BİRLİK VE BERABERLİK

‘’BİRLİK VE BERABERLİK ÖLÜMDEN BAŞKA HER ŞEYİ YENER’’

M.KEMAL ATATÜRK

İnsanlığın gözle görülmeyen bir canlı olan virüs ile ölüm kalım savaşı verdiği ve her geçen gün Dünya üzerinde salgın nedeniyle ölen insan sayısının arttığı, henüz tam anlamıyla virüsün çaresi olacak aşının bulunamadığı günleri yaşıyoruz.

Tarihin farklı zaman dilimlerinde bu tür salgınlar olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. O zamanın şartlarına göre tedavi yöntemleri,  aşı ve ilaç geliştirilmiş, salgının önüne geçilmiştir.

Dünya bugün de böyle bir salgın ile mücadele vermektedir. Aralık 2019 da Çin’de başlayan Corona virüsü salgını kısa zaman da bütün ülkeleri ve insanları etkisi altına almış ve ölümlere sebep olmuş, olmaya devam etmektedir. Salgının çıkış sebebi ile ilgili birçok haber ve söylenti konuşulup tartışılmaya devam etmektedir, şimdi önemli olanı bunu tartışmak değil, önlem almaktır.

Salgının farklı bir yönü, insan dışında diğer canlılara tesir etmemesidir. Bu kötünün iyisidir diyebiliriz. Bütün canlılara etki etseydi, ortaya çıkacak tabloyu hayal bile etmek istemezdik. Düşünsenize hayvanlarda salgının etkili olduğunu, kendisini kontrol edemeyen insanın, salgının yayılmasına engel olamayan ülkelerin, kanunlar ve yaptırımlarla insanları evde tutma mücadelesi veren yetkililerin bunda bile muvaffak olamazken, birde hayvanlar ile mücadele verdiklerini. Kontrol edemediğimiz uçan kaçan canlıların ölümcül bir virüsü nasıl bir hızla taşıyıp bulaştıracaklarını, bu vesileyle oluşacak ölümleri, sokakların hayvan ölüleri ile dolacağını hayal bile etmek istemeyiz. Kendimizi korumaya çalışırken, birde hayvanları korumak ve tedavi etmek başarabileceğimiz bir şey midir acaba? Önlem almak adına binlerce hayvan öldürülüp, İtlaf edilmek zorunda kalınacaktı belki de. Hayvanların da virüs taşıyıp bulaştırmasıyla vaka sayısının her gün hızla artıp kontrol edilemez bir durum oluşturacağını hayal bile etmek istemeyiz. Bu tam bir kıyamet senaryosu olur.

Kötünün iyisi derken kastettiğim anlaşılmıştır diye düşünüyorum. İnsan her zorlukla başa çıkabilecek güç ve zekâ ya sahiptir. Başlıkta da yazdığım gibi Atatürk ’’Birlik ve beraberlik ölümden başka her şeyi yener’’ demektedir, özellikle Türk milleti için söylenmiş bir sözdür. Kendisi de milleti birlik ve beraberliğe, mücadeleye çağırmış ve bunu başararak Yeni bir cumhuriyet kurup bizlere örnek olmuştur.

Salgın ile de gerekli mücadele verilip en az kayıpla, bir an önce tedavi yöntemlerinin bulunması bütün insanlığın en çok arzu ettiği ve her saniye milyonlarca insanın bunun için dua ettiği bir zamanı yaşıyoruz. Şükredecek bir konu değil ama buna da şükür, daha kötüsünü gösterme Allah’ım diyebiliriz.

Ülke olarak ekonomik ve sosyal açıdan zor yıllar geçirirken, üstüne birde böylesi ölümcül bir salgınla mücadele ettiğimiz bu günlerde toplum olarak her türlü kavgayı, çekişmeyi, eleştirmeyi, yakıp yıkmayı, bunun üzerinden siyaset yapıp çıkar sağlamayı bir kenara atmalıyız, bırakmalıyız.

Siyasi eleştirileri sonraya bırakıp, şuan millet olarak kenetlenmeliyiz. Devletimize ve yöneticilerimize, sağlık çalışanlarımız başta olmak üzere bu mücadelenin içinde bilfiil çalışan her kesime destek ve yardımcı olmalıyız. Ulus olarak yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalıyız. Çevremizde muhtaç ve düşkün olanları bulup yardımcı olmalıyız.

Salgın nedeniyle toplu olarak bulunulan okul, camii, alışveriş merkezleri, toplu taşımaların bir çoğu, ve bu gibi bir çok kurum ve işletme geçici olarak kapatılmış, hizmet vermeyi durdurmuştur. Bu nedenle binlerce insan işe gidememektedir. Ücretsiz izine çıkarılan, işten çıkarılanlar vardır. Ücret ödeyemeyen işletmeler mevcuttur. Tek geliri maaşı olan insanlar için geçim sıkıntısı baş gösterecektir. Kazanç elde edemediği için işletmesinin giderlerini karşılayamayıp kapatmak zorunda kalan işletmeciler vardır. Kenar da birikmişi olanlar bir süreliğine ailesini idare edebilir, fakat birikimi olmayan dar gelirliler zor durumdadırlar.

Zaman yardımlaşma, paylaşma, bölüşme zamanıdır. İki olanın birini muhtaca verme zamanıdır. Başlatılan yardım kampanyalarına destek olma zamanıdır. Zaman Devlet ve yöneticilere kızıp eleştirme, laf üretme zamanı değildir.

Zaman Diyanet camileri ibadete kapattı diyerek imamlar üzerinden acımasız eleştiri ve yorum yapma zamanı değildir. Bunun üzerinden siyaset yapıp, bak yıllardır eleştiriyordunuz geçmişte camileri kapattınız diye, şimdi bütün camiler ibadete kapatıldı gibi saçma laflar etme zamanı değildir.

Zaman okullar kapandı, öğretmenler ders vermiyor diyerek bunun üzerinden farklı eleştiriler yapma, siyasi rant çıkarmaya çalışma zamanı değildir. Farklı siyasi partilerden diye yapılan icraatları acımasızca tenkit etme zamanı değildir.

Zaman alınan tedbirleri siyasi malzeme yapma ve acımasızca eleştiri yapıp toplumda gerginlik oluşturma zamanı değildir. Zaman her türlü tedbiri en üst seviyede alıp, uygulama zamanıdır. Birlik, beraberlik, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, bölüşme, destek olma zamanıdır. Mecburiyeti olmayanların evde kalma zamanıdır.

Bu vesile ile Ülke olarak her kesimin önce nefis muhasebesini, sonra ülke muhasebesini yapmak zamanıdır. Hayatımızı, yaşadıklarımızı, yanlışlarımızı kontrol edip yenilenme zamanıdır. Her ülke imkânları ölçüsünde tedbir alıyor, kendi vatandaşlarına yardım ve destek oluyor. Bu konuda tüm Dünya ya örnek olmuş bir millet ve ülke olarak, bu zor günlerimizde bir kez daha yardımlaşma ve dayanışma konusunda kenetlenmeli, tek yürek olmalıyız.

Yarına çıkacağımızı bilmediğimiz şu hayatta, ölünce hiçbir şeyimizi yanımızda götüremeyeceğimizi bildiğimiz halde, hırs ve aç gözlülükle mal, para, makam peşinde koşmanın boş olduğunun farkına varmalıyız. Mal da, makam da geçip gidici yok olucudur.

‘’Bir elin nesi var, iki elin sesi var’’ diyerek başlayıp, ‘’Birlikten kuvvet doğar’’ diye devam edelim. Millet olarak çalışıp, mücadele edip, Allah’ın inayeti ile bu zor günlerin üstesinden gelelim.

Yapılan eksik ve yanlışların muhasebesini bu salgından kurtulduktan sonra bolca yaparız. Kim bilir belki bambaşka bir Dünya ile yaşamaya devam ederiz, Herkes yanlış ve hatalarını anlamış ve vazgeçmiş, Adaletli olmada, İyilikte, Yardım etmede yarışır hale geliriz. Bilime, eğitime, bilerek inanma ve yapmaya odaklanırız.

‘Kula bela gelmez Hak yazmayınca. Hak bela yazmaz kul azmayınca’’ Hz. Mevlâna’nın sözüyle vedalaşalım.

Selam ve Dua ile

M. Ali TOPÇU

03.04.2020

Ankara

TOPAL ASKER

TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HAZİN HİKÂYESİ

Nihal ATSIZ’ ın ”Topal Asker” şiirini yazmasına neden olan olay: 1915 yılının Aralık ayı, Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu’ya sefer düzenler.

Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları’ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir. Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars’ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu’nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu’na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler. Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler. Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu’na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan’dır.

Ahmet Turan, Kars’ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır. Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çaresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı. Ahmet Turan’ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.

Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu’na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir. Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı’na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan’dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır. Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır. Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir. Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum’a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir. İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu’na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar.

Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu’nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.

İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat’ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul’dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya’ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır. Ahmet Turan’ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür.

Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler. İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar. Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur. Türkler bu cephede de Amerika’nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.

Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul’a dönerler. Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için gözdağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir. Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor. Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir’i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya’yı, Fransızların Kahramanmaraş’ı, İngilizlerin Adana’yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan’dan Gümrü’ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan’ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti. Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan’ı İstanbul’da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir. Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmez, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan’a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan’a uzatır ve ekler: 

-Ahmet’ciğim, adresimi yazdım, sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız. Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan’ın eline tutuşturur.

-Bu birkaç kuruşu da al, ihtiyacın olur. Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar, Teşekkür eder. Ahmet Turan İstanbul’dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars’a ulaşır.

Şehir tanınmaz hâldedir. Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul’dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars’ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır. Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif’i, annesini, babasını düşünür. Elif’in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder. Köyün yanı başındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş, bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır.

Köy baştanbaşa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan’ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır. Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar. Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.

Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars’a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan SUBATAN köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir, tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır. Kâzım Karabekir Paşa ordusunun Erzurum’a geldiğini öğrenen Ermeniler, Kars ve çevresinde katliama başladıklarını,Derecik Köyü’nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini, gözyaşına boğularak anlatır.

Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars’ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder. Tekrar yollara düşer.

 Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul’a ulaşır. Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır. Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan’ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan’a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul’a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz. Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra paltosunun cebinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır.

Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey’in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl ATSIZ’ da olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir. Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan’ın ağzından hemen oracıkta, o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

TOPAL ASKER

Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Bacağımla alay etme pek topal diye.
Bir sorsana o topallık nerden hediye?
Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Olan işler dimağını azıcık yorsun!
Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
Biliyorum baldırını o kadar nazla
Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
Gülme bana bakıp pek arsız arsız
Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
Ben cephede geberirken, geride vatan
Aşkı ile bin belalı işe can atan
Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
Onun için topal kaldı böyle bacağım,
Onun için tütmez oldu artık ocağım.
Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!
Gök Bilge Nihal ATSIZ
KAYNAK: Prof. Dr. Ali KAFKASYALI

Şiirin Videosunu bu link adresinden dinleyebilirsiniz.

Derleyen: M. Ali TOPÇU

CORONA VİRÜSÜ KIYAMET ALAMETİMİDİR?

CORONA VİRÜSÜ KIYAMET ALAMETİMİDİR?

Dünya var olduğundan beri insanların başına sayısız ve farklı şekillerde felaketler gelmiştir. Deprem, yangın, sel, hastalıklar bunların başında gelenlerdir. Yakın tarihimize baktığımız zaman bu gibi felaketlerin örneklerini görürüz. Felaketler yıkıp yaksa da, sayısız canlıların ölümüne sebep olsa da geçip gitmiş ve unutulmuştur. İnsanlar bu doğal afet ve felaketlerden ders alabildiği oranda tekrar yaşamamak veya karşılaşılırsa zarar görmemek için çareler geliştirmiş ve geliştirmeye devam etmektedir.

Yaşamak için gelişen Dünya şartlarına göre tedbirler alıp ayakta kalmak için mücadele verir insanlar, aynı zamanda bir birleri ile yaptıkları bir savaştır aynı zamanda bu. Güçlü olan ayakta kalır, yaşamak için öldürmelisin düşüncesi hakim olur kimi zaman insanın hayatında.

Corona bir kıyamet alameti midir? Bilemem, tarihte bu tür felaketler yaşanmış ve zamanla çaresi bulunup kontrol altına alınmış, yok edilmiştir. Şimdi İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu virüs felaketi binlerce ölüme sebep olmuş ve olmaya devam etmektedir. Farklı olan yanı ise, bu virüs sadece insanlara tesir etmekte ve öldürmekte, bitki ve hayvanlara olumsuz bir etki göstermemektedir. Temennim en kısa zaman da aşı geliştirilip önlem alınır ve İnsanlık bir kez daha böylesi amansız bir felaketten kurtulmuş olur.

Virüs sadece insanlara tesir edip ölümcül sonuç doğurmakta, hayvan ve bitkilere zarar vermemektedir. Konu üzerine biraz düşünürsek aklımıza farklı düşünceler, senaryolar gelebilir. Örneğin medyada dillendirildiği gibi virüs

-Belli bir çevre tarafından geliştirilip yayılması sağlandı,

-İnsanlığın nüfus sayısı düşürülmek için planlandı,

-Ekonomik bir savaş için üretildi.

-Global İlaç firmaları tarafından geliştirildi, aşısı aslında hazır istedikleri zaman piyasaya sürecekler ve büyük gelir elde edecekler.

Bu şekilde rivayetler dolaşmaya devam etmektedir. Bütün söylemlerin içinde fail unsur İnsandır ve İnsanın insan ile savaşıdır. Dünyamız da devam eden savaşlar vardır ve İnsan insanı öldürmeye, katletmeye devam etmektedir. Sorgulamamız gereken, insan bu kadar vahşi ve cani olmak zorunda mıdır? Yaşaması için hemcinsini öldürmek zorunda mıdır, yaradılışı bunumu gerektirmektedir, soruları çoğaltabiliriz.

Allah cc. İnsanı eşrefi mahlukât (yaratılanların en şereflisi ) kılmış ve yer yüzündeki her şeyi ona musahhâr (hizmetçi) vermiştir. Ondan istediği ise kendisine kulluk yapması ve Emrettiği şekilde hayat yaşamasıdır. Kur’an insanın yaradılışı ile ilgili ayetlerinde şöyle söyler.

1-O yarattığı her şeyi en güzel bir şekilde yarattı ve İnsanı yaratmaya da bir çamurdan başladı?(Secde-7)

Kur’an öncelikle insanın topraktan yaratıldığını hatırlatıyor.

 2-Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu çevirip, aşağıların en aşağısına ittik.(Tin-4-5)

İnsan en güzel şekilde ve kusursuz olarak yaratıldı. Ama yaratılış gereği kulluk görevini yapmazsa  esfel-i safilin’e indirilecektir.

3- İnsan sanki hayrı ister gibi şerri de istemektedir. İnsan çok acelecidir.(İsrâ -11)

İnsan acelecidir. İsteklerinin hemen olmasını ister. İstediği şeyler istediği süre içerisinde gerçekleşmediği zaman ümitsizliğe kapılır. Sinirlendiği zamanlarda da bir saat sonrasını düşünmeden ani yanlışlıklar yapabilir.

Nasıl bir hayat yaşamalıyız diyecek olursak, işte yaradan kutsal kitaplar ve yeryüzüne yolladığı, emirlerini tebliğ ettirdiği Nebi, Resul, Peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Hz Âdem’den, Hz Muhammed’e kadar gelmiş bütün Allah’ın elçileri İnsana doğruluğu, dürüstlüğü, öldürmemeyi, çalmamayı, zulmetmemeyi, kısaca iyilik yapmayı ve iyi insan olmayı bildirmiştir.

4-O, İstediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür (İbrahim-34)

5-Ama insana gelince, Rabbi onu her ne zaman deneyip de ona ikramda bulunsa, ona nimetler verse, Rabbim bana ikram etti der. Ama her ne zaman deneyip te rızkını daraltırsa, Rabbim bana ihanet etti der.(Fecr-15,16)

-İnsan nankördür. İnsanın en önemli özelliği  az şükretmesi ve nankör olmasıdır. Bu nankörlüğü insana karşı yaptığı gibi kendisini yaratan Allah’a karşı da yapabiliyor.  

6- And olsun ki, biz bu Kur’an da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkâr da direttiler.(İsra-89).

7- Ey insan! Seni yaratan, seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?(İnfitar-6,7,8)

-Ayetler İnsanın ne kadar inatçı olduğunu anlatmaktadır.

 8-De ki: Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.(İsra-100)

-İnsanın ne kadar açgözlü ve cimri olduğunu anlatan ayetler.  

9-Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.(Adiyat-8)

-İnsan mal ve mülkü çok sevdiğini anlatan ayetler.

  İnsan olarak kainatta yaratılanların şereflisi isek, ki öyleyiz. Var olan bütün diğer canlı ve cansız varlıklar bize verilmiş birer emanettir diye düşünebiliriz. Ayetlerden de anlayacağımız gibi, Allah insan için bütün nimetlerini vermiştir. İnsanın yaşaması için diğer canlıları ona hizmet edecek şekilde yaratmıştır ve emanet etmiştir. Öyle ise sormamız gereken biz emanete sahip çıkabiliyor muyuz?  İyi insan olabiliyor muyuz?

10- ‘’Onları (denizde,) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak ona yalvarırlar. Allah onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimize ise ancak gaddar ve nankör olanlar karşı gelir.’’(Lokman-32)

İnsan nankör dür zor, durumda kaldığı zaman Allah’a yalvarır ama bazılarının işi bitince Allah’ı unutur.

Dünya da şuan da bile savaşlar devam ediyorsa, insanlar birbirini öldürüyorsa, güçlü olan zayıf olanı katlediyorsa, açlıktan insanlar ölüyorsa, nesli tükenmekte olan canlıları bile zevk uğruna avlayıp öldürüyorsa, anlıyoruz ki ne emanete sahip çıkabilmişiz, ne de Allah’ın emrettiği şekilde İnsan olabilmişiz. Bırakın iyi insan olmayı, tüm hızıyla vahşiliğe devam edip emanet edilen Dünya’yı yakıp yıkmaktayız, öyle ise olanları hak ediyoruz, Tanrının gazabını hak ediyoruz. Doğal afetleri, öldürücü virüsleri, Corona yı hak ediyoruz. Bilmeliyiz ki bütün bu olanlar biz insanların hatası ve yanlışı sonucudur, yoksa Allah ‘’ Rahmetim gazabımı geçmiştir’’ buyurmaktadır. Başımıza ne geliyorsa kendi hata ve yanlışlarımızın sonucu değil midir? Aç gözlülüğümüz, doyumsuzluğumuz, hırsımız, bencilliğimiz, acımasızlığımız devam ettiği sürece daha çok afetlere maruz kalacağımız muhakkaktır.

Her şey iki kutuptur, artı ile eksi, siyah ile beyaz, sıcak ile soğuk gibi. İyilikte kötülük ile zıttır. İnsan için gerekli olan iyi olmaktır. İyilik yapmaktır. Yaşadıklarından ve yaşananlardan ders almaktır, akıl etmek, anlamak zor değildir. Kur’an da insan birçok ayette ikaz edilmiştir.

11-“Düşünmez misiniz?” (Hûd, 30; Mü’minun 85)

12-“Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” (Hûd, 51; Mü’minun,80)

Akıl insana verilmiş en büyük nimetlerden birisi, en önemlisidir. Çünkü insan, aklıyla insan olur. Aklı olmayan kimse, diğer varlıklar da olduğu gibi hiçbir şekilde mükellef değildir. Öyle ise insan düşünecek, kendisini, yaratanı ve yaratılan her şeyi aklı sayesinde anlayacak, bulacak ve yaşayacaktır.

Bir rivayete göre Allah Âdem as yarattığı zaman ona üç nimet takdim eder. Bunlar  Akıl-İman-Haya dır. Sonra da bunlardan birini seçmesini ister. Cebrail’in yönlendirmesiyle Hz.Âdem de Aklı seçer. Çünkü aklı olmayan insan da ne îman olur, ne hayâ. İman da hayâ da ancak akıl var ise var olur.

Aklı iradeli, doğru bir şekilde kullanmak zordur. Hissiyatının, hırsının esiri olan kimseler aklını herkesten daha iyi kullandığını zanneder.

Oysa akıl ve idrak sahipleri, acizliğinin ve güçsüzlüğünün farkında olarak yaşayabilenlerdir. Yani aklı gönül toprağında hizmetçi kılıp kalb-i selîme ererek güzel bir kul olabilenlerdir. Tefekkür sahibi bir kimse eğer inanmış iman etmişse, yeryüzünün en akıllı insanlarındandır. Ancak hidayeti bulamamış olan süper zeki nice kimseler ise, yeryüzünün en ahmaklarından demektir.

Akıl sahiplerine Kur’an da sık sık şöyle seslenilir:

13- “Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” (Hûd, 51; Mü’minun,80)

Kimya ilmi, suya H²O diyor; yani iki hidrojen, bir oksijen. Biri yanıcı, biri yakıcıdır. Eğer oksijen ve hidrojen serbest kalsa hayat mümkün müdür? Her şey birbirine girer. Ancak ne büyük sanat ve kudrettir ki Cenâb-ı Hak, yanıcı ile yakıcıyı birleştiriyor ve suyu hayat kaynağı hâline getiriyor. Sonra buna dikkat çekerek: “Düşün, akıl erdir, tefekkür et!” diye buyuruyor.

Bilinenlerden çok bilinmeyeni olan bir âlem içindeyiz. Atoma baktığımız da, Elektron, nötron, proton, çekirdek… Hepsi birbirinin etrafında süratle dönüyor. Çekirdeğin etrafında bir elektron saniyede 2000 kilometre hızla dönüyor. Farkında değiliz. Okuyup geçiyoruz. Fizik ilmiyle ancak Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kaideleri bir miktar öğreniyoruz. Manevi ilimlerle diğer yanını tamamlıyoruz.

Atomu sonsuz kere büyüttüğümüzde karşımıza sonsuz bir gökyüzü çıkar. Uzay da trilyonlarca yıldız… Hepsi hareket hâlinde, hiç biri diğerine çarpmıyor, semada bir trafik kazası olmuyor, hepsinin vazifesi ayrı. Düşünüp anlaya biliyor muyuz?

Allah İyilik ve kötülüğü yaratmış, kullarından iyiliği seçmelerini, iyi olmalarını istemiştir. Kutsal kitaplar da hep iyilikten, güzellikten yana olmamızı, haram ve yasaklardan kaçmamızı, Helal ve güzel amellerden yana olmamızı emretmiştir. Emirlerine uymayan, inkâr eden, azgınlık ve sapkınlık yapan kullarına farklı zamanlarda cezalar vermiş, felaketlere maruz bırakmıştır.

İlk cezalandırılan da ilk insan, ilk peygamber Adem as ve Havva  olmuştur. Nedenine baktığımız da Allah’ın emirlerine karşı gelmek olduğunu görürüz. Cennette yasaklanmış olan meyveden yemişler, Rabbin emrine karşı gelmişler ve Cennetten kovulup yeryüzüne gönderilerek cezalandırılmışlardır.

Sonraki zamanlarda da insanların başına büyük felaketler gelmiş, medeniyetler yok olmuş, İhtişamlı uygarlıklar yerle bir olmuştur. Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi, Firavun ve kavminin helak olması en büyük örneklerdendir. Yakın zaman da birçok defa salgınlar yaşanmış, milyonlarca insanın ölümüyle neticelenmiştir. Tıbbın günümüzdeki kadar gelişmemiş olması, karantina uygulamalarının olmaması ölüm sayılarını çoğaltıyordu. Geçmişten günümüze en büyük 10 salgınını incelediğimiz de.

1- Jüstinyen veba salgını (541-542),  Bizans İmparatorluğu’nda ortaya çıkmış, özellikle başkenti Konstantinopolis’i, Sasani İmparatorluğu, Akdeniz etrafında bulunan liman şehirlerini etkilemiştir. Tarihteki en büyük veba salgınlarından biridir. Salgında nüfusun %40’ı hayatını kaybetmiştir

2- Kara Veba (1346 – 1350)-Tam olarak ölü sayısının belirlenemedi veba 14. yüzyılda Avrupa’yı yerle bir etti. 25 ila 50 milyon arası insanın öldüğü var sayılıyor.

3- HIV/AİDS( 1960 – …)-Halen varlığını sürdüren ve tedavisi tam olarak bulunmayan HIV/AIDS günümüzde de can almaya devam ediyor. 2019 rakamlarına göre 32 milyon kişi ise AIDS ile ilişkili hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetti.

4- İspanyol Gribi (1918-1920)-Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan ancak İspanya’dan yayılmayıp ismi İspanyol Gribi kalan hastalık 20 milyon insanı hayattan aldı. O dönemki insan nüfusunun %5’ine tekabül ediyordu.

5- Modern Veba (1894-1903)-Veba günümüzde azalsa da bir zamanlar insanoğlunun korkulu rüyasıydı. Üçüncü defa ortaya ilk olarak Çin’in Yunnan bölgesinde 1850’lerde ortaya çıkmış, 1894’te Hong Kong’a sıçramasının ardından tüm dünyaya yayılmıştır. 10 milyon insan ölmüştür.

6- Asya gribi (1957-1958)-Asya gribi 2 milyon insanı öldürürken tarihin en büyük salgınlarından birine imza atıyordu.

7- Altıncı Kolera Pandemisi (1899-1923)-Kolera hastalığı dediğimiz gibi çok fazla insan hayatını kaybetti. Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Rusya’ya yayılmıştır. 1 buçuk milyon kişinin hayatına mal olmuştu.

8- Rus Gribi (1889-1890)-Yine griple karşı karşıyayız. Bu sefer Rus gribi olarak ortaya çıkan hatalık Hong Kong’daki gibi 1 milyon insanı öldürdü. Bu sayıya sadece 1 yılda ulaştı.

9- Hong Kong gribi (1968-1969)- Hong Kong gribi 1 milyon insanın hayatını aldı.

10- Beşinci Kolera Pandemisi (1879 – 1881)-Kolera hastalığı insanlık tarihinde çok defa ortaya çıkmış, milyonları etkilemiş bir hastalık. Beşinci Kolera Pandemisi denilen salgında 981.899 kişi hayatını kaybetti. Hindistan ve Almanya’yı etkisi altına almıştır.

Yaşanmış bu büyük felaketlerin nedenini araştıran tarihçiler, arkasında savaşların, sapkınlıkların, zulüm ve işkencelerin olduğunu belirtmişlerdir.

Örneğin İtalya da Napoli şehri yakınlarında Pompei şehrinin Vezüv yanardağı lavları altında kalıp yok olması. Tarihin belirttiğine göre Pompei krallığının zamanında ve bulunduğu kıtada her konuda ilerde olması, zenginlikte ve zamanın teknoloji ve kültüründe çok ilerde olmaları onları her türlü büyüklenme, güç zehirlenmesi, sapkınlığa itmiş, devrin şehvet merkezi olmuş, eşcinsellik ve küçük yaşta cinsellik normal hale gelmişti. Yaşanan bütün bu sapıklık ve azgınlık sonucu Tanrının gazabına maruz kalmışlardır.

Yine Lut kavmi hakkındaki ayetlerde..

 -‘’Lut, kavmine dedi ki: “Âlemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı ‘fahşayı’ (hayâsızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, ‘müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz.”

‘’Lut Kavminin cevabı: “Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır.” demekten başka bir şey olmadı.’’

‘’Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut’u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış? (Araf 80-84)’’

Belirttiği gibi, sapıklık hallerine karşı Tanrının gazabına uğramışlar ve yok olmuşlardır. Kur’an konu hakkında daha geniş bahsetmektedir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Ad kavmi hakkındaki ayetler şöyle bahseder.

-“Âd (kavmi)ne gelince: Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş!..” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ı -ki o, bunlardan pek kuvvetlidir- hiç düşünmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı”. (el-Fussilet 15)

Fizikî yapıları hakkında değişik rivâyetler vardır. Boy ve fizikî güç olarak, gayet kuvvetli oldukları bilinmektedir. Hz. Âdem as in boyunun altmış zira (arşın) olduğu, Buhârî’de kaydedilen haberlerle sabittir. Hz. Hûd döneminde Âd kavminin lideri Şeddâd’tır. Temel hedefi, yeryüzündeki bütün insanları kendisine boyun eğdirmektir. Heykeller çevresinde geliştirdiği siyâsî yorumlarla, zorbalığı ve kan dökmeyi meşrû gösterme gayretinde olmuştur. Bu lider Hz. Hûd as’ın tebliğine muhatap olmuştur. Fakat gerek kendisi, gerek kavmi, vahye karşı, heykellerine (putlarına) ön planda yer veren mevcut yönetimi savunmuştur.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:

 -“İşte Âd kavmi!.. Onlar Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları olan her zorbanın emri peşinde gittiler. Onlar hem bu dünyada, hem kıyâmet gününde lanete uğradılar. Bak, Âd Rablerini gerçekten inkâr ettiler; bak Hud’un kavmi Âd defolup gitti.” (Hûd,59-60)

buyurulmuştur.

Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan büyük bir güçtü!.. “Bağ-ı İrem” diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!.. Kur’an-ı Kerim’de:

 “Rabbinin, Ad kavmine nasıl yaptığını görmedin mi? Sütunlar sahibi İrem şehrine? Ki o şehirler içinde bir benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr,6-8)

Ayetleriyle açıklanmış, fakat heykellere (putlara) tapan Âd kavmi, zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibiydi.. Yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanmışlardı. Kendi içlerinden Hûd as a peygamberlik görevi verildiğinde, büyük bir mücadele başladı. Bu mücadeleyi Kur’an-ı Kerim’i esas alarak özetleyelim:

-“Hani kardeşleri Hûd onlara: “Allah’tan korkmaz mısınız?” demişti. “Şüphesiz ben size gönderilmiş, emin bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat* edin. Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım sadece âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yerde bir âlâmet (saray, kule) bina edip, eğlenir misiniz? Siz sanki ebedi kalacakmışsınız gibi bir takım yapılar yapıyorsunuz. Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Size bilip durduğunuz şeylerden (nimetlerde) yardım eden, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah’tan sakının. Ben cidden üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Şuarâ,124-135)

Bu tebliğ karşısında Âd kavminin ileri gelenleri, ulusal çıkarlarını bahane ederek, iftira kampanyasını başlatırlar.

“Âd kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat de: “Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz. Seni muhakkak yalancılardan sayıyoruz” dedi. Bunun üzerine Hûd a.s.

 “Ey kavmim” dedi. Bende hiç beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim. Size Rabbimin mesajlarını iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım. Size o korkunç âkıbeti haber vermek için içinizden bir kimse (vasıtasıyla) Rabbinizden size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti? O’nun sizi Nûh kavminden sonra onların yerine geçirmesini ve yaratılışta size bir üstünlük vermesini düşünün! O halde Allah’ın nimetlerini unutmayıp hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (A’raf, 67-69).

Şeddâd’ın çevresinde yer alan politik güçler, Hûd as ın tebliğine engel olabilmek için, değişik yöntemlere başvuruyorlardı:

-“Dediler ki: “Sen bize yalnız Allah’a kulluk* etmemiz, atalarımızın ibâdet etmekte olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan bizi tehdit edip durduğun o azâbı başımıza getir de görelim!”(A’raf, 70).

-” Sen bizi ilâhlarımızdan (heykellerimizden, putlarımızdan) çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söylüyor isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.” (Ahkâf, 22).

Hûd a.s’ın tebliği* karşısında iyiden iyiye hırçınlaşan Âd kavmi, heykellerinin kendilerini koruyacaklarından oldukça emin görünüyordu. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız kendilerine ait olduğu iddiasına iman etmişlerdi. Bu hâkimiyetlerini, heykellerinin ifâde ettiği ideolojileri sayesinde sürdürdüklerini kabul ediyorlardı. Sürekli olarak;

-“Biz azâba uğratılacak da değiliz” (Şuara,138)

diyerek kendi kendilerini ikna etme yoluna gidiyorlardı. Hûd a.s’ ın tebliğini kabul eden müminlere, işkence etmekten asla çekinmeyen ve zindanlarda çürütmeyi hedef alan Âd kavmi alay ederek: “Haydi tehdit ettiğin azâbı getir” sloganına sarılmıştı!.. Kısa bir süre sonra azâbın belirtileri görüldü. Akarsular kurumaya, yeşillikler sararmaya başladı. Ünlü İrem bağları birer birer yok oluyordu. Kuraklık etrafı kasıp kavuruyordu. O yiğit yapılı, güçlü kuvvetli insanlar bir yudum suya, bir dilim ekmeğe muhtaç hale gelmişlerdi. Bu noktada Hûd a.s yeniden tebliği denedi ve;

-“Eğer şimdi yüz çevirirseniz. Ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir de, ona (Allahü Teâlâ ‘ya) hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki benim Rabbim her şeyi gözetip koruyandır” (Hûd,57)

Âd kavminin Şeddâd ve çevresinin geliştirdiği ideolojiyle beyni yıkanmıştı!.. Heykellerinin izinden ayrılmıyorlardı. Belirli bir süre sonra her zaman yağmur getiren bulutların geldiği yönde bir bulut gördüler, sevindiler. Çünkü kuraklığı “tabiat kanunlarıyla” açıklama âdetleri vardı. Bunun “Allahü Teâlâ (c.c.)’nın bir ihtarı” olduğunu kabule yanaşmıyorlardı. Şimdi hadisenin cereyan ediş şeklini Kur’an-ı Kerim’den öğrenelim:

-“Artık onu (azâbı) Vâdilerine doğru gelen bir bulut halinde görmüşlerdi. Dediler ki: “Bu bize yağmur verici bir buluttur.” (Hûd) “Hayır” (dedi) bu acele gelmesini talep ettiğiniz şeydir. Bir rüzgârdır ki, onda elem verici bir azâb vardır. O (Rüzgâr) Rabbimin emriyle her şeyi helâk edecektir. Derken öyle oluverdi ki evlerinden başka bir şey görünmez oldu. İşte biz, suçlu bir topluluğa böyle ceza veririz” (Ahkâf,24-28).

Âd kavmi, korkunç bir rüzgârla, İnkar etmelerinin ve zulümlerinin cezasını bu dünyada gördü:

-“Âd kavmi (Peygamberleri Hûd’u) yalanladı. İşte benim azâbım (ve bundan evvel) tehditlerim nice imiş (düşünün). Çünkü biz (haklarında) uğursuz ve (uğursuzluğu) sürekli bir günde onların üstüne çok gürültülü bir fırtına gönderdik. İnsanları, kökünden devrilen hurma kütükleri gibi yoluyordu.” (Kamer,18-20).

Kavmi bu azâbı yaşadığı sırada Hz. Hûd a.s ve beraberinde bulunan müminlerin durumu hakkın da Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsetmektedir.

-“Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık. ” (Hud,58)

Hûd kavminin başına gelen felaket, yine kendi büyüklenme ve ihtirasları ve güç zehirlenmesidir. Kur’an konuyu açık bir şekilde izah etmiştir.

Âd kavminin durumu, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirki ve zulmü yaymak için gayret sarf eden, bütün kibir sahiplerinin zaferleri geçicidir!.. Elbette azâbın en şiddetlisini onlar göreceklerdir.

YİNE NUH KAVMİ HAKKINDA KUR’AN ŞU ŞEKİLDE BAHSETMEKTEDİR.

Nuh tufanı bahsi Tevrat’ta da geçmektedir. Tevrat olayları ayrıntılı olarak verir, hikâye şeklinde anlatır. Kur’an ise olayları “kıssa” (ders alınması gereken kısa hikâye) olarak verir.

-“Andolsun biz, Nuh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” demişti de,” (HÛD 25-26)

Nuh Peygamberin kavmi servet ve refahla şımarmış ileri gelenler ona karşı çıkmış ve ona uyanları basit, değersiz ayak takımı olarak görmüş ve horlamışlardır. Bu inkarcı topluluk, Nuh’un ve ona inananların taşıdıkları evrensel değerleri, güzellik ve iyilikleri fark edemeyen bir körlük sergilemişlerdir.

-“Toplumunun küfre sapanlarından ileri gelenleri şöyle konuşmuştu: “Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz. Nuh dedi ki: “Ey kavmim! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir delil üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?” (HÛD 27-28.)

-“Nuh şöyle yakardı: “Ey Rabbim! Ben toplumumu gece gündüz davet ettim. Fakat çağrım, onların kaçışlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ben onları, sen kendilerini affedesin diye çağırdıkça, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh 5-7)

Hz. Nuh, kavminin tutumuna karşılık, diğer bütün peygamberler gibi tebliğ etmeye devam etmiş, hizmetine karşılık Allah rızası dışında bir şey beklememiştir.

Hz. Nuh kendisine inanan insanları kavminin yapacağı kötülüklere karşı korumaya çalışmış, onları işe yaramaz ilan edemeyeceğini, böyle bir şey yaptığı takdirde zalim olacağını ve kendilerinden bir farkı kalmayacağını bildirmiştir.

“Ey kavmim, eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Hala düşünmüyor musunuz?“ .(HÛD 30.)

Hz. Nuh inkârcılara karşı, gaybı bilmediğini, bir melek olmadığını açıkça söylemiştir:

-“Ben size demiyorum ki, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, ’Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum. Dediler ki: “Ey Nuh! Sen bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir. Nuh dedi: “Onu size, dilediği takdirde ancak Allah getirir, siz O’nu aciz bırakamazsınız.” (HÛD 31- 33.)

Kavmini ikaz etmiş, İnkârda ve inananlara zulümde ısrarcı olmaları takdirde Allah’ın gazabının gelebileceğini anlatmaya çalışmıştır.

İnanmayan kavmine karşı, Hz. Nuh’a ümitsizliğe düşmemesi ve bir gemi inşa etmesi emredilmiştir.

-“Nuh’a şöyle vahyolundu: “Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma. Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar, mutlaka boğulacaklardır.” (HÛD 36-37.)

Hz. Nuh’un gemiyi inşa etmesi Allah’ın yardımıyla gözler önünde gerçekleşmiştir.

-“Gemiyi yapıyordu. Toplumundan her hangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nuh: “Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.” (HÛD 38.)

“Nihayet emrimiz gelip de geminin ocağı kaynamaya başlayınca şöyle seslendik: “Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları.” Ama Nuh’la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti. Nuh dedi: “Binin içine! Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”. (HÛD 40-41.)

Hz Nuh’un Gemiyi inşa etmesinden sonra göğe sularını boşaltması toprağa da sularını fışkırtması emredilmiştir.

Hz. Nuh’a inanan az sayıda insan topluluğu ile, hayvan çiftleri gemiye bindikleri için kurtulmuş ve bunun dışında kalanlar boğularak ölmüşlerdir. Ölenler arasında Hz. Nuh’un bütün uyarılarına rağmen ona inanmayan oğlu da vardır.

-“Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma. Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlardan oldu.” (HÛD42- 43.)

Hz. Nuh oğlunun inkârcılarla birlikte ölmesine çok üzülmüş ve babalık hisleriyle Allah’tan böyle bir şeyin nasıl meydana geldiğini sitem ifadesiyle sormuştur.

-“Nuh, Rabbine yakardı da dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen, hâkimlerin, hükmü en güzel verenisin.” (HÛD 45.)

Allah cc. Hz Nuh’u uyarmış ve oğlunun, kendisine nispet edilemeyecek bir inançsız olduğuna dikkat çekmiştir.

-“Allah buyurdu: “Ey Nuh! O, senin ailenden değildir. Yaptığı, iyi olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.” (HÛD 46.)

Hz. Nuh bunun üzerine Allah’tan affını dilemiş ve susmuştur.

-“Nuh dedi: “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum.“ (HÛD 47.)

Tufan sonrası Hz. Nuh’a inananlar kurtulmuş, inkârcılar Allah’ın gazabına maruz kalarak helak olmuşlardır.

Verdiğim örnekleri göz önüne alarak düşünürsek….

İnsanlığın başına gelen büyük felaketler ve Kur’an da bahsedilen bu büyük felaket örneklerinden de anladığımız, İnsanlar doğruluktan uzaklaşıp inkârcı, sapkınlık, kendini büyük görme, güçsüzlere zulüm ve işkence etme, kendilerine gönderilen Allah’ın elçilerine inanmayıp inkâr etmelerinden dolayı gazaba ve felakete maruz kalmışlardır. İyi insan olamayanların sonu hep hüsran olmuştur.

Günümüze gelecek olursak, Devletler ve İnsanların yönetiminde, davranışlarında tarihte olduğu gibi aynı olaylara şahit oluruz. İnsanlar elde ettikleri güç ve zenginlik nedeniyle kendinden güçsüz ülkeleri işgal etmeye, savaş açmaya devam etmiş, etmektedir. Masum ve güçsüz olanları katletmiş ve etmeye de devam etmektedir. Örnek verecek olursak, birçok devlet kendi ırkından değil diye katliam yapmakta, insanları asimilasyona tabi tutmaktadır. İşgal ve yayılmacı politikalar izleyip savaşlar açmaktadır.

Corona virüsünün ilk görüldüğü ülke Çin’dir. Çin hükümeti Doğu Türkistan halkına katliam uygulamakta, binlerce masum insanı kendi ırkından olmadığı için öldürmektedir. Emperyalist ülkeler sömürge politikaları sayesinde işgal ettikleri veya sömürdükleri ülkelerin halkına aynı muameleyi uygulamaktadır. Bütün bunlar Dünyanın gözü önünde yapılmakta fakat çıkar ve menfaat ağır bastığı için güçlü olan Devletler ses çıkarmamakta, görmemezlikten gelmektedir. İnsan olmaktan başka suçu olmayan masum ve mazlum halklar yine hemcinsleri tarafından buna maruz kalmaktadır.

Sanayi ve Endüstri yeryüzünde kazanç için tüketme ve yok etme politikasına devam etmekte, kazanç sağlamak için hayvan katliamına ve Doğa katliamlarına devam etmekte, Canlı ve bitki nesilleri yok edilmektedir. Yaşadığımız Dünya’yı her geçen gün yaşanmaz hale getirmeye devam edilmekte, Çevre kirletilmekte, ormanlar yok edilmektedir. Yakın zamanda meydana gelen Avustralya kıtası yangınında mevcut ormanların tamamına yakını yanmış kül olmuştur. Topraklarının büyük kısmı çöl olan ülkede çok su tüketiyorlar diye binlerce Devenin katledildiğini medyadan takip etmişizdir.

Dünyanın bir kısmı bolluk ve İsraf içinde yaşarken, Afrika kıtasında açlıktan insanların öldüğü ülkeler mevcuttur. Her gün gelişen medya teknolojileri sayesinde bütün Dünya, Özelliklede zengin ülkeler bunu gördüğü ve bildiği halde gerekli yardımı yapmamakta, göstermelik bağış ve yardımlar yeterli gelmemektedir. Hiçbir İlahi din ve Diğer inançlar İnsana zulüm yapmayı emretmez. Aksine paylaşmayı, yardımlaşmayı, bölüşmeyi emreder. Ama insanlığın büyük bir kesimi bunu görmemezlikten gelmeye devam etmektedir. Petrol zengini Suudi Arabistan’ın komşusu olan Sudan, Yemen gibi Afrika ülkelerinde açlıktan insanlar ölmekte, İlaçsızlıktan, susuzluktan çocuklar ve yaşlılar çaresizlik içinde uygar Dünyadan yardım beklerken hayatları son bulmaktadır.

Sınır komşularımız olan İran, Irak, Suriye’de de durum yıllardır farklı değildir. Kendimize soralım o zaman, insanoğlu Tanrı tarafından bir ikazı, uyarıyı hak etmiş midir?

Corona gibi virüsler İnsanlığın bütün bunları hatırlaması için ilahi bir ikaz mıdır? İnsanlık bu felaketten gerekli dersi çıkarabilecek midir? Yoksa daha önce yaşadığı büyük felaketleri unutup ders çıkaramadığı gibi, bunu da yıllar içinde unutup aynı davranışlarına devam mı edecektir?

Ders alacak mıyız acaba? İlahi ikazlara kulak verip Yaptığımız kötülüklerden vaz geçebilecek miyiz? Şahıs ve Devletler olarak kul hakkı yemekten, haksız kazanç sağlamaktan, hukuksuzluklardan, iftira ve yalanlar ile insanları suçlamaktan vaz geçecek miyiz? Gasp ve el koymalardan, ötekileştirmelerden, ayrımcılıktan, adam kayırmalardan, çalışanın hakkını vermemekten vazgeçecek miyiz? Olması gerektiği gibi iyi insan olabilecek miyiz?

Emanet aldığımız bu Dünya’yı gelecek nesillere ve torunlarımıza nasıl bırakacağız, atalarımızın bıraktığı medeniyeti daha ileri götürüp, ileri bir uygarlık haline getirebilecek miyiz? Torunlarımızın hayır dualarını alabilecek miyiz? Yoksa beddualarına mı maruz kalacağız? Bu soruları kendimize sormalıyız. Millet ve insanlık olarak çok çalışmalı, İyilik ve yardımlaşmada yarışmalıyız. Dünyamızı daha yaşanır hale getirmek, ağlayan bir tane bile masum kalmaması için uğraşmalıyız, Bizlere emanet verilen diğer canlılarında yaşama hakkı olduğunu unutmamalıyız.

Ateş kapımızı çalınca değil, her zaman iyilik ve adaletin yanında olmalıyız. Bana dokunmasında ne olursa olsun dememeliyiz. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamalıyız. Zulmü alkışlamamalıyız. Zalimi sevmemeliyiz. Yalan ve iftiranın en büyük kötülük ve günah olduğunu bilmeli ve gerçekleri görmeden, bilmeden karar vermemeliyiz. Yargısız infaz yapmamalıyız. Adalet ve hukuk herkese lazımdır. Hukuk ve adalete güven olmayan bir ülkede yaşamda olmaz. Atatürk ne güzel demiş ‘’Adalet mülkün temelidir’’ diye. Bir ülke için gerekli olan en büyük unsuru üç kelime ile özetlemiş.

-‘’Size verilen şeyler, dünya hayatının geçici menfaat ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve devamlıdır. Akıl etmez misiniz?(Kasas 60)

Ayetten de anlayacağımız gibi, Dünya hayatındaki her şey ne kadar kıymetli olursa olsun, hepsi bir gün yok olacaktır.

Bütün insanlık olarak suçluyuz…

Her gün duyup izlediğimiz tecavüz ve çocuk istismarlarından.

Ailelerin yüzüne bakmaya kıyamadığı evladının canavarca katledilmesi ve tecavüze maruz kalmasından.

Ağrı’da Leylâ’nın katledilmesinden, Polatlı’da Eylül’ün canice öldürülmesinden.

Çocuk istismarları ve tacizlerinden, Çocuk yaşta evliliğin savunulmasından

Hepimiz sorumluyuz ve suçluyuz.

Engel olamadık bari ses çıkaralım, Toplum olarak ayağa kalkalım, yüksek sesle karşı çıkalım. Yapmadığımız için hepimiz suçluyuz.

Aylan bebenin, diğer bebek ve çocukların ege kıyılarında, Meriç boylarında cansız bedenlerinin sahile vurmasından hepimiz sorumluyuz, suçluyuz.

Kendi başımıza gelmediği sürece bu tür olaylara karşı duyarsız kaldığımız için, olayları siyasallaştırıp partizanlığa dönüştürdüğümüz için hepimiz suçluyuz.

Korktuğumuz ve sustuğumuz için hepimiz suçluyuz.

İkiyüzlü olduğumuz, hatalarımızı kabullenmediğimiz için hepimiz suçluyuz.

İnsanlığın kötüye gittiği, felakete sürüklendiğini kabul edip, kendimizin kötüleştiğini kabul etmediğimiz için suçluyuz.

İcraat ve uygulamalarımız özde değil de sözde olduğu için suçluyuz.

Tanrının iyi insan olmamız için yolladığı ilahi emirleri görmezden geldiğimiz için suçluyuz.

Başımıza gelen bütün felaketleri ve afetleri, şuan yaşadığımız Corona virüsü felaketini ister kıyamet alâmeti diyelim, ister tanrının bir gazabı diyelim fark eder mi ki, sonuçta insanlar ölüyor, hem de binlerce insan.

Ama bu sefer sadece insan ölüyor, hayvan ve diğer canlılara tesir etmiyor bu virüs.

İnsanın insana yaptığı bunca zulüm, katliam, haksızlık, hukuksuzluk bir yana, kendisine emanet edilen hayvan ve canlılara yaptıkları nedeniyle bir ceza mıdır acaba? diye düşünmemiz gerekmez mi?

Yüce Allah Kur’an da birçok ayetinde buyurduğu gibi, düşünmez misiniz? Akıl etmez misiniz?  demektedir.

-‘’Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değiştirmesinde,insanlara fayda sağlayarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirdiği ve ölümünden sonra yeryüzünü kendisiyle canlandırdığı suda, orada yaydığı farklı türdeki her bir canlıda, rüzgârların çevrilip yönlendirilmesinde, gök ve yer arasında emre amade kılınmış olan bulutlarda akıl edenler için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.’’(Bakara 164)

-‘’Allah katında canlıların en şerli olanı (hakka karşı) sağır ve dilsiz olan, akıl etmeyen kimselerdir.’’ (Enfâl 22)

-‘’Kendisiyle akıl edecekleri bir kalplerinin ve işitecekleri bir kulaklarının olması için yeryüzünde dolaşmazlar mı? Çünkü gözler kör olmaz. Asıl kör olan sinelerdeki kalplerdir.’’ (Hac 46)

Ayetlerin ışığında sonuç olarak derim ki, bugün varız ama belki yarın olmayacağız.

Kalmaya gelmediğimiz şu fani dünya için bunca savaş niyedir? Kendimize yetecek kadarına razı olamaz mıyız? Hırsımızdan, kinimizden, açgözlülüğümüzden, ikiyüzlülüğümüzden, suskunluğumuzdan, vazgeçemez miyiz? Bu kadar zor mudur acaba?

İyi insan olamaz mıyız?

-‘’O; sizleri topraktan, sonra bir damla sudan, sonra kan pıhtısından (embriyo) yaratandır. Sonra sizi (anne karnından) bebek olarak çıkarmakta, sonra yetişkinlik çağına erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için (size ömür bahşetmektedir). Sizden bazınızın canı daha önce alınır. Belirlenmiş bir zamana erişmeniz ve akıl etmeniz için.’’ (Mü’min 67)

Ölüm er ya da geç her nefisi yakalayacaktır. İyi insan olarak ölmeden önce ölmeyi başarabilmemiz dileğiyle.

İlahiyatçı değilim. Kur’an ve İlimin ışığında yüksek sesle düşündüm sadece, hakkınızı helal edin……

Selam ve dua ile..

Mehmet Ali TOPÇU

22.03.2020

BİR YİĞİT GEÇTİ BU DÜNYA’DAN

MUHSİN YAZICIOĞLU

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/2/2a/Muhsin_Yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu.jpg/260px-Muhsin_Yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu.jpg

 (31 Aralık 1954, Elmalı, Şarkışla , Sivas – 25 Mart 2009, Göksun, Kahramanmaraş)

İnsan ölür ailesi ağlar, İnsan ölür sevdikleri, mahallesi, köyü ağlar, İnsan ölür şehir ağlar, halk ağlar, bir miller ağlar, insan ölür kainat ağlar. Ölümü bütün yürekleri yaktı, düşüncesi, fikri, görüşü ne olursa olsun herkesi ağlattı.

25 Mart 2009 da Keş dağında bir helikopter düştü. Aslında düşen bir yiğit idi. Gönlü ve hayalleri vatan ve millet sevgisi ile dolu, yıllarını uğruna feda ettiği ülkesi için geçiren bir gönül eri Alperen düştü.

Onu seven gönüllere ateş düştü, Hayalleri yarım kaldı. Dava arkadaşlarına ise bu bayrağı dalgalandırmak düştü.

Siyasetçi ve Milliyetçi kimliği ile tanıdığımız Muhsin Yazıcıoğlu, Veteriner hekim ve Ülkücü lider. Ülkü Ocakları eski  genel başkanı. 19.20 ve 23. Dönem Sivas milletvekili ve Büyük Birlik Partisi‘nin kurucusu ve ilk genel başkanıdır.

Muhsin Yazıcıoğlu, 1954 yılında Sivas’ın Sarkışla ilçesi Elmalı Köyü’nde çiftçi bir ailesinin oğlu olarak dünya’ ya geldi. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla’da yaptı.

Yüksek tahsilini yapmak için 1972 yılın da Ankara’ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde tamamladı.

SİYASİ HAYATI

1968’de Şarkışla’da Genç Ülkücüler Hareketi’ne katıldı. Cemiyet (dernek) çalışmalarına başladı. Eğitimi için Ankara’ya geldiği zaman Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla; Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. (1977-1978).

1978’de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucu Genel Başkanı oldu. 1980 yılına kadar MHP’de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulundu.

1978 yılında Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu yakalanıp Ankara’ ya getirilir. Bir saat kadar sonra şubeye telefon açarak “Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı’yı bırakmazsanız Ankara’nın 150 yerinde bomba patlatacağız” diyerek emniyeti tehdit ettiği rivayet edilir. Bir iddiadan ibaret olan bu bilginin bir kesinliği yoktur. 1978 yılında Alevî vatandaşlara karşı düzenlenen katliamın ÜGD başkanı olarak tertipçisi olmakla suçlanmış, daha sonra suçsuzluğuna kanaat getirilerek beraat etmiştir.


12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbenin ardından, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak dönemin muktedirleri tarafından cezaevine konuldu. Burada “MHP ve ülkücü kuruluşlar” davasında idamla yargılanan 220 ülkücü arasında yer aldı. Bu süreçte dört kez idamla yargılanan Yazıcıoğlu, hem işkence gördüğü C-5 koğuşunda hem de uzun yıllar kaldığı Mamak Cezaevinde, 12 Eylül askeri darbesini yapan Beşli Konseye ve 12 Eylül rejimine karşı tavır sergiledi. Cezaevinde 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl tutuldu. Ağır işkence ve baskı altında geçen bu süre içerisinde Manevi ve dini vecibelerini yerine getirmeye gayret etmiş, 352 defa Kur’anı hatim yaptığı arkadaşları tarafından belirtilmiştir. Mamak Cezaevi’nde kalan Muhsin Yazıcıoğlu, 7,5 yıl sonra bu davadan herhangi bir ceza almadı.

Cezaevinden tahliye olduktan sonra, mağdur olmuş binlerce ülkücülere ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığını yaptı.
1987’de dava arkadaşları ile birlikte Milliyetçi Çalışma Partisi’nde siyasete girdi. MÇP’ de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu.

1991 genel seçimlerinde üç partinin oluşturduğu ittifak bünyesinde, Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP), Refah Partisi (RP) ve Islahatçı Demokrat Parti (IDP) arasında gerçekleşen seçim ittifakının da milletvekili adayı oldu ve Sivas’tan milletvekili seçildi.

1992 yılı Temmuz ayında, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı için” bir grup arkadaşı ile birlikte MÇP’ den ayrıldı. 29 Ocak 1993 tarihinde’’ İslam hassasiyeti olmayan milliyetçiliğin içi boştur’’ düşüncesiyleBüyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Başkanlığına seçildi.

90’ lı yıllar ülkemizde koalisyon ve seçim yıllarıdır. 24 Aralık 1995’te yapılan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili adayı oldu ve seçilerek yeniden meclise girdi. 8 Temmuz 1996’da Refah Yol hükümetine güvenoyu veren Yazıcıoğlu’nun, 28 Şubat post modern darbe sürecindeki, “Namlusunu milletine çevirmiş bir tanka selam durmam.” sözleri hafızalara kazındı. Yazıcıoğlu, 27 Nisan e-muhtırasına da karşı çıktı. 28.02.1996 tarihinde seçim ittifakı nedeniyle dahil olduğu ANAP’tan istifa ederek, BBP’ ye döndü.

26 Nisan1998’de yapılan 3. Büyük Kurultay. 08 Ekim 2000 tarihinde yapılan 4. Büyük Kurultay. 02 Haziran 2002 tarihinde yapılan 1.Olağanüstü Büyük Kurultay. 20 Tem. 2003 tarihinde yapılan 5. Olağan Büyük Kurultay. 30 Nisan 2006 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kurultay. 15 Nisan 2007 2.Olağanüstü Büyük Kurultaylarda tekrar BBP Genel Başkanlığına seçilmiştir.

22 Temmuz Erken Genel seçimlerinde BBP’ nin seçimi protesto etmesi sebebiyle partisinden istifa ederek Sivas’tan bağımsız milletvekili adayı olup 23. dönem milletvekilliğine seçilmiştir. Daha sonra BBP’ ye katılarak TBMM’de Büyük Birlik Partisi Sivas Milletvekili olarak görev yapmıştır. 19 Ağustos’ta yapılmış olan BBP’ nin 3.Olağanüstü Büyük kurultayında tekrar Genel Başkan olmuştur.

HELİKOPTER KAZASI VE VEFATI

25 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş’ta yaptığı seçim mitinginden sonra YozgatYerköy mitingi için Helikopter ile hareket eder. İçinde bulunduğu helikopter, bilinmeyen bir sebepten dolayı düşer. Helikopter de olan İHA muhabiri İsmail Güneş 112 Acil Servis’i aramıştır. Bacağının kırık olduğunu, helikopterde bulunanlardan sadece BBP Sivas il başkanı Erhan Üstündağ’ın inlediğini, BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya, pilot Kaya İstektepe’ den ses gelmediğini, Muhsin Yazıcıoğlu’nu ise göremediğini söylemiştir. Bu konuşma tapeleri medya arşivlerinde de mevcuttur.

Bu konuşmalar Muhabir İsmail Güneş’in son konuşması olmuştur. 48 saat sonra helikopterin enkazı ve Muhsin Yazıcıoğlu dâhil altı kişinin naaşı arama ekipleri ve içerisinden 17 gönüllü civar köylüsü tarafından Sisne ve Kızılöz Köyleri arasındaki Keş Dağı Kuru Dere Kanlı çukur mevkiinde bulundu. Ne acıdır ki enkaz 48 saat süren arama çalışmalarının yapıldığı bölgenin içerisinde değil,115 km uzağındaydı.

28 Mart 2009 tarihi ve saat 14:10′ da BBP genel sekreteri Yalçın Topçu‘nun yaptığı açıklamaya göre BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler vefat etmişlerdir. Kendisi daha önce on yedi defa trafik kazası geçirmişti ancak bunların hepsini hafif sıyrıklarla atlatmıştı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun cenazesi ölümünden altı gün sonra 31 Mart 2009 tarihinde Kocatepe Camii’nde düzenlendi.

TBMM’deki törende Yazıcıoğlu’nun Türk bayrağına sarılı naaşı’nın üzeri çiçeklerle süslendi. Cenaze törenine basın mensupları dâhil yaklaşık 700.000 kişi katıldı.

Vasiyeti üzerine cenazesi, Tâceddin Dergâhı’ na gömülmeyi vasiyet ettiği için bir bakanlar kurulu kararı çıkarılarak Mehmet Âkif Ersoy müzesi olarak kullanılan dergâhın bahçesine defnedildi.

‘’Günün her saati sevenlerinin başından eksik olmadığı Taceddin Dergahındaki Kabri’’

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardından memleketi Sivas’ta birçok parka ve caddeye ismi verildi. Adıyaman, Amasya ve Ankara Çamlıdere ilçesinde yapılan caddenin ismi Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi olarak değiştirildi. Anadolu’nun birçok yerinde park, cadde ve vakıflara onun ismi verilerek kendisine duyulan sevgi ve saygı tekrar ifade edildi.

YAZICIOĞLU’NA YAPILAN İŞKENCELER

12 Eylül işkencecileri için suç duyurusunda bulunan MHP’nin savcılığa sunduğu dosyadan tarihi bir belge çıktı.

Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül döneminde işkencecilerin cezalandırılması talebiyle Mamak Cezaevi’nden yazdığı dilekçe 31 yıl sonra gün ışığına çıktı.

MHP, 12 Eylül Darbesi’nin ardından gözaltına alınan MHP yöneticileri ve ülkücülere sistematik işkence uygulamakla suçladığı 38 kişi hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Başvuruyu MHP adına Avukat Yücel Bulut yaptı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin talimatıyla, devlet arşivleri taranarak gün yüzüne çıkartılan ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na dün teslim edilen suç duyurusuna eklenen iki sayfalık dilekçeye ulaşıldı.

Akşam gazetesinin haberine göre, darbeden sonra tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderilen dönemin MHP Genel Başkan Müşaviri Muhsin Yazıcıoğlu’nun imzasını taşıyan 31 yıllık belge, bir dönemin utancının kanıtı niteliğinde.

PULLU DİLEKÇE
Yazıcıoğlu’nun, el yazısıyla Mamak Cezaevi 5- Blok 5’inci Koğuşu’nda kaleme aldığı 19 Şubat 1981 tarihli dilekçe, Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na hitaben yazılmış. Yazıcıoğlu, o dönemdeki uygulama gereği 5 liralık damga pulu yapıştırıp imzaladığı dilekçede, gözaltına alındığı 28 Ocak 1981 gününden itibaren kendisine uygulanan işkenceleri anlatıyor ve işkenceciler hakkında dava açılmasını istiyor.

Ankara 12’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ’12 Eylül’ davası dosyasına eklenecek olan ‘Yazıcıoğlu’ imzalı, ‘Şahsıma Yapılan İşkence’ başlıklı dilekçedeki tüyler ürpertici satırlar şöyle:

KALASA SARIP YUKARIYA ASTILAR: Selanik Caddesi’nde bulunan evimden emniyet mensuplarınca alındım. Mamak Askeri Cezaevi’ne yaklaştığımızda gözlerim kaşkolüm la bağlandı ve arabanın içinde dövülmeye başladım. Soyum sülalem de katılarak sözle de her türlü hakarete maruz kaldım. Mamak’ta getirildiğim yerde, seslerinden tanıyorum, aynı kişiler hiçbir şey sormadan tartakladı. Kafam yarıldı, burnumdan ve ağzımdan kanlar akarken, yere yatırılıp cereyana tabi tutuldum. Sonra da kollarımın üstüne konan bir kalasa sarılarak yukarı asıldım. Belden aşağı soyundurularak el ve tenasül uzvumdan cereyan verildi. Yumruklandım.

BAŞKALARINI SUÇLAMAM İÇİN İŞKENCE YAPILDI: Yaralarım iyileşene kadar bekletildim. İşkence yapılmadan ifadem alınabilirdi. Ama hırs ve kinle işkence yapıldı. Bu kişiler şerefli Türk ordusunun da adını kullanarak eylemlerine ordumuz ve Devlet Başkanımızın da adını karıştırmıştır. Şahsımın işlemiş veya işleme muhtemeli olan suçlarımın itirafı için değil, başkalarını suçlamam için özellikle işkence yapıldı. Şahsıma da kin ve garezle, hakaretle darp yapıldı.

SAVCI İŞKENCE İDDİAMI İFADEME ALMADI: İsteğim: kanunlarımıza göre suç olan işkenceyi, yapanlar hakkında davacıyım. Sorguda savcı, belirtmeme rağmen kayda geçmemiş ve ifademin içinde işkence iddiama yer vermemiştir. Şikayetimin sonradan yapılması istenmiştir. Aradan 13 gün geçmesine rağmen dış belirtiler cezaevi doktoru tarafından tespit edilmiştir. Gereken işlemin yapılarak dava açılmasını saygılarımla arz ederim. 19.02.1981 Muhsin Yazıcıoğlu. Mamak Askeri Cezaevi B – Blok 5. Koğuş.

‘’ULUCANLAR CEZA EVİ MÜZESİ’’

MUHSİN YAZICIOĞLU’NA İNANILMAZ İŞKENCE!

Mamak Cezaevi’nde yaşanan işkenceler şoke ediyor!.. Yazıcıoğlu, Mamak cezaevinde 26 gün çırılçıplak asılı tutuldu.

Takvim gazetesinden Emin Pazarcı’nın “12 Eylül zindanları” yazı dizisi devam ediyor. Dizinin bugünkü bölümünde  26 gün çırılçıplak asılı tutulan Yazıcıoğlu ile Yılma Durak’ın Mamak’ta yaşadıkları vahşet vardı.  

YAŞAR OKUYAN’DAN KAN DONDURAN SÖZLER

12 Eylül Darbesi yapılmış ve işkenceciler gemi iyice azıya almıştı. İşkencelerde uygulanan metotlar artık çığırından çıkmıştı. Öylesine iğrençlikler sergileniyordu ki, dayanılır gibi değildi. Aradan yıllar geçtikten sonra, darbe öncesi MHP’nin Genel Sekreter Yardımcılığı makamında bulunan Yaşar Okuyan, yaşananları, “Ülkücü Hareket’in bazı liderlerinin ırzına bile geçtiler” sözleriyle özetleyecekti.

Mamak Askeri Cezaevi’nin C-5 adı verilen bölümünde sergilenenler, kelimenin tam anlamı ile insanlık dışıydı. Burada bir yandan işkence, diğer taraftan sorgu yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer vardı.

Dayaktan etkilenene dayak atılıyordu. Erkeklik organından elektrik verilmesinden rahatsız olanlara defalarca elektrik veriliyordu. Bazıları Filistin Askısına asılıyordu. Bazıları da çırılçıplak soyulduğunda çözülüyordu. Utanma duygusu yüzünden morali bozulduğu tespit edilenler, bütün sorgu boyunca çıplak tutuluyordu.

İRADE DIŞI ÇIĞLIK ATIYORDU

Bütün bunlar, C-5’te yaşanan olağan olaylardı. Orada çok daha iğrenç ve kelimenin tam anlamı ile insanlık dışı metotlar uygulanıyordu. O günlerde, gözaltına alınan bazı gençlerin aileleri de C-5’e getiriliyordu. Anneleri, karıları ve kızları da işkenceye alınıyor, çırılçıplak soyuluyordu.

İşkenceciler, bütün bunları yaparken gözaltındaki gence soruyorlardı:

-Haydi, şimdi de konuşma da görelim!

O dönemde, C-5’e getirilen arasında, daha sonra idam edilen Ali Bülent Orkan’ın ailesi de vardı. Yıllar sonra Hürriyet Gazetesi’nde İsa Armağan’ın ailesine de C-5’te işkence yapıldığı yazılmıştı.

Tekmeli, tokatlı, elektrikli ve askılı işkence aşamasından geçen ülkücüler, A Blok’taki “Kafes” e konuluyordu. Burada da manevi işkence uygulanıyordu. “Kafes” sirklerdeki aslan kafeslerinin benzeri bir yerdi. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini bozmak bile izne tabiydi.

Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:

– Komutanımmmmmm! “Komutanım” diye görevli askere sesleniliyordu. Kafes’te bütün erlerin adı “komutan”, bütün gençlerin adı da “lan” dı.

Oraya giren emekli askerler bile görevli erlere “komutanım” diye hitap etmek zorundaydı.

Askeri yönetimin “komutan” olarak görevlendirdiği er cevap veriyordu:

– Söyle lan!
– Ayağımı değiştirebilir miyim komutanım?
– Kalk lan gel buraya. Elini uzat.

Elini uzatana kural olarak 5 adet cop vuruluyordu. Ardından “komutan” bağırmaya başlıyordu:

-Ne biçim izin isteme lan bu? Size öğretmedik mi? “Komutan” derken daha yüksek sesle bağıracaksın.
Tutuklu, tekrar yerine dönüp, avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

– Komutanımmmmmm…

Bu sahne her gün onlarca defa tekrarlanıyordu.

MUHSİN YAZICIOĞLU DA C-5’TEYDİ

C-5’teki işkencelerden nasibini alan ve daha sonra kafese konulanlardan biri de Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

İhtilalin ardından uzun süre kaçak olarak yaşayan Yazıcıoğlu, yakalanır yakalanmaz C-5’e götürüldü. Günlerce son derece ağır işkenceye tabi tutuldu.

Daha C-5’in kapısına geldiğinde, dört bir yandan tekme ve yumruklar yağmaya başladı.

Burada başı duvara çarptı ve akan kan boynundan aşağı doğru süzüldü. Küfürler ve hakaretler arasında koridorlardan geçirildi.

İşkenceciler hiç vakit kaybetmeden Yazıcıoğlu’nu bir tahta platformun üzerine yatırdılar. Hemen ayakkabısını çıkarıp, başparmağından elektrik vermeye başladılar:

– Türkmen Onur nerede?
 Bize Mehmet Sakarya ve Ramiz Ongun’un yerini söyle…

Bu işlem işi yaramayınca, işkenceciler O’nu soymaya başladılar. Tam pantolonu çıkarılıyordu ki, Yazıcıoğlu bağırmaya başladı:

– Yapmayın, bunu yapmayın…

Bu tepkiyi vermekle hata ettiğini sonradan anladı.

ÇIRILÇIPLAK SOYUP İŞKENCE YAPTILAR..

Soyulduğu zaman çok etkilendiğini gören işkenceciler, bu işlemi hep tekrarladılar. Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup, işkence yaptılar.

Yazıcıoğlu’nu bir sandalyenin üzerine çıkarıp, T şeklindeki bir kalasa kollarından bağlıyorlardı. Kalas, tavandaki çengele asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu.
Havada sallanırken, çıplak vücudunun çeşitli yerlerinden elektrik veriliyordu. Acı dayanılır gibi değildi.
İşkenceciler manyetoya bastıklarında titreşimden bütün vücudu sallanıyordu. İç organlarının tamamı dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, irade dışı çığlıklar atıyordu. Bu işlemden geçen sadece Yazıcıoğlu değildi. C-5’in dört bir yanından çığlıklar yükseliyordu. ‘

ALLAHSIZ VİCDANSIZLAR…’

İstanbul Harbiye’de de bir işkence merkezi kurulmuş, bazı gençler de orada işkenceye tabi tutulmuştu. MHP ve Ülkücü Duruluşlar Davası’nda anlattıkları inanılır gibi değildi. Bir insanın aklının alamayacağı ölçüde işkenceye maruz kalmışlardı. 12 Eylül öncesi “Doğu’nun Başbuğu” lakabına sahip olan Yılma Durak, konuşmasını sürdürürken, bir ara hıçkırıklara boğuldu.

Duruşma Hakimi Kıdemli Binbaşı Vural Özenirler, araya girmek zorunda kaldı:

– Konuşamayacaksınız herhalde. Sağlığınız elvermiyorsa oturun.

– İsterseniz sorgunuzu erteleyelim.

Durak, hıçkırıklar arasında zor anlaşılır bir sesle cevap verdi:

– Hayır konuşacağım.

Durak, “konuşacağım” demesine rağmen, hıçkırıkları bir türlü dinmiyordu. İşkence altında yaşadıklarını bir türlü hazmedemiyor, kelimelere döküp, duruşma salonunda dile getiremiyordu.

Hıçkırıklarla ağlarken, Duruşma Hakimi bir defa daha araya girmek zorunda kaldı:

– Rahatsızsanız oturun, dinlenin. Sorguya daha sonra devam edelim.

Yine “hayır” cevabını veren Yılma Durak’ın dudaklarından hıçkırıklar arasında şu sözcükler döküldü:

– Bana işkence yapanlar, “Sen erkekliğinden oldun, ama seni zevkten mahrum etmeyeceğiz” dediler. Cop soktular.

Hıçkırıklar arasında söylenen bu sözler; herkesin tüylerini diken diken etmişti. Hakim heyeti bile şok olmuştu. Salonun dört bir yanından çığlıklar yükselmeye başladı.

Mahkeme salonu alabildiğine karıştı. Salonun arka tarafında bulunan dinleyiciler, ayağa kalkarak Mahkeme Heyeti’nin bulunduğu bölüme doğru yürümeye başladılar.
Durak’ın yakınları ise çığlık çığlığa bağırıyorlardı:
– Allahsızlar, vicdansızlar…

‘KATİL EVREN’

Bahçelievler’deki MHP Genel Merkezi’nin altındaki bir dairede yaşayan partinin emektarı Hasan Kozan’ın oğlu Kadir’in akli dengesi yerinde değildi. Kadir, zaman zaman MHP Genel Merkezi’nin karşısındaki kaldırıma geçer, “Kahrolsun faşistler. Sizin hepinizi kesmek lazım” diye bağırırdı.
Bazen de Emek civarındaki CHP’lilerden para alıp, MHP Genel Merkezi’ne CHP bayrağı asardı. Kadir, MHP içinde Alparslan Türkeş’ten çekinmeyen tek isimdi. Partiye girip çıkarken “Başbuğ Türkeş” diyerek yolunu keser, harçlık almadan da yol vermezdi.

Bazı durumlarda da karşısına geçip bağırırdı: –Faşist Türkeş, katil Türkeş… Katil, katil… Hızını alamayıp, Türkeş’in aracını taşladığı bile olurdu. Alparslan Türkeş ise, Kadir’in bu davranışları karşısında hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermez, ya söylediklerini duymazlıktan gelir, ya da gülüp geçerdi. 12 Eylül İhtilali’nin ardından Kadir’in bütün düzeni bozuldu.

İhtilali yapan darbecilere kafayı taktı. Yöneticiler gözaltına alındığı, partiye kimse gelmediği için bunalımlı günler yaşıyordu. Artık kimseye “Faşistler, katiller” diye bağıramıyor, binayı güvenlik altına alan polis ve askerler de kendisine hiç iyi davranmıyordu. Bütün bu olup bitene çok kızan Kadir, ihtilalden birkaç gün sonra Çankaya Köşkü’ne gitti. Tepkisini ortaya koymak için de Cumhurbaşkanlığı’nın duvarına kocaman bir bozkurt resmi asıp bağırmaya başladı:
– Katil Evren, katil Kenan Evren… Bir anda ortalık karıştı. Eğer polisin içinden kendisini tanıyanlar çıkıp, “Durun, o deli” diye bağırmasaydı, askerler anında tetiğe basacaktı. 12 Yönetimi’ne ve Kenan Evren’e, Çankaya Köşkü’nün önünde açıktan tavır alıp “katiller” diye bağıran tek kişi olan Kadir, ihtilalden bir yıl kadar sonra Sincan’da trenin altında kalıp, hayatını kaybetti.

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN ÜŞÜYORUM ŞİİRİ

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum..

 “ANAMA MEKTUP” BAŞLIKLI ŞİİRİ ŞÖYLE;

Bugün sekiz mayıs ‘Anneler Günü’
Hatırlanıp kucaklanıyormuş anne ve sevgi
Kalplerde şefkatle tam koca bir gün
Hatırlanıp kucaklanıyormuş anne ve sevgi.

Ben seni bugün hatırlamadım anne
Sana karşı sevgim aynıydı yine
Benim sevgim sığmaz ki öyle bir güne
Bir ömür de olsa doyamam sevgine.

Her an ruhumu ısıtır sıcaklığın
Seni düşünmek bile doyumsuz zevk
Acısı derin senden uzaklığın
Sensin benim dünyama ışık ve renk…

Özledim ışıl ışıl sevgi dolu gözlerini
Ne güzeldi göğsüne yaslanıp öyle ağlamak
Ellerimle yırtardım o gül yüzlerini
Zevk verirdi nasırlı ellerinde hırpalanmak.

Yine arıyorum dostluk dolu o yüzün
Hep ben muhtaçtım sana yine muhtacım
Aşkımı, sevgimi gösteremedim bir gün
Saçlarım ağarsa da hep sana muhtacım.

Yollarım açılsa bağrıma bassam
Sımsıcak göğsünde öyle ağlasam
Doyumsuz sevgini tekrar yaşasam
Hıçkırıp, naz yapın “Ana” diyerek

Anamsın, bu bir gerçek
Sen olmasan ben olmazdım
Sensin gönlümdeki en güzel çiçek
İncinip, koparılsan yaşamazdım.

Hasretin unutturdu beni bana
Sevgine karşılık veremiyorum.
Adet olsun diye olsa da sana
Layık bir hediye bulamıyorum.

Maddi değerleri tek tek arasam
Hazırlasam güzel bir buket sana
Zümrütten, yakuttan saraylar alsam
Değeri ölçülmez yanında Anam…
Çiçek aradım dün,  beklersin diye

Bulamadım taş ve demirden başka
Sevgimin ifadesi bir tek hediye
Yollayamadım ki inan dua’dan başka

Cennetle müjdelenmiş analar
Sen de gezin cennet bahçelerinde
Ayakların altından aksın ırmaklar
Makamın melekler gibi yükseklerde

Şefâatına mazhar ol Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın
Rahmetiyle kuşatsın seni Allah’ım
Yoldaşı ol hurilerle anamız Fatma’nın
Babamla firdevs bahçelerinde gezin cananım.

Saadetle ol dünya ve ahirette
Sana sağlık ve sıhhatler diliyorum
Selam ve sevgiler yollayıp nihayette
Ta yürekten ANA, ANA diyorum.

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN ANLAMLI SÖZLERİ

Namlusunu millete çeviren tanka selam durmam.

Benim adım Muhsin Yazıcıoğlu! Bana baskı sökmez! Bizim Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

Erkek olmak alın yazısı olsa da her kula nasip olmaz.

Zulüm Azrail olsa da hep Hakk’ı tutacağım. Mukaddes, davalarda ölüm bile güzeldir.

Bu ülkede dürüst olmak başa beladır ama o bela başımızın tacıdır.

İki saniye sonrasına garantimiz olmayan bir hayatımız için fırıldak olmaya gerek yok.

İslam hassasiyeti olmayan milliyetçiliğin içi boştur.

Zindanmış bu karanlık oda ne gam! Bana imanımın ışığı yeter!

Vatan aşkı maya gibidir. Sütü bozuklarda tutmaz.

İnanmadığım yolda milyonlarla yürüyeceğime, inandığım yolda tek başıma yürürüm.

Vatanı sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını onlar yaptı.

Kan dökmeyi seven bir millet değiliz ancak söz konusu vatan ise; dünyanın şah damarını keseriz.

Bir elinde Bilgisayar, Bir elinde KUR’AN olsun.

Biz, Fatih Sultan Mehmed Han kadar Türk, Said Nursi Hz. kadar Kürdüz! Ve hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.

Haksız bir davada zirve olmaktansa, haklı bir davada zerre olmayı tercih ederim.

Ben Avrupa Birliği kapısında zorlanan, aşağılanan Türkiye istemiyorum. Ben kendi medeniyetimle olurum. Ben yeniden Tük-İslam medeniyetinin inşaatını istiyorum.

Ölüm inançsız insanlar için korkunç bir sondur ama inananlar için ne kadar zevkli bir başlangıçtır!

Ben Türk’üm, Türk esir olmaz. Ben Türk’üm, Türk Devletsiz olmaz. Ben Türk’üm, Türk Bayraksız olmaz. Ben Türk’üm, Türk Ezansız olmaz. Ben Türk’üm, Türk Hürriyetsiz olmaz.

Böldürtmeyeceğiz, soydurtmayacağız, Türkiye’mize, mirastarlarımıza her şeyiyle sahip çıkacağız. Var mısınız? Varız!

Bu adama haddi bildirilmelidir. Kedisini bile vermezmiş. Kürt, bizim kardeşimiz, soydaşımız, Candaş’ımız. Kürdün kedisi de, keçisi de, kendisi de Türk milleti için değerlidir. Barzani’den bizim isteğimiz, kedi değildir, PKK elebaşlarıdır.

Evet, adım Muhsin Yazıcıoğlu, bende ve arkadaşlarımda döneklik olmaz. Biz inandığımızı yaptık. İnandığımızı yapmaya devam ediyoruz.

Bizim çocukları kitap okumak sıkar. O yüzden fikri tartışmalarda biraz zayıf kalırlar. Ama kavga var dersen, Ayrancı’dan Kızılay’a koşa koşa gelirler!

Hayat böyledir dostum geçer beklemekle. Ümitlerin bittiği yerde abdest al ve sabahı bekle.

Haksız bir dava uğruna sultanlık yapacağıma, gerekirse haklı davada tek başıma yürüyeceğimi söylüyorum.

ÖZET KAYNAKÇA: İnternet içerisinden, birçok site ve kitaptan ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.  

Derleyen: Mehmet Ali TOPÇU

ŞÜKÜR

Kâinata bakın. Hayır, hayır! Alelade bir bakış olmasın bu. Özümseyerek baktığımızda kâinattaki bütün mevcuatın biz insanlara hizmet etmekte olduğunu göreceğiz.
  Bulutlar,toprak,ağaçlar …
  Ne bulut bizi tanır, merhamet eder; ne toprak ihtiyacımızı görüp de bizim rızkımızı önümüze serebilir; ne de ağaçlar bizim midemize ve dilimize uygun bir meyveyi bizim için ikram edebilir. Öyleyse bu mevcudat perdesi arkasında, bizi kâinatın tam ortasına koyup, her şeyi hizmetimize sunan bir zat var. Böylesine geniş bir nimet sofrasını bize bahşetmiş olan elbette ki bir Allah var. Nasıl ki kâinatı insana hizmetkâr ettirmişse insanı da rızka hizmetkâr ettirmiştir. Hayvanların,bitkilerin dahi fıtri olarak şükür ettiği bu dünyada bize sonsuz nimetleri,aklı ve ilmi veren Allah’a insanoğlunun şükürsüz kalması ne kadar abes kaçar değil mi?
  Ağaçlar pembe pembe çiçek açıyor bu aylarda. Kimin için süsleniyorlar,kimin için bu güzel kokular? Bizzat Allah tarafından şekillendirilmiş,renklendirilmiş,kokulandırılmış olan milyonlarca nimetlerin karşılığında teşekkür etmemiz icap etmez mi?
Kâinat,insanı Allah’a şükre davet ederken bu çağrıya sessiz kalmamak gerek.

  Sahip olduklarımıza değil,sahip olduklarımızı veren Allah’a sonsuz şükürler olsun…

Betül TOPÇU.

18 Mart 2020

KUDÜS’TE 55 YIL NÖBET TUTAN SON OSMANLI ASKERİ

KUDÜS’TE 55 YIL NÖBET TUTAN SON OSMANLI ASKERİ

Kudüs'te nöbet tutan son Osmanlı askeri

‘’Ben, Osmanlı Ordusu, 20. Kolordu, 36.Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım. Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık. Bizim artçı bölük 53 neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur’ demesin. Fahri Kâinat Efendimizin ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gavura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın’ dedi. Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.’’

Kudüs 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilir ve Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılır. İslam âlemi ve Müslümanlar için kutsal kabul edilen, Hz Muhammedin Miraç’a çıkmadan önce uğradığı, İslam’ın ilk kıblesi Mescidi Aksa Kudüs’tedir. Bütün İlahi dinler için Kutsal bir yerdir. Yahudi ve Hıristiyanlar içinde özellikle kutsal olan ve fethi için sayısız savaşlar verilmiş kutsal şehirdir Kudüs.

1917 yılında Osmanlı imparatorluğu birçok cephede savaş vermekte, İmparatorluk birçok bölgede toprak kaybetmektedir. Milliyetçilik ve Bağımsızlık akımları, içten ve dıştan saldıran düşman neticesinde Asker sayısı verilen savaşlar sonucu azalmış olan Osmanlı İmparatorluğu her geçen gün toprak kaybedip Anadolu’ya doğru çekilmektedir. Arap yarımadasında ve Hicaz’da da durum böyledir. İngiliz kışkırtması sonucu isyan eden ve Osmanlıya karşı savaş açan Arap kabileleri, İngilizlerin yardımı ile yıllardır kendilerine bekçilik yapan ve koruyan Osmanlı imparatorluğunu arkadan hançerlemişti. Bu nedenle askerlerimiz bu bölgelerden Anadolu’ya geri çekilmeye mecbur kalmıştı.

40 Yıl, 03 Ay,06 gün sonra Türk askeri Kudüs’ü düşmana bırakıp çekilmek zorunda kalmış, Kudüs ve kutsal mekânlar yağmalanmasın diye çekilirken buraya bir ard’çı birlik bırakmıştı. Aradan yıllar geçmiş, savaşlar bitmiş, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Birçok bölgede Türk nüfusu ve askeri yaşadıkları bölgede kalmış ve yeni kurulan devletlerin azınlık vatandaşı olmuşlardı. Yeni kurulan Cumhuriyet mücadele ettiği sayısız iş ve konular nedeniyle yeni sınırları dışında kalan askerleri adeta unutmuştu. Tıpkı Yemen’de olduğu gibi, Kudüs’te de unutulan askerlerimizi yıllar sonra öğrenebilmişti. İşte onlardan biri, Dünyaya İbret olacak,  görevine sadık Türk’

 Askerinin hikâyesi.

OSMANLI ORDUSU KUDÜS’TEN ÇEKİLİRKEN (9 ARALIK 1917) MESCİD-İ AKSA’YI KORUMASI İÇİN NÖBETÇİ BIRAKILAN ARDÇI BİRLİK VE ONBAŞI HASAN’IN YÜREKLERİ TİTRETEN ÖYKÜSÜ

Merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü, Mescid-i Aksa’nın merdivenlerinde görür Onbaşı Hasan’ı ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz Iğdırlı Onbaşı Hasan’ı ve hazin hikâyesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma.

Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Kendisi ve bütün ordu ile beraber Yatsı namazını o avluda kılar. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan. O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto? .. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan? .. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes’mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte, ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”20191119_2_39398757_49593253.jpg

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

– “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

– “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapt eden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

“Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

– “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

– “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

– Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

– “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

– O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nâdanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

Yıllar Sonra Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV’de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister.

Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk.

Bardakçı, Onbaşı Hasan’ın vefat haberini şu sözlerle duyurmuştu:

1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. (Kudüs’teki) Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: ‘’Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.’’

İlhan BARDAKÇI
Mevki: Kudüs     Mekan: Mescid’ül Aksa     Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma

Son Asker Iğdırlı Onbaşı Hasan verilen görevi ölesiye kadar sürdürmüş ve 1982 yılında hayata gözlerini yummuştu, Vatandan uzak diyarlarda bir garip olarak. Orada bilmeyen herkes onu bir meczup olarak görse de, o kutsal görevini tamamlamıştı. Allah mekânını cennet, rütbesini ŞEHİT eylesin.

Merhum Hasan Onbaşının Mezarı tespit edilememiştir.

İHH İnsani Yardım Vakfı da 2017’de Gazze’de inşa ettiği bir camiye Onbaşı Hasan’ın ismini vermiştir.

############################################################

KUDÜS’TEKİ SON OSMANLI ASKERİNİN FOTOĞRAFI FİLİSTİN’DE BİR MÜZEDE ÇIKTI

Osmanlı’nın yıkılışından sonra Kudüs’teki nöbetini bırakmayan son Osmanlı askerinin fotoğrafı Filistin’deki bir müzede bulundu. 1982’deki ölümüne kadar nöbetine devam eden Onbaşı Hasan’ın kayıp olan mezarını bulmak için de çalışmalar sürüyor.                                 Salı 19 Kasım 2019 14:49  Fotoğraf: AA

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına rağmen Kudüs’ü terk etmeyerek 1982 yılındaki ölümüne kadar Mescid-i Aksa’daki nöbetini sürdüren Osmanlı askeri Iğdırlı Onbaşı Hasan’a ait bir fotoğraf, Filistin’deki özel bir müzede ortaya çıktı. 

Fotoğrafı bulan Yunus Emre Enstitüsü Kudüs Türk Kültür Merkezi Müdürü Reha Ermumcu, Batı Şeria’da Tulkerm Belediyesi ve Yunus Emre Enstitüsü’nün ortaklaşa düzenlediği bir resim sergisi sayesinde Onbaşı Hasan’ın fotoğrafının yer aldığı müzenin sahibi Filistinli iş adamı Bessam Bedran’la tanıştıklarını ve söz konusu fotoğrafın böylece gün yüzüne çıktığını anlattı.

Yunus Emre Enstitüsü Kudüs Türk Kültür Merkezi Müdürü Reha Ermumcu / Fotoğraf: AA

 MEZARININ YERİ BİLİNMİYOR

Fotoğrafın kopyasını işgal altındaki Doğu Kudüs’te Onbaşı Hasan’ı tanıyan kentin ileri gelenlerine gösterdiğini anlatan Ermumcu, onların da fotoğraftaki kişinin Onbaşı Hasan olduğunu teyit ettiklerini aktardı. 

Ömrünün büyük bölümünü Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya adayan Onbaşı Hasan’ın hayatını kaybettiği bu kentte nereye gömüldüğünün bilinmediğini kaydeden Ermumcu, “Türk makamları olarak Onbaşı Hasan’ın defnedildiği yeri bulmak için çalışmalarımıza devam ediyoruz. İnşallah en kısa zamanda Kudüs’te defnedildiği yeri tayin edip, buraya Onbaşı Hasan için anıt mezar yapımına başlamayı ümit ediyoruz” ifadelerini kullandı.

ŞEYH SABRİ ONBAŞI HASAN’I TANIDI

Onbaşı Hasan’la tanışan Kudüs Yüksek İslami Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh İkrime Sabri de, fotoğrafın son Osmanlı askerine ait olduğunu teyit etti.

Zeytin Dağı’ndaki evinde fotoğrafın dijital bir kopyasını inceleyen 80 yaşındaki Şeyh Sabri, fotoğraftaki kişinin 1917’den vefat ettiği tarih olan 1982’ye kadar Kudüs’te kalan son Osmanlı askeri Onbaşı Hasan olduğunu belirtti.  

Onbaşı Hasan’ın Kudüs ve Mescid-i Aksa için “sadakat, mesuliyet, aidiyet ve adanmışlık” sembolü olduğunu belirten Şeyh Sabri şunları söyledi:

‘’Birinci Dünya savaşında olanlardan dolayı Mescid-i Aksa’nın mahzun olduğu günlerdi. Osmanlı yıkılmış ve Kudüs işgale uğramıştı. Onbaşı Hasan sabah namazında Aksa’ya gelir yatsı namazına kadar burada kalır, buranın nöbetini tutmaya devem ederdi.’’

Iğdırlı Onbaşı Hasan’ın cemaatle konuştuğuna pek tanık olmadığını dile getiren Şeyh Sabri, bunun sebebinin muhtemelen Arapçayı çok iyi bilmemesi olduğunu söyledi. 80 yaşındaki Şeyh Sabri, “Onbaşı Hasan’ın kalbi Mescid-i Aksa ile atıyordu. 1982’deki vefatına kadar sabah mescide ilk giren o olur, yatsı namazından sonra da yine mescitten en son o ayrılırdı.” dedi.

“Kimseyle pek muhatap olmak istemeyen kendi halinde bir görünümü vardı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşını kaybetmesinden ve akabinde Kudüs’ün başına gelenlerden büyük bir üzüntü duyduğu her halinden anlaşılıyordu. Son derece mütevazı, hatta yamalı bir kıyafet giyerdi.”

Şeyh Sabri, şehirdeki bu son Osmanlı askerinin her gün Harem-i Şerif’in kuzeyinden Kubbetu’s Sahra’ya doğru çıkan merdivenlerin başına gelerek sabahtan akşama kadar buradan ayrılmadığını, adeta nöbet tutarcasına aynı noktada beklediğini anlattı.

“Vefatına kadar Mescid-i Aksa’daki nöbetine devam etti”

Şeyh Sabri, 1982 yılında hayatını kaybeden şehirdeki bu son Osmanlı askerinin nereye defnedildiğini ise bilmediğini söyledi.

Bizim için şeref verici

Onbaşı Hasan’ın fotoğrafının bulunduğu müzenin sahibi Bessam Bedran, 1972’den bu yana Filistin’e dair topladığı tüm tarihi eserleri, kendisine ait El-Mintar isimli müzede sergilediğini söyledi.

Bedran, “Bir Türk olarak Mescid-i Aksa’yı korumuş olan birinin fotoğrafının bu müzede yer alması bizim için şeref ve onur verici. Her şeyden çok onun fotoğrafının burada olması bizim için çok anlamlı” diye konuştu.

Kudüs’ü terk etmeyerek vefatına kadar bu kutsal şehri beklemeye devam eden Onbaşı Hasan’ın hikayesini bu müzeyi ziyarete gelen tüm öğrencilere anlattığını belirten Bedran, “Mescid-i Aksa’yı koruyan herkesle olduğu gibi onunla da gurur duyuyoruz, şeref buluyoruz. Tüm Filistinlilerin Mescid-i Aksa’yı koruyanlarla şeref duyması lazım.” dedi. Osmanlı askerleri Kudüs’ün bir parçasıydı

Eski Mescid-i Aksa Vakfı Müdürü ve Osmanlı dönemi Kudüs tarihi uzmanı Şeyh Nacih Bukeyrat da “Osmanlı askerleri, Kudüs’ü inançlarının bir parçası, kendilerini de Kudüs’ün bir parçası olarak görüyorlardı.” dedi. Osmanlı askerlerinin Kudüs’te 400 yıl kaldıklarını hatırlatan Bukeyrat, şunları söyledi:

“Kudüs’ün İslami kimliğini gayet iyi biliyorlardı ve bu şehre âşıktılar. Kutsal topraklara karşı mesuliyetlerinin de çok iyi farkındaydılar. Yafa’dan Kudüs’e uzanan yoldan tutunuz da su kanallarına kadar nice büyük hizmetlerde bulundular. Yine aynı şekilde Osmanlı ordusu Kudüs’ün etrafına güçlü surlar ve kaleler inşa etti. Bu surların inşası esnasında bin kadar Osmanlı askerinin hayatını kaybettiği biliniyor.”

https://www.aa.com.tr/uploads/userFiles/4164aa16-2a0e-4a00-98ad-deb5a750816b/HAZIRAN%2Fagustos%2FOCAKK%2FFILISTINNNNNNNNNNN.jpg

Osmanlı askerlerinin sadece savaşçı değil, aynı zamanda bir medeniyetin inşasına katkıda bulunan birer mümin olduklarını vurgulayan Bukeyrat, “Askerler Kudüs’te bir medeniyet inşa ettiklerini hissediyorlardı.” şeklinde konuştu.

“Onbaşı Hasan’ın hatırası Osmanlı askerlerinin Kudüs’ün bir parçası olduğuna şahitlik ediyor.” diyen Bukeyrat, “Bugün bu asker hayatta olmasa bile genelde Filistin’in, özelde de Mescid-i Aksa’nın her yerinde bulunan ve Osmanlı askerlerinin katkısıyla inşa edilen sayısız eser, bu şahitliği devam ettiriyor.” ifadelerini kullandı.

Osmanlı askerlerinin “emirlere itaat etmeleri ve disiplinli olmaları” ile bilindiklerini anlatan Bukeyrat, bu özellikleri sayesinde zor şartlara uzun süre dayanabildiklerini, hatta aylarca süren ağır kuşatmalar karşısında bile pes etmediklerini sözlerine ekledi.

ÖZET KAYNAKÇA: İnternet içerisinden, birçok site, kitap ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.     

Derleyen: Mehmet Ali TOPÇU

GÖNÜL YANGINI

GÖNÜL YANGINI

Hayat senden ışık alıp bir renge bürünse

Günler secde edip güzelliğine, yerlerde sürünse

Hafızamda var olan her şey silinip gitse

Bana yalnız yeşil gözlerinin nuru görünse

Bilmem ki bu gönül nasıl bir korla tutuştu

Ateşin kalbimi yaktı, yüreğim senle buluştu 

Güzelliğin mi ateş, yoksa alev mi gözlerin

Kulaklarımda çınlar hala ruhumu okşayan sözlerin

Sen gönülleri tutuşturursun her bakışınla

Kül edersin gönülleri, tutuşturup yakışınla

Ay gibi parlak yüzün, çiçekler gibi ince

Kararır dünyam, söner güneşim sen gidince

Sen girdin gönlüme en büyük yangını tattım

Her görüşümde yürek yangınıma odun attın

O güzel gözlerin var ya, sanki almışsın ilahtan

O bakışın ki, daha tesirlidir en keskin silahtan

Kes o silahınla beni, gönül sarayım düzelsin

Sen keserken de, yakarken de hep güzelsin

Farklı bir güzellik yansıyor güzel yüzünden

Kasıp kavrulur gönlüm, ayrılıktan hüzünden

Sen geldin mi başlar gönlümün baharı

Görünce gül yüzünü, diner içimdeki ağrı

Bana en büyük bestedir, o kadife sesin

Sen gönül dünyama en büyük bestesin

Yağan yağmurlar azgın sele dönmez

İçime yaktığın büyük yangın sönmez

Hasret çekmektense, uğruna ölmek daha kolaydı

Ne olurdu ayrılıklar yok, uzaklar yakın olsaydı

Mehmet Ali TOPÇU

18 MAYIS 2019 

ANKARA

YÖRÜK ALİ EFE

YÖRÜK ALİ EFE

Yörük Ali Efe veya (Soyadı Kanunu‘ndan sonra) Ali Efe Yörük

(D. 1895,Sultanhisar  –  Ö. 23 Eylül 1951, Bursa)

Kurtuluş Savaşı sırasında 16 Haziran 1919‘da Malgaç Baskını ile düşmana ilk darbeyi vurmak suretiyle Aydın yöresinde düşman kuvvetlerinin ilerlemesini durdurmuş olan efe.

Yörük Ali Efe 1895 senesinde Aydın’ın Sultanhisar beldesinde dünyaya geldi. Babası Sarıtekeli aşiretinden İbrahim oğlu Abdi, annesi yine Yörüklerin Atmaca Aşireti‘nden Fatma’dır.

Yörük Ali Efe ve Torbalı’lı Abdullah Efe. Resim alıntısı: İstiklal Harbi Gazetesi, sayı: 79, tarih: 12 Ağustos 1919

19 yaşına geldiğinde, Aydın dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe‘nin grubuna katılmak istedi. Ağır bir sınavdan geçirilerek gruba alındı. Kısa zamanda Efe’nin ve tüm zeybeklerin güven ve sevgisini kazanarak grupta ikinci adam konumuna yükseldi. Kısa zamanda tüm gurubun sevgisini ve beğenisini kazanan Yörük Ali Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin Bozdoğan Kavaklıdere baskınında ölmesi üzerine Yörük Ali Efe olarak gurubun başına geçti. Dört yıldan fazla dağlarda dolaştı ve yaptığı kahramanlıklarla Yunanlılara aşiretiyle beraber yaptığı baskınlarla Aydın’ın yunan işgalinden kurtulmasına vesile olmuştur. Dört yıldan fazla dağlarda dolaştı. Bu süre içinde daima ezilenin, mağdur edilenin, güçsüzün yanında oldu. Haklı olarak halk tarafından sevildi, itibar ve destek gördü.

1919 senesinde grubu ile birlikte dağdan indi. O sıralar Yunan Ordusu İzmir‘in ardından Aydın ve Nazilli‘yi de işgal etmişti. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve bazı arkadaşları ile birlikte  Aydın ilinin Çine ilçesi Yağcılar köyünde toplandılar. 16Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar ve Atça arasındaki Malgaç deresinin üstünden geçen Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki Yunan karakoluna baskın yaptı. Baskın sonunda karakol tümüyle imha edildi, cephane ve erzaklar ele geçirildi. Bu baskın Batı ve Güney Anadolu‘da düzenli, bilinçli ve millî şuurla işgalcilere yapılan ilk baskın olarak kabul edilmektedir. Bu önemli başarı halka ümit ve cesaret vererek, düşmanın yurttan atılabileceğine olan inancını arttırarak Yörük Ali Efe’nin liderliğini perçinledi. Yunan Ordusu ise beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılarak Nazilli‘deki kuvvetlerini yakıp yıkarak Aydın istikametine geri çekti.

Daha sonra 7. Tümen kumandanı Miralay Şefik Aker‘in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Yörük Ali Efe’ye Aydın’ın kurtarılması emredildi. Emrindeki kuvvetlerle birlikte Aydın’ı geri aldı. Ancak takviye kuvvetlerle güçlenen Yunan ordusu Aydın’ı ikinci kez işgal etti. Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephesi kurularak olağanüstü cesaretle, donanımlı ve sayıca çok fazla olan düşman kuvvetleri büyük kayıplara uğratıldı. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir süre düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellendi Düzenli ordunun kurulmasından sonra da Yörük Ali Efe, emrindeki savaş deneyimi çok iyi olan grubuyla birlikteMilis Miralay rütbesiyle Millî Aydın Cephesi Komutanı olarak atandı. Savaş sonunda başarılarından dolayı TBMM tarafından Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi..

Yörük Ali Efe Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü ile ilgili olarak kendisine yapılan övgülere verdiği şu cevabı akıllara kazınmıştır:

 “Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin bir çoğunu bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin sesi olur mu ki?”

Yörük Ali Efe, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İzmir’e yerleşti. 1928 yılında Kurtuluş Savaşı’nda bir süre karargâhı olan Yenipazar’a taşındı. 1951 senesinde de geçirdiği bir tramvay kazasında bacaklarını kaybetti. Tedavi olmak için gittiği Bursa’da da yaşamını yitirdi.

Yörük Ali vasiyetinde Yenipazar’da toprağa verilmesini istedi. Ayrıca “Halkı iyidir, toprağı sever, toprağı seven insanı sever. Ben orada rahat ederim” demiştir.

Daha sonra Yörük Ali’nin evi Kültür Bakanlığı tarafından müze olarak düzenlenerek Yörük Ali Efe Müzesi ismiyle ziyarete açılmıştır.

Kurtuluş Savaşı’ndaki destansı mücadelesi ayrıca Türk halkı tarafından adına türkü yakılmasına vesile olmuştur.

Yörük Ali Efe’nin mezarı

“Şu Dalmadan geçtin mi?/Soğuk sular içtin mi?/Efelerin içinde/ Yörük de Ali’yi seçtin mi?/Hey gidinin efesi/Efelerin efesi…” dizeleriyle dillere pelesenk olan, Yörük Ali Efe’ye yakılan bu türküyü hepimiz biliriz. Ama onun gerçek hikayesini pek de bilmeyiz. Adına türküler yakılan Yörük Ali Efe, Milli Mücadele’nin gizli kahramanlarından biri aslında. Silah arkadaşları arasında Celal Bayar ile Adnan Menderes gibi isimler var. Albay Fatih Özkurt’a göre Yunanlar İzmir’e çıktığında ilk kurşunu atan nasıl gazeteci Hasan Tahsin olduysa ilk tokadı da Yörük Ali ve müfrezesi attı. Dr. Albay Fatih Özkurt, Kronik Kitap’tan çıkan Yörük Ali Efe kitabında, bu kahramanın hayatını ve Milli Mücadele sırasındaki kahramanlıklarını, cumhuriyet döneminde yaşadıklarını anlatarak Yörük Ali Efe’nin adı üzerinde biriken tarih tozunu silkeliyor.

Aslında zeybekler ve efelerin Milli Mücadele döneminde önemli görevler üstlendiği bilinir. Mondros Ateşkesi sonrasında Yunanların İzmir’i işgaliyle başlayan süreçte, Anadolu illerinin yavaş yavaş işgaline Osmanlı subayları açıktan mukavemet gösteremeyince, bulundukları bölgelerde yerel unsurları harekete geçirerek Kuvay-i Milliye hareketine ivme kazandırmaya çalışır. Efeler ve zeybekler de bu harekete destek verirler. Ama onların Milli Mücadele’ye katkısı destek vermenin ötesindedir. Yunanlara karşı direnişin simgesi olurlar. Yunan General Rodas “Ege’nin zeybekleri olmasaydı, Türk nizami ordusu karşımıza çıkıncaya kadar Ankara yolunu açar, şimendifer hattının sonuna erişir, Kemalistleri kağnıya mahkum eder, ciddi bir mücadele ordusu kurulmasına mani olurduk” diyerek onların Milli Mücadele’deki önemini anlatır.
Yörük Ali Efe de Aydın’da bulunan 57. Tümen Komutanı Albay Mehmet Şefik Aker’in, Aydın’ın Yunanlar tarafından işgali sonrasında Milli Mücadele’ye davet ettiği bir efedir. Onun liderliğinde kurulan müfreze, 16 Haziran 1919’da Malgaç Baskını ile Yunanlara ilk tokadı atar. Malgaç Baskını Milli Mücadele tarihimize Müfreze Harbi’nin (Gerilla Harbi) ilk uygulanışı olarak geçer. Bu baskından sonra diğer Kuvay-i Milliye müfrezeleri Yunan kuvvetleriyle baş edilebileceğini görür, cesaretlenir. 21 Haziran’ı 22 Haziran’a bağlayan gece Amasya’da yazılan Amasya Genelgesi’ndeki “Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” kararına Malgaç Baskını’yla birkaç gün öncesinden selam verir efe.

https://iasbh.tmgrup.com.tr/92cead/0/0/0/0/1711/1080?u=https://isbh.tmgrup.com.tr/sbh/2019/07/07/yunana-ilk-tokadi-o-atti-hey-gidinin-efesi-yoruk-ali-efe-1562489523773.jpg&mw=600

CELAL BAYAR ZİYARET EDERDİ

Yörük Ali Efe ve müfrezesi düzenli ordu kurulana kadar Yunanlara kök söktürür. Düzenli orduya geçiş ise efeler adına bir yol ayrımıdır. Kimi efeler alınan bu karara tabi olmaz. Yörük Ali Efe ise, Çerkes Ethem gibi isimlerin tekliflerine rağmen Ankara Hükümeti’nin yanında yer alır. Bu süreçte sadece ulusal çapta değil uluslararası alanda da ismi duyulan bir kahramandır o. Özellikle İtalyan basını onun öykülerini yazar. Öyle ki bir İtalyan gazeteci onunla söyleşi yapmak için Anadolu’ya bile gelir. Nutuk’ta Mustafa Kemal’in selam çaktığı Yörük Ali Efe, Milli Mücadele sonrasında Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Yeni kurulan cumhuriyet dönemindeyse çocuklarının okumasına adar kendini. Onların okuyup Türkiye Cumhuriyeti’ne faydalı birer birey olmasını ister. Fakat İzmir’de yaşadığı travmay kazası hayatının dönüm noktalarından biri olur. Dönem dönem, eski bir Kuvacı olan Celal Bayar onun yaşadığı Yenipazar’a gelir kendisini ziyaret eder. İstiklal Madalyası’nı milis beratını, mavzerini gözünün önünden hiç ayırmayan Yörük Ali Efe’yi tanıyanlar onun sadece İstiklal Marşı çalınırken ve bayrak geçerken heyecanlandığını ve ağladığını anlatır. 1951 yılında vefat ettiğinde silah arkadaşı Adnan Menderes başbakandır. Ailesine taziye telgrafı gönderir. Sonrasındaysa müzesi açılır.

YÖRÜK ALİ: GÖNLÜMÜZDE VATAN MUHABBETİ VARDI

Yörük Ali Efe ile yapılan bir mülakatta kendisine, yaptığı kahramanlıklarla ilgili soru sorulunca o “Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkasına mal ederler.

Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönülde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?” der. Bu cümleler Milli Mücadele’ye katılanların haleti ruhiyesini en iyi anlatan sözlerdendir.https://iasbh.tmgrup.com.tr/e042ed/0/0/0/0/1594/1080?u=https://isbh.tmgrup.com.tr/sbh/2019/07/07/yunana-ilk-tokadi-o-atti-hey-gidinin-efesi-yoruk-ali-efe-1562489520702.jpg&mw=600

MENDERES: GÜNDÜZ KÜLAHLI, GECE SİLAHLIYDIK

Adnan Menderes Milli Mücadele’ye nasıl katıldığını ve Yörük Ali Efe ile Yunanlara karşı yaptığı baskınları şöyle anlatıyor: “Sonunda karar verdik. Ethem, ben ve aile yakınlarımızdan Üsteğmen Selami Bey bir müfreze kurduk. Adı: AY-Yıldız Müfrezesi… Bizler silahlanıp pusatlanınca yiğit köylüler ve gençler de aramıza katıldı. Böylece yurdu savunmak için başlamış ilk milli hareketlere biz de katılmış olduk. Nehrin üst tarafında Demirci Mehmet Efe vardı. Bizim yanda ise Yörük Ali Efe silahlanmıştı. İşte bu efelerle birlikte sık sık baskınlara katıldık. Yunan’ı tedirgin etmeye başladık. Gündüz külahlı, gece silahlıydık.”


ÜÇ YILDIR BOĞAZLAŞIYORUZ BU SİZİN ESERİNİZ

Kasım 1922’de Anadolu’ya gelen İtalyan gazeteci G. Filippucci Giuskiniani ‘dağ adamı’ olarak gördüğü Yörük Ali Efe ile uzun bir mülakat yapar. Fakat mülakat sırasında onun sözleri karşısında şaşkınlığını gizleyemez: “Dünya asla savaşsız olmayacak. Fakat Türkiye’de barışı yeniden kurmak için bütün Avrupa’nın haklarımıza saygı göstermesi gerekiyor. Biz üç senedir boğazlaşıyoruz, bu sizin eseriniz. Bizi rahat bırakmadınız, hatta birini, diğerini boğazlaması için cesaretlendirdiniz. Dünya barışa muhtaç, siz ne yapıyorsunuz. Yeni bir konferans, Çok iyi bravo!”

ÖZET KAYNAKÇA: İnternet içerisinden, birçok site ve kitaptan ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.     

Derleyen: Mehmet Ali TOPÇU

KUŞÇUBAŞI EŞREF

BİR TEŞKİLAT-I MAHSUSA FEDAİSİ: KUŞÇUBAŞI EŞREF

Trablusgarp’dan Batı Trakya’ya uzanan bir Teşkilat- Mahsusa ajanı olan Kuşçubaşı Eşref Sencer’in sıra dışı hayatı. Suikastlar, bombalamalar, adam kaçırma, eşkıyalık, milis ordu hatta devlet kurma teşebbüsü eylemlerinden sadece birkaçı…

Eşref boynunda çıkan çıbanın sebep olduğu ateş yüzünden ayakta durmakta zorlanıyordu. Enver Paşa’dan gelen telgraf üzerine kendisini toparladı ve 22 Ağustos 1913 yılında Paşa ile görüşmek için Ortaköy’e geldi.

Birçok cephede omuz omuza savaştığı komutanının bitap halini görünce Eşref kendi hastalığını unutarak Paşa’nın durumunu sordu. Enver Paşa hasta değildi; ama Eşref’e söyleyecekleri boğazını düğümlüyordu. Edirne Fatihi Enver Paşa, Eşref’e Batı Trakya’daki ilerlemesini durdurması hatta aldığı yerleri boşaltması gerekebileceğini tebliğ ediyordu. 

Osmanlı’nın desteği olmaksızın ilerlemenin mümkün olmadığını bilen Eşref pes etmeyi bilen bir insan değildi. Her şeye rağmen yoluna devam edeceğini İstanbul hükümetine bildirdi. Haber karşısında büyük bir mutluluk yaşayan Enver Paşa yaşadığı ruhsal çöküntüden kurtulmuştur. Kuşçubaşı Eşref hayatı boyunca yaptığı gibi kendisini yine bir bilinmeze atmak için bir an dahi tereddüt etmemişti. Bu onun hikâyesiydi ya devlet başa ya kuzgun leşe…

Saray eşrafına dayanan bir aile

Eşref 1873 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Abdülaziz’in kuşçubaşısı Mustafa Nûri Bey’dir. Dedesi de Osmanlı sarayında kuşçubaşı olan Eşref Sencer bunu önce unvan, daha sonra soyadı olarak aldı. Ailesi baba tarafından Çerkezler’in Ubıh koluna, anne tarafından Sultan Sencer’e bağlıdır. Babası Mustafa Nuri doğancı koğuşunun başında bulunan Eşref’in halası da sarayda üst düzey bir yetkiliyle evliydi. Bu durum refah içinde bir hayatın kapılarını Kuşçubaşı Eşref’e sonuna kadar açmıştı. Eşref, üst düzey devlet memurlarının çocuklarına tanınan kontenjan sayesinde Mekteb-i Harbiye’ye girdi. 

Kuşçubaşı Eşref’in kavgacı tabiatı ilk meyvesini burada vermiş, karıştığı bir kavga sonucu okuldan uzaklaştırılmıştır. Abdülhamid’in araya girip yazdığı irade-i seniyye sayesinde Edirne’de tahsiline bir sürgün olarak devam edebilmiştir. Bu Eşref’in hayatının büyük bir bölümünde yaşayacağı sürgünlerin ilkiydi. 1900 yılına gelindiğinde babası bir saray entrikası sonucu Taif’e sürgün edilince Eşref’in Harbiye tahsili yarım kalmıştır.

Hırçın bir Kürt evlerine misafir olur

Kuşçubaşı Eşref hayatı boyunca birçok önemli insan ile dostluk kurmuştur. Bu dostluklar şahsiyetini derinden etkilemiştir. Şüphesiz kavgacı tabiatının tamamlayıcı parçası Enver Paşadır; öte yandan Mehmet Akif ve Said Nursi ile kurduğu dostluk Eşref’in İslami hassasiyetlerini hayatı boyunca korumasına vesile olmuştur.

Eşref henüz bir öğrenciyken evlerine Doğu vilayetlerinden sıra dışı bir misafir gelmişti. Genç yaşına rağmen geniş birikimi ve birçok meseleye getirdiği önemli yorumlarla oldukça heyecanlı bu kişi, Said Nursi’dir. Eşref ve Said’in burada başlayan dostlukları daha sonra 31 Mart Vakası ve Teşkilat-ı Mahsusa’da müşterek konular etrafında yollarını tekrar birleştirecekti. Said ve Eşref hayatlarının sonuna kadar birbirlerine saygılı davranmıştır. Yıllar sonra bir dost meclisinde Said Nursi için kullanılan “köktenci’’ ifadesine karşı çıkan Eşref’in bu ifadenin düzeltilmesini istediği kızı tarafından nakledilir.

Mehmet Akif ile Necid çöllerinde Hint Müslümanlarını İngiliz saflarından dönmeye ikna ettikleri yolculukla başlayan dostluk Mehmet Akif’in vefatına kadar sürmüştür. Bu yolculuk, Akif’in Safahat’ine de konu olmuştur. İkili arasındaki mektuplaşmalarda Akif, Kuşçubaşı Eşref için “Kardeşim, iki gözüm Eşref ‘çiğim” gibi gönülden ifadeler kullanmıştır.

Çöl tecrübesi

Gertrude Bell ve Lawrence gibi İngiliz casusları birçok roman ve filme konu olmuştur. Bu figürler bilimsel araştırma yapmak için geldikleri Osmanlı coğrafyasında Arap kabileleri başta olmak üzere birçok yerli halkla önemli ilişkiler kurmuştur. Onların dilini öğrenmiş, kıyafetlerini giymiş, hatta onlar gibi yemek yemişlerdir. Edindikleri bu birikimi Büyük Cihan Harbi’nde Osmanlı aleyhine Arap Kabilelerini kışkırtmak için kullanmışlardır.

Osmanlı bu ve benzeri aktörlerin varlığından habersiz değildi. Enver Paşa’nın liderliğinde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın da benzer misyonlar üstlenen birçok elemanı mevcuttu. Bunların içinde bu misyonu üstlenen en önemli isim Kuşçubaşı Eşref’tir. 

Kuşçubaşı Eşref’in çöl tecrübesi Babası Mustafa Nuri’nin Taif sürgünüyle başlamıştır. Bu sürgünde Mekke ve Medine’yi tanır ve talihsizlikler sonucu burada hapse düşer. Eşref zindanda Sultan Abdülaziz’in suikastı sebebiyle mahkûm olmuş ve zindanda daha sonra darbeye teşebbüsten boğdurulan meşhur Osmanlı Sadrazamı Mithat Paşa’yı da tanır. Buradaki kötü muameleye daha fazla dayanamayan Eşref, yanına ileride Teşkilat-ı Mahsusa’da kendisiyle beraber bulunacak kardeşi Sami’yi de alarak hapisten kaçar. Arap kabilelerin arasına karışan Eşref Osmanlı’ya karşı eşkıyalık faaliyetlerine girişir. 

Bu eşkıyalık faaliyetleri ileride birçok operasyonda kendisine büyük tecrübe katacaktır. Artık Eşref, Osmanlı için büyük bir soruna dönüşmeye başlamıştır. Eşref; Hicaz Demiryolları çalışmalarına saldırıyor, Sürre alayına baskınlar yapıyordu. Son olarak Medine komutanın oğlunu kaçıracaktı. Sultan Abdülhamid bu durum karşısında çıkardığı bir irade-i senniye ile Kuşçubaşı Eşref’i bağışladığını bildirmiş, bunun üzerine Eşref bu faaliyetlerine son vermiştir.

Bir avuç genç subay İtalya’nın Libya ilerleyişini durduruyor 

Kuşçubaşı Eşref affedilip yurda döndüğünde İzmir’e ailesinin yanına yerleşmişti. Sultan Abdülhamid kendisine maaş bağlamış, uslu durması için tüm tedbirleri almıştı. Eşref’in çölde yaptıkları genç bir Subay olan Enver’in dikkatini çekmişti. İzmir dönüşünden sonra ikili arasında dostluk kurulmuştur. 31 Mart Vakası sonrasında Eşref’in faaliyetleri Enver Paşa’nın güvenini kazanmıştır. İkili arasındaki dostluk Trablusgarp direnişiyle yeni bir boyut kazanacaktır.

Eşref İtalya’nın 1911 yılında Osmanlı’ya savaş ilan ettiğini haber aldığında sakin bir hayat yaşıyor, ticaretle uğraşıyordu. İtalya Osmanlı’nın Afrika’da bulunan son toprağına asker çıkartırken hükümet durumu ancak protesto edebilmişti. Bu durum birçok genç subayı rahatsız etmiş, özellikle Enver bu duruma sessiz kalınamayacağını hükümete bildirerek bir grup genç Osmanlı subayıyla beraber Trablusgarp’a hareket etmiştir. Eşref, Enver Paşa’nın çağrısını alır almaz harekete geçmiş, kafileye dâhil olmuştur. 

Gruba dâhil olan isimler şaşırtıcıydı: Grupta Mustafa Kemal, Fethi Bey gibi ileride önemli görevlere gelecek devlet adamlarının yanında Enver Paşa’nın fedaileri olarak nam salacak Teşkilat-ı Mahsusa kurucuları; Kuşçubaşı Eşref, Eşref’in kardeşi Sami, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz ve Çerkes Reşid gibi isimler bulunuyordu.

Bu Enver Paşa’nın Eşref’e verdiği ilk ciddi görevdi. Esasen Eşref bir hadise hariç Enver Paşa’yı hiç eleştirmemiştir. İkili arasındaki soruna sebep olan hadise Yakup Cemil’in infaz edilmesiydi. Revize Yakup Cemil, Teşkilat-ı Mahsusa’nın en önemli fedaisiydi. Ölümü de hayatı gibi birçok efsaneye konu olan Yakup Cemil bazılarının iddiasına göre Dünya Savaşı sırasında İstanbul’daki tüccarların askerlere gönderilen yiyeceklerde yaptığı yolsuzluğu ortaya çıkarması sonrası; kimilerine göreyse Enver Paşa’ya darbe yapıp yerine Mustafa Kemal’i getirmeye çalışması sonrası idam cezasına çarptırılmıştır. Yakup Cemil’in ölüm emrini alan infaz taburunun infazı yerine getirmekte tereddüt etmesi üzerine kendi infaz emrini askerlere bizzat Yakup Cemil’in verdiği de rivayetler arasındadır. Bu hadise dışında Kuşçubaşı ve Enver Paşa arasındaki dostluk hiç sarsılmamıştır. 

Grup Mısır üzerinden Libya’ya geçmeye çalışınca Mısır’ı kontrolü altında bulunduran İngilizler zorluk çıkarır. Bunun üzerine yerel kıyafetleriyle ve uzamış sakallarıyla grup gizli bir şekilde Libya’ya varır.

Senusiler İtalyanlara karşı eğitilir

Bir grup maceraperest Osmanlı subayının, Libya’da giriştikleri eylem beklenenin aksine bölgede büyük bir karşılık bulmuştu. Senusiler olarak bilinen cemaat bu genç subaylara büyük bir hürmet göstermiş ve İtalyanlara karşı örgütlenmişlerdir. İtalyanlar bölgeye asker çıkartmaya başladıklarında kısa sürede bölgeyi işgal edeceklerini umuyordu; ama genç Osmanlı subaylarının etrafında örgütlenen Senusi savaşçılarının sayısı çok kısa bir sürede yirmi bine ulaştı.

İtalyanların meşru sebeplere dayanmayan işgalinin aksine Senusilerin dini bir cemaat olması savaşa kutsal bir boyut kazandırmış, İtalyanlar art arda bozguna uğramaya başlamıştır. Libya’ya vardıklarında toplam sayısı 9 kişi olan bu küçük subay grubu bölgede artık sayısı elli bine yaklaşan bir orduyu yönetmeye başlamıştı. Grubun içinde en tecrübeli isim olan Eşref, eşkıyalık döneminde öğrendiği stratejik taktiklerle İtalyan işgalini durdurmuş, hatta İtalyanların elinde bulunan birçok kale ve karakolu almayı başarmıştı. Gerilla taktiği olarak isimlendirilen bu stratejiler ileride Ömer Muhtar isyanında da kullanılacaktı. 

Osmanlı subaylarının etkin direnişini kıramayacağını anlayan İtalyan hükümeti Osmanlı’nın elinde bulunan On İki Ada’ya asker çıkartmış ve İstanbul’u işgal etmekle tehdit etmiştir. Durum karşısında zayıflık gösteren İstanbul hükümeti, İtalya ile Uşi antlaşması yaparak direnişteki subaylarını İstanbul’a çağırmıştır; ama bu işgal Balkan devletlerini Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine önce Enver Paşa ardından Kuşçubaşı Eşref ve diğer subaylar yurda dönmüştür.

1912 Balkan Savaşı’nda büyük bir hezimet yaşayan Osmanlı savaştan mağlubiyetle ayrılmıştır. Birçoğu Balkan göçmeni olan İttihat ve Terakki üyeleri düşmanın, eski Payitaht Edirne’yi dahi alarak İstanbul önlerine kadar gelmesini çaresizce izlemiştir.

Bab-ı Ali Baskını ve Enver Paşa’nın engellenemeyen yükselişi

16 Mart 1913’te ordunun tüm çabasına rağmen ata yadigârı Edirne Bulgarların eline düştü. Bu tüm yurtta büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa Osmanlı’ya karşı ittifak yapan Balkan devletlerinin birbirine düşmesi için Edirne’nin Bulgarların elinde kalmasında bir sakınca görmüyordu. Öte taraftan Rumeli’de kalan son toprağın düşman eline geçmesi İttihatçıları kendi ülkesinde mülteci duruma düşürecekti. 

Şevket Paşa’nın bekle-gör politikası ne Enver Paşa’nın ne de gözü kara fedailerinin kabul edebileceği bir durum değildi. Eşref, Edirne’nin düşman elinden alınması için fedaileri örgütlerken Enver Paşa ve Yakup Cemil çok kritik bir olaya imza atmaya hazırlanıyordu.

Çetin geçen toplantılardan sonra Enver Paşa kararını vermişti: Hükümete darbe yapacaktı. Enver Paşa silahını kuşandı, fedaileri Yakup Cemil, Ömer Naci, Sapancalı Hakkı gibi isimleri yanına alarak yola koyuldu. Talat Paşa yolda kendilerine katılacaktı. Yola çıktıklarında ciddi bir planları yoktu, bir bilinmeze doğru ilerliyorlardı. 

Nuruosmaniye Camisi’nin oraya vardıklarında fedailerden bir kısmı telgraf ofislerini tutmak için harekete geçerken bir grup da kızgın ahaliyi hükümete karşı galeyana getirmek için Sultanahmet Meydanına yöneldi. Enver Paşa, Yakup Cemil, Mustafa Necip ve Sapancalı Hakkı Bey ile hükümet binasına doğru ilerlediler. Trablusgarp kahramanı askerleri karşısında gören muhafız subayları karşı koymadan Enver Paşa ve fedailerinin geçişine izin verdi. 

Bağrışmaları duyan Sadrazam yaveri Ohrili Nafiz Bey silahını çekerek Enver Paşa ve yanındakilere karşı koydu. İyi bir nişancı olan Mustafa Necip yaveri vurarak yaraladı. Enver Paşa ve Yakup Cemil koridoru geçerek Harbiye Nazır’ı Nazım Paşa’nın bulunduğu odaya geldi. Enver Paşa üstü olan Nazım Paşa’ya selam durdu. Nazım Paşa’nın Enver Paşa’ya hakaret etmesi üzerine yanında bulunan fedaisi Yakup Cemil silahını Bakana çevirip oracıkta öldürdü. Süratle Bakanlar Kurulu’nun toplandığı salona giren Yarbay Enver Paşa şaşkın bakışlar arasında Sadrazam Kâmil Paşa’dan istifasını istedi. Kâmil Paşa zorluk çıkarmadan bu isteği yerine getirdi.

Bab-ı Ali’nin Enver Paşa tarafından işgal edilmesinden sonra Dahiliye Nazırlığı, Telgraf Ofisi ve Merkez Kumandanlığı peşi sıra darbeci Subayların eline geçti. Enver Paşa soluğu Padişah’ın huzurunda almış, Sadrazam Kâmil Paşa’nın istifasını sunarak İttihat-ı Terakki’nin hükümetteki mutlak hâkimiyetini sağlamıştır.

Edirne’nin kurtarılışı ve Batı Trakya macerası

Balkan devletleri kendi içinde savaşa tutuşunca Osmanlı Devleti hızlı davranarak Bulgaristan’a savaş ilan etti. Enver Paşa’nın başında bulunduğu süvari bölüğü hızla hareket ederek 1913 yılında Edirne’yi işgalden kurtarmıştır. 

Eşref bu harekâtta Enver Paşa’nın yanında bulunmuş ve Edirne’nin kurtarılışından sonra hızla Batı Trakya’ya yönelmiştir. Bulgar çetelerinin mezalimi altında bulunan Batı Trakya Türkleri Kuşçubaşı Eşref’in liderliğinde hızla örgütlenmiştir. Eşref kısa sürede sayısı 70 bini bulan milis gücünden oluşan bir ordu kurmuştur.

Osmanlı’da hükümeti elinde bulunduran İttihatçılar, özellikle Enver Paşa başlarda Kuşçubaşı Eşref’e hem siyasi hem de lojistik destek sağlamıştır. Yunanlıların da işgal ettiği bölgeleri Eşref’e terk etmesiyle, Türk güçleri Batı Trakya’da yaklaşık 100 kilometrelik alanı hâkimiyeti altına almıştır. Eşref’in özellikle Koşukavak’ı Bulgarların elinden kurtarması orada bulunan Türkleri ciddi manada rahatlatmıştı.

Siyasi belirsizlik sonucu elde edilen topraklar Osmanlı’ya dâhil edilemeyince Kuşçubaşı Eşref burada geçici bir hükümet kurdu. Bu hükümeti, başta Yunanistan olmak üzere birçok Balkan ülkesi hemen tanıdığını açıkladı. Fakat İstanbul ile ilişkiler iyi gitmiyordu, hükümet olası bir Osmanlı-Rus savaşına karşı Eşref’in ilerlemesini durdurmasını istedi. Eşref bu teklifleri reddederek Yunanistan’ın terk ettiği bölgeleri de tek tek ele geçirmeye devam etti. Fakat süreç ilerledikçe ortaya çıkan lojistik sorununa ve İstanbul’un baskılarına dayanamayan Eşref başkente dönmeye razı oldu. Eşref bölgeden kontrollü bir biçimde ayrılarak Bulgarların yeni katliamlar yapmasının önüne geçmiştir. Batı Trakya’nın tamamen Bulgarlara terk edilmesinden sonra yurda dönmüştür.

I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Genel Kurmay Başkanı Enver Paşa bir gece yarısı Teşkilat-ı Mahsusa’nın son lideri Kuşçubaşı Eşref’i evinde ziyaret eder. Mezkûr cepheler ile verilen görevlerde vazifesini büyük bir başarıyla ifa eden ve bir Osmanlı gizmeni (ajan) olarak hemen her şeyden haberdar olması münasebetiyle kendisine, kuşların dilini biliyor ki her durumdan haber alıyor düşünceleriyle “Kuşların Şeyhi” lakabı takılan Kuşçubaşı Eşref Bey’e, “İngilizler Kuzey Arabistan’ı ele geçirdiler. Oradan da yavaş yavaş yukarıya doğru ilerleyip Filistin topraklarına sızıyorlar. Biz bunları yukarıdan püskürtmeye çalışıyoruz fakat İngilizleri güneyden de vurmadıkça savaşı kontrol altına alamayız. Güneyde bulunan kolordumuzda yeteri kadar askerimiz mevcut değil lakin bizim gibi düşünen, bizim gibi hisseden, bizim gibi vatan sevdalısı olan Yemenliler var. Oralarda olan askerlerimize ve Yemenlilere yardım etmemiz gerekiyor ki bir an evvel toparlanıp;  hem isyan eden Şerif Hüseyin birliklerini dağıtsın hem de İngilizleri geri püskürtmeyi başarsın.

Onların derlenip toparlanması için gereken parayı gönderecek olan da yine biziz. 300 bin altın hazır. Para buradan, İstanbul’dan gidecek.” der Enver Paşa. Eşref Bey bir an şaşırır. Enver Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, “Nasıl gidebilir ki bu altınlar Yemen’e? Yemen’le İstanbul arasındaki Orta Doğu işgal altında. Medine’de Fahrettin Paşa canhıraş direniyor, nasıl gidebilir, kim götürebilir bu parayı Yemen’e?” der.

“Bu parayı sen götürebilirsin Kuşçubaşı Eşref.”

Kuşçubaşı Eşref, Arap yarımadasını iyi bilmesi, aşiretleri tanıması, Arapçasının mükemmel derecede olması hatta kabile kabile şiveleri ihtiva etmesinden dolayı evvela emir eri Zenci Musa’yı ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan güvendiği 70 kadar adamını toplar. Altınlar her birine dağıtılır ve kendisi de bir Arap edasıyla kılık değiştirir. İki ayrı kola ayrılarak Medine’de buluşmak üzere yola koyulurlar ve sözleştikleri gibi bir sorun yaşamadan Medine’ye ulaşmayı başarırlar. Fahrettin Paşa, Eşref’e, “Medine’den bir adım dahi dışarı çıkamazsın çünkü İngiliz istihbaratı 300 bin altınla sizin Yemen’e gittiğinizi öğrendi. Sizi ben ordumla Hayber’e kadar götürürüm. Hayber’de ordumla uğurlarım ancak sizi orada bıraktığım anda, daha birkaç kilometre dahi ilerlemeden kuşatırlar.” der.

Eşref Bey, “Neye mal olursa olsun bunu yapacağım.” der ve Fahrettin Paşa’nın ordusuyla Hayber’e giderler. Hayber’den dışarı çıkalı daha 10 kilometre olmadan, 500 yıl önce Hz. Muhammed (SAV)’in de savaştığı Cembele mevkisin de,  25 bin kişilik İngiliz-bedevi birlikleri Eşref Bey ve adamlarının etrafını kuşatırlar. Sayıca az olan askerlerimiz, 25 bin kişilik İngiliz/Bedevi Arap birliklerine karşı bir gün bir gece son neferine kadar çarpışırlar. Çarpışma esnasında başına aldığı bir darbe ile yaralanan Eşref Bey esir düşer. İki asker ve Eşref bey dışında bütün askerlerimiz şehit düşerler. Küçük düşürülmek için sıcak çöl’de perişan bir vaziyette yürütülerek İngiliz ajanı Edward Lawrence’in içinde bulunduğu bir çadıra götürülür.

Ancak Eşref’in adamlarından iki kişi altınları develere yüklemiş hâlde kaçmayı başarır. Çünkü Kuşçubaşı Eşref kendisini yem etmiş, emir eri Musa’yı görevlendirmiştir. İngilizlere karşı savaşırken, Musa ve 43 arkadaşı altın yüklü develer ile çölde Yemen’e doğru yol almıştır. Altınların kaçırıldığını anlayan İngiliz kuvvetleri Zenci Musa ve arkadaşlarının peşine düşmüş ancak ne Musa’yı ne de arkadaşlarını yakalayamamıştır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Zenci Musa altınlarla birlikte Sânâ’ya ulaşmayı başarmıştır. Altınları Ali Sait Paşa’ya teslim etmiş fakat komutanının esareti sebebiyle yaşadığı üzüntüyle Ali Sait Paşa’ya buruk bir ses tonuyla, “Çok şükür başardık, fakat Eşref Bey’imizin düşman eline düşmesine engel olamadık.” demiştir.

Teşkîlât-ı Mahsûsa reisi olarak I. Dünya Savaşı’nın ilk yılında beş arkadaşıyla birlikte gizlice Hindistan’a giderek Pamir’den Türkistan’a geçti. Burada Ruslar’ı çok zor durumda bırakan Yedisu-Kırgız ayaklanmasını başlattı. Büyük devletlerin ve Araplar’ın Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmalarına karşı teskin edici faaliyetlerde bulunmak ve İslâm birliği hareketini gerçekleştirmek için teşkilât üyelerinden Said Nursi ile birlikte bir Alman denizaltısıyla Kuzey Afrika’ya gitti. Libya, Cezayir ve Fas’ta dolaştı. Hayber’de muhasara altındaki Osmanlı ordusuna para ve mühimmat götüren kafilenin başında iken İngiliz ve âsi Şerif Hüseyin kuvvetlerinin pususuna düştü. Kahramanca bir çarpışmadan sonra ağır yaralı olarak ele geçti ve Malta’ya sürüldü. Mütareke’den sonra Malta’dan kaçtı. İstanbul’da işgalcilere karşı ilk direniş hareketini hazırladı. Çerkez Ethem’in İstiklâl Savaşı’na girmesini sağlayan Eşref Sencer, Cumhuriyet’in ilânı üzerine kardeşi Hacı Selim Sâmi Bey’le birlikte “Yüzellilikler” arasında yurt dışına çıkarıldı. Bu gurbet günlerinde yine kendisi gibi vatanından uzakta Mısır’da bulunan Mehmed Âkif’le (Ersoy) sürekli mektuplaştı.

Kuşçubaşı Eşref’in hikâyesi aslında henüz yeni başlıyordu. Asıl hünerlerini Büyük Cihan Savaşı’nda gösterecek çölde amansız bir mücadeleye girişecekti. Esir düşüp Kahire ve Malta’da uzun süre tutsak edilecek, Kurtuluş Savaşında büyük yararlılıklar gösterecekti. Libya’dan Batı Trakya’ya Irak’tan Yemen’e kadar birçok cephede sayısız göreve imza atacak olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın amansız fedaisi Kuşçubaşı Eşref Sencer 1964 yılında Söke’de bulunan çiftliğinde sessiz sedasız hayata gözlerini yummuştur. 

Hakkında sayısız efsane üretilen Kuşçubaşı Eşref, Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçekleştirdiği birçok eylem ve suikastı devlet sırrı olduğu için açıklamamış, kendisiyle beraber mezara götürmüştür.

Fevzi Paşa’nın (Çakmak) Kuşçubaşı Eşref, Çerkes Edhem ve arkadaşları hakkında 21 Kasım 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği yazı (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692-1).

Mustafa Kemal Paşa, 22 Kasım 1922’de o sırada barış görüşmeleri için Lozan’da bulunan İsmet Paşa’ya gönderdiği bu şifrede Kuşçubaşı Eşref ve Çerkes Edhem’in kardeşlerinin suikast yapmaları ihtimalinden bahsederek İsviçre makamlarından bu kişilerin sınır dışı edilmelerinin istenmesi talimatını veriyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692).

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, 1936’da Kuşçubaşı Eşref hakkında Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği raporlardan biri (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01012886-10)

Kuşçubaşı Eşref’in sürgünde bulunduğu Yunanistan’dan bir arkadaşına yazdığı ve Türk istihbaratının eline geçen bir mektubundan: Eşref Bey 30 Aralık 1935’te tarihli mektubunda Çerkes Edhem’in kardeşlerinden bahsederek parasızlık çektiklerini ve çalıştıklarını anlatıyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01003692-14).

Kuşçubaşı Eşref’in Atina’daki bir arkadaşına 1 Aralık 1933’te Girit’ten yazdığı ve Türk istihbaratının eline geçen bir başka mektubundan: Eşref Bey “affa ihtiyacı olmadığını” söylüyor ve Ankara’daki yönetim hakkında ağır sözler ediyor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01012852-58).

Demokrat Parti’nin ilk İçişleri Bakanı olan Rükneddin Nasuhioğlu,Çerkes Edhem’im ağabeyi Reşit ile Kuşçubaşı Eşref Beyler’in Türkiye’ye dönüşlerinden Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ı haberdar ediyor (Cumhurbaşkanlığı Celâl Bayar Arşivi, Yer: 3/1-18, Fihrist: 81).

ÖZET KAYNAKÇA: İnternet içerisinden, birçok site ve kitaptan ve kaynaklardan faydalanarak hazırladığım özet yemen yazısı, bilinen tarihe küçük bir mum yakmak içindir. Hiçbir maddi gelir için değildir. Adı geçen şahıs, kurum, kitap ve sitelere sonsuz teşekkür ederim.     

Derleyen: Mehmet Ali TOPÇU

YEMEN CEPHESİNDE KADINHANI’LI ADİL

YEMEN’DEN GERİ GELEN PEK AZ İNSANDAN BİRİSİ DE KADINHANI KASABASINDAN ADİL’Dİ.

Yemen Dönüşü

Adil Yemen cephesinden Esir düşen diğer Askerlerimizle birlikte Mısır kampına getirilmişti.

Kampta, kolunu, bacağını kaybetmiş esir gaziler olmakla birlikte en çok kör olmuş gaziler vardı. Baraka kapılarında, ağaç altlarında öylece oturup, dururlar ve gelip geçen seslere kulak kabartırlar, yemekhaneye veya tuvalete gidecekleri zaman birbirlerinin omzuna tutunarak sıra sıra yürüyüşlerine can dayanmazdı.

Bir gün, Adil, öğle namazı için mescide doğru giderken, kör bir adamın;

“Konyalı var mı? Konyalı” diye seslendiğini duyar.

Adil, yanına yaklaşarak, “Ben Konyalıyım” der.

Dikkat kesilen körün kaşları gerilir.

“Neredensin?”

“Kadınhanı”

Körün yüzü alabora olur, ağzından bir hayret çığlığı çıkar.

“Adil misin, Adil misin?”

“Sen… Hüseyin Ağabey… Sen misin?”

Ağlaşarak birbirlerine sarılırlar.

“Ne oldu gözlerine?”

“İngilizler Sina çölünde hardal gazı kullandılar, bütün taburun gözleri kör oldu, buna da şükür, dünya da seninle bir daha kavuştum ya, gözlerimiz kör olunca esir düştük o kamptan o kampa… Senin de değneğin var!”

“Top mermisi sağ ayağımı alıp götürdü.”

Kader, köylerinden ayrılalı on yıl olan bu iki kardeşi esir kampında kavuşturmuştu.

İki kardeşin bir birine dayanarak yürüyüşleri, herkesin rikkatine dokunur. Adil, ağabeyinin çamaşırlarını yıkar, ihtiyaçlarını görür.

Uzun esaret günlerinde üçte ikisi işkenceden, açlıktan, hastalıktan telef olsa da sağ kalabilenler esir değişimiyle serbest bırakılır.

Adil, ağabeyi Hüseyin’le birlikte vapurla İzmir’e gelir.

O günlerde İzmir işgal altındadır. Anadolu topraklarına, Yunan askerlerine esirlik belgelerini göstererek ayak basarlar.

Hüseyin, Adil’in kolunu hiç bırakmaz.

Kadınhanı’ndan geçecek trene binerler.

Vagonlar ana baba günüdür. Kompartımanlar, koridorlar, tuvalet önleri esaretten dönen, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş perişan sefil askerlerle doludur.

Kadınhanı’nda inerler.

Beraber geçirdikleri çocukluk günleri, buğday anızlarında, hayvanların peşinde şen şakrak koştukları güzel günler gözlerinin önündedir.

Ellerinde hiçbir eşyaları yoktur. Kasabanın sokaklarını geçerken hiç kimse tanımaz onları. Herkes bir acıma hissiyle seyreder, sadece.

Evlerinin önüne geldiklerinde; Adil, samanlığın merdivenlerine oturmakta olan anasını, görür.

Siyah başörtüsünün sarmaladığı yüzünün çizgileri derinleşmiş, yanakları çökmüştür.

İyice solmuş, renk atmış olsa da anasının üzerindeki elbiseyi tanır, Adil.

Anası, başını çevirince, gördüğü şey, pis partallar içinde biri kör, diğeri değneğinin yardımıyla yürüyebilen topal iki adamın, kendine doğru geldiğidir…

“Ev sahibi burada değil” diye seslenir.

Kıtlık yılları olduğundan, köyler kasabalar dilenci doludur.

Hüseyin, anasının sesini tanır.

Analarının sesini hiç duymamış gibi, yürürler.

“Ne arsız adamlarsınız, ev sahibi yok, diyorum başka kapıya gidin, ” diyerek başını eğirdiği ipe indirir.

Hüseyin kendini tutamaz, kör gözlerinden iri yaşalar fırlarken, sesi, kasabanın sessizliğinde bir feryat gibi yankılanır;

“Ana biz dilenci değiliz, senin oğullarınız…”

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLARFakirliğin ve yoksulluğun çok, sevgi ve muhabbetin bol olduğu, gaz lambası ile aydınlanan kerpiç duvarlı ve toprak damlı evlerde yaşanan, bütün yiyeceklerini kendi bahçesinde, tarlasında yetiştiren, kendi hayvanlarından karşılayan, tereyağından bıkmış, ekmeğe sürmek için margarinin her zaman bulunmadığı, her şeyin en doğalının var olduğu 1970 yılında, annemi köyden Polatlı Devlet Hastanesine giderken yolda dünyaya gelmişim.Kış mevsimi yeni başlarken, eskilerin tabiriyle zemheri ayı. Soğuk bir Kasım günü yolculuk halinde doğduğum için herhalde hayatım hep yollarda, gurbet ellerde geçti. Hani Evliya Çelebi Şefaat ya Resulallah diyeceği yerde, seyahat ya Resulallah dediği için Dünyayı gezen bir seyyah olmuş ya, benimkisi de o misal, İlkokulu bitirince başlamış gurbet hayatım. Sonrasında mesleğim gereği hep uzak olmuşum evimden ve ailemden. Dört kıta, on üç ülke, altmışa yakın vilayet gezdim gördüm bu güne kadar.Eskiler iç çekerek anlatırlardı Nereden nereye diyerek. İşte bizim nesilde yetmiş kuşağımı desem, o yıllarda doğan şanslı kişiler mi desem gerçekten nereden nereye dememin bir sakıncası olmaz her halde. Benim yaşadığım ve hafızamda kalan yetmişli yılları biraz hüzün, biraz mutlu ve tebessüm ile anlatmak isterim.Dünyanın savaşlarla boğuştuğu ülkemizin ise Kıbrıs barış harekâtını gerçekleştirmiş ve büyük bir mezalimin, katliamın durdurulmuş olduğu ama ekonomik olarak uluslararası ambargolarla karşı karşıya kalındığı, fakirlik ve yoksullukla mücadele edildiği yetmişli yıllar. Yokluğu iliğimize kadar hissettiğimiz, evlerimizde, ülkemizin büyük kesiminde elektriğin olmadığı, telefonun çok lüks olup şehirlerde yaşayanların zorlukla ve yüksek ücret ödeyerek sahip olduğu, mazot, yağ, şeker kuyruklarının, yerine göre karnelerinin olduğu yıllardı.Ülkemizin büyük kesiminin kırsalda, köylerde yaşadığı ve geçimini tarım ve hayvancılık ile sağladığı, alt yapı kanalizasyonun olmadığı, evlerde su tesisatı çeşmelerin olmadığı, ancak şehirlerde alafranga tuvaleti, küveti görebileceğimiz yıllardı. Mahalle aralarında kendi ekmeğimizi pişirebileceğimiz fırınların bulunduğu, büyük somun ekmeklerin, tepsi tepsi böreklerin tadına doyum olmadığı, imece usulü yapılan yufkaların günlerce tüketildiği, kolanın ve gazlı içeceğin pek bilinmediği, cips, hamburger, yabancı kökenli fast food denen restoranların olmadığı,kuru fasulyenin pirinç pilavı ile kardeşliğin üst seviyede olduğu, ısmarlama âdetinin çok yaygın olup hatta hesabı ben ödeyeceğim diye yanındaki arkadaş ve yakını ile tartışıldığı, büyüklerin küçüklere asla hesap ödetmediği yıllardı yetmişli yıllar.            Ağır hastası veya cenazesi olan komşu veya mahallelilere bir hafta sinilerle yemekler götürüldüğü, acıların paylaşıldığı dertlerin ortak olunduğu, saygı nedeniyle bir süre gürültü yapılmadığı, yüksek sesle konuşulup gülünmediği, Müzik dinlenmediği, hatta işlerine yardıma gidildiği örf adetleri yaşamanın, saygının sevginin en üst seviyede olduğu yıllardı.            Dünyayı pikap, maskot marka radyolardan dinlerdik, Radyo ki evimizin en değerli eşyası idi. Pil ile çalışır ve büyüklerden izin alınarak açılırdı. Akşamları sobanın kuzinesinde közlenmiş patates ve patlatılmış mısır eşliğinde Arkası yarınları dinlerdik. Kimine göre çok faydalı bir alet, kimine göre de şeytan işi, gavur icadıydı. Eve sokmanın bile günah olduğu kabul edilirdi radyo.            Pilli el fenerlerinin lüks olduğu, gaz lambası ile aydınlanıldığı, gaz lambası ışığında ders çalışılıp ödevler yapıldığı, akşamları komşulara oturmalara gidildiği, özellikle evinde televizyon olanlara misafirliğin çok tercih edildiği, her gün misafir gelse de hiç yadırganmadığı ve normal karşılandığı, sağlam komşuluk ve dostlukların var olduğu yıllardı yetmişler.            Otomobil sahibi olmanın çok lüks olduğu ve zenginlik ifadesi olduğu, köylerde traktör sahibi olmanın ayrıcalık kabul edildiği ve zor olduğu, kamyon, kamyonet gibi araçların şehirlerde bulunduğu ve Amerikan uzun Chavrolet otomobillerin revaçta olduğu yıllar. Köy ve kırsal bölgelerde yaşamın çok zor olduğu,Öküz ve sabanı ile atlar ile tarlaların sürüldüğü, el dokuma heybelerle ekin ekilip gübre saçıldığı, tırpan, orak ile tarlaların hasat edildiği, harman zamanının uzun sürdüğü, atlarla çekilen dövenler ile harman yapıldığı, dirgen, yaba gibi malzemeler ile harman savrulduğu ve bunun için rüzgârın esmesinin beklendiği, sonrasında kalbur ve elek ile harmanın eleme işlemine tabi tutulduğu, torbalanan mahsullerin (buğday, arpa, yulaf, mercimek, nohut, kimyon, fiğ, mısır,) çuvallanıp ambarlara taşındığı yıllardı.Genelde mahsul satılmaz, birazı tohum olarak ayrılır, birazı da unluk olarak bırakılırdı, hayvanların yemleri için gerekli miktar da bir kenara ayrılırdı. Değirmenlere torba torba buğday taşınır un öğütülürdü, el yapımı kara değirmenlerde. Bütün işler insan ve hayvan gücü ile yapılırdı, işçiliğin çok olduğu, insanların yevmiye ile günlüğe gittiği yıllardı. Nüfusu kalabalık olan ailelerin iş gücü çok olduğu için daha varlıklı olurlardı. Kendi çobanlıklarını aile içinde sıra ile yaparak hayvanlarını sürü halinde otlatırlardı. Yüzlerce koyun ve keçiye el ile süt sağımı yapılırdı. Tereyağı, süt, peynir, kaymak bol olurdu. Ne güzel günlerdi, o yıllardı. İyi ki o yıllarda yaşamışız.            TRT den başka radyo, tv kanalının olmadığı ve belirli saatlerde yayın yapıldığı, ülkemizin çok az bir kesiminin evinde televizyonunun olduğu, yayınların akşam 20:00 da istiklal marşı ile açılıp 23.59 da yine istiklal marşı ile kapanan, resmi idarenin izin verdiği programların yapılıp, filmlerin yayınlandığı yıllardı. Arabesk müziğin radyo ve televizyonda çok az, ya da hiç yayınlanmadığı, yasaklı sanatçıların olduğu, bu nedenle yurt dışı yayın yapan Türkçe kanalların radyonun çektiği ölçüde dinlendiği, hafta sonları Londra BBC Türkçe radyosundan arabesk şarkılar dinlemek için beklendiği, hatta verilen adrese mektup yazılıp istek şarkı talebinde bulunulduğu yıllardı. İstek listesinde İsmi okunan kişi ayrı bir sevinç ve gurur yaşardı ve çevresinde günlerce konuşulurdu. Radyo ve televizyonların daha iyi çekmesi için çeşit çeşit anten geliştirilir, eski alüminyum tencere ve kazanların kapaklarından antenler yapılırdı. Şehirlerde radyo TV tamircisinin satıcısının çok olduğu yıllardı.Futbol maçları hafta sonu radyo başında canlı dinlenir, sunucunun her kelimesi sonuca etki edecekmiş gibi önemsenirdi. Galatasaray, Fener rekabetinin o zamanda var olduğu, Trabzon sporun şampiyonluklar yaşadığı için kendi şehri dışında da taraftarlarının olduğu, kara kartal, Ankaragücü, Altay spor, Adana demir spor, Eskişehir spor, Diyarbakır spor gibi takımların birinci lig’de olduğu yıllardı. Spor toto oynanıp 13+1 tutturmak için futbol liginin takip edildiği, yerine göre 11,12 tutturanların bile ikramiye kazandığı yıllardı. Mahalle aralarında, okul bahçelerinde, harman yerlerinde saatlerce futbol maçları yapardık.  Herkes kendini sevdiği futbolcu yerine koyarak top oynardı. Ne güzel maçlar yapardık, Gazozuna, çikolatasına. Saatlerce sürerdi maçlarımız bitsin istemezdik.            Şanslı bir kuşak mıyız acaba, yokluğu da bolluğu da gördük. Elektriksizliği de Bilgisayarı İnterneti de yaşayan nesiliz. At arabası da kullandık, Ferrari arabaya da bindik. Samsun lastik ayakkabı da giydik, Nike, Adidas, rugan da giydik. Ne diyeyim nereden nereye.Kırsalda ve köylerde yaşayan halkın çocuklarını okutması zordu. Şehirler de barınma sorunları ve maddi imkânsızlıklar çok olduğundan, ayrıca okulu olmayan birçok yerleşim yerleri vardı. Aileler maddi durumlarına göre erkek çocuklarının birisini okumaya gönderir, diğerlerini zanaata veya köyde kendi işlerini yapmaya bırakırlardı. Yatılı okul ve Kuran kurslarının çok revaçta olduğu, çocukların mutlaka dini öğrenmesi istendiği, bunun için uzak şehirlere tanıdıkların yanına okumaya gönderildiği, ailede okula gönderilmeyen kardeşlerin büyüklerine; beni niye okula göndermedin de kardeşimi gönderdin gibi çekişmelerin olmadığı, ailede kazancın bir olduğu ve aynı evde, bahçede büyük aile olarak yaşandığı yıllardı.            Gazete okumanın az olduğu, daha doğrusu okuryazarlığın, gazete, dergi, kitap satışının az olduğu, fısıltı gazetesinin yoğun çalıştığı, dedi kodunun bol olduğu yıllardı. Dedi kodu yapmak etrafı çekiştirmek için kısa oturmalara gidilip ayaküstü gıybetler edilir, çekiştirilen kişi ne alıp satmış, kimin memleketten bir misafiri gelmiş, kim kimi boynuzlamış bütün bunların tatlı tatlı anlatıldığı yıllardı. Pencerelerden mahalleye yanık türküler yayılırdı. Köşe başlarında iş çıkışlarında, bakkal önlerinde sevdiği kızı bekleyen gençlerin eksik olmadığı, sinemaya gitmenin büyük bir mutluluk olduğu, sevdiğini bir filme götürmeye ikna edenin bahtiyar olduğu o güzelim yıllar.            Şehirlerarası yolculuklar 302 Mercedes otobüslerle yapılırdı, yolculuk esnasında yeme içme serbest olurdu, yola çıkarken yanına yolluk alanlar rahatlıkla çıkarıp yer ve etrafına ikram ederdi. Sigara içmek serbest olduğundan dumandan göz gözü görmeyecek duruma gelirdi otobüsün içinde. Mola sonrası otobüse binilince hemen sigara yakılıp muavine müzik açmasını söylerler, kendilerince keyifli yolculuk yapmak isterken çocukların ve diğer insanların bundan rahatsız olacağını umursamazlardı. Bu yüzden kavgalar edilirdi yolculuk esnasında.            Demiryolu olan yerlere tren ile yolculuk edilir, vagonlar ayakta kalan yolcular ile dolup taşardı. Biletsiz binenlerin kondüktörü atlatmak için birçok numara çekerdi. Vagonlarda seyyar satıcılar kol gezerdi. Her türlü yiyecek serbestçe satılırdı. Çakmak, tesbih, kalem, cüzdan, mis koku gibi günlük kullanılan malzemeleri satan seyyar satıcılar her yerde karşımıza çıkardı.   İstanbul-Kars doğu ekspresi yolculuğu iki üç günde tamamlanır, İnsanlar yolculuk esnasında büyük dostluk ve arkadaşlıklar kurardı.            Berber ve kahveciler basın yayın temsilcisi gibi çalışırdı. Her türlü haberin kaynağı olan ve yorumlayan, yerine göre akıl danışılan kişilerdi onlar. Esnaf ve bakkalın veresiye defterleri vardı, aylarca ödeme alamasa da mahallelinin durumuna göre anlayış gösterirlerdi. Uzun süre beklerlerdi fakat ödeme zamanı da borcun faizi demeden normal miktarı alırlardı. Ev eşyası ve beyaz eşya gibi büyük meblağ tutan alış verişler harman veresiye, pancar parası, kuzu parası gibi zamanlar belirtilerek veresiye yazdırılıp alınırdı, birçok esnaf bu şekilde çalışırdı.            Düğün ve dernekler hep harman sonu, sonbaharda ya da İşler henüz başlamadan ilkbaharda yapılırdı. Akraba evlilikleri, görücü usul evlilikler bol olurdu. Başka şehir ve memleketlere nadiren kız verilirdi. Verilse bile zordur bizden kız alması diyerek düğün zamanı kız almaya gelen erkek tarafına eğlence olsun diye yapılmadık eziyet kalmazdı. Düğün alayı mahalle veya köye gelince durdurulup toprak bastı parası alınırdı. Damat kaçırılır karşılığında para istenirdi kız evinin gençleri tarafından. Gelin alayı Türk bayrağı olmadan kız evine kabul edilmezdi. Bunun için bayrakçı başı olurdu. Eğer bayrağı çaldırırsa cezası ağır olurdu ve bayrağı geri almak için yüklü bir ceza ödenirdi. Düğünler Cuma’dan başlayıp Pazar günü sona ererdi. Misafirlere üç gün yemekler verilir, eğlenceler yapılırdı.            Konuk severliğin üst düzeyde olduğu,  otel ve motel çoğu yerde olmadığı, köylerde köy konağı veya misafir odalarının olduğu ve dışarıdan gelen bir misafir, yabancı kim olursa tanrı misafiri kabul edilip ağırlandığı, yatırıldığı, gerekirse cebine harçlık konulup öyle yolcu edildiği yıllardı.            Askere gitmenin büyük bir şeref ve vazife olduğu ve askerlik yapmayanın adam sayılmadığı, kız verilmediği, yirmi dört ay askerlik yapıldığı, birçok gencin askerlik vesilesi ile yaşadığı köy, kasaba, şehirden ilk defa dışarı çıktığı ve farklı şehirler gördüğü yıllardı. Mektup yazmayı Askerde öğrenirdi çoğu delikanlı, ilk defa sevdiklerine aile ve akrabalarına mektuplar yazarlardı. Okuryazar olmayanlar mektuplarını arkadaşlarına yazdırıp okuttururdu. Er mektubu görülmüştür damgası vurulan mektupları önce bölük teşkilatı veya sorumlu komutanlar okuyup, mektup içeriğinde yazan olumsuz bir haber var ise mektup sahibi askere uygun bir dille söyler hemen memleketine izine yollarlardı. Askere yazılan mektupların içine küçük harçlıklar konulurdu. Mektup kenarı yakılarak mesaj yollanırdı. Mektup kâğıdına parfüm veya esans gibi kokular sürülüp içerisine gül yaprağı konulurdu. Er mektubu ücretsiz gönderildiği için, gurbet hayatının zor olduğundan, sevdiklerine, akrabalarına,  arkadaşlarına akla gelen herkese mektup yazılırdı ve heyecanla cevap beklenirdi. Askere giderken,  ya da izin dönüşü asker uğurlamaları yapılır ve askere gidenin cebine herkes tarafından harçlıklar konulurdu. Askerde herkes büyük anılar biriktirirdi. Dayak yediği ve hatta komutanlara posta koyduğunu anlatanların bile olduğu yıllardı.            Asker arkadaşlığı, kardeşlikle eşdeğer tutulurdu ve ömür boyu sürdürülürdü.  Asker arkadaşlarının aileleri ile kız alınıp verilirdi. Beraber iş kurup ticaret yapılırdı. Eş ve çocuklar ile başka şehirlere asker arkadaşı ziyaretine gidilirdi. Ülkemizin Kıbrıs barış harekâtını yeni gerçekleştirmiş olması dolayısıyla yavru vatan Kıbrıs hatıraları ve hikâyeleri çok anlatırlardı. Beşparmak dağlarına çıkan ve hala orada duran tankın hikâyesini anlatırlardı. Kıbrıs barış harekâtının emrini veren dönemin Başbakanı rahmetli Ecevit ve yardımcısı rahmetli Erbakan çok sevilirdi ve sayılırdı. Yeni doğan çocuklara isimleri verilirdi. Ev ve işyerlerine poster ve resimleri asılırdı. Her köy, kasaba ve mahallede Kıbrıs gazisinin olduğu, asker sevgisinin en üst seviyede olduğu ve milletimiz için askerliğin kutsal vazife sayıldığı yıllardı. Kıbrıs harekâtından sonra oradaki Türk nüfusunu çoğaltmak için yavru vatana devlet kontrolü ve izini ile göçler yapıldığı farklı şehir ve köylerden birçok ailenin Kıbrıs’ın farklı şehirlerine göç ettiği yıllardı.Küçük yerleşim yerlerinde sağlık ocakları dahi yoktu. Hastane yalnızca ilçe ve illerde bulunurdu, Doktor sayısı çok azdı o yıllar da. Yaşlı ve tecrübeli nine, anne ve kadınlar ebelik yaparak evde doğumlar yaptırırlardı. Ambulans olmadığı için hastaneye yetiştirilemeden ölümler yaşanırdı. Doğumu yaptıran ebenin ismi yerine göre çocuğa verilirdi, ya da göbek adı olarak kabul edilirdi. Kırsal ve köylerde motorlu aracın az olduğu için At arabası ve Kağnı ile hasta taşınırdı. Kış şartlarında Yolculuk ve hasta taşımak zor ve imkânsız olduğundan, birçok ölümlerin gerçekleşip ocakların söndüğü yıllardı. Hastanelerde günlerce sıra beklenirdi. Şehirde bir tanıdığı hemşerisi, akrabası olanlar çok şanslı olurdu. Haftalarca hastanelerde kalınır, tedavi için gidip gelinirdi. Birçok hastalığın tedavisi olmadığından dolayı genç yaşta canlar yok olur ocaklar sönerdi.            Sinemanın şehirlerde bile nadir olduğu, varlığından haberdar olmayan, hiç gidip film seyretmeyen milyonlarca insanın olduğu, açık hava sinemalarının olduğu, izlenilen bir filmin günlerce konuşulup anlatıldığı ve adeta filmin yaşanıldığı yıllardı. Gazinoların, lunaparkların, panayır gibi eğlence mekânlarının bol olduğu, Karagöz Hacivat oyunlarının oynatıldığı, sirklerin kurulduğu, birçok hayvanın ilk defa sirkler sayesinde görüldüğü yıllardı.            Yetmişli yılların sonlarına doğru evlere Teyp kasetçalarlar hatta çift kasetçalarlar alınmaya başlanmıştı. Arabesk müziğin revaçta olduğu için herkes tarafından sanatçıların ve kaset plaklarının tanınıp bilindiği, şarkılarının ezberlendiği, arkadaşlara teyp dinlemeye gidildiği yıllardı. Yeni çıkan bir kaset bütün otobüs, dolmuş, parklarda günlerce çalınırdı. Bazı sanatçıların kasetleri ilk çıktığı zamanlar yok satardı.   Bu yüzden korsan kasetler bolca satılırdı pazarlarda, sokaklarda, kaçak yollardan.            Yetmişli yıllar ülke içinde terör ve kargaşanın bol olup sağ sol çatışmalarının, siyasi kavgaların, mahalle baskınlarının yaşandığı zamanlardı. Bu tür olaylar liselere kadar inmişti. Üniversite ve liseler de öğrenci kavgaları çok yaşanırdı. Ülkemiz gençliği yıllardır yapılan ve sürdürülen siyasi propagandalar, ideolojik kavgalar ile bölünmüş, kamplara ayrılmış idi. Görünmeyen bir güç demokrasi ve insan haklarının ülkemize hâkim olmasını, herkesin yaşam ve inancında özgür olmasını, ülkemizin sanayi ve üretimde kendine yetmesini ve zenginleşmesini istemiyordu. Bunun için her on yılda tekerrür eden askeri ihtilal için zemin hazırlanıyordu. Radyo haberlerinden siyasi çatışmalar ve ölüm haberleri, tutuklamalar sokağa çıkma yasakları hiç eksik olmuyordu. Aile içinde bile görüş ayrılıkları oluşmuş ve birbirleri arasında ideolojik ve siyasi düşmanlıklar kendini göstermişti. Bütün bu yaşanan ve hazırlanan ihtilal ve sıkıyönetim zemini 80 li yılların başında tamamlanmış ve birileri amacına ulaşarak Ülkemiz yönetimine silahlı kuvvetlerin el koymasını sağlamıştı. Askeri ihtilal 12 Eylül 1980 tarihinde Genel Kurmay başkanı Org. Kenan EVREN ve Kuvvet komutanlarından oluşan milli güvenlik konseyi ülke yönetimine milletimiz adına el koyup askeri yönetimi ilan etmişti. Beraberinde sıkıyönetim ilan edilmiş, binlerce insan tutuklanıp cezaevlerine gönderilmiş, İdamlar gerçekleştirilmişti. Bütün kamu kurumlarının başına asker kaynaklı veya konseyin tayin ettiği kişiler atanmış, baskı rejimi ve yönetimi başlamıştı. Her köşede şehir girişlerinde askeri kontrol noktaları oluşturulmuş, evlere baskın ve aramalar yapılmış, karşı koymak ve yorum yapmak yasaklanmıştı. Siyasi liderler tutuklanmış, Yassıada, Zincir bozan, Mamak, Ulucanlar gibi meşhur cezaevlerine gönderilmişti. Binlerce aile ve ocak sönmüş, hayat son bulmuştu. Ülkemiz için bir kez daha ekonomik ve siyasi olarak çöküş yaşanmış, yılların kazanımları bazı konularda kaybedilmiş, özellikle akademisyen, siyasetçi, iş adamı, üniversite öğrencisi gibi aydın kesimden tarafına bakılmaksızın tutuklamalar ve hapse atmalar gerçekleştirilmişti. 1982 yılına kadar yönetimi elinde bulunduran Milli güvenlik konseyi 82 anayasası ile yeniden demokratik siyasi ortama geçişi sağlamış ve siyasi partilerin kurulmasına izin vererek seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Yapılan seçimlerle Ana Vatan Partisi ve Turgut ÖZAL seçimi kazanarak ülkemiz tekrardan Demokrasiye ve meclis yönetimine geçmesini sağlamış, halkın iradesi ülke yönetimine hâkim olmuştu. Böylece yetmişli yıllar geride kalmış her bakımdan İnsanlarımız ve Türkiye’miz için yeni bir hayat başlamıştı.1970 yılında doğup, 76 yılında gaz lambası ışığında başlayan eğitim öğrenim hayatım, Bilgisayar başında bu satırları yazıp internet sayesinde istediğim kişiye ulaştırarak, İstediğim bilgiye istediğim yerde ulaşarak, farklı millet ve ülkelerden anlık iletişim kurarak devam ediyor. Özgürlük ve demokrasi ile İnsan hakları adına ülke olarak aşmamız gereken engeller ve ulaşmamız gereken çok mesafeler var. Toplum olarak her konuda çok çalışmamız gerekmekte. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve daha ileri gidebilmek için pes etmeden mücadele etmemiz gerekmektedir. Cumhuriyetimize ve Özgürlüğümüze sahip çıkıp gelecek nesillerimize yaşayabilecekleri bir vatan bırakmak için aydın nesiller yetiştirmeli ve Bilimin ışığında okuyan araştıran, sorgulayan gençlere bırakmalıyız bu güzel vatanımızı.
Mehmet Ali TOPÇU27.09.2019 AnkaraYazan:M.Ali TOPÇUYazı kategorisiGenelGAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR içinbir yorum bırakDüzenle

AKŞAM OLUNCA

Güneş kızarıp gün yavaş yavaş sona ererken

Kapalı kapılar arkasına çekilmek için erken


Ağırlık çöker bedenime hüzün ve kederde

Dalgalar çarpar martılar bağırır enginlerde


Alır rengini dünyanın çeker kendine gece

Yalnızlığın son hali sarar beni gizlice


Saatler ilerlerken götürür beni düşlere

Bir heyecan olur, ya da bir damla yaş düşer gözlere


Gecenin karanlığı dokunurken gamına

Nemli gözlerle açarım kapımı kalbimin akşamına


30 Ekim 2019Ankara

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR

GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLARFakirliğin ve yoksulluğun çok, sevgi ve muhabbetin bol olduğu, gaz lambası ile aydınlanan kerpiç duvarlı ve toprak damlı evlerde yaşanan, bütün yiyeceklerini kendi bahçesinde, tarlasında yetiştiren, kendi hayvanlarından karşılayan, tereyağından bıkmış, ekmeğe sürmek için margarinin her zaman bulunmadığı, her şeyin en doğalının var olduğu 1970 yılında, annemi köyden Polatlı Devlet Hastanesine giderken yolda dünyaya gelmişim.Kış mevsimi yeni başlarken, eskilerin tabiriyle zemheri ayı. Soğuk bir Kasım günü yolculuk halinde doğduğum için herhalde hayatım hep yollarda, gurbet ellerde geçti. Hani Evliya Çelebi Şefaat ya Resulallah diyeceği yerde, seyahat ya Resulallah dediği için Dünyayı gezen bir seyyah olmuş ya, benimkisi de o misal, İlkokulu bitirince başlamış gurbet hayatım. Sonrasında mesleğim gereği hep uzak olmuşum evimden ve ailemden. Dört kıta, on üç ülke, altmışa yakın vilayet gezdim gördüm bu güne kadar.Eskiler iç çekerek anlatırlardı Nereden nereye diyerek. İşte bizim nesilde yetmiş kuşağımı desem, o yıllarda doğan şanslı kişiler mi desem gerçekten nereden nereye dememin bir sakıncası olmaz her halde. Benim yaşadığım ve hafızamda kalan yetmişli yılları biraz hüzün, biraz mutlu ve tebessüm ile anlatmak isterim.Dünyanın savaşlarla boğuştuğu ülkemizin ise Kıbrıs barış harekâtını gerçekleştirmiş ve büyük bir mezalimin, katliamın durdurulmuş olduğu ama ekonomik olarak uluslararası ambargolarla karşı karşıya kalındığı, fakirlik ve yoksullukla mücadele edildiği yetmişli yıllar. Yokluğu iliğimize kadar hissettiğimiz, evlerimizde, ülkemizin büyük kesiminde elektriğin olmadığı, telefonun çok lüks olup şehirlerde yaşayanların zorlukla ve yüksek ücret ödeyerek sahip olduğu, mazot, yağ, şeker kuyruklarının, yerine göre karnelerinin olduğu yıllardı.            Ülkemizin büyük kesiminin kırsalda, köylerde yaşadığı ve geçimini tarım ve hayvancılık ile sağladığı, alt yapı kanalizasyonun olmadığı, evlerde su tesisatı çeşmelerin olmadığı, ancak şehirlerde alafranga tuvaleti, küveti görebileceğimiz yıllardı. Mahalle aralarında kendi ekmeğimizi pişirebileceğimiz fırınların bulunduğu, büyük somun ekmeklerin, tepsi tepsi böreklerin tadına doyum olmadığı, imece usulü yapılan yufkaların günlerce tüketildiği, kolanın ve gazlı içeceğin pek bilinmediği, cips, hamburger, yabancı kökenli fast food denen restoranların olmadığı,kuru fasulyenin pirinç pilavı ile kardeşliğin üst seviyede olduğu, ısmarlama âdetinin çok yaygın olup hatta hesabı ben ödeyeceğim diye yanındaki arkadaş ve yakını ile tartışıldığı, büyüklerin küçüklere asla hesap ödetmediği yıllardı yetmişli yıllar.            Ağır hastası veya cenazesi olan komşu veya mahallelilere bir hafta sinilerle yemekler götürüldüğü, acıların paylaşıldığı dertlerin ortak olunduğu, saygı nedeniyle bir süre gürültü yapılmadığı, yüksek sesle konuşulup gülünmediği, Müzik dinlenmediği, hatta işlerine yardıma gidildiği örf adetleri yaşamanın, saygının sevginin en üst seviyede olduğu yıllardı.            Dünyayı pikap, maskot marka radyolardan dinlerdik, Radyo ki evimizin en değerli eşyası idi. Pil ile çalışır ve büyüklerden izin alınarak açılırdı. Akşamları sobanın kuzinesinde közlenmiş patates ve patlatılmış mısır eşliğinde Arkası yarınları dinlerdik. Kimine göre çok faydalı bir alet, kimine göre de şeytan işi, gavur icadıydı. Eve sokmanın bile günah olduğu kabul edilirdi radyo.            Pilli el fenerlerinin lüks olduğu, gaz lambası ile aydınlanıldığı, gaz lambası ışığında ders çalışılıp ödevler yapıldığı, akşamları komşulara oturmalara gidildiği, özellikle evinde televizyon olanlara misafirliğin çok tercih edildiği, her gün misafir gelse de hiç yadırganmadığı ve normal karşılandığı, sağlam komşuluk ve dostlukların var olduğu yıllardı yetmişler.            Otomobil sahibi olmanın çok lüks olduğu ve zenginlik ifadesi olduğu, köylerde traktör sahibi olmanın ayrıcalık kabul edildiği ve zor olduğu, kamyon, kamyonet gibi araçların şehirlerde bulunduğu ve Amerikan uzun Chavrolet otomobillerin revaçta olduğu yıllar. Köy ve kırsal bölgelerde yaşamın çok zor olduğu,Öküz ve sabanı ile atlar ile tarlaların sürüldüğü, el dokuma heybelerle ekin ekilip gübre saçıldığı, tırpan, orak ile tarlaların hasat edildiği, harman zamanının uzun sürdüğü, atlarla çekilen dövenler ile harman yapıldığı, dirgen, yaba gibi malzemeler ile harman savrulduğu ve bunun için rüzgârın esmesinin beklendiği, sonrasında kalbur ve elek ile harmanın eleme işlemine tabi tutulduğu, torbalanan mahsullerin (buğday, arpa, yulaf, mercimek, nohut, kimyon, fiğ, mısır,) çuvallanıp ambarlara taşındığı yıllardı.Genelde mahsul satılmaz, birazı tohum olarak ayrılır, birazı da unluk olarak bırakılırdı, hayvanların yemleri için gerekli miktar da bir kenara ayrılırdı. Değirmenlere torba torba buğday taşınır un öğütülürdü, el yapımı kara değirmenlerde. Bütün işler insan ve hayvan gücü ile yapılırdı, işçiliğin çok olduğu, insanların yevmiye ile günlüğe gittiği yıllardı. Nüfusu kalabalık olan ailelerin iş gücü çok olduğu için daha varlıklı olurlardı. Kendi çobanlıklarını aile içinde sıra ile yaparak hayvanlarını sürü halinde otlatırlardı. Yüzlerce koyun ve keçiye el ile süt sağımı yapılırdı. Tereyağı, süt, peynir, kaymak bol olurdu. Ne güzel günlerdi, o yıllardı. İyi ki o yıllarda yaşamışız.            TRT den başka radyo, tv kanalının olmadığı ve belirli saatlerde yayın yapıldığı, ülkemizin çok az bir kesiminin evinde televizyonunun olduğu, yayınların akşam 20:00 da istiklal marşı ile açılıp 23.59 da yine istiklal marşı ile kapanan, resmi idarenin izin verdiği programların yapılıp, filmlerin yayınlandığı yıllardı. Arabesk müziğin radyo ve televizyonda çok az, ya da hiç yayınlanmadığı, yasaklı sanatçıların olduğu, bu nedenle yurt dışı yayın yapan Türkçe kanalların radyonun çektiği ölçüde dinlendiği, hafta sonları Londra BBC Türkçe radyosundan arabesk şarkılar dinlemek için beklendiği, hatta verilen adrese mektup yazılıp istek şarkı talebinde bulunulduğu yıllardı. İstek listesinde İsmi okunan kişi ayrı bir sevinç ve gurur yaşardı ve çevresinde günlerce konuşulurdu. Radyo ve televizyonların daha iyi çekmesi için çeşit çeşit anten geliştirilir, eski alüminyum tencere ve kazanların kapaklarından antenler yapılırdı. Şehirlerde radyo TV tamircisinin satıcısının çok olduğu yıllardı.Futbol maçları hafta sonu radyo başında canlı dinlenir, sunucunun her kelimesi sonuca etki edecekmiş gibi önemsenirdi. Galatasaray, Fener rekabetinin o zamanda var olduğu, Trabzon sporun şampiyonluklar yaşadığı için kendi şehri dışında da taraftarlarının olduğu, kara kartal, Ankaragücü, Altay spor, Adana demir spor, Eskişehir spor, Diyarbakır spor gibi takımların birinci lig’de olduğu yıllardı. Spor toto oynanıp 13+1 tutturmak için futbol liginin takip edildiği, yerine göre 11,12 tutturanların bile ikramiye kazandığı yıllardı. Mahalle aralarında, okul bahçelerinde, harman yerlerinde saatlerce futbol maçları yapardık.  Herkes kendini sevdiği futbolcu yerine koyarak top oynardı. Ne güzel maçlar yapardık, Gazozuna, çikolatasına. Saatlerce sürerdi maçlarımız bitsin istemezdik.            Şanslı bir kuşak mıyız acaba, yokluğu da bolluğu da gördük. Elektriksizliği de Bilgisayarı İnterneti de yaşayan nesiliz. At arabası da kullandık, Ferrari arabaya da bindik. Samsun lastik ayakkabı da giydik, Nike, Adidas, rugan da giydik. Ne diyeyim nereden nereye.Kırsalda ve köylerde yaşayan halkın çocuklarını okutması zordu. Şehirler de barınma sorunları ve maddi imkânsızlıklar çok olduğundan, ayrıca okulu olmayan birçok yerleşim yerleri vardı. Aileler maddi durumlarına göre erkek çocuklarının birisini okumaya gönderir, diğerlerini zanaata veya köyde kendi işlerini yapmaya bırakırlardı. Yatılı okul ve Kuran kurslarının çok revaçta olduğu, çocukların mutlaka dini öğrenmesi istendiği, bunun için uzak şehirlere tanıdıkların yanına okumaya gönderildiği, ailede okula gönderilmeyen kardeşlerin büyüklerine; beni niye okula göndermedin de kardeşimi gönderdin gibi çekişmelerin olmadığı, ailede kazancın bir olduğu ve aynı evde, bahçede büyük aile olarak yaşandığı yıllardı.            Gazete okumanın az olduğu, daha doğrusu okuryazarlığın, gazete, dergi, kitap satışının az olduğu, fısıltı gazetesinin yoğun çalıştığı, dedi kodunun bol olduğu yıllardı. Dedi kodu yapmak etrafı çekiştirmek için kısa oturmalara gidilip ayaküstü gıybetler edilir, çekiştirilen kişi ne alıp satmış, kimin memleketten bir misafiri gelmiş, kim kimi boynuzlamış bütün bunların tatlı tatlı anlatıldığı yıllardı. Pencerelerden mahalleye yanık türküler yayılırdı. Köşe başlarında iş çıkışlarında, bakkal önlerinde sevdiği kızı bekleyen gençlerin eksik olmadığı, sinemaya gitmenin büyük bir mutluluk olduğu, sevdiğini bir filme götürmeye ikna edenin bahtiyar olduğu o güzelim yıllar.            Şehirlerarası yolculuklar 302 Mercedes otobüslerle yapılırdı, yolculuk esnasında yeme içme serbest olurdu, yola çıkarken yanına yolluk alanlar rahatlıkla çıkarıp yer ve etrafına ikram ederdi. Sigara içmek serbest olduğundan dumandan göz gözü görmeyecek duruma gelirdi otobüsün içinde. Mola sonrası otobüse binilince hemen sigara yakılıp muavine müzik açmasını söylerler, kendilerince keyifli yolculuk yapmak isterken çocukların ve diğer insanların bundan rahatsız olacağını umursamazlardı. Bu yüzden kavgalar edilirdi yolculuk esnasında.            Demiryolu olan yerlere tren ile yolculuk edilir, vagonlar ayakta kalan yolcular ile dolup taşardı. Biletsiz binenlerin kondüktörü atlatmak için birçok numara çekerdi. Vagonlarda seyyar satıcılar kol gezerdi. Her türlü yiyecek serbestçe satılırdı. Çakmak, tesbih, kalem, cüzdan, mis koku gibi günlük kullanılan malzemeleri satan seyyar satıcılar her yerde karşımıza çıkardı.   İstanbul-Kars doğu ekspresi yolculuğu iki üç günde tamamlanır, İnsanlar yolculuk esnasında büyük dostluk ve arkadaşlıklar kurardı.            Berber ve kahveciler basın yayın temsilcisi gibi çalışırdı. Her türlü haberin kaynağı olan ve yorumlayan, yerine göre akıl danışılan kişilerdi onlar. Esnaf ve bakkalın veresiye defterleri vardı, aylarca ödeme alamasa da mahallelinin durumuna göre anlayış gösterirlerdi. Uzun süre beklerlerdi fakat ödeme zamanı da borcun faizi demeden normal miktarı alırlardı. Ev eşyası ve beyaz eşya gibi büyük meblağ tutan alış verişler harman veresiye, pancar parası, kuzu parası gibi zamanlar belirtilerek veresiye yazdırılıp alınırdı, birçok esnaf bu şekilde çalışırdı.            Düğün ve dernekler hep harman sonu, sonbaharda ya da İşler henüz başlamadan ilkbaharda yapılırdı. Akraba evlilikleri, görücü usul evlilikler bol olurdu. Başka şehir ve memleketlere nadiren kız verilirdi. Verilse bile zordur bizden kız alması diyerek düğün zamanı kız almaya gelen erkek tarafına eğlence olsun diye yapılmadık eziyet kalmazdı. Düğün alayı mahalle veya köye gelince durdurulup toprak bastı parası alınırdı. Damat kaçırılır karşılığında para istenirdi kız evinin gençleri tarafından. Gelin alayı Türk bayrağı olmadan kız evine kabul edilmezdi. Bunun için bayrakçı başı olurdu. Eğer bayrağı çaldırırsa cezası ağır olurdu ve bayrağı geri almak için yüklü bir ceza ödenirdi. Düğünler Cuma’dan başlayıp Pazar günü sona ererdi. Misafirlere üç gün yemekler verilir, eğlenceler yapılırdı.            Konuk severliğin üst düzeyde olduğu,  otel ve motel çoğu yerde olmadığı, köylerde köy konağı veya misafir odalarının olduğu ve dışarıdan gelen bir misafir, yabancı kim olursa tanrı misafiri kabul edilip ağırlandığı, yatırıldığı, gerekirse cebine harçlık konulup öyle yolcu edildiği yıllardı.            Askere gitmenin büyük bir şeref ve vazife olduğu ve askerlik yapmayanın adam sayılmadığı, kız verilmediği, yirmi dört ay askerlik yapıldığı, birçok gencin askerlik vesilesi ile yaşadığı köy, kasaba, şehirden ilk defa dışarı çıktığı ve farklı şehirler gördüğü yıllardı. Mektup yazmayı Askerde öğrenirdi çoğu delikanlı, ilk defa sevdiklerine aile ve akrabalarına mektuplar yazarlardı. Okuryazar olmayanlar mektuplarını arkadaşlarına yazdırıp okuttururdu. Er mektubu görülmüştür damgası vurulan mektupları önce bölük teşkilatı veya sorumlu komutanlar okuyup, mektup içeriğinde yazan olumsuz bir haber var ise mektup sahibi askere uygun bir dille söyler hemen memleketine izine yollarlardı. Askere yazılan mektupların içine küçük harçlıklar konulurdu. Mektup kenarı yakılarak mesaj yollanırdı. Mektup kâğıdına parfüm veya esans gibi kokular sürülüp içerisine gül yaprağı konulurdu. Er mektubu ücretsiz gönderildiği için, gurbet hayatının zor olduğundan, sevdiklerine, akrabalarına,  arkadaşlarına akla gelen herkese mektup yazılırdı ve heyecanla cevap beklenirdi. Askere giderken,  ya da izin dönüşü asker uğurlamaları yapılır ve askere gidenin cebine herkes tarafından harçlıklar konulurdu. Askerde herkes büyük anılar biriktirirdi. Dayak yediği ve hatta komutanlara posta koyduğunu anlatanların bile olduğu yıllardı.            Asker arkadaşlığı, kardeşlikle eşdeğer tutulurdu ve ömür boyu sürdürülürdü.  Asker arkadaşlarının aileleri ile kız alınıp verilirdi. Beraber iş kurup ticaret yapılırdı. Eş ve çocuklar ile başka şehirlere asker arkadaşı ziyaretine gidilirdi. Ülkemizin Kıbrıs barış harekâtını yeni gerçekleştirmiş olması dolayısıyla yavru vatan Kıbrıs hatıraları ve hikâyeleri çok anlatırlardı. Beşparmak dağlarına çıkan ve hala orada duran tankın hikâyesini anlatırlardı. Kıbrıs barış harekâtının emrini veren dönemin Başbakanı rahmetli Ecevit ve yardımcısı rahmetli Erbakan çok sevilirdi ve sayılırdı. Yeni doğan çocuklara isimleri verilirdi. Ev ve işyerlerine poster ve resimleri asılırdı. Her köy, kasaba ve mahallede Kıbrıs gazisinin olduğu, asker sevgisinin en üst seviyede olduğu ve milletimiz için askerliğin kutsal vazife sayıldığı yıllardı. Kıbrıs harekâtından sonra oradaki Türk nüfusunu çoğaltmak için yavru vatana devlet kontrolü ve izini ile göçler yapıldığı farklı şehir ve köylerden birçok ailenin Kıbrıs’ın farklı şehirlerine göç ettiği yıllardı.Küçük yerleşim yerlerinde sağlık ocakları dahi yoktu. Hastane yalnızca ilçe ve illerde bulunurdu, Doktor sayısı çok azdı o yıllar da. Yaşlı ve tecrübeli nine, anne ve kadınlar ebelik yaparak evde doğumlar yaptırırlardı. Ambulans olmadığı için hastaneye yetiştirilemeden ölümler yaşanırdı. Doğumu yaptıran ebenin ismi yerine göre çocuğa verilirdi, ya da göbek adı olarak kabul edilirdi. Kırsal ve köylerde motorlu aracın az olduğu için At arabası ve Kağnı ile hasta taşınırdı. Kış şartlarında Yolculuk ve hasta taşımak zor ve imkânsız olduğundan, birçok ölümlerin gerçekleşip ocakların söndüğü yıllardı. Hastanelerde günlerce sıra beklenirdi. Şehirde bir tanıdığı hemşerisi, akrabası olanlar çok şanslı olurdu. Haftalarca hastanelerde kalınır, tedavi için gidip gelinirdi. Birçok hastalığın tedavisi olmadığından dolayı genç yaşta canlar yok olur ocaklar sönerdi.            Sinemanın şehirlerde bile nadir olduğu, varlığından haberdar olmayan, hiç gidip film seyretmeyen milyonlarca insanın olduğu, açık hava sinemalarının olduğu, izlenilen bir filmin günlerce konuşulup anlatıldığı ve adeta filmin yaşanıldığı yıllardı. Gazinoların, lunaparkların, panayır gibi eğlence mekânlarının bol olduğu, Karagöz Hacivat oyunlarının oynatıldığı, sirklerin kurulduğu, birçok hayvanın ilk defa sirkler sayesinde görüldüğü yıllardı.            Yetmişli yılların sonlarına doğru evlere Teyp kasetçalarlar hatta çift kasetçalarlar alınmaya başlanmıştı. Arabesk müziğin revaçta olduğu için herkes tarafından sanatçıların ve kaset plaklarının tanınıp bilindiği, şarkılarının ezberlendiği, arkadaşlara teyp dinlemeye gidildiği yıllardı. Yeni çıkan bir kaset bütün otobüs, dolmuş, parklarda günlerce çalınırdı. Bazı sanatçıların kasetleri ilk çıktığı zamanlar yok satardı.   Bu yüzden korsan kasetler bolca satılırdı pazarlarda, sokaklarda, kaçak yollardan.            Yetmişli yıllar ülke içinde terör ve kargaşanın bol olup sağ sol çatışmalarının, siyasi kavgaların, mahalle baskınlarının yaşandığı zamanlardı. Bu tür olaylar liselere kadar inmişti. Üniversite ve liseler de öğrenci kavgaları çok yaşanırdı. Ülkemiz gençliği yıllardır yapılan ve sürdürülen siyasi propagandalar, ideolojik kavgalar ile bölünmüş, kamplara ayrılmış idi. Görünmeyen bir güç demokrasi ve insan haklarının ülkemize hâkim olmasını, herkesin yaşam ve inancında özgür olmasını, ülkemizin sanayi ve üretimde kendine yetmesini ve zenginleşmesini istemiyordu. Bunun için her on yılda tekerrür eden askeri ihtilal için zemin hazırlanıyordu. Radyo haberlerinden siyasi çatışmalar ve ölüm haberleri, tutuklamalar sokağa çıkma yasakları hiç eksik olmuyordu. Aile içinde bile görüş ayrılıkları oluşmuş ve birbirleri arasında ideolojik ve siyasi düşmanlıklar kendini göstermişti. Bütün bu yaşanan ve hazırlanan ihtilal ve sıkıyönetim zemini 80 li yılların başında tamamlanmış ve birileri amacına ulaşarak Ülkemiz yönetimine silahlı kuvvetlerin el koymasını sağlamıştı. Askeri ihtilal 12 Eylül 1980 tarihinde Genel Kurmay başkanı Org. Kenan EVREN ve Kuvvet komutanlarından oluşan milli güvenlik konseyi ülke yönetimine milletimiz adına el koyup askeri yönetimi ilan etmişti. Beraberinde sıkıyönetim ilan edilmiş, binlerce insan tutuklanıp cezaevlerine gönderilmiş, İdamlar gerçekleştirilmişti. Bütün kamu kurumlarının başına asker kaynaklı veya konseyin tayin ettiği kişiler atanmış, baskı rejimi ve yönetimi başlamıştı. Her köşede şehir girişlerinde askeri kontrol noktaları oluşturulmuş, evlere baskın ve aramalar yapılmış, karşı koymak ve yorum yapmak yasaklanmıştı. Siyasi liderler tutuklanmış, Yassıada, Zincir bozan, Mamak, Ulucanlar gibi meşhur cezaevlerine gönderilmişti. Binlerce aile ve ocak sönmüş, hayat son bulmuştu. Ülkemiz için bir kez daha ekonomik ve siyasi olarak çöküş yaşanmış, yılların kazanımları bazı konularda kaybedilmiş, özellikle akademisyen, siyasetçi, iş adamı, üniversite öğrencisi gibi aydın kesimden tarafına bakılmaksızın tutuklamalar ve hapse atmalar gerçekleştirilmişti. 1982 yılına kadar yönetimi elinde bulunduran Milli güvenlik konseyi 82 anayasası ile yeniden demokratik siyasi ortama geçişi sağlamış ve siyasi partilerin kurulmasına izin vererek seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Yapılan seçimlerle Ana Vatan Partisi ve Turgut ÖZAL seçimi kazanarak ülkemiz tekrardan Demokrasiye ve meclis yönetimine geçmesini sağlamış, halkın iradesi ülke yönetimine hâkim olmuştu. Böylece yetmişli yıllar geride kalmış her bakımdan İnsanlarımız ve Türkiye’miz için yeni bir hayat başlamıştı.1970 yılında doğup, 76 yılında gaz lambası ışığında başlayan eğitim öğrenim hayatım, Bilgisayar başında bu satırları yazıp internet sayesinde istediğim kişiye ulaştırarak, İstediğim bilgiye istediğim yerde ulaşarak, farklı millet ve ülkelerden anlık iletişim kurarak devam ediyor. Özgürlük ve demokrasi ile İnsan hakları adına ülke olarak aşmamız gereken engeller ve ulaşmamız gereken çok mesafeler var. Toplum olarak her konuda çok çalışmamız gerekmekte. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve daha ileri gidebilmek için pes etmeden mücadele etmemiz gerekmektedir. Cumhuriyetimize ve Özgürlüğümüze sahip çıkıp gelecek nesillerimize yaşayabilecekleri bir vatan bırakmak için aydın nesiller yetiştirmeli ve Bilimin ışığında okuyan araştıran, sorgulayan gençlere bırakmalıyız bu güzel vatanımızı.
Mehmet Ali TOPÇU27.09.2019Ankara

ÇOK GEZEN Mİ? ÇOK OKUYAN MI?

Yıllardır söylenir, konuşulur. Çok gezenmi yoksa çok okuyanmı daha fazla bilir? diye. Hem gezip hem okumak diyeceğim ama bunu yapmak, öğrenme amaçlı yapmak biraz zor, herkesin harcı değil galiba. Öğrenmek ve genel kültür sahibi olmak için ihtiyacımız olan okumak ve gezip görmektir. Bu iki alternatifi karşılaştırmak yerine ikisinide yapmaya çalışmak en güzelidir diye düşünüyorum. Çünkü her şartta biz insanların bilgiye ihtiyacı var. Bilgiye doymadan sonsuz ihtiyacı var. Cehaletin karşıtı bilgi desem ve bilgili olup olmadığımızın derecesini ölçmek istesem, işte bilip öğrendiğimiz her şey bunun derecesini belirler, tabiki sınırı olmayan bir dereceyi.

Yetmişli yılların çocuğu olduğum ve o yılların mağduriyetlerini yaşadığım için iyi bilirim, okuyacak kitap bulamazdık. Halk kütüphanesinden iki haftalığına ödünç kitap alırdık okumak için, tabi her zaman kütüp haneye gidemez, ayrıca zaman sınırı olduğu için aldığımız kitabı bitiremeden geri teslim ederdik. Kitap yoktu fakat okumak isteyen çoktu. Şimdi kitap çok okuyan yok diye biliriz. Gerçektende öyle, gelişmiş ülkeler ile kıyaslama yaptığımız zaman, ülkemizde kitap okuma alışkanlığı hep son sıralarda. Günümüzde iletişim çağını yaşıyoruz, internet sayesinde bilginin her çeşidi cebimize girdi ama biz yine okumuyoruz. Ne yapıyoruz? Bilgiye erişmek kolay ama okumuyoruz, başlığına bir göz atıp beğen düğmesine basıp geçiyoruz. İçerik bizim için önem arzetmiyor. Bu nedenledir ki yeni nesil bilgi fakiri olarak yetişiyor, genelleme yaparsak. Tv ve sosyal medya da bir çok proğram ve röportajlarda görüyoruz, Çin seddinin hangi ülkede olduğunu bilmeyen, Kıbrıs Adasının yerini dahi bilmeyen kişi sayısının hiç de azımsanmayacak sayıda olduğuna şahit oluyoruz. İlköğretimden Üniversiteye kadar her okulda ve sınıflarda kütüphaneler mevcut. Kitap almak veya internet üzerinden kitap okumak için çok alternatiflerimiz var ama okumayı sevdirememişiz neslimize. Televizyon ve İnternete esir etmişiz geleceğimizi ve neslimizi. Bir annne ağlayan çocuğunu susturmak için cep telefonundan bir oyun veya çizgi film açıp telefonunu çocuğun eline tutuşturuyorsa bunu yaparken bir kere daha düşünmesi gerekiyor, doğrumu yapıyorum diye. Beyinler eğlence proğramları, internet oyunları ve sosyal medya ile uyuşturuluyor ve geleceğimiz yok ediliyor.

Ulus olarak kitap ve okumaya karşı bakışımızı ve alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Her yaşta okumalıyız ve her bireye bu alışkanlığı kazanması için teşvik etmeliyiz. Kitaba ulaşımı kolaylaştırmalı, Kıraathanelerin yeniden okuma yerleri olmasını sağlamalı ve içeri girmeye çekindiğimiz gürültülü, havasız bir ortam olmadan kurtarmalıyız. Okuyucu ile yazar buluşmasını sağlamalı ve karşılıklı sohbet gerçekleştirmeleri için organizasyonlar yapmalıyız. Araştırmacı ve okuyan bir nesil yetiştirmeliyiz. Gelişip büyümek,Dünya üzerinde söz sahibi olmak, Ekonomik olarak üst sıralara çıkmak için bilgili, ça lışkan, mücadeleci insanlara ihtiyacımız var. Bunun yolu öncelikle okumaktan geçer ve okumakla başlar diye düşünüyorum. İşte Çok gezenmi, çok okuyanmı daha iyi bilir? sözüne, önce okuyalım sonra gezelim görelim demek bana göre daha verimli olacaktır diye düşünüyorum.

Mehmet Ali TOPÇU

BİR LİSAN, BİR İNSAN

BİR LİSAN BİR İNSAN

Dünya da yaşayan bütün insanlar tek bir dil kullansa nasıl olurdu diye düşündünüzmü hiç? Bütün ülkeler aynı dili ve aynı alfabeyi kullanıyor. Düşünebiliyormusunuz? galiba biraz zaman alacak düşünüp hayal etmesi, çünkü hayali bile çok güzel. Her ülkede her kıtada herkes ile her şeyi konuşabilip anlaşmak, paylaşmak. İnsanlığın ulaşabileceği en güzel nokta olsa gerek.Anlaşabilmek ve yaşayabilmek için konuşabilmemiz gerek, İşaret dil ide var diyebilirsiniz belki ama oda her dil için kendine has oluyor. Bunun içinde insanlık aynı dili konuşup o dile ait işaret dilini konuşması gerekiyor. İşte en başta söylediğimiz ”Bir lisan, Bir insan” sözünü o zaman ”Bir lisan bütün Dünya İnsanı” diye değiştirebiliriz o zaman.Hayal bile olsa ne kadar güzel geliyor insana, Dünya’nın aynı dili konuşması. Belki diyeceğim ama, savaşlar son bulur, Dünya’ya ve İnsanlığa barış, huzur gelir o zaman. Hayal etmeyi bir kenara bırakıp gerçeğe döner isek, konuştuğumuz dilin haricinde başka bir dil bilmek, konuşabilmek insan için bir ayrıcalıktır. Günümüzde artık bir ihtiyaçtır. Bunun için insanlar zaman ve para harcamaktadırlar ki buna değmektedir.Elektronik ve İletişimin bu kadar ilerlediği bir zaman yaşıyoruz. Dünya’nın bütün ülkeleri birbiri ile ticari ve sosyo kültürel alanda iletişim içerisindedirler. Bunu sağlamak, İlerletmek ve kolaylaştırmak için İyi anlaşıyor olmaları gerekmektedir.Bunun sağlanması ve idamesi için ise ”Bir lisan bir insan” düşüncesiyle İnsanların konuştuğu dilin haricinde başka lisanları öğrenmelerinden geçmektedir.Mehmet Ali TOPÇU

GÖKYÜZÜNÜ VERİN BİZE

GÖKYÜZÜNÜ VERİN BİZE

GÖKYÜZÜNÜ VERİN BİZE !

Bugünlerde gökyüzünü özlüyor insan. Beton yığınlarının içinde, uzun zamandır hasret kalmış sevgiliyi bekler gibi gün sayıyor ruhumuz, gökyüzüyle buluşacağı günlere. Ne zaman  şehirden, kalabalıktan uzaklaşıyor insan işte o zaman farkediyor aydınlık gökyüzünü. İşte o zaman daha kıymetli geliyor ciğerlerine çektiği hava. Modernlik adı altında dikilen gökdelenler sadece gözlerimizi değil ruhumuzu da yoruyor.

 Eskiden çok şükür gökyüzü cüzdana sığmıyor diye düşünürdüm. Fakat şimdi anlıyorum ki bunu demek için erken davranmışım. Farkettiniz mi eskisi gibi kuşlar da yok artık gökyüzünde. Özgürlüklerini ellerinden aldığımız için kızgınlardır belki de. Artık uçurtmalar da süslemiyor gökyüzünü. Bu değişen dünyanın mağdurları olan çocuklar ise evlere hapsolmus durumda. Parklar bomboş, sokaklar sessiz. Artık annelerin camdan çocuklarına ” Hadi oğlum eve gel. Baban işten geldi!” ardından “Biraz daha anne nolurr!” nidâlarını duymaz olduk.

Bırakın ölmek için geldiğimiz şu dünyaya yüksek yüksek binaları dikmeyi. Bize gökyüzüyle beraber çocukluğumuzu verin. Bize özgürlüğümüzü verin..
BETÜL TOPÇU

AVUSTRALYA’DAKİ YANGINA DAİR

BUNA CAN DAYANIRMI?

BUNA CAN DAYANIRMI?
Kıtamızda kara kış yaşarken, Dünyanın başka bölgeleri Yaz mevsimini yaşıyor, işte Avustralya da Yazın en sıcak günlerini yaşayan küçük kıta ülkesi, düşünün Ülkedeki orman yangınları günlerdir devam ediyor ve nerede ise kıtanın tamamı yangınlarla boğuşuyor, ne kadar korkunç acı bir durum. Felaketin Dini,Irkı olmaz, bir ağaç, bir hayvan yıllar içinde büyüyor yetişiyor,Allah yardımcıları olsun.
Doğaya zarar verdiğin zaman önce anlamazsın ne yaptığını, ta ki o sana gelip tekme atana kadar……
🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥🔥⛅️⛅️
Avustralya daki orman yangınında İstanbul’un 12 katı kadar orman arazisi yandı. Dünya akciğerlerini kaybediyor 😓
Avustralya yanıyor
24 kişi hayatını kaybetti
500 milyon hayvan öldü
8000 koala yaşamını yitirdi
5.5 milyon hektardan fazla alan yandı
1400 den fazla ev yandı… 😪
Kolayca sarılabilecek bir yara değil bu. Ülke ve toplum olarak Avustralya için ne yapılır bilemem ama, kendi ülkemizdede her yıl meydana gelen orman yangınlarına karşı bilinçlenmeliyiz,bir kıvılcımın binlerce hektar ormanın yanmasına sebep olduğunu unutmayıp tatil,piknik,gezi,mangal,sigara,anız yakma,alem yapma vs,  ufak keyif ve zevklerimiz için telafisi mümkün olmayan Yangına karşı dikkatli ve bilinçli olmalıyız. Çocuklarımızı ve nesillerimizi bu konuda eğitmeliyiz. Gelecek nesillerimize yaşanası bir vatan burakmak, kendimiz ve İnsanlık için bu konuyu önemsemeliyiz.
Avustralya orman yangınlarında 500 bin Hayvan yangın nedeniyle ölmüş.5,5 milyon hektar orman alanı yanmış, rakamlar korkunç😢😢

GÜN GURUBA ÇALARKEN

GÜN GURUBA ÇALARKEN

GÜN GURUBA ÇALARKEN
Yine terk ediyor gün, güneş guruba çalarken.
Yüzümü ısıtan son ışık ile,İmbat tenimi yalarken.
Merhaba derken akşama hüzünlü hatıralar.
Gecenin karanlığında beni derinden yaralar.Yalnızlığın soğukluğu, üşütürken tenimi.
Gurubun hüznü sarar bütün bedenimi.
Al götür dertlerimi ey güneş, ufuğa dalarken.
Acılar yok olsun, gün guruba çalarken.
19.11.2019
İzmir

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın