvalette çıkar senden. Ama devletin malını, vatandaşın malını yeme yani haram yeme, kul hakkı yeme. O asla çıkmaz. Saygılar.
Dr.Yüksel Hos

ER MUSA HİKAYESİ

ER MUSA HİKAYESİ

Eski Türkiye’den bir olay, gerçek bir olay.
Er Musa’nın hikayesi. O dönemin (başında Atatürk’ün olduğunu söylememize gerek yok) Türk devleti, Er Musa için İngiltere ile savaşı göze almış…Hiç oy hesabı yok, hiç anket yok…Hiç siyasi kaygı yok…Şahsi çıkarlar için yurttaşını çakalların önüne atmak yok…
Ama başka şeyler var…
İrade var…
Onur var…
Ülke sevgisi var…
Kararlılık var…
Millet sevgisi var…
Yücelik var…
Siz ER MUSA’nın hikâyesini bilir misiniz?
Bugün size İngilizlerle aramızda geçen küçük ve fakat ibret dolu bir olaydan söz edeceğim: Olay Kuşadası’nda geçer. Geçenlerde gittiğim Kuşadası’nda dost sohbetinde yeniden gündeme geldi. Sınırlarımız içine girilip binbaşımızı, astsubaylarımızı ve uzman çavuşlarımızın ŞEHİT edildiği şu günlerde ER MUSA’nın hikâyesi önem kazanmaktadır.
1934 yılının Temmuz ayı… İngiltere’nin Akdeniz filosu, Ege’de dolaşırken dört İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyuna yaklaşırlar.. Deniz sınırlarımızı artık askerlerimizden oluşan Gümrük Muhafaza Alayları korumaktadır. İngiliz Denizciler karaya çıkarken Dipburun Karakol eri Balıkesirli ER MUSA, “Dur! Teslim ol!” diye uyarır ama İngiliz askerleri bu uyarıyı dinlemeyip kaçarlarken Balıkesirli Er Musa tüfeğinin tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi hayatını kaybeder. Diğeri de yaralanır.
Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. Ankara’dan talimat gelmesi beklenirken, bir İngiliz savaş gemisi Kuşadası Limanı’na demirler. 2 İngiliz subayı karaya çıkıp, Kaymakamın makamına gider. Kaymakamdan askerlerin hesabını sormaya çalışır. Burnu büyük İngilizler öfkelidir. ESKİ Osmanlı Türkiyesinde daha evvel istedikleri gibi bu sularda gezen İngilizler, daha yeni kurulmuş bir devletin askerinin “asil ve güneşin batmadığı imparatorluğun askerini” nasıl öldürdüğünü anlamış değildir. Ve onlara göre bu olacak şey değildir. İstedikleri gibi bu topraklarda at koşturup istedikleri topraklara ayak basmaya alışmışlardır 1838’den beri…
Donanmamız bu sulara gider taziyelerini bildirir Kaymakam da “Türk sularına izinsiz girilmesi nedeniyle görevin yapıldığını” bildirir. İngiliz asker için gerekli tören yapılır ama ESKİ Osmanlı Türkiyesinde konsolosluk bahçesine bir çocuğun erik düşürmek için attığı taşı bile sorun eden ve devletten tazminat ile çocuğun okulunda özrünü bile elde edebilen İNGİLİZLER kızgındır ve ısrarcıdır.
“Er Musa kesinlikle cezalandırılmalıdır ve TAZMİNAT verilmelidir… ”
Diplomatik baskı kurulur hatta daha büyük bir donanmayla Kuşadası kıyılarına gelmeye karar verirler.
Alışmışlardır ESKİ OSMANLI TÜRKİYESİNE
Ama artık YENİ TÜRKİYE vardır hem de sözde değil uygulamada…
Atatürk bu olayı öğrenir öğrenmez tam da İsveçlilerin dediği gibi “ Atatürk gibi düşünüp Atatürk gibi kararını hızla verir” Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan ayrılır.
Verdiği emir şu dur: “Görevini yaptığı anlaşılan Türk eri Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse Musa için İngiltere ile savaş göze alınır. Şimdi Ankara’ya hareket ediyorum. Ege’de kısmi seferberlik emri veriyorum.”
Hükümet ise Kaymakam Dilaver Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada. Ege bölgesindeki birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu bölgeye doğru yola çıkar!
Yani ER MUSASI için Yeni Türkiye Cumhuriyeti kararını vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır!
“YENİ” kavramı öyle “ben dedim oldu” diye olunmaz.
YENİ TÜRKİYE 1923 sonrasıdır ve HAKKINI da verir.
Bu hak, bir tek ERİ için “güneşin batmadığı imparatorluk” ile savaşı göze almaktır.
Birkaç ay önce çarşıya çıkan astsubayını arkadan vurarak öldürenlere o an dersinin verilmediği ülke YENİ TÜRİYE değildir. Olsa olsa Osmanlı’daki ESKİ TÜRKİYE’nin GERİ GELİŞ çabalarıdır o kadar.
1934 Kanapiçe koyundaki olay İngiliz elçisine anlatılırken;
Türkiye Cumhuriyeti’nin TEMELİ
“İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır” a dayanır…
“Aman İngilizler bir şey der, barış bozulur, halkın bize vereceği OYLAR gider” DEĞİLDİR…
Bu olayda asker de görevini yapmıştır; hükümet de!
Bu olay Atatürk Cumhuriyetinin gururudur!
Artık Türk kıyılarına öyle el kol sallanarak rahatça girilemeyeceği;
Türk askerinin tekinin bile, hele de görevini yapıyorsa çok önemli olduğu; vurgulanmıştır.…
Ama bir de şu öğrenilmiştir.
Mustafa Kemal Türk milletinin ONURUDUR ve gerekirse ERİ için, Türk milletinin onuru için savaşı bile göze alabilmektedir..
DÜNYA LİDERİ işte böyle olunuyor….

BEKLEMEK

BEKLEMEK
Toprağın yağmuru beklediği gibi
Kurumuş,toz olmuş bekliyorsun
Kışın baharı beklediği gibi
Umutların buz olmuş bekliyorsun
Gecenin sabahı beklediği gibi
Gözün duvardaki saatte bekliyorsun
Karanlığın aydınlığı beklediği gibi
Şafak söksün diye bekliyorsun
Yavruların anasını beklediği gibi
Sevdiğine kavuşmak için bekliyorsun
Sınava girecek öğrencinin beklediği gibi
Fırsatları kaçırmamak için bekliyorsun
Durakta bekleyen yolcu gibi
Kapalı kapılar açılsın diye bekliyorsun
Hayat treni geçip gitmeden
Vagonlar dan birisine binmek için bekliyorsun
Ve sen biliyorsun ki şu fani dünyada
Vuslata erişmek için bekliyorsun.
09 Haziran 2023

M. Ali TOPÇU

KURBAN, KURBİYETTİR

KURBAN, KURBİYETTİR
Kurbiyet yakınlık, yaklaşma anlamındadır. Kurban bayramında fıkıha göre kesilmesi uygun görülen hayvanların Allah için kurban edilmesidir. Dinimize göre vacip, ya da sünnet kabul edilen bu ibadetin özü, senede bir defa da olsa zengin olanların, kurban satın alıp kesebilecek kadar mal varlığı olanların yerine getirdiği bir ibadettir.

Kurban kesmek ile Yaradana bir kurbiyet, yakınlık hisseder insan. Yaradanın bizim kurban ettiğimiz hayvanlara ve onların etine ihtiyacı yoktur elbette, insanlar arasında yakınlaşmayı, yoksullara yardım etmeyi, paylaşmayı sağlar bu ibadet.

Peygamberimiz de kestiği kurbanı üçe ayırarak, bir parçasını kurban kesemeyen, yoksul ve fakirlere verirmiş. Bir kısmını akraba ve hısımları ile tüketir, bir kısmını da aile fertlerine bırakırmış. İnsanlar bu sayede hem et yerler hemde aralarındaki dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirir ler miş.

Yüz yıllardır süre gelen bu alışkanlık günümüze kadar devam edip gelmiş fakat, bazı anlayışlar bunu özünden yavaş yavaş uzaklaştırmaya başlamış. Örneğin bağış yaparak kurban kesmek, kestiği kurbanın etini kimseye vermemek, ya da çok az ve kötü yerlerinden vermek gibi. Kimine göre de hayvan katliamı olarak değerlendirilmektedir.

Özünde yapmamız gereken paylaşmayı, yoksulu sevindirmeyi esas almalıyız. Mümkün derece kendimiz, akraba eş dost ile birlikte kesmeliyiz kurbanımızı. Hem ibadetin amacına ulaşmış hem de vesile ile hasretlik gidermiş, çocuklarımız kaynaşmış olurlar. Artık bayramlar dışında insanlar, akrabalar birbirlerini görmez, aramaz, hatır sormaz oldular. İş ve görev ortamlarını bahane edip geliş gidişi ziyareti yok olma durumuna getirdiler. Bayramlar önce Anne baba akraba ziyaretleri, sonra buluşup görüşmediğimiz dost ve arkadaşlarımızı arayıp, hasret giderme, ortak mutluluklar yaşama zamanlarıdır, lakin bayram izinlerini fırsat bilip, tatil yapmaya,örf adet ve geleneklerimizi unutur olduk. En yakın akraba bağı olanların bile çocukları birbirine yabancı kaldılar. Akrabalık bağlarımız zayıflamaya yüz tuttu. Herkes bencilleşti, birbirini beğenmeme, kibirlenme, büyüklenmeye başladılar. Toplum olma bilincini kaybeder olduk. Eleştirdiğimiz şeyleri kendimiz de yapar olduk ve bu git gide bize normal gelmeye başladı. Bu millet olarak ne kadar büyük bir tehlikenin eşiğinde olduğumuzun işaretidir.

7,8 milyar nüfusa sahip Dünya da Türk milleti olarak, ulus varlığımıza öncelikle sahip çıkmalıyız, aksi takdirde zayıflayıp millet olma bilincini ve bağlarını kaybeder ve başka milletlerin boyunduruğu altına girmeye mahkum oluruz. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Netice olarak Bayramlarımızı ve milli günlerimizi kendi varlığımız, benliğimiz ve inancımız doğrultusunda yaşamalı ve nesillerimize yaşatmalıyız.
Nice Bayramlarımızı huzur ve mutluluk içinde, uzaktaki lerin kavuştuğu, yakınların buluştuğu günler olarak yaşamak dileğiyle.
Esenlikler dilerim.
M. Ali Topçu
02.07.2023

HOMO SAPİENS

Köy yerinde ikindi vakti oldu.
Çıt yok.
Herkes susmuş, sessizlik konuşuyor.
Zaman durdu sanki.

Birden bir damlama sesi.
“Şıp…Şıp!.”
Alt mahalledeki çeşmenin musluğu bu.
Tamir edilmeli.

O arada yan arsaya bir karga kondu.
Tedirgin ama ürkek değil.

“Gakk!” “Gakk” dedi…

Biraz etrafı kolaçan etti.
Sağa sola baktı, yere pisledi.

Sonra kanatlandı, gitti.

Gece bir domuz girdi o arsaya.

Karganın pislediği yeri eşeledi.

Domuz eşeledikçe toprağın üstündekiler alta indi.

Aylar sonra bir fidan bitti orada.

Karganın pislediği yerde.

Yavaş yavaş büyüdü.

Dal oldu, yaprak oldu.

Ve bir ağaç oldu..

İncir ağacı.

Önce karıncalar sardı ağacı.

Sonra sinekler, sonra börtü böcekler.

En son da kuşlar.

Böcekler ağacın filizlerini, meyvelerini yedi, kuşlar böcekleri.

Alakargalar da incirleri.

Hayvanlar alemi o ağacın çevresinde bir dünya kurmuşlardı kendilerine.

Karganın pisliğiyle harcı karılan, domuzun eşelemesiyle temeli atılan bir dünya.

O yan arsada yaşam böyle süregiderken, bir insan çıktı ortaya.

Arsayı satın almış.

Önce duvarlarla çevirdi dört tarafını.

Üstünü tel örgülerle sardı.

Böylece domuzlar gelmez oldu.

Sonra börtü böcekten şikayet etti.

Etrafı zehire boğdu.

Karıncalar, sinekler, böcekler bir bir öldü.

Ardından onları yiyen kuşlar.

Sadece bir ağaç kaldı ayakta.

Hayvan mezarlığında bir incir ağacı.

Tek başına.

En son onu da kesti adam.

Oradaki hayatı bitirdi.

Bir çuval inciri b*k etti!

İnsan denilen yaşam türünün bilimsel adı, Homo Sapiens.

“Düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” demek.

O zaman düşünelim.

Herkes kendisine sorsun. Ama harbiden sorsun?

Çevreye, doğaya bir karga b*ku kadar katkım var mı?

Bir Homo Sapiens olarak ne faydam var dünyaya…

HERKES YOLCUDUR BU HAYATTA

Aslında sahip olduğun ya da olmaya çalıştığın
Hiç bir şey senin değil
Sahibi olduğunu sandığın şeyleri
Bir gün bırakmak zorundasın
Anneni, babanı, eşini, dostunu
Malını, ünvanını, bedenini
Hatta ADINI bile
Öyleyse
Bu sahip olma tutkusu,
Bu öfke,
Bu kavga, bu patırtı
Bu itiş, kakış
Bu nefret neden?

Unutma…!
Dünya yalnızca bir duraktır
Durakta karşılaştığın herkes
Bir YOLCUDUR
Kendi yolunun yolcusu
Otobüsü gelen yoluna devam eder..

Otobüsümüz gelmeden sarılalım
Bu durakta olmanın
Birbirimizi tanımanın tadını çıkaralım
Kimbilir belki bir daha
Herhangi bir DURAKTA karşılaşmayız…!

Cavit ÇAĞ

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABI

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Mustafa Kemal Atatürk - 20 Ekim 1927

40 PARALIK ADAMLAR

40 PARALIK ADAMLAR

Eylem yapan, hakkını arayan öğrencinin genel adıydı bu.
“40 paralık adamlar”
Peki, neden 10, 20, 30 değil de, 40 paralık adamdı öğrenciler?.

Tarih; Teşrinisani 1924’tü.
Yani 1924 yılının Kasım ayı.
Bundan tam 99 yıl önce.
İstanbul’da tramvay şehir ulaşımı Konstantinopol isimli bir Belçika şirketine aitti.
Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı şirketlerle masaya oturulmuş ve sözleşmeye bazı şartlar konmuştu.
Bu şartlardan birine göre öğrenciler kimliklerini göstermek şartıyla yarı fiyatına tramvaya binecekti.
Belçika şirketi Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm şartlarını kabul etti..
Tramvayda tam bilet 80 para, öğrenci 40 paraydı.
Ancak Osmanlı döneminde her istediği yapılan Belçika şirketi sorun çıkarıyordu.
Öğrencilerden de tam bilet parası, yani 80 para istiyordu.
15 Kasım 1924’te Tıp Fakültesi öğrencileri örgütlendi.
İstanbul’un tüm duraklarında tramvaya binecekler ve 40 para ödeyeceklerdi.
Harbiye durağından binen bir grup öğrenci 40 para verince biletci kabul etmedi ve tramvayda olaylar çıktı.
Kavganın büyümesi üzerine vatman tramvayı durdurdu.
Olay yerine yetişen şirket işçileri ile öğrenciler arasında arbade yaşandı.
Yoldan geçen bazı vatandaşlar da hakkını arayan öğrencilere tepki gösteriyordu.
“Ne olacak, bunlar 40 paralık adamlar”
Bir anda iki el silah sesi duyuldu ve iki öğrenci vurularak yaralandı.
Silahı ateşleyen polis Harbiye karakolunua sığınarak linçten zor kurtuldu.

Ertesi gün İstanbul’daki tüm üniversite öğrencileri ayaklanmıştı.
Belçika şirketinin Beyoğlu’ndaki Metrohan’da bulunan merkezini basıp herşeyi talan ettiler.
Şirket yetkilileri canlarını zor kurtarıp Sirkeci’de bulunan Sansaryanhan’daki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne sığındı.
Polisin ve şirket yetkililerinin tüm girişimlerine ve sözlerine rağmen olaylar 3-4 gün yatışmadı.

Sonunda 21 Kasım 1924’te, yani 99 yıl önce bugün Konstantinopol şirketi pes etti.
Artık öğrenciler her yerde tramvaya 40 paraya binecekti.
Bu, Cumhuriyetin ilk toplu öğrenci eylemiydi ve başarıyla sonuçlanmıştı.
İki öğrenciyi yaralayan polis memuru Hüseyin Efendi ise, “Silahım kendiliğinden ateş aldı” deyince, hapisten kurtuldu ama meslekten el çektirildi.
Bugün öğrenciler toplu ulaşım araçlarına yarım biletle biniyorsa, bu 1924 yılındaki o “40 Paralık adamlar”ın sayesindedir..
Eskilerin öğrencilere “40 paralık adamlar” demesinin nedeni de budur..Alıntıdır

EVLADI FATİHAN

EVLADI FATİHAN

Aşağıda paylaşacağım değerlendirme 1957 yılında ailesi ile Türkiye ye Ohri den göç eden, eğitimini Ankara da tamamlayıp Devlet Opera ve Balesinde uzun yıllar Opera Solist Sanatçısı olarak görev yapan, emekli olduktan sonra atandığı Makedonya da Kültür Ateşeliği sırasında, Atatürk’ün eğitim gördüğü Manastır Askeri İdadisi binasının restorasyonunu sağlayan değerli bir Atatürkçü Şakir İlyasoğulları’ na aittir.

Değerli Dostlar!

Bu günkü yazımın başlığı EVLAD- I FATİHAN dır. Atalarımızın Süleyman Paşa ile Rumeliye geçişiyle ; Sultan Birinci Murat Han zamanında 1382 yılında Manastır, 1389 Ylında Haçlı Ordularına karşı zaferle sonuçlanan Kosova Meydan Savaşı ve 1392 Yılında da Yıldırım Beyazıt Han zamanında Üsküp Fethedilmiştir.Fetihle beraber bu verimli Balkan Topraklarına, Konya – Karaman – Balıkesir Karesi- İnegöl ve Sinop tan bir çok aile iskan maksadıyla gönderilmiştir. Uzun ve meşakkatli , at sırtında ve kağnı arabalarıyla geçen bu yolculuk sonunda , Türkler bu topraklara hiç kimsenin ne malına ne de mülküne dokunmadan yerleşmişlerdir. Boş olan arazilere yerleşmişler ve daha çok tarım ve el sanatlarıyla geçimlerini sağlamışlardır. Atatürk’ün Manastır Askeri İdadisinde Tarih öğretmeni olan Binbaşı Tevfik Bey’in 1911 Yılında yayınlanan ve daha sonra da Makedoncaya çevrilen Tarih Kitabına göre, Makedonya ‘ya gelen Türkler el sanatlarını geliştirmiş ve bu topraklara pirinç- pamuk -tütün ve susamı getirmişlerdir.Bu topraklardaki Türklere Evlad-ı Fatihan dendiğini bilmektesiniz.

Büyük Önderimiz Atatürk de bir Evlâdı Fatihandır.Bizler için ” MUHACİRLER KAYBEDİLMİŞ TOPRAKLARIN MİLLİ HATIRALARIDIR ” sözünü söylemiştir. 530 yılı aşkın süre kaldığımız Balkanlardan yine çok meşakkatli yolculuklarla, senelerce evvel ayrıldığımız Anavatan topraklarına tekrar dönüş yaptık. Bana göra bizler asla göçmen değiliz. Tarih bilgisinden yoksun ya da kasıtlı olarak az sayıda olsa dahi, bazı haddini bilmezler, Bizlere “Burada Türkleştiler ” ya da bizleri Suriyeli mültecilerle bir tutma aymazlığını gösterme cür’etini göstermişlerdir. Bu kişilere Rumeli kökenli bir çok sivil toplum kuruluşu , gereken sert demarşı göstermişlerdir. Osmanlı ilk toprak kaybını 1699 Yılında yapılan Karlofça ” (Sırbistan’da Karlovats) anlaşması ile yaşamıştır. Buralardan iskan edilen Türkler yine Osmanlının egemenliği altında bulunan güney topraklarına yerleşmişlerdir. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonunda, ki bu savaşa 93 Harbi de deniyor , artık Osmanlı kaybettiği topraklardaki evladı fatihanlar, Anavatan’a özellikle İstabul’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç etmek için Bosnalı Sırp Şair Aleksa Şantiç ” Burada Kalınız “adlı şiirinde ” Oradaki güneş sizi buradaki gibi ısıtmaz demiştir. Doğup büyüdüğünüz ve Vatan bildiğiniz topraklardan bir meçhule doğru gidişi ancak bunu yaşayanlar bilebilir. Bana göre göç anlatılamaz, onu ancak yaşayanlar bilebilir. Yakın arkadaşım eski İzmir Milletvekili Sn.Kemal VATAN , ” GÖÇ ATEŞTEN GÖMLEKTİR ” der. Makedonya’nın incisi sayılan o güzelim Ohri’den Anvatan’a göç ederken rahmetli Annem 40 , nenem ise 67 yaşında idi. Müslüman ve Hristiyan komşularımız ve Annem ile merhum Nenemin ağladıklarını dün gibi hatırlıyorum. Nenem Hristiyan komşumuza kedisini emanet ederken, “Aman kedime iyi bak diyordu. ” Kısmetmiş seneler sonra ise hem Nenem hem de Annem , doğup büyüdükleri bu toprakları akraba ve komşularını tekrar görebildiler. Ancak , bazı evladı fatihanlar , doğup büyüdükleri bu toprakları bir daha göremeden hayata veda ettiler. Rumeliden ikinci büyük göç ise, 1912-1913 Yılları arasında yaşanan Balkan Savaşları Faciasından sonra olmuştur. Savaşan taraflara bakılırsa , ben bu savaşlara Haçlı Seferi diyorum. Çok zor kış şartları arasında , kar ve çamurlu yollarda yaya ve kağnı arabalarıyla İstanbul’a kadar yapılan bu geriye dönüş sırasında Türkler yollarda saldırılara uğramış ve maalesef katledilmişlerdir. Kaynak” “Balkan Savaşları “adlı İngilizlerin KARNEGİERA RAPORU adlı Makedonca kitap “. Daha sonra ise 30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan ile imzalanan “MÜBADELE ANLAŞMASI” Bu anlaşmaya göre ” Selanik- Kostur- Girit- Batı Trakya’da belli bölgelerde yaşayan Türkler , Türkiye de İzmir -Bergama -Ayvalık – Çeşme -Mudanya -Trilye (Zeytinbağı) Nevşehir’de Mustafa Kemal Paşa- Niğde de Güzel Yurt gibi yerleşim yerlerinde yaşayan eşit sayıdaki Rum aile ile mübadeleye tabi tutulmuşlardır. Bu anlaşmaya göre , Yunanistan’da yaşayan Türkler oradaki gayrimenkullerini olduğu gibi bırakacak , burada Rumların terk ettiği ev ve arazilere yerleşeceklerdir. Bu göç sonrası bazı Rumlar ve Türkler evlerine yerleştikleri ailelerle irtibat kurmuş ve karşılıklı olarak birbirlerinin misafiri olmak suretiyle , tekrar doğup büyüdükleri bu topraklardaki anılarını tazeleme fırsatını bulmuşlardır. Sonraki büyük Göç ise 1951 ylında Bulgaristan ile yapılan göç anlaşmasıdır. Bu soydaşlarımıza Devletimiz , Mudanya’da , Alaşehir de tarım arazileri vermiş,ayrıca Ankara da Varlık Mahallesinde tek katlı bahçe içerisinde birer konut yapmıştır. Gelelim benim de aile efradımla birlikte 25 Nisan 1957 tarihinde Anavatanıma geri geldiğimiz ” Yugoslavya Halk Cumnhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yapılan 1953 yılı göç anlaşmasıdır. Bu anlaşma Yugoslavya Cumhurbakanı TİTO’nun yazlık Rezidansı olan Adriyatik Denizi Hırvatistan sahilinde bulunan BRİONİ adasında yapılmıştır. Türk tarafını merhum Dış İşleri Bakanımız Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ – Yugoslavya tarafını ise Dış İşleri Bakanı Koça POPOVİÇ temsil etmiştir. Bu anlaşmaya göre ; Yugoslavya Topraklarında yaşayan Türkler , diledikleri takdirde Türkiye ye göç edebileceklerdir. Ancak göç edecek kişinin Ana ya da babası ya da her ikisi Türk olacaktır. Göç edecek olan aileyi Türkiyeden bir tanıdığı kişi, Noter aracılığıyla bir belge tanzim edecek ve göç edecek olan kişilerin iş bulma ve geçimleri konusunda garanti verecek ve bu aileyi öyle davet edecektir. Takdir edersiniz ki Komünist Rajimlerde bütün üretim araçları Devletin elindedir. Türkler o değerli arazilerini ya da evlerini kime satabilirlerdi. Ya da biz ,Ohriyi bilenler bilir, Sahilde bulunan evimizi kime ve kaç paraya satacaktık. Bu mülklerimizi yok pahasına sattık ve Anavatanımıza beş parasız göç ettik. Sıkı komünist rejimi eğer göç edecek ailede tek bir altın bile bulsa hapse atardı. Kaldı ki Belgrad’da bulunan TC Büyükelçiliğine aile reisinden bir taahhütname alınıyordu. Bende bir fotokopisi bulunan bu taahhütnamede özetle ” BEN ANAVATANA SERBEST GÖÇMEN OLARAK GÖÇ ETMEYİ KABUL EDİYORUM.

ANAVATAN’A GÖÇ ETTİKTEN SONRA ; NE KENDİM NE DE AİLE EFRADIM İÇİN DEVLETTEN HİÇ BİR MADDİ KATKI TALEBİNDE BULUNMAYACAĞIMI TAAHHÜT EDERİM.

deniyordu.

Bana kalsa bu anlaşmaya “Türklerin Gayrimenkullerinin değeri üzerinden Devletçe satın alınması ve belli bir orandaki paranın transferine” maddesi eklenmeliydi. İyi ki Anavatanımıza geri geldik , çok küçük yaşta babamı kaybettiğim için Ankara’da dokuz yıl süreyle bir gecekonduda yaşadık. Hepimiz belli bir yere geldik. İş İnsanları-Siyasetçiler- İlim Adamları- Sporcular-Edebiyatçılar- Askerler- Sanatçılar ve Anavatanımıza faydalı çeşitli kişiler yetişti aramızdan. Şimdi artık üçüncü nesil de yetişti.

25 Nisan 1957 günü saat 12.30 da Sirkeci Garına giren Buharlı Tren’den inince Anavatan toprağını öperken yaşadığım onur, heyecanı aynen yaşıyorum ve hayata veda edinceye kadar da yaşayacağım.

En son toplu göç ise 1989 yılında bu gün lanetlenmiş bir komünist olan Bulgaristan Eski Devlet Başkanı Todor JİVKOV ‘un , hamisi Ruslara güvenerek soydaşlarımza karşı uyguladığı baskı ve asimilasyon politikası sonucunda yaşanmıştır. Büyük Devletimiz bu soydaşlarımıza birer sosyal konut vermiştir. Bizlere Bulgar göçmeni ya da Makedonya göçmeni demek yanlıştır. Doğrusu Makedonya Türk’ü – Bulgaristan Türk’ü şeklinde olmalıdır. Ayrıca Türkler Bitola demez Manastır derler. Ohrid demezler , Ohri derler.

Makedonya ya hemen hemen her yıl gidiyorum. Bir gidişimde evimizin çeşmesinden 5 lt su ve bir poşet toprak alıp Anne ve nenenim mezarlarının toprağına döktüm. Bizleri Anavatanımıza tekrar getiren büyüklerimize şükran ve rahmet diliyorum. Benim o topraklarda ; Atalarımızın bıraktığı Han -Hamam-İmaret-Cami ve Külliyeler- Köprüler ve Bedestenler-Çarşılar-Saat Kuleleri ve çeşitli taşınmazlar var. Ama en önemlisi Atatürk’ün doğduğu ev o topraklardadır. Atatürk’ün Babası Ali Rıza Efendinin doğduğu ev oradadır.Atatürkün Liseyi bitirdiği bina oradadır. Orada benim akrabalarım ve Soydaşlarım vardır.

Onun için Ben asla

ELVEDA RUMELİ DEMEM. Size esenlik dileklerimi sunuyorum.

Alıntıdır.

BALKAN’LARDAN GÖÇ EDENLER TÜRK’MÜDÜR!!! MERAK EDENLER ÖĞRENSİN DİYE!!!

BALKAN’LARDAN GÖÇ EDENLER TÜRK’MÜDÜR!!! MERAK EDENLER ÖĞRENSİN DİYE!!!

Karamanoğlu Beyliği Yörük Türkleridir. Moğollar 1222 yılında Orta Asya da Özbekistan ve Türkmenistan’ı işgal etmişti. Anadoluda ise o zaman Büyük Selçuklu Devleti bulunuyordu. Oğuzların avşar boyuna ait olan Karamanoğlu Beyliği 1228 yılında Moğol baskısından dolayı Anadoluya göç etmişler. Karamanoğlu Beyi Hacı Bektaşi Veli’nin müritlerindendir. Nuri sufi dir.anadoluya ulaşınca Büyük Selçuklu Beyi Alaattin Keykubat Karamanoğlu Beyliğini Karaman ilinin Toros dağlarının içinde bulunan Ermenek ilçesine yerleştirmiş. 1242 yılında vahşi Moğollar Anadoluya ulaşmış ve Büyük Selçuklu Devleti’ni savaşta yenip zayıf hale getirmiş. Selçuklu Devleti zayıflayınca Anadolu’daki Türkler on beylik haline dönüşmüş. Bu beylikler

1. Karamanoğlu Beyliği

2. Kadir Burhanettin Beyliği

3. Eşrefoğulları Beyliği

4. Aydınoğulları Beyliği

5. İnançoğulları Beyliği

6. Alaiye Beyliği

7. Tacettinoğulları Beyliği

8. Çobanoğulları Beyliği

9. Dulkadiroğlu Beyliği

10. Ramazanoğulları Beyliğidir.

Osmanlı Beyliği 1289 – 1300 yıllarında Eskişehir Sögütte kurulmuştur. Selçuklu Devleti 1300 yılında çöktü. Osmanlılar batıda Bizans toprağı olan Bilecik, Bursayı alarak batıda ilerlemeye devam etti. Daha sonra geriye dönerek Anadolu’daki Karamanoğlu Beyliği dışındaki Beylikleri teker teker savaşarak topraklarına kattı.

Anadolu’da en kuvvetli beylik olar Karamanoğlu Beyliğini topraklarına katmak için aralıklı olarak 100 yıl savaşmıştır. 1277 yılında Karamanoğlu Beyliği Moğollar ve Selçuklular savaş yaparak onları yenmiştir. Karamanoğlu Beyliği Konyayı alarak Türkçenin Anadoluya yerleşmesine neden olmuştur.

Çünkü o yıllarda Anadoluda Farsca, Arapça gibi dillerde konuşuluyordu, Karamanoğlu Beyi Mehmet Bey Konyayı aldıktan sonra Anadoluda Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye emir yayınlamıştır. Osmanlılar 1374 yılında Balkanlara ulaşmış ve Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu almasıyla çok güçlenmiştir.

Fatih Sultan Mehmet Anadoluda bulunan Karamanoğlu Beyliğiyle 1466 savaş yaparak yenmiştir.

Fatih Sultan Mehmet oğlu Cem Sultanı Karamana yollayarak 1466-1486 Karamanoğlu Beyliğinin başına geçmiştir. 20 yıl içerisinde Karamanoğlu Beyliğini tamamen bitirmek için Karamanoğlu Beyliği halkını Balkanlara göç ettirmişler ve yerleştirmişlerdir.

Bugünkü Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan. Böylelikle Balkanlar Türk yurdu olmuştur.

Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Karamanoğlu Yörük Türklerindendir. Dedesi Hafız Ahmet Efendi Karamanoğlu Beyliğinden Yunanistan’nın Manastır vilayeti Kocacık Nahiyesine yerleşen Yörük Türklerindendir.

Annesi ise Aydınoğulları Yörük Türklerindendir. 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu Ruslarla savaş yapmış, Plevne savaşın komutanı Gazi Osman Paşa bu savaşta galip durumundayken; İstanbul da Sarayda ihtilal yapılmış ve Padişah Abdülaziz tahtan indirilmiştir.

Bu kargaşadan dolayı Gazi Osman Paşaya yiyecek ve cephane yeterince ulaşamamıştır ve Gazi Osman Paşa yenilmiştir. Ruslar, Bulgar milisleri birlikte İstanbul Yeşil Köye kadar ulaşmıştır.

Rus ordusunun önünde 1 milyon iki yüz bin Türk İstanbul’a ulaşmak için göç etmiştir. Göç eden dört yüz bin Türk yollarda soğuktan ve açlıktan ölmüştür. Berlin antlaşmasıyla Ruslar geri çekilmiş ve Bulgaristan’ın yarısına muhtariyet verilmiştir, Dış işleri Osmanlı tarafından iç işleri ise Bulgarlar tarafından yürütülecektir. 1902’ye kadar göç ve Türk direnişi devam etti. 1912-1914 Balkan Savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu Balkanları tamamen kaybetmiştir. Balkanlarda milyonlarca Türk kalmıştır. Cumhuriyet döneminde1926 Yılında Mubadele Olmuş ve Yunanıstan ve Balkanlardan Türk Halkıyla Gayri Müslümler Değiştirilmiş daha sonraki yıllarda devam etmiştir.1938,1950,1968,1979,1989 yılları arasında bir milyon Türk Anadolu’ya gelmiştir. Halen milyonlarca Türk Balkanlarda yaşamaktadır. Balkan Türklerinin kökeni Karamanoğlu Beyliğinin Yörük Türkleridir.

**********

ve merak ediyorum bunca yazıyı uğraşarak yazıyoruz paylaşıyoruz peki kaç kişi okuyor. Okuyanlardan rica etsem yorum yapabilir ve pasylasabilirmi…

GAMZEDEYİM DEVA BULMAM

GAMZEDEYİM DEVA BULMAM

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır. “Gamzede’yim Deva Bulmam” şarkısı da bu tür şarkılardan biridir. Hemen belirtelim, Gam-zede, üzüntü sebebiyle kötü duruma düşmüş anlamındadır.

Hikayenin kahramanı Kemani Tatyos Efendi’nin kendi cemaatinden çocukluk aşkı bir sevdiği varmış. Aile o tarihlerde Erivan’a göç ettiğinden evlenememişler. Aradan uzun seneler geçmiş Tatyos efendi evlenmiş çocukları olmuş ancak kadın hiç evlenmemiş ve bir gün İstanbul’a dönmüş. Bunu öğrenen Tatyos Efendi sözlerini de yazarak bir eser bestelemiş.

Kısa zaman sonra Beyoğlu’nda bir meyhanede gece nihayete ererken birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken birlikte oturdukları Vasili ve Ahmet Rasim Bey de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıyı ilk defa söylemiş.

Gamzede’yim deva bulmam,

Garibim bir yuva kurmam,

Kaderimdir hep çektiren,

İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terketmiyor,

Hiç de fasıla vermiyor,

Nihayetsiz bu takibe,

Doğrusu ta’kât yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri,

Uğraşma gel Tatyos gayri,

Eserin çok kıymetin yok,

Git talihine küs bari.

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur. Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhane de kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar. Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hânende ne sâzende kalıyor.

Şarkıyı besteledikten bir ay sonra Tatyos Efendi vefat ediyor naaşı klisede iken otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim’in yanına üzerinde ‘Tatyos ile birlikte defnedilecektir’ yazılı bir zarf bırakıyor. Yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile birlikte toprağa verilecek zarfın içinde şu dizeler yazılıdır;

Gamzede’sin devân benim

Garip kuşsun yuvan benim

Çektiğimiz yeter gayri

Kaderimsin inan benim.

Ta’kât yetişmez eleme,

Bülbül imrenir çileme.

Bizim şu kara sevdamız,

Kalsın öteki aleme.

Elbet kadrini bilirim,

İste; canımı veririm.

Küsme talihine Tatyos

Çok durmam ben de gelirim.

ALINTIDIR

HAYAT DEDİĞİN

Ünlü işadamı Üzeyir Garih bir seminerinde;
“HAYAT, havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur. Bu toplardan sadece bir tanesi lastiktir, diğer toplar ise camdandır.
Bu toplar; 1-işimizi,2-ailemizi,3-sağlığımızı,4-dostlarımızı ve 5-benliğimizi temsil etmektedir.
Bu 5 top içinde bir tek İŞİMİZ lastik toptur.
Onu düşürürsek zıplatabiliriz. Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından, düşerse kırılırlar ve yerlerine konulamazlar.
Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.
Oysa hepimiz O lastik topu tutabilmek uğruna, diğerlerini kırıp dökeriz.”
İnsanoğlu, yeryüzünde kalp kıran tek canlıdır. Öyle ki kalp kırmak, dönüşü olmayan bir yol gibidir ve aslında en büyük zararı; kalp kıran kişinin kendisi görür.

Herkesin bildiği bir hikaye:

Oldukça önyargılı ve devamlı kalp kıran bir çocuk vardır. Devamlı arkadaşlarını kaybetmesi üzerine çocuğun babası birgün oğluna “Her kırdığın kalp için buraya bir çivi çak” diyerek bir tahta verir.
Oğul, babasının dediğini yapar ve her kırdığı insan için tahtaya bir çivi çakar. Bir süre sonra bakar ki, tahta çivilerle dolmuştur. Tahtayı babasına gösterir ve babası “Şimdi ise kırmış olduğun insanların gönlünü al ve her kazandığın kalp için tahtadan bir çivi sök” der.
Geçen zaman içerisinde çocuk söyleneni yerine getirir ve çiviler tamamen söküldüğünde tahtayı göstermek üzere babasına götürür. Ancak tahta delik deşiktir ve tahtayı gören baba şöyle der;

“İnsan kalbi tahta gibidir oğlum. Kırdığın kalbi belki düzeltirsin, ancak izi her daim kalır”
Dostlarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca sarılın onlara, tıpkı hayata sarıldığınız gibi. Çünkü onlarsız hayat anlamsızdır.

Hayatı çok hızlı koşmayın. Nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.”

Camdan toplarınızın hep havada olması dileğiyle, kalın sağlıcakla…

Alıntı

HALK VE FARK EDEBİLİRSE SAHİP OLDUĞU GÜÇ.

Size Arjantin’de yaşanmış gerçek bir hayat hikayesi yazdım. Mutlaka okuyun…
Enflasyonu bahane eden yumurta satıcısı 1 koli yumurtanın fiyatına %100 zam yapmıştı. Artık daha fazla para kazanmasının zamanının geldiğini düşünüyordu. O sabah hüzünlü bir yüz ifadesiyle iş yerini açsa da aslında çok mutluydu. Zengin olamamasının nedenini hep dürüst olmasına bağlamıştı ama artık o güzel günler yakındaydı. Fakat yine de yaptığı zamdan dolayı üzgünmüş gibi yapmalıydı.
Çok geçmeden her hafta 1 koli yumurta alan müşterisi yine iş yerine gelmişti fakat yaşlı kadın fiyatı görünce gözlerine inanamadı. Sebebini sorunca da:
-Toptancılar zam yaptı efendim. Malum enflasyon da var, biz de haliyle fiyatları arttırdık. Dedi.
Yaşlı kadın bu duruma çok kızmıştı ve usulca koliyi tezgaha bıraktı.
-O zaman kalsın, ben yumurta yemeden de yaşarım. Yeter ki Arjantin bu zamdan etkilenmesin dedi. Satıcı onun bu hareketi karşısında büyük bir kahkaha atmak istese de üzgünmüş gibi davranmaya devam etti.
Lakin kadının bu cümlesi nasıl olduysa ülkede viral oldu ve kimse o hafta yumurta almadı. Ertesi gün yumurta toptancıları hem zam yapmaya devam etti hem de fiyatlar biraz daha artsın diyerek ürünlerin çoğunu soğuk hava depolarında stokladılar.
Takip eden günlerde durum değişmemişti, fiyatlar artıyor ama tüm Arjantin halkı sanki aralarında anlaşmışlar gibi yumurta almamaya devam etti.
İkinci hafta toptancılar homurdanmaya başlasa da “Nasıl olsa bu zamlara alışacaklar ve mecbur yumurtaları gidip alacaklar ” dediler.
Üçüncü hafta ülkede yumurta parakendecileri iş yapamadığı için yavaş yavaş kepenk kapatmaya başladı ve bunu toptancılar takip etti. Derken ülkede iflas etmeyen toptancı neredeyse kalmamıştı. Çiftlik sahipleri alacaklarını alamadıkları için onlar da hızla konkortoto ilan etmeye başladılar. Artık hepsi pişman olmuş ve aralarında bu durumu nasıl düzelteceklerini konuşmaya başlamışlardı. En iyisi bir televizyon kanalına çıkıp Arjantin halkından özür dilemek dediler ama sonuç değişmemişti. Ülkede ne bir grev ne de bir isyan vardı ama halk öylesine kenetlenmişti ki kimse bu özrü kabul etmedi ve yumurta almamaya devam ettiler.
5.Hafta toptancılar şu kararı aldı:
“Hatamızı fark ettik ve özrümüzü kabul etmeniz için de yumurtaları zam gelmeden önceki fiyatın da yarısına indirmeye karar verdik. Bizleri affetmelisiniz çünkü tavuklar ölmek üzere!”
Bu gerçek hayat hikayesini durup dururken size neden yazdım bilmiyorum ama bugünlerde gıda ürünlerinin fiyatı ne zaman yükselse aklıma nedense hep Arjantin halkı geliyor.
Acaba orada tavuklar hala yaşıyor mudur? 🛠

Alıntıdır 🛠

Hey Onbeşli

‘Hey onbeşli onbeşli’ türküsünün hazin hikayesidir… Çanakkale Muharebeleri’nde verilen zayiatın karşılanması için, Padişah tarafından  önlem alınır. Sultan Beşinci Reşad, 27 Mayıs 1915’te bir emir yayımlar. Lise öğrencileri de cepheye çağrılacaktı. Savunma Bakanlığı da bu emre dayanarak 18 yaşındakilerin birliklere teslim olmalarını ister (Rumî Takvime göre 1315 yılı (Miladi takvime göre 1899) doğumlulardır. 15’liler 15 yaşında […]

Hey Onbeşli

ÇANAKKALE’Yİ BİR DE GEÇEMEYEN LERDEN DİNLEYİN

Çanakkale’yi, bir de geçemeyenlerden dinleyin…

Karşımızdaki bir Türk siperinde silâhın ucuna takılmış beyaz bir iç çamaşırı yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki tarafın siperdekileri silahları üzerine doğrulmuş, dikkatle onu takip ediyordu.
Siper ardından iri yapılı bir er yükseldi;
Kesin tavırlarla yükselttiği çamaşırı silâhı sipere attı.
Kendine güvenen tavırlarla yavaş yavaş yaralıya doğru ilerliyordu. Karşı taraf ve çevresiyle ilgilenmiyor; herkes donup kalmış Türk askerini seyrediyordu.
Şaşkınlıktan kurtulabilen askerler Mehmetçiğe nişan almaya çalışıyorlardı. Türk askeri, hiçbir şeye aldırmadan yaralının yanına geldi. Nazik yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti. Yaralıyı yerden kaldırdı. kolunu omzuna koydu.
Yavaş ve emin adımlarla yaralıyı bizim tarafa getirdi. Siperimizin üzerine yavaşça bıraktı, geldiği gibi kendi siperine döndü. İngiliz siperlerinde şaşkınlık devam ediyordu!
İngiliz komutanı:
“Korkak sıçanlar… cesaret örneği görün… Hele bunlarla birlikte aynı cephede savaşmanın tadına doyulmaz… Bu yiğit Türk çocukları keşke dostumuz olsalardı. Bu kahramanlarla savaş değil , dostluk yapmalı… Dostluk.”
Bu Türk askerine teşekkür bile edemedik.
Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.

Şimdi okuyacağınız olay ise, insanlara çok çekici gelen ve aklınızda kolaylıkla yer eden bir yumuşaklığı ve tatlılığı vardır.

Çanakkale Savaşları’nda, Fransız kuvvetlerine komuta eden General Guro, bir kolu ile bir bacağının bir kısmını, savaş sırasında bırakarak yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar edebilirsiniz.
Hiç unutmam. Biraz evvel doğa çevremizde en nefis güzellikteydi. Su çiçekleri, leylaklar, Peygamber çiçekleri, papatyalar bir gökkuşağı âlemi oluşturuyorlardı.
Şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo, kan revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk.
Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıplar vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım.
Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk Askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık:
“Niçin, öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun? “
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
“Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi! Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok! İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!.. “
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu hissettim!
Çünkü, Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı!..
Az sonra ikisi de öldüler!!!

Bu olayların kahramanları bizim canımız, bizim cevherimizdir. Biz onların torunlarıyız. Övünelim, iftihar edelim, çünkü, o cevherin damarından geliyoruz.. Alıntı

TARİH TÜRK İLE BAŞLAR

Atatürk’ten önce Tarih, Osmanlı’nın tevatürden kuruluşuyla başlatılıp, hadisçilerin uydurduğu İslam tarihiyle süslenip anlatılırdı. Türklerin İslam tarihindeki önemli yeride anlatılmazdı! Atatürk, Türk Tarihini Sakalardan başlatıp ezber bozduğu için Türklüğe yabancılaşmışlar ve Türklük düşmanları sevmedi!

Atatürk, ümmet tarihiyle uydurma hanedan tarihinden farklı olarak Büyük Türk Tarihinin bilinmesi ve gençlerin özgüvenli yetişmesi için Türk Tarih Tezini hazırlatmıştı. Yarım yamalak Osmanlı,Selçuklu ve İslam tarihinden binlerce yıl geriye gidip Türkün gerçek tarihini okutmuştu.

ilk Altın elbiseli adam, 1969’da Kazakistan’ın Almaata şehrinde bulundu. Garaj yapmak ve yolu düzlemek için yapılan çalışmalar sırasında tesadüfen bulundu. Arkeologlar tarafından incelenen Esik kurganı adlı Sakalara ait kurgandan çıkarılan binlerce altın parçadan oluşturulan zırhın MÖ 5. yüzyıla ait olduğu, kurganın bulunduğu bölgedeyse MÖ 5.yy.’da SakalarınHüküm sürmüş olduğu gerekçesiyle, Altın Elbiseli Adam’ın, Saka prens veya prensesi olduğu ortaya konuldu.

Arkeologlar kurganı açtığında içeride çok değerli eşyalarla karşılaşmış. Bunlardan biri de, çizmesinden başlığına, kemerinden kılıçlarına kadar her şeyi saf altın olan bir elbise. Altın elbisenin başlığı ok ve tuğlarla süslü. Alın hizasında koç, geyik ve at kabartmaları var.

Kaftan ve çizme üçgen biçiminde işlenmiş, küçük altın levhalar yan yana ve üst üste dikilerek adeta altın bir zırhla kaplanmıştır. Kıyafette kullanılan ipliğin altın olduğu ve altın eğrilerek iplik haline getirilmiştir. Saf altından yapılan böyle bir elbise dünyada tektir.

Kurgandan çıkarılan bir de belli bir kısmı kırılmış gümüş bir kadeh vardı ki, bu kadeh diğer her şeyden daha fazla önem arz ediyordu. Kadehin üzerinde Orhun Yazıtlarındaki Kök Türk harflerine benzeyen 24 harften oluşan bir metin yazılmıştı. Bu yazının tarihi de en az 2500 yıldı
Türkler yazıyla, MS 732 de Orhun Yazıtlarıyla tanıştılar diyen kitle var ya!! işte onlar bu gümüş tasın ve altın elbiseli adamların bulunmasından hiç hoşlanmadılar. Çünkü bu cahillerin kimisi İskitlere İranlıdır kimisi Yunanlıdır derdi. Oysa Sibirya’da ne arasın İranlı, Yunanlı
Başlarda Kırım kurganlarından çıkan altınlar için, “bunları Yunanlılar yapmıştır bile dediler!” Kazakistan ve Sibiryadan çıkanları da görünce, bazı namuslu bilginler itiraf edip dediler ki, Yunanlı da, İranlı da Sibirya’da hiç bulunmamıştır, Sibirya Saka Türklerinin vatanıdır.
Çünkü bazı araştırmacılar Gümüş Tastaki bu yazıyı “Khan Uya üç otuzı (da) yok boltı. Utugsi tozıltı.” yani “Tigin 23’ünde öldü. Esik halkının başı sağ olsun.” şeklinde okudular. Dolayısıyla, yazının Türkçe olduğunu ve kurganın da Türklere ait olduğunu ortaya koymuşlardı.

Esik’teki mezarda bulunan yazı 25 asırlık bir belge idi. Esik höyüğünde bulunan altın elbise ve diğer eşyalar Alma-Ata müzesindedir.

DİPÇE; Hall, Mark E. Towards an absolute chronology for the Iron Age of Inner Asia. Harmatta, Janos. History of Civilization of Central Asia.

Ekim 1999’da, Kazakistan’ın batısında bulunan Atırav bozkırlarında yer alan Araltöbe kurganında ikinci “Altın Elbiseli Adam’ın” kalıntıları ortaya çıkarıldı. Sonra 3-4 tane daha bulundu. Bu duruma, Yunan, İran, Rusların yanı sıra Apocularda bozuluyor tabi.

Üçüncü “Altın Elbiseli İnsan”,
2003 yılında, Doğu Kazakistan bölgesinin Şiliktı kurganlarından çıkartılmıştı.
2017 yılında da Doğu Kazakistan Eyaleti’ndeki Berel vadisinde Zeynolla Samaşev’in başkanlık ettiği arkeolojik kazılarda yeni bir ‘Altın Elbiseli Adam’ daha bulundu. Bu bulunan 4. “Altın Elbiseli Kişi” idi…

Kazak_Türklerinden arkeolog Prof. Kemal Akişef, Issık kurganını gezdim, o bölgede onlarca Kurgan var.
Kalıntılardaki yazının Türkçe olduğunu bir Türkolog olarak doğrulamak isterim dedi.
Kalıntılardaki yazı Türkçe, Bu yazıları yazan halk da Türk Halkıdır dedi kimse gık diyemedi.
Alman asıllı Rus Türkolog Vasili Vailyeviç Radlof veya Wilhelm Radloff, uzun yıllar boyunca yazının Türkçe olduğunu reddetti, çok sonra kabul etti. Önce Soğdça dediler, Persçe dediler ama Türkçe diyemediler. Oysa Turani dil ailesinin 1850 lerde kitabını yazan Max Müller idi.
Avrupalı Türkologlar “pes artık bu kadar da uydurulmaz”
deyip bu dil “Türk dillerindendir”diye yazmaya başlayınca Ruslar bu
“Türk dil” lafını lütfen! kabul etti.
Türk soylu olduklarını her fırsatta dile getiren Macar Türkologlar da Rus meslekdaşlarıyla uzun süre alay ettiler.
Oradaki harfler Orhun alfabesinin arkaik(eski) şeklidir. Türkiye’den de çok sayıda Türkolog o yazıların Türkçe olduğunu tescillemeye gitti o yıllarda. Sovyetler yıkıldıktan sonra daha rahat çalışma imkanı bulan antropologlar aynı bölgede bulunan diğer kurganlardan çıkarılmış yeni iskeletlerden DNA örnekleri elde etti. Aynı şekilde söz konusu kişilerin ant kadehi, kıyafet gibi kişisel eşyalarından da epey genetik malzeme(dna )elde edildi. Kurgan bölgesi genişlemişti. Esik,Anav,Karasuk bölgeleri de dâhil oldu. Ekip de genişletilmiş; Türkologlar ve
Etnologlar da katılmıştı.
Kazak Türk antropologlar Meryemgül deneyi ile Esik sâkinlerinden olan Sakaların günümüz Türkleriyle genetik kardeş (%97oranında) olduğunu da kanıtladılar.
Bu kardeşlik sadece ‘Orta Asya Türkleri’ni değil, tüm Türkleri içine alıyordu.
Çünkü Anadolu’da varlığını daha kapalı bir şekilde sürdüren Türkmen, Oğuz grupları da araştırmaya dahil edildi.
Küçük bir göçebe (yörük) kızı olan Meryemgül’den alınan gen ile kurganlardan çıkarılan dnalar karşılaştırıldı.
Sonuç %97 oranında benzerlik.
22-Yani şöyle anlatayım; aynı anne ve aynı babaya sâhip iki kardeşe DNA testi yaptırsa ortaya çıkacak olan sonuç çıktı bu testten. “Aynı sonuç Sagalassostan da çıktı”
Ruslar bu çıkan sonuç karşısında sessiz kaldı.
Atalarımızın dediği gibi mızrak çuvala sığmayacağı için sonunda kıvırıp duran Rus Türkologlar da tarihi gerçeği onayladı.
Tarih; Meryemgül testi ile gerçeği haykırdı.
Uluslararası Türkoloji camiası bayram ederken; altından iplik yapıp elbise dikenlerin Türkiye’de oturan torunlarının bir çoğu tek nefes bile duymadı …
YUH YANI YUH !!!
Atatürk bir taraftan içerideki algıyı kırıp, tevatürden ibaret Osmanlı, Selçuklu ve İslam tarihi yanında! gerçek Türk Tarihinin de ortaya çıkartılıp okutulmasını istiyor, bir taraftan da Yunan, İran ve Rusların çaldığı Türk Tarihine sahip çıkıyordu.
Herodot tarihi der ki; M.Ö. 625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/İskit ordusunu (Alper Tunga’yı) yenene kadar tüm Anadolu’ya Sakalar hakimdi. Sakalar, İskitler MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardır.
-Atatürk, Anadolu en az 7 bin yıllık Türk beşiğidir demişti Alacahöyük kazılarından çıkan buluntulara bakarak.
Sümer dedi, Eti dedi, Turukku dedi, Saka dedi, İskit dedi…
Türk Tarih Tezini küçümseyip okullardan kaldıranlar utansın!!
Şimdi masal ve maval anlatıyorlar yine!
Kramer ile Prof. Osman Turan hoca, Sümerce’deki binden fazla kelimenin kökeni Türkçedir dediğinden beri üfürükçü tarihciler sus pus oldular.
Bu kelimeler Türkçe değilde, örneğin; Yunanca yada Ermenice çıksaydı, emin olun dünyayı ayağa kaldırırlardı. Maalesef bizde şuur yok!

Frigyası da, Yazılıtaşı da, Urartusu da böyle, Hattisi böyle…
Eskiden Batılı Arkeolog”lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize benimsetmeye çalışsalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür.

Assos’u kuranlar bile Ön-Türklerin bir kolu Lelegler, Pelegaslar çıkmıştır. Ey Atatürk sen ne büyük adam çıkıyorsun her geçen gün böyle. Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar, Tarih Tezini küçümseyenler utansın!

Yıllarca kök kültürümüze bizi yabancı bırakanlar utansın! Sakaları İskitleri, Kıpçakları, Oğuzları, Kengerleri/Sümerleri, Turukku, Türk krallığını, Etrüskleri, Pelegasları, Sagalasosları, Hattileri, Subarları … öğretemeyen devletimiz utansın!..

Alıntıdır..

Atatürk’ten önce Tarih, Osmanlı’nın tevatürden kuruluşuyla başlatılıp, hadisçilerin uydurduğu İslam tarihiyle süslenip anlatılırdı. Türklerin İslam tarihindeki önemli yeride anlatılmazdı! Atatürk, Türk Tarihini Sakalardan başlatıp ezber bozduğu için Türklüğe yabancılaşmışlar ve Türklük düşmanları sevmedi!Atatürk, ümmet tarihiyle uydurma hanedan tarihinden farklı olarak Büyük Türk Tarihinin bilinmesi ve gençlerin özgüvenli yetişmesi için Türk Tarih Tezini hazırlatmıştı. Yarım yamalak Osmanlı,Selçuklu ve İslam tarihinden binlerce yıl geriye gidip Türkün gerçek tarihini okutmuştu.ilk Altın elbiseli adam, 1969’da Kazakistan’ın Almaata şehrinde bulundu. Garaj yapmak ve yolu düzlemek için yapılan çalışmalar sırasında tesadüfen bulundu. Arkeologlar tarafından incelenen Esik kurganı adlı Sakalara ait kurgandan çıkarılan binlerce altın parçadan oluşturulan zırhın MÖ 5. yüzyıla ait olduğu, kurganın bulunduğu bölgedeyse MÖ 5.yy.’da SakalarınHüküm sürmüş olduğu gerekçesiyle, Altın Elbiseli Adam’ın, Saka prens veya prensesi olduğu ortaya konuldu.Arkeologlar kurganı açtığında içeride çok değerli eşyalarla karşılaşmış. Bunlardan biri de, çizmesinden başlığına, kemerinden kılıçlarına kadar her şeyi saf altın olan bir elbise. Altın elbisenin başlığı ok ve tuğlarla süslü. Alın hizasında koç, geyik ve at kabartmaları var.Kaftan ve çizme üçgen biçiminde işlenmiş, küçük altın levhalar yan yana ve üst üste dikilerek adeta altın bir zırhla kaplanmıştır. Kıyafette kullanılan ipliğin altın olduğu ve altın eğrilerek iplik haline getirilmiştir. Saf altından yapılan böyle bir elbise dünyada tektir.Kurgandan çıkarılan bir de belli bir kısmı kırılmış gümüş bir kadeh vardı ki, bu kadeh diğer her şeyden daha fazla önem arz ediyordu. Kadehin üzerinde Orhun Yazıtlarındaki Kök Türk harflerine benzeyen 24 harften oluşan bir metin yazılmıştı. Bu yazının tarihi de en az 2500 yıldıTürkler yazıyla, MS 732 de Orhun Yazıtlarıyla tanıştılar diyen kitle var ya!! işte onlar bu gümüş tasın ve altın elbiseli adamların bulunmasından hiç hoşlanmadılar. Çünkü bu cahillerin kimisi İskitlere İranlıdır kimisi Yunanlıdır derdi. Oysa Sibirya’da ne arasın İranlı, YunanlıBaşlarda Kırım kurganlarından çıkan altınlar için, “bunları Yunanlılar yapmıştır bile dediler!” Kazakistan ve Sibiryadan çıkanları da görünce, bazı namuslu bilginler itiraf edip dediler ki, Yunanlı da, İranlı da Sibirya’da hiç bulunmamıştır, Sibirya Saka Türklerinin vatanıdır.Çünkü bazı araştırmacılar Gümüş Tastaki bu yazıyı “Khan Uya üç otuzı (da) yok boltı. Utugsi tozıltı.” yani “Tigin 23’ünde öldü. Esik halkının başı sağ olsun.” şeklinde okudular. Dolayısıyla, yazının Türkçe olduğunu ve kurganın da Türklere ait olduğunu ortaya koymuşlardı.Esik’teki mezarda bulunan yazı 25 asırlık bir belge idi. Esik höyüğünde bulunan altın elbise ve diğer eşyalar Alma-Ata müzesindedir.DİPÇE; Hall, Mark E. Towards an absolute chronology for the Iron Age of Inner Asia. Harmatta, Janos. History of Civilization of Central Asia.Ekim 1999’da, Kazakistan’ın batısında bulunan Atırav bozkırlarında yer alan Araltöbe kurganında ikinci “Altın Elbiseli Adam’ın” kalıntıları ortaya çıkarıldı. Sonra 3-4 tane daha bulundu. Bu duruma, Yunan, İran, Rusların yanı sıra Apocularda bozuluyor tabi.Üçüncü “Altın Elbiseli İnsan”,2003 yılında, Doğu Kazakistan bölgesinin Şiliktı kurganlarından çıkartılmıştı.2017 yılında da Doğu Kazakistan Eyaleti’ndeki Berel vadisinde Zeynolla Samaşev’in başkanlık ettiği arkeolojik kazılarda yeni bir ‘Altın Elbiseli Adam’ daha bulundu. Bu bulunan 4. “Altın Elbiseli Kişi” idi…Kazak_Türklerinden arkeolog Prof. Kemal Akişef, Issık kurganını gezdim, o bölgede onlarca Kurgan var.Kalıntılardaki yazının Türkçe olduğunu bir Türkolog olarak doğrulamak isterim dedi.Kalıntılardaki yazı Türkçe, Bu yazıları yazan halk da Türk Halkıdır dedi kimse gık diyemedi.Alman asıllı Rus Türkolog Vasili Vailyeviç Radlof veya Wilhelm Radloff, uzun yıllar boyunca yazının Türkçe olduğunu reddetti, çok sonra kabul etti. Önce Soğdça dediler, Persçe dediler ama Türkçe diyemediler. Oysa Turani dil ailesinin 1850 lerde kitabını yazan Max Müller idi.Avrupalı Türkologlar “pes artık bu kadar da uydurulmaz”deyip bu dil “Türk dillerindendir”diye yazmaya başlayınca Ruslar bu”Türk dil” lafını lütfen! kabul etti.Türk soylu olduklarını her fırsatta dile getiren Macar Türkologlar da Rus meslekdaşlarıyla uzun süre alay ettiler.Oradaki harfler Orhun alfabesinin arkaik(eski) şeklidir. Türkiye’den de çok sayıda Türkolog o yazıların Türkçe olduğunu tescillemeye gitti o yıllarda. Sovyetler yıkıldıktan sonra daha rahat çalışma imkanı bulan antropologlar aynı bölgede bulunan diğer kurganlardan çıkarılmış yeni iskeletlerden DNA örnekleri elde etti. Aynı şekilde söz konusu kişilerin ant kadehi, kıyafet gibi kişisel eşyalarından da epey genetik malzeme(dna )elde edildi. Kurgan bölgesi genişlemişti. Esik,Anav,Karasuk bölgeleri de dâhil oldu. Ekip de genişletilmiş; Türkologlar veEtnologlar da katılmıştı.Kazak Türk antropologlar Meryemgül deneyi ile Esik sâkinlerinden olan Sakaların günümüz Türkleriyle genetik kardeş (%97oranında) olduğunu da kanıtladılar.Bu kardeşlik sadece ‘Orta Asya Türkleri’ni değil, tüm Türkleri içine alıyordu.Çünkü Anadolu’da varlığını daha kapalı bir şekilde sürdüren Türkmen, Oğuz grupları da araştırmaya dahil edildi.Küçük bir göçebe (yörük) kızı olan Meryemgül’den alınan gen ile kurganlardan çıkarılan dnalar karşılaştırıldı.Sonuç %97 oranında benzerlik.22-Yani şöyle anlatayım; aynı anne ve aynı babaya sâhip iki kardeşe DNA testi yaptırsa ortaya çıkacak olan sonuç çıktı bu testten. “Aynı sonuç Sagalassostan da çıktı”Ruslar bu çıkan sonuç karşısında sessiz kaldı.Atalarımızın dediği gibi mızrak çuvala sığmayacağı için sonunda kıvırıp duran Rus Türkologlar da tarihi gerçeği onayladı.Tarih; Meryemgül testi ile gerçeği haykırdı.Uluslararası Türkoloji camiası bayram ederken; altından iplik yapıp elbise dikenlerin Türkiye’de oturan torunlarının bir çoğu tek nefes bile duymadı …YUH YANI YUH !!!Atatürk bir taraftan içerideki algıyı kırıp, tevatürden ibaret Osmanlı, Selçuklu ve İslam tarihi yanında! gerçek Türk Tarihinin de ortaya çıkartılıp okutulmasını istiyor, bir taraftan da Yunan, İran ve Rusların çaldığı Türk Tarihine sahip çıkıyordu.Herodot tarihi der ki; M.Ö. 625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/İskit ordusunu (Alper Tunga’yı) yenene kadar tüm Anadolu’ya Sakalar hakimdi. Sakalar, İskitler MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardır.-Atatürk, Anadolu en az 7 bin yıllık Türk beşiğidir demişti Alacahöyük kazılarından çıkan buluntulara bakarak.Sümer dedi, Eti dedi, Turukku dedi, Saka dedi, İskit dedi…Türk Tarih Tezini küçümseyip okullardan kaldıranlar utansın!!Şimdi masal ve maval anlatıyorlar yine!Kramer ile Prof. Osman Turan hoca, Sümerce’deki binden fazla kelimenin kökeni Türkçedir dediğinden beri üfürükçü tarihciler sus pus oldular.Bu kelimeler Türkçe değilde, örneğin; Yunanca yada Ermenice çıksaydı, emin olun dünyayı ayağa kaldırırlardı. Maalesef bizde şuur yok!Frigyası da, Yazılıtaşı da, Urartusu da böyle, Hattisi böyle…Eskiden Batılı Arkeolog”lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize benimsetmeye çalışsalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür.Assos’u kuranlar bile Ön-Türklerin bir kolu Lelegler, Pelegaslar çıkmıştır. Ey Atatürk sen ne büyük adam çıkıyorsun her geçen gün böyle. Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar, Tarih Tezini küçümseyenler utansın!Yıllarca kök kültürümüze bizi yabancı bırakanlar utansın! Sakaları İskitleri, Kıpçakları, Oğuzları, Kengerleri/Sümerleri, Turukku, Türk krallığını, Etrüskleri, Pelegasları, Sagalasosları, Hattileri, Subarları … öğretemeyen devletimiz utansın!..

DEPREME I I. BAYEZİD ÇÖZÜMÜ

Depreme II. Bayezid çözümü

İstanbul’da 10 Eylül 1509’da meydana gelen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği depremden sonra, İkinci Bayezid şehrin değişik bölgelerinde çok sayıda kuyu açtırmıştı. “Düdüklü tencere modeli” bu kuyularla, yerkürenin basıncının bir deprem yaşanmadan dışarıya çıkartılması amaçlanıyordu.

Bir deprem kuşağının üzerinde yer alan İstanbul şehrinde, geçmiş yüzyılların unutulmayan depremlerinden biri 10 Eylül 1509’da meydana gelen ve adına “küçük kıyamet” denen depremdir. Sarsıntıda, o çağda 160 bin kişinin yaşadığı İstanbul’da 5 bin kişi ölmüştü.
Eski deyimle “zelzele” veya “hare-ket-i arz”, İstanbul halkının yakından tanıdığı bir doğa olayıdır. Genellikle her otuz yılda bir meydana gelen yer sarsıntıları yaptığı büyük tahribata rağmen toplumda köklü travmatik sıkıntılara neden olmamış, Osmanlı toplumu her depremden sonra “Allah’tan gelene itiraz edilmez” diyerek şehri yeniden inşa etmeye koyulmuştu.
İstanbul’un bin yıllık deprem tarihi listesinde yeralan en büyük deprem Osmanlı Sultanı İkinci Bayezid devrinde meydana gelen ve halkın “küçük kıyamet” adını verdiği depremdir.

Bolu’dan Edirne’ye kadar kendini hissettiren deprem en büyük hasarı camilere vermişti. 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip olmuştu. 1070 ev yerle bir olmuş, şehri çevreleyen hisarın burçlarından 49’u yıkılmış yahut ağır hasar görmüştü.

Depremde, Ayasofya Camii’nin fetihten sonra yapılan minaresi de yıkılmıştı. İkinci Bayezid’in Topkapı Sarayı’ndaki has odası çökmüş ancak padişah birkaç saat önce odadan çıktığı için ölümden kurtulmuştu. Deprem öyle bir korku yaratmıştı ki, İkinci Bayezid on gün kadar Topkapı Sarayı bahçesine kurulan bir çadırda veya “çatma evlerde” yaşadıktan sonra, şehri terkedip Edirne’ye gitmişti.

Bir süre sonra Edirne’de de deprem oldu. Mimar Hayreddin, 15 gün içinde padişah için Edirne’de ahşap bir ev yaptı. Padişah, bu ahşap evde kalmaya başladı. Aynı sene Edirne’de yine benzer şiddette bir deprem daha oldu.

Padişah vezirlerini toplayarak onları “Bu zelzeleler zulüm ve fesadınızdan mazlumların ahının sebeb olduğu gazab-ı ilahidir!..” diye azarlamıştı.

Depremden sonra toplanan Divan-ı Hümayun, sarsıntının izlerini silebilmek için her evden 22 akçe ek vergi toplanmasına karar vermişti.

Şehrin yeniden imar edilmesi için imparatorluk çapında harekete geçildi. Anadolu’dan 37 bin, Rumeli’den 29 bin işçi ve usta İstanbul’a getirildi. Padişah 66 bin işçi, 3 bin ustabaşı ve 11 bin ırgat görevlendirerek imar işlerini başlattı. Mart-Haziran 1510 tarihleri arasında hasarlar tamir edildi. Şehrin imarı için işçi ve malzeme temini zaman aldığından İstanbullular 1509 kışını derme çatma yapılarda büyük zorluklar içinde geçirdiler. İmar faaliyetleri 1 Haziran 1510 da bitirildi. İnşaatlar, bütünüyle Mimar Hayreddin’in nezareti altında yapıldı ve tamamlanmasından sonra hükümdarın emri ile üç gün ve gece, fakirlere yemek dağıtıldı.

İstanbul’da o sırada Bizans mimarisinin etkileri devam ediyordu. Evlerin çoğu en fazla üçer katlı taş binalardı. Bu yüzden yıkımın korkunç bir felakete yolaçtığını gören yönetim, binaların artık ahşap yapılmasına karar verdi. Anadolu’dan getirilen 60 bin işçi şehrin yakınlarında bulunan ve bugün “Belgrad Ormanı” denen yere götürüldü ve buradan temin edilen kereste, İstanbul’un imarında kullanıldı. Şehirde bugün de görülen eski ahşap evler, ilk defa o zaman ortaya çıkmıştı. Bu usul daha sonra tüm Batı Anadolu’ya yayıldı, gelenek oldu ve yüzlerce yıl “deprem önlemi” olarak işe yaradı. Ancak şehrin yakasını bu defa da yangınlar bırakmadı.

10 Eylül 1509 depremi sonucunda, ölenler arasında Osmanlı Hanedanı’ndan üç kişi de vardı. Vezir Mustafa Paşa ve emrindeki 360 süvari ölmüş, istanbul ve Pera’da hasara uğramayan hiçbir ev kalmamıştı. Deprem sırasında, şehir surları Eğrikapı’dan Yedikule’ye kadar yıkılmış, Edirnekapısı, Silivrikapı ve Yedikule gibi ana giriş kapıları ağır hasara uğramış, İshak Paşa Kapısı, Topkapı Sarayı’nın duvarlarının bir kısmı, Hastalar Kapısı ve Kayıklar Kapısı yıkılmıştı. Surlara yakın birçok ev denize batmış, İstanbul ve Pera’nın bazı bölgelerinde yerde yarılmalar, su ve kum fışkırmaları gözlenmiş, deprem sonrasında oluşan dalgalar surları geçmiş, Galata ve İstanbul’daki birçok duvarı aşmış ve hasar meydana getirmişti.

Yarımadanın güney kıyısında bulunan bir mahalle bu gün de “Cankurtaran” adı ile anılmaktadır. Burada “Bukoeon” adlı Bizans sarayından kalma yüksek duvarlar vardır. Gece saat 4,5’ta meydana gelen 10 Eylül 1509 depreminde Marmara Denizi’nde oluşan ve beş metreye kadar yükseldiği söylenen tsunami dalgalarının bu duvarları aşamadığı, halkın bunun üzerine mahalleye “Cankurtaran” adını verdiği anlaşılmaktadır.

İkinci Bayezid, 1509 depreminde kentin çeşitli yerlerine 400 kuyu kazdırmıştı. Çapları bilinen kuyulardan daha geniş olan bu kuyular, bir deprem önlemiydi.

Tarihler bu kuyuların faydasından söz etmektedirler. Kuyuların bazıları son zamanlara kadar hala duruyordu.
Hüseyin Hüsnü Gürel isimli bir mühendis, geçtiğimiz yıllarda Erzincan ve Marmara Bölgesi’ndeki doğalgaz varlığıyla ilgili olarak TBMM Başkanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na raporlar göndermiş, doğalgazın bulunduğu yerleri “düdüklü tencereye” benzetmişti. Yazılarında “Bir düdüklü tencerenin içine kum, çakıl ve doğalgaz koyup patlatırsanız üzerinde tren bile olsa havaya hoplatır” diyen mühendis Hüseyin Gürel, raporunda Osmanlı Padişahı ikinci Bayezid’in 1509 depreminde kentin çeşitli yerlerine 400 kuyu kazdırdığını ve çok az masrafla İstanbul’u bu deprem sarsıntılarından kurtardığını anlatıyordu.

Gürel, raporunda bu kuyular ile yeraltındaki düdüklü tencereye 400 delik açılmış olduğunu, kuyuların denge bacası görevi yaparak basıncı azalttığını söylüyordu. Raporda, Marmara Bölgesi ile Erzincan Ovası’nda 20, 30, 50 ve 100 metre gibi derinliklerde geniş çaplı kuyular kazdırılarak bu yerlerin az masrafla büyük afetlerden kolayca kurtarılabileceği uyarısında da bulunulmuştu.

Deprem kuyularının, Ayasofya’nın altında da bulunduğu anlaşılmaktadır?”‘ Birkaç yıl önce gazetelerde yayınlanan bir haberde, İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Çiğdem Özkan Aygün, Ayasofya’da zeminin altında su sistemleri bulunduğunu açıklamış ve şöyle demişti:
“Ayasofya’da tam sekiz adet kuyunun varlığını saptadık. Bunların tamamını inceleyeceğiz. Ancak, kuyuların bir bölümü çok dar, bu nedenle hepsine teker teker inmemiz mümkün değil. Şu ana kadar iki kuyuya indik. En geniş olan bu kuyularda bile zorlanıyoruz. İlk kuyunun ağzı sadece 44 santimetre, derinliği ise 11 metre. Kuyunun ilk 1 metre 15 santimetrelik bölümü tuğla ile örülmüş. Sonraki bölüm ise kayaya oyulmuş. Dibinde ise henüz tam olarak ölçümünü yapmadığımız balçık tabakası var.”

Bir deprem önlemi olarak kuyu açma geleneği, Osmanlılar’da daha sonra da devam etti. İkinci Bayezid’in torunu Kanuni Sultan Süleyman, döneminde inşa edilen Süleymaniye Camii’nin çevresinde de birçok kuyu açtırdı ve bunlar “deprem kuyuları” olarak anıldı. Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’nin temellerinde Haliç kıyılarına kadar indiği söylenen geniş mermer bloklar kullanmıştı. Cami inşaatında ender görülen bu temel biçiminin de bir “deprem önlemi” olduğu varsayılıyor.

Sultan Abdülhamid’e sunulan 1500 yıllık deprem raporu

1999 yılında Marmara bölgesini büyük ölçüde etkileyen depremden hemen sonra, gazetelerde pek dikkat çekmeyen küçük bir haber yayınlandı: İzmit’teki Solaklar Köyü’nün sakinleri “Köydeki kuyular bizi yıkımdan kurtardı” demişlerdi.
“Kuyu depremi keser” sözü, çevrede bilinen bir halk deyimiydi.

Sultan İkinci Abdülhamid 1894 depreminden sonra aşırı korku ve heyecana kapılmıştı. Bu yüzden Dolmabahçe Sarayı’nın avlusuna iki ahşap köşk yaptırdı ve uzun bir süre “Hareket Köşkleri” adını alan bu binalarda kaldı.

İkinci Abdülhamid, 1894 depremi sonrasında başında Atina Rasathanesi Müdürü D. Eginitis ve İstanbul Rasathanesi Müdürü Coumbary ile müdür muavini Emile Lacorine’ün bulunduğu ekibe geniş bir deprem raporu hazırlattı. Rapor, şehrin bulunduğu oynak zemin ve tedbirler hakkında net bir fikir veriyordu.

Padişaha rapor verenler arasında bulunan Legofet adındaki bir uzman, İstanbul’da meydana gelen afetler hakkında bir de liste sunmuştu. Listeye göre 366 ile 1509 yılları arasında şehirde 55 deprem olmuş ve bunların bir kısmı aynı yıl içinde tekrarlanmıştı. Legofet, raporunda İstanbul’da 401 ile 1905 yılları arasında yaşanan “semavî afetlerden” de söz etmekteydi.
İzmir Haber Ekspres

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın