FIKRA

BİRAZ TEBESSÜM 😉
Padişahın biri:

  • “Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!” demiş. Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;
    1.Yalancı: – “Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.” Padişah: – “Bunun neresi yalan?..” – “Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mı götürür tabii!..”
    2.Yalancı: – “Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..”
    Padişah: – “Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!..”
    3.Yalancı: – “Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!”
    Padişah: – “Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.” Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.
    Ama bir gün bir Kayserili gelmiş;
  • “Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!..” 🤣
    Alıntıdı

ELMA HİKAYESİ

Kralın biri Sarayında otururken, pencereden sesler gelmiş.”Güzel elmalarım vaaaaaar!”

Bakmış, yaşlı birisi, at arabasında elma satıyor. Etrafında müşteriler. Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış;

  • Al sana 5 altın, koş bana elma al.
    Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış;
  • Al sana 4 altın, koş elma al.
    Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış;
  • Al sana 3 altın, koş elma al.
    Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış;
  • Al sana 2 altın, koş elma al.
    Komutan nöbetçiyi çağırmış;
  • Al sana 1 altın, koş elma al.
    Nöbetçi çıkmış yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve “Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. arabana da elmalara da el koyuyorum.”

Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve iyi dalavere çevirdim;

  • İşte, 1 altına yarım araba elma.
    Komutan saray görevlisine dönmüş;
  • İşte, 2 altına bir çuval elma.
    Saray görevlisi vezire dönmüş;
  • İşte, 3 altına bir torba elma.
    Vezir, baş vezire dönmüş;
  • İşte, 4 altına yarım torba elma.
    Baş vezir kralın huzuruna çıkmış;
  • İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.

Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş ”Beş elma – Beş altın. Bir elma-bir altın ve halk elmalara hücum ediyor.. Demek ki vatandaşın durumu çok iyi. Vergileri hemen artırmak lazım…!

OKUYUN DÜŞÜNÜN

UYANDIRMA SERVİSİ

OKUYUN VE DÜŞÜNÜN

■Aşağıdaki ülkelerin halkı Arapça konuşur ve resmi dilleri Arapçadır.

■1-Bahreyn
2-Birleşik Arap Emirlikleri
3-Cezayir
4-Cibuti
5-Çad
6-Eritre
7-Fas
8-Filistin
9-Irak
10-Katar
11-Komorlar
12-Kuveyt
13-Libya
14-Lübnan
15-Mısır
16-Moritanya
17-Batı Sahra
18-Suudi Arabistan
19-Somali
20-Sudan
21-Suriye
22-Tunus
23-Umman
24-Ürdün
25-Yemen…

■ Bu 25 devletin hiç birinde Demokrasi ve İnsan hakları yok, bu devletlerin hepsi kadınlar için açık ya da yarı açık cezaevi konumunda.

■Hiç birinde yönetim Laik değil,

  • Dünya piyasalarına sürdükleri bir tek marka yok
  • Hemen hepsi şeriat ile yönetilir,
  • Laiklik olmayınca çağdaş eğitim de yok,
  • Sporda sanatta bilimde yoklar,
  • Hiç birinde serbest muhalefet yok,
  • Hiç birinde özgür basın yok,

■ Medeni dünyanın bunlardan öğreneceği hiç bir şey yok,

  • 57 İslam ülkesinde üniversite sayısı 500’ü geçmezken (ki çoğunun dünya gerçeklerinden haberi yok oysa ABD’de 5700’ün üzerinde araştırma yapan üniversite var)

■Hemen hemen hepsinde kan gözyaşı iç çatışma ya da savaş var:

  • Halkı Müslüman ve Arapça konuşan Yemen halkı, Müslüman ve Arapça konuşan Arabistan, Mısır, Ürdün tarafından yıllardır acımazsızca bombalanmakta, milyonlarca Yemenli açlığın koleranın pençesinde inim inim inliyor!

■ Hepsi de Türk’ten nefret eder.

Bunların bir ortak özelliği de hepsinin bayrağı İngiltere tarafından çizilmiştir. Aynı bir çoğunun (bir kaç tanesi eksik neredeyse tamamının) sınırları da İngiltere tarafından çizilmiştir.

Not: Başlık ve Not kısmı hariç Sayın Özden Bekir KARAKAŞ tan alıntıdır.

Bayraklarında bulunan siyah kısımlar, hepsinde aynı anlamı taşır. Osmanlı altındaki esaret günlerini.

İĞDELER ÇİÇEK AÇINCA

İĞDELER ÇİÇEK AÇINCA
Bahar herkezin çok sevdiği aydır. Tabiat uykudan uyanıp bütün güzelliklerini bize sunar. Her taraf çiçekler, güller ile donanır, en güzel kokularını ruhumuzun derinliklerine bahşeder. Yeşilin ve bütün renklerin her çeşidine doyarız.
Tadına doyum olmaz bu güzelliklerin. İğde ağacıda bu güzelliklerden biridir benim için. Sarının her tonu ve doyum olmayan kokusu ile alır götürür beni. Doya doya içime çekerim bu kokuyu, hiç bitmesin, hiç kaybolmasın bu güzellikler isterim. Yeni bir sayfa açarım hayata iğdeler çiçek açınca.
M. Ali Topçu

TÜRKÇE

Uzuun yıllar önce bir Amerikalı konuşmacının hıncahınç dolu bir salonda dinlediğim konuşmasını hiç unutmam.

Muhtemelen her gittiği ülkenin en hassas noktalarını bulup her ülkede o konu etrafında konuşuyordu, mesleği buydu. Çekoslovakya’da Rusların işgal ettiği gün tüm dünyadan yardım isteyen radyoda anons yapan gençten bahsetmiş mesela, yanında duran tercüman ağlamaya başlamış, “Bu bahsettiğiniz kişi benim babamdı” diye… Böyle böyle bir çok örnek verdikten sonra “Gelelim Türkiye’ye…” dedi.

Elbette Atatürk, Çanakkale, Milli Mücadele , onlardan bahsetti en tumturaklı şekilde.
Sonra salon alkıştan inlerken ellerini kaldırıp herkesi susturdu. “Biliyor musunuz ?” dedi, “Bu kadar ülke gezdim , ama siz teksiniz”

Hurraaa bir alkış daha. İnsanlar nedenini düşünmeden tazahürat halinde.
“Sizce neden?” diye sordu, işte bağıranlar, Kurtuluş Savaşı, devrimler, şu, bu….
Hayır dedi, Hayır.

“Siz tüm tarihi boyunca kimsenin sömürgesi olmamış tek ülkesiniz!”

Ayaktaydım zaten, nasıl ürperdiğimi, gözlerimin nasıl dolduğunu bugün bile hatırlıyorum.

“Bunun bilincine varın” dedi. “Neden bunu söylüyorum biliyor musunuz? Bakın 10 gündür buradayım. Bu denli özgürken kafasını bu kadar toprağa gömen bir millet daha görmedim. Size bu özgürlüğü armağan eden lidere tapıyorsunuz, ama devekuşu gibi de kafanız toprağın içinde yaşıyorsunuz. Tarihinde hiç sömürge olmadığı halde sömürgeymiş gibi davranan tek ülke de sizsiniz”

O kadar ağrıma gitmişti ki bunu duymak… Hem de bir Amerikalıdan… Üstelik de doğru.
Çok isterdim adam saçmalamış olsun ve ben ona kızayım.
Kızamadım.
Haklıydı çünkü.

Bu nereden aklıma geldi derseniz, bugün Dil Bayramı da ondan.

743 sene önce Karamanoğlu Mehmet Bey Anadolu’da Türkçe’nin devlet dili olarak kabul edilmesiyle ilgili bir ferman yayınlamış :
“Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler”
Daha anlayacağımız şekilde yazayım:
“Bugünden sonra, divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste,meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya”

Bu çok önemli bir adım, çünkü ilk defa Türkçenin devlet dili olması, gelişmesi ve gelecek nesillere tarihin bu dilde nakledilmesi demek.

Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu kurduktan sonra üst üste yapılan birkaç Kurultayda özenle bulunmuş, ve ilkinin açılış günü de 26 Eylül. 1932

Sizi bilmem ama ben utanıyorum Dil Bayramının 88 yılı kutlu olsun demeye. Aklıma 25 sene önce elinde mikrofon, bağıra bağıra konuşan o Amerikalı geliyor.

Koruyabildik mi Türkçemizi? En çok da dil konusunda kendi kendimizi sömürgeleştirmedik mi?

Ben bu konuda kendi adıma çırpınıp duruyorum biliyorsunuz. Yazılarım, romanlarım, Instagram canlı yayınlarım, etrafımdaki tüm gençleri uyarlamalarım, hepsi bunun bir parçası.
Çünkü dil insanın ikinci vatanıdır. Dili koruyamazsanız tarihi de nesilden nesile anlatamazsınız, kendinizi doğru ifade edemezseniz toplum birliğini sağlayamazsınız, o kadar çok nedeni var ki, öyle çok, öyle çok yazdım ki… Kendimi tekrar etmek istemiyorum bugün.

Bu defa ben susacağım, öğretmen şair Yusuf Yanç’a bırakıyorum sahneyi, o söylesin, biz okuyalım :

“Karamanoğlu Mehmet Bey’ i arıyorum.
Göreniniz bileniniz,duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı.;
“Bu günden sonra, divanda,dergâhta,bârgâhta,mecliste,
meydanda Türkçe’ den başka dil konuşulmaya.” diye,
Hatırlayanınız var mı?

Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehiri,
Fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim, Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere, Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

Tanıtımın demo, sunucun spiker,
Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun discjokey,
Hanım ağanın, first lady olduğuna şaşıranınız var mı? Dükkanın store, bakkalın market, torbasının poşet, Mağazanın süper, hiper, gross market, Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?

İlan tahtasının billboard, sayı tabelasının, skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklârasyon,
Merakın uğraşın, hobby olduğuna güleniniz var mı? Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı, Beldelerin girişinde welcome, Çıkışında, goodbye okuyanınız var mı?

Korumanın muhafızın, body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin, duayen,
İtibarın saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı? Sekinin alanın, platform, merkezin center, Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final, Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?

İş hanımızı plaza , bedestenimizi galeria,
Sergi yerlerimizi, center room ,show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı? Yol üstü lokantamızın fast food, Yemek çeşitlerimizin menü, Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?

İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini, flora diye koklayanınız var mı ? Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik, Vurguncunun spekülatör,eşkiyanın mafya, Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk diyeniniz var mı?

Mesireyi, kır gezintisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını, air bag.,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı ? Çarpıcı önemli haberler, flash haber, Yaşa,varol sevinçleri, oley oley, Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?

Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı, kahve içeniniz var mı ? Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken, Dilimizin çalındığını, talan edildiğini, Özün el diline özendiğine, içiniz yananınız var mı ?

Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk ,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı? Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum, Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlamıştı… Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı ?”

Değerli Yusuf hocamızın bu şiiri, aynı zamanda dili hangi kelimelerden ayıklamamız gerektiği konusunda ufak bir rehber niteliğindedir.

Hani bazı bayramları “idrakına varmak” olarak kutlardı büyüklerimiz.

Biz de bu Dil Bayramında “neleri” düzeltmemiz, “neden” düzeltmemiz gerektiğinin idrakına varalım mı?

Bige Güven Kızılay
26.09.2020
( Fotoğraf : Anneannemin 13 yaşındayken tuttuğu şiir defteri. Soyadı kanunu çıkmadan önce yazmış, çünkü şairler hep isimle anılıyor. Muhtemelen Türk Dil Kurumu’nun kurulduğu ilk yıllardan…O yaşta bir genç kızın yazısına ve özenine hayran olmamak mümkün mü? )

CEVİZ KURDU

CEVİZ KURDU, GİRECEĞİ KADAR BİR DELİK AÇARAK CEVİZİN İÇİNE GİRER.

Cevizin içi insan beynine benzer, başlar onu yemeye.
Buraya kadarı normal. Yedikçe şişmanlar.
Karnı büyür. Yeterince yükünü tutup doyunca gitmek ister ama girdiği delikten çıkamaz.
Daha da kötü olanı; içi yenilen ceviz de kurumuş ve sertleşmiştir, o deliği genişletmek artık imkansızdır.

—Kurtçuk oturup bakar, delikten geçip çıkmak için tek çaresi vardır:

Zayıflamayı beklemek.
Aç kaldıkça zayıflar, eski cılız haline döner.

Ve bir gün çıkar. Ama çıktığında mevsim bitmiş, ortada aç ve cılız bir kurtçuk ile bir içsiz ceviz kalmıştır.

Kimi insanlardaki para ve mal – mülk hırsı da ceviz kurduna benzer.

O hırsı yenip, artık yeter, dediğinde baharlar ve yazlar bitmiş olur.

Geriye sadece, ömrünün sonbaharı ve belki de
çeşitli hastalıklar, ilaçlar ve diyetler ile geçirmek zorunda kalacağı, koskoca bir kara kış kalmış olur..

ALBERT EINSTEIN

PROFESÖR VE BİR
ÖĞRENCİNİN KONUŞMASI.
Bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:
– “Soğuk var mıdır sayın Profesör”?
Profesör şaşırır:
– “Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki var” diye cevaplar …
“Sen hiç soğukta üşümedin mi”?
Bunun üzerine çocuk şöyle söyler;
“Hayır profesör, aslında soğuk yoktur, fizik yasalarına göre; gerçek hayatta biz, ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz. Aslında soğuk diye bir şey yoktur. O, sadece sıcaklığın yokluğunda; duyumsadıklarımızı tarif etmek için, ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder.
– “Karanlık var mıdır profesör” ?
Profesör cevap verir;
– “Tabii ki vardır, sen hiç karanlıkta kalmadın mı”?
Çocuk bir kez daha atılır;
– “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör; çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur, Gerçek yaşamda karanlık; ‘ışığın yokluğu’na verilen addır …
Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama, karanlığı çalışamayız …
Gerçekte biz; Newton’un prizmasını kullanarak, beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz …
Fakat karanlığı ölçemeyiz …
Bir basit ışık; karanlık bir mekânı aydınlatarak, karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar …
Çünkü gerçekte, karanlık yoktur, ışıksızlık vardır …
Mesela siz; uzayın ne kadar karanlık olduğundan, nasıl emin olursunuz?
Işığın miktarını ölçerek !
Bu doğrudur değil mi ?
Öyleyse karanlık denilen şey; insanlar tarafından, ışığın olmadığını anlatmak amacıyla, kullanılan kelimedir”
Profesör afallamıştır, ve çocuk son darbeyi vurur;
– “O zaman; size son bir soru daha, sormak isterim, sayın Profesör; şeytan var mıdır?
Profesör; bu kez pek emin olamamakla birlikte, yine de cevaplar.
– “Vardır, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz …
O; dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü; şeytanın kendisinden başka bir şey değildir.
Çocuk; “hayır anlamında” başını sallar profesöre;
– “Şeytan yoktur efendim. Yani; kendi başına yoktur …
Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur …
O aynen; karanlık ve soğukta olduğu gibi, insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için, yarattığı bir kelimedir …
Kötülük ve Şeytan;
İnsanın Tanrı’yı ve sevgisini, yüreğinde hissetmediği zaman, yaptıklarına verilen addır …
O aynen, sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz; ‘soğuk’ ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz; ‘karanlık’ gibidir …
Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda; yaptıklarımıza verdiğimiz addır” …
Profesör kürsüde afallamıştır; …
Fizik yasalarından hareket ederek, bu soruları soran, ve cevapları vererek; profesörü allak bullak eden genç öğrencinin adı; Albert EİNSTEİN’dir

🌷AVAKADO🌷

OSMANLI İMPARATORLUĞU ZAMANINDA YETİŞTİRİLEN, GÜNAH SAYILDIĞI İÇİN AĞAÇLARI YAKILAN AVOKADO MEYVESİNİN HİKÂYESİ

(Cehalet her dönem bela olmuştur)

Avokadonun anavatanı Meksika’dır ve tarihi MÖ. 10 bin yıllarına kadar dayanır. Timsah armudu da denen bu meyve oval şekildedir ve armuta benzer. Oldukça da besleyici bir meyvedir. Tropikal iklimde yetişen avokado bugün Türkiye’nin Akdeniz bölgesinde de yetiştirilir. Peki ya çok önceden de yetişiyordu desek?

Evet, yaklaşık 300 yıl önce Osmanlı’da da avokado yetiştiriliyordu. Osmanlı döneminde yaşayan 1688 doğumlu Molla Kamil Efendi, din alimi olmasına rağmen pozitif ilimlerle de ilgilenen bir beyefendi. Hatta ailesinin buna itiraz etmesine rağmen eğitim almak için Roma ve Paris’e kadar gitmiş biridir kendisi.

Molla Kamil Efendi, buralarda özellikle nebatiye ve ziraat ilimlerinde eğitim almış ve İstanbul’a geri dönmüş. Ağabeyinin aracılığıyla da sarayda bostancıbaşının yanında çalışmaya başlamış. Çalışkan ve azimli Kamil Efendi’nin dikkatleri üstüne çekmesi 1720 yılında yaşanan bir olaya dayanıyor.

Bu tarihte İstanbul’daki lale bahçelerinde nedeni anlaşılamayan bir hastalık tüm laleleri mahvetmiş.

Dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da bu meseleyi çözmesi için Kamil Efendi’yi görevlendirmiş.

O da öğrendiği bilimsel yöntemlerle hastalığı tedavi etmiş ve “Halaskaran-ı lalezar” lakabı ile sarayın takdirini kazanmıştır.

Ayrıca Kamil Efendi’ye müfakat olarak da Yalova’da ziraat çalışmalarını yapması için bir arazi tahsis edilmiştir.

Kamil Efendi’nin burada yaptığı en ilginç çalışma ise Fransa’da görüp çok beğendiği avokadoyu Anadolu şartlarında yetiştirmeye çalışması olmuştur.

Uzun uğraşlar sonucunda avokadoyu Yalova’da yetiştirmeyi başarmış ve mahsulünü saraya takdim etmiştir.

Kamil Efendi bunu yaparken avokadonun faydalı olduğunu, leziz bir tada sahip olduğunu söylemiş.

Meyvenin tadını beğenen Damat İbrahim Paşa verdiği davetlerde insanlara avokadoyu ikram etmeye başlamış ve moda haline gelen bu egzotik yiyecek kısa zamanda İstanbul seçkinleri tarafından benimsenerek sofralardaki yerini almıştır.

Ancak Kamil Efendi halkın da istifade etmesini istese de bu meyve halka inememiş, sadece yüksek zümredekiler arasında tüketilmiştir.

Ancak “avokado modası” çok uzun sürmemiştir.

Tarih 1730 yılını gösterdiğinde Osmanlı Devleti’nde Patrona Halil ayaklanması çıkar ve isyancılar Damat İbrahim Paşa ve Kamil Efendi’yi zulmederek öldürür.

Ayaklanmaya katılan bir grup, avokadonun timsah ile ağacın birlikteliğinden olduğu söylentisini yaymıştır.

Avokadonun mekruh olduğu, Müslüman memlekette üretilmesinin ve yenilmesinin caiz olmadığı fetvası verilince de Yalova’daki bütün avokado ağaçları yakılarak tahrip edilmiştir.

Türk tarihinde modern bir anlayışla çalışan bu bilim adamının yaptıkları böylelikle bir grup yobaz tarafından engellenmiştir.

Avokadonun faydalı bir meyve olduğunu tekrar keşfetmemiz ve ülkemize geri gelmesi de 250 seneyi bulmuştur.

DEĞİL

DEĞİL
Boş yere bekleme kıyamet kopacak diye
Gel sen bir kere sözümü dinle
İstiyorsan eğer Cenneti alayı
Yarin tatlı Sözünden başkası değil.

Elini açıp durma semaya boşuna
Arabın diliyle dua gitmesin hoşuna
Laf söyleme kimsenin sakalına saçına.
Gerçek dua eli açık dili temiz olmaktan başkası değil.

Cansız duvarları Kıble Sanma
Şeyhin, Şıhın sahte sözüne kanma
Kılamadım bir rekat fazla diye yanma.
Sana kible dostun gunlünden başkası değil.

Dinini sömüren hocalara eyleme minnet
Eğer görüyorsan Dünyadır cennet
Demem o ki en büyük ibadet,
Sevgi ve muhabbetten başka şey değil.
Mehmet Ali TOPÇU
24.12.2023
Ünye/Samsun

BİR ŞARKİ HİKAYESİ

BİR ŞARKI BİR HİKAYE..

1972 yılında Turgut Yarkent’e
bir arkadaşı sevdiği kız için bir şiir yazmasını rica eder.
Turgut Yarkent; “Peki nasıldır bu kız, gözleri ne renk mesela” diye soruyor.
Arkadaşı “Unuttum” diyor.
Arkadaşı birkaç gün sonra karşılaştığında şiiri sorunca;
“Peki! Kızın göz veya saç rengini hatırladın mı?” sorusuna yine yanıt vermeyince:
“Yakında hazırlarım merak etme” diyor.
Şair ne yazacağını düşünüyor ve sonunda kızın ağzından arkadaşına hitap edercesine şiiri yazıyor.
Yazdığı şiiri Muhayyerkürdî makamında Selahattin Altınbaş besteledi.
Milliyet gazetesinin 1977’de açmış olduğu “Yılın Sevilen Şarkıları” yarışmasında “Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini” eseri ödül aldı.

Duydum ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini.
Yazık Olmuş O Gözlerden Sana Akan Yaşlara.
Bir Zamanlar Sevginle Ateşlenen Başımı.
Dizlerinin Yerine Dayasaydım Taşlara.
Hani Bendim Yedi Renk, Hani Tende Can İdim.
Hani Gündüz Hayalin Geceler Rüyan İdim.
Demek ki Senin İçin Aşk Değil Yalan İdim.
Acırım Heder Olan O Güzelim Yıllara.
Turgut YARKENT

BABA

🙏BABA🙏

Yaşlı bir baba…
Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş.
Babasının isteğini fark eden oğlu,
almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş…
Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş…
Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş…
Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış.
Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde…
Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…….
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!
Şaşkınlık içinde:
– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona…
Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
– Baba! Şunu istiyorum.
– Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!…
– Baba!…
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…
Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk…
Ama belki de hiç sormadık ona:
– Baba! Senin benden bir isteğin var mı..?
Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye.
İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu.
Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın.
Cennet ayaklarının altında olmasa da.

Yazıyı okuduktan sonra şu duayı yapmak geldi içimden…

“Allah’ım Ben evlatlarımdan razıyım
Allah’ta onlardan razı olsun…
RAB’BİM herkese,
BABAYA, KARDEŞE, AKRABAYA, KOMŞUSUNA KİMSESİZE BAKAN, VATANA, MİLLETE,
HERKESE HAYIRLI EVLAT
nasip etsin inşallah..”🤲💙

ACI AMA GERÇEK

🌴🕋🌴
Arap bir gazetecinin sözleri:

“Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten..”

Arap alfabesini kutsal alfabe, Arapçayı Allah kelamı, sahabe isimlerini kutsal adlar, Arap milletini “kavmi necip” görenler…

  • Günde beş kere minarelerden ezan okunur Arapça…
  • Nereye baksan minare, cami. İki kelime de bir Arapça…
  • Konuştuğu dilde 7 bine yakın kelime Arapça…
  • Arapça kelime kullanmadan 10 tane cümle kuramaz.
  • Arapça kökenli isim oranı yüzde 60, Türkçe kökenli isim oranı sadece yüzde 19.
  • Selam verir Arapça, selam alır Arapça.
  • Selamünaleyküm, aleyküm selaaam Arapça…
    *Tanrıya ibadet eder Arapça.

Bütün ömür çalışır, emekli olur, ömründe bir kere yurtdışına çıkma imkânı vardır, onda da gider Arapların dedelerinden kalma, Beytullah’ı ziyaret eder.
Arabın içtiği suyu kutsal diye bidon bidon doldurur getirir, törenle içirir konuklarına…
Orucunu hurmayla açar. Neden armutla açmaz misalen?

  • İşe başlar Bismillah…
  • İşini bitirir “Çok sükür…”
  • Vukuunu dilediği işler, olur inşaallah, beğenir maşaallah, istemediği durum varsa maazallah…
  • Tanrı dersin kızar, ille de Allah diyeceksin der, Arapça…
  • Çocuğu doğar, kulağına ezan okur, Arapça…
  • Pipisini keser sünnet, yemeği sıyırır sünnet, yerde yemek yer sünnet, başına sarık sarar sünnet..
  • Ölür cenaze namazı kılınır Arapça…
  • Mezar taşına yazılır huvelbaki, o da Arapça…
  • Sonra da der ki: Biz Araplaşmadık, Müslüman olduk.. Fesubhanallah..
  • Müslüman olmak demek Araplaşmaktır.
  • İtiraz eden önce adının bir Arap adı mı, Türk adı mı olduğuna baksın…
  • Bir Türk Arabistan’da 20 yılda araplaşır, dilini unutur..
  • Arabı getirin Türkiye’ye 500 yıl geçse de Türkleşmez Türkü araplaştırır..
  • Nedeni; Arap dini ve din diye pompalanan Arap kültürüdür..

Araplar dünyanın en katı ırkçılarıdırlar..

  • Bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok, üretim yok.
  • 80 yıldır “vatan, millet, ezan, bayrak” diyerek ülke yönetiyor..
  • Şeyh çok, türbe çok, cami çok, imam çok..
  • Lâkin din yok, iman yok..
  • Çünkü vicdan yok..
  • Vicdansızca yönetebilir. Bunu din kisvesiyle yaparlar ruhun duymaz..

Şu an bunların tamamı kendilerine Arap derler..
Öküzün öküzlüğü doğallığından geliyor. Beyin vardır, ama zeka yoktur.
Öküz olmak ve öküz gibi yaşamak zorundadır.

İnsanın ise, insanlığı her ne kadar doğal yapısından geliyor ise de, beyni ve işleyen, işletilen bir zekaya sahiptir.
Ancak beyni hurafelerle doldurulmuş ise, üstümüzü, başımızı yırtsak doğruları anlatamayız, karanlıktan aydınlığa çıkaramayız.
Alıntıdır..

KISSADAN HİSSE

KISSADAN HİSSE

Uzun yıllar önce Bursa’da bir davulcu yaşıyordu…
Ramazan gecelerinde sahurda insanları uyandırmak için davul çalan adamcağız, geriye kalan 11 ayda ise düğünlerde, şenliklerde, mitinglerde hünerini sergileyip ekmek parasını kazanıyordu…
Aradan yıllar geçti, davulcu yaşlandı ve aklına o güne kadar hiç düşünmediği bir soru gelip oturdu; hayatını ramazan ayları dışında içkili düğünlerde, eğlencelerde de davul çalarak kazanmış, kefen parasını da bu kazandıklarından bir kenara ayırmıştı… Aklını kurcalayan soru işte burada devreye giriyordu:
–Acaba bu kefen parası caiz miydi, değil miydi?..
Düşündü, taşındı Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışmaya karar verdi… Durumu anlatan bir mektup yazıp aynı soruyu sordu, gelen yanıtla başından aşağıya adeta kaynar sular dökülmüştü:
-Caiz değildir!..
Adamcağız büyük bir üzüntü içinde hikayesini dönemin en ünlü yazarlarından Hasan Pulur’a yazdı. Mektubu büyük bir şaşkınlık içinde okuyan Pulur, “Olaylar ve İnsanlar” köşesine taşıyıp, adamcağızın hikayesini ve Diyanet’in verdiği cevabı anlattıktan sonra şu soruyu sordu:
–Diyanet “caiz değildir” diyorsa demek ki bir bildiği vardır! Benim de onlara bir sorum olacak: oradaki din görevlileri maaşlarını devletten alıyor. Devlet ise bu paraları halktan aldığı vergilerden ödüyor. Vergi verenlerin içinde meyhanecisi de var, kerhanecisi de var… Bu durumda aldıkları maaş caiz midir, değil midir?!.
Ortalık karıştı tabii! Sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı, “Konu yanlış anlaşılmış, yanlış karar verilmiştir. Kefen parası caizdir” açıklaması yaptı!..
-Ruhun şad olsun Hasan Pulur..

GÜLME ZAMANI

😄😄Sınavlarda öğrencilerin verdiği zekâ ürünü cevaplar. 😊

SORU: 1.Murat hangi savaşta ölmüştür?
CEVAP: Katıldığı en son savaşta.
İlkokul 4’te bir Din yazılısı.
SORU: Kitabımızın adı nedir?
CEVAP: Kitabımızın adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitabıdır.
İlköğretim Fen Bilgisi
SORU: Kurbağaların dolaşım sistemi nasıldır?
CEVAP: Zıplaya zıplaya dolaşırlar.
SORU: Tansiyon hangi durumlarda ölçülemez?
CEVAP: Kolun olmadığı durumlarda.
SORU: Kuran’ı anlayıp yorumlayanlara ne denir?
CEVAP: “Aferin” denir.
SORU: Dişi üreme sistemini yazınız.
CEVAP: “Dişi üreme sistemi”
SORU: Bilgisayarın çalışma prensibini kısaca açıklayınız.
CEVAP: Bilgisayarın çalışma prensibi kısaca açıklanamaz.
SORU: İşletim sistemi olmayan bir bilgisayarla neler yapabiliriz?
CEVAP: İşletim sistemi yükleyebiliriz.
SORU: 40 gün nafile ibadetten bile daha sevap olan şey nedir?
CEVAP: 41 gün nafile ibadet.
SORU: Güneş sisteminde olan üç gezegenin ismini yazınız.
CEVAP: Merkür, Venüs, Anüs
ÖDEV KONUSU: Küçük başlı hayvanları inceleyiniz.
ÖDEV: İnceledim.
SORU: Sokrates’in “devlet” üzerine düşünceleri nelerdir ?
CEVAP: Sokrates: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” demiştir. Bu bağlamda mantık yürütürsek Sokrates devlet hakkında bir şey bilmediğini iddia etmektedir.
SORU: Gece trafiğe yaya olarak çıkarken nasıl kıyafetler giymeliyiz?
CEVAP: Çok şık ve güzel giyinmeliyiz. Karşımıza iyi biri çıkabilir. Romantik bir gece geçirebiliriz.
SORU: Üzüm nasıl tüketilir?
CEVAP: Yenerek.
SORU: Miraçta gelen 3 emir nedir?
CEVAP: Oku, oku, oku.
SORU: 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını yazınız.
CEVAP: Bilinen nedenlerden dolayı istenilen sonuçlar elde edildi.
SORU: (8 + 7)/(8 x 7)
CEVAP: 8’ler birbirini götürür. 7’ler de birbirini götürür. Cevap sıfır.
SORU: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası nedir?
CEVAP: Birinci anayasa.
SORU: İlk Türk denizcisi kimdir?
CEVAP: Temel Reis.
SORU: Tekke ve zaviye nedir?
CEVAP: Osmanlı döneminde erkeklerin giydiği kıyafetlerdir.
SORU: Hz.Muhammed Mekke’den Medine’ye göç etmeden önce Mekke’de kalan Müslümanlara ne demiştir?
CEVAP: Hadi Allah’a emanet olun.
Alıntı

UNESCO VE ATATÜRK

Yıl 1976 UNESCO, üyelerine bir öneriyle gelir.
Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum.
Diyor ki “Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.”
Peki Öneri nedir?
Öneri, onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı, UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri ayni anda kutlasın önerisidir.
Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?”
Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur, ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
“Genç delege arkadasım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayi her ülke her problemimizde çare olarak aramaliyiz”..
Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tektir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar;
Hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
“Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum”
İşte o muhteşem belge diyor ki;
“ATATÜRK KİMDİR ;
ATATÜRK ULUSLARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ,
OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER,
İNSAN HAKLARINA SAYGILI,
DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ,
BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN,
EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI,
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
Bir filozof der ki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin.”
şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz..
İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıstır.
Eşi olmayan devlet adamı metni.

(Prof. Dr. İlnur Güntürkün KALIPÇI’nin yazısından)…

MASONLUK VE ATATÜRK

MASONLUK VE ATATÜRK

Atatürk, kendisine Masonluğu öven Dr. Mim Kemal Öke’yi azarlayıp, kökü dışarıda olan teşkilatın vatana zararlı olduğunu söylemişti. 1938’de yayımlandı.
Her fırsatta Atatürk’ün kendilerini desteklediği iftirasını atan Masonlara en güzel cevabı yine Gazi Mustafa Kemal vermişti.

Haftalık Yedigün dergisinde 1938 yılında çıkan bir söyleşide, Atatürk’ün kökü dışarıda olan teşkilatın lideri Dr.Mim Kemal Öke’yi ağır bir dille azarladığı anlatılıyor. Söyleşide, korkudan ödü patlayan Öke’nin, durumu kurtarmak için Atatürk’ü, Masonların lideri gibi takdim etmeye kalkışması, Gazi’yi çileden çıkardı.

Mustafa Kemal; Öke’yi,
“Ben bu cemiyete girmem. Başkalarının yaptığı prensiplere değil, kendi prensiplerime uyarım” diye azarladı…

Niyazİ Ahmet Okan’ın röportajını 1950’li yıllarda yorumlayan milli mücadele kahramanı Eşref Edip Fergan,
“Sizi gidi yalancı Atatürkçüler!
Nerede ise localarınızı onun kabri üzerine kuracaksınız!
Ey Atatürk!
Kalk da dostluk maskesi takınan düşmanlarının hiyanetlerini seyreyle!” dedi.

Büyük önder Atatürk, her fırsatta kendisine hayranlıklarını dile getiren Masonları gayri milli bir oluşum olarak görüyor ve bu oluşumdan Türkiye’ye yarar gelmeyeceğini ifade ediyordu.

Geçtiğimiz günlerde yeni “Üstad-ı Azamlarını” seçen Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası ile ilgili haberler “Masonluk” kavramını tekrar gündeme getirdi. Her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bağlılıklarını ve büyük önder Atatürk’e olan hayranlıklarını dile getiren masonlar hakkında, acaba Mustafa Kemal Atatürk ne düşünüyordu❓

İstiklal şairi Mehmet Akif Ersoy’un arkadaşı Eşref Edip Fergan tarafından çıkarılan Sebilürreşad dergisinin, 1950’li yıllardaki bir sayısında, büyük önder Atatürk’ün yaşadığı yıllarda yayın yapan (1938) “Yeni Gün” dergisinden alıntıladığı bir mülakat, Atatürk’ün “Üstad-ı Azamlık” teklifini nasıl reddettiğini ortaya koyuyor. İşte Atatürk’ün masonlar hakkındaki düşüncelerininin yeraldığı mülakatın tam ve yorumsuz metni❗

Haftalık “Yedi Gün” mecmuasının 12. cildinin 303 sayılı ve 27 kanunu evvel (Ekim) 1938 tarihli nüshasının 9. sahifesinde muharrir Niyazi Ahmet Okan, Türkiye’de Masonların meşriki azamı bulunan Doktor Mim Kemal Öke ile Atatürk arasında cereyan eden muhavereyi şu suretle nakletmektedir❗

Doktor Mim Kemal Öke anlatıyor❗

Bir gün Ağaoğlu Ahmet, Köprülü Fuat, İsmail Hakkı ve eski Maarif Vekili Hikmet’in bulundukları bir gece sofrasında Atatürk buyurdular ki:
-Bu akşam akademik konuşacağız. Söz verilen ayağa kalkarak söyleyecektir.
Herkes gibi ben de heyecan duydum. Acaba bana da söz düşecek mi?.. İlk mevzu şu idi: Efkarı umumiye değişti-rilebilir mi❓
Değiştirilebilirse ne vasıta ile❓

Söz Köprülü Fuat’a verildi. Ondan sonra Ağaoğlu Ahmet; İsmail Hakkı söylediler. Aşağı yukarı mektep ve matbuat vasıtasıyla efkarı umumiyenin değiştirileceğini söylemişlerdi. Bu cevapların hiç biri Ata’yı tatmin etmedi. Gayri memnun olduğunu hissettiren bir tarzda sıra ile sözlerini kestiler.

Yan yana oturduğu Hikmet’e işaret ederek onun da fikrini sordu. O da diğer zevatın fikirle-rine bir de Masonluğu karıştırdı.

İşte o vakit Atatürk:
-Kemal Bey işittiniz ya, şimdi sıra size geldi, buyurdular.
Ben heyecandan titremeye başladım. Ne diyecektim? Söyleyeceğim sözün nasıl karşılanacağını takdir edemeyenler gibi derin bir tereddüt ve telaş içinde idim.

HİKMETİ VÜCUDU YOKTUR❗

Atatürk;

  • Kemal Bey Masonluğun umdeleri nelerdir? diye sordu.
    Artık cevap vermeli idim. Bilebildiğim ve anlayabildiğim kadarını söyledim.

Hazır bulunanlardan iki zat:
-Madem ki Masonluk milliyetçidir, halkcıdır, cumhuriyetçidir, Halk Fırkası’nın umdeleri de bunlardan başka bir şey olmadığına göre Masonluğun hikmeti vücudu yoktur, dediler.

Atatürk tekrar:

  • Kemal Bey ne dersiniz? Buyurdular.

Cevap verdim:
-Evet, memleket dahilinde realize etmek istediğiniz yüksek ideal ile Masonluğun tahayyül ve realize etmek istediği ideal aynı olabilir. Halk Fırkası’nın umdeleri memleket hudutları dahilinde caridir. İşte Masonluk bu idealin memleket hudutları haricine intişarına vasıta olan rasyonal hissi bir teşekküldür. Bu bakımdan hikmeti vücudu reddedilemez.

Ata sükunet buyurdular, biraz sonra:
-Peki Kemal Bey, hangi memleket Masonları Masonların en bahtiyarıdır?

-Diktatör memleketlerde Mason Locaları yıkılır, yakılır, Masonlar sürgün ve imha edilirken Türk Milli Masonları Ulu Önderinin ve onun hükümetinin itimat ve müzaheretine mazhar olmakla daima bahtiyarlık duymuşlardır. Dünyada en bahtiyar ve mesut Masonların, Türk Masonları olduğunda şüphe yoktur. Masonların bu vaziyetine yakından vakıf olan ecnebi Masonlar, memleketimizde Masonların haline gıbte ettiklerini defaatle söylemişlerdir.

TOKAT GİBİ CEVAP❗

-Reisiniz kimdir?
-Memleket dahilinde sulh ve selamet tavsiye eden ve bütün cihana hitap ederek bu idealin tahakkuk ettirilmesini temenni eden zatı devletleridir. Tarzındaki maruzatıma şu tarzda mukabele buyurmuşlardır:

Atatürk:

  • Ben bu cemiyete girmem. Ben, başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım…

Evet Atatürk, prensip yaratan ve yarattığı o prensibe sadıkane bağlanan bir şahsiyettir. Bu Atatürk’ü temayüz ettiren bir karakterdi. Doğruluğuna şüphe etmediği fikri daima müdafaa ederdi.

Maruzatlarıma ilave etmiştim:
-Masonluğun temsil ettiği yüksek idealin kolayca tahakkuk ettirileceğini kabul etmek istemiyorum. Fakat bu, her memlekette insanlık idealinin tahakkukuna çalışan entellektüellerin bir araya gelmesine yaklaşmasına hizmet etmesi bakımından faydalı olabilir.

Atatürk bu sözüme, hararetli bir ihtarla:
-Hayır Kemal Bey, sen bunu söylemeye mezun değilsin!
Günün birinde insanlık idealinin tahakkuk ettirilemeyeceğini kabul etmek doğru değildir. Beşeriyetin günün birinde bu mesut neticeye irişmesi gayrı varid değildir.

Bana yanlış düşündüğümü ihtira eden bu hitap, beşeriyet için refah ve saadet düşünen Atatürk’ün insanlık hakkındaki yüksek ve asil bir düşünüşünün ifadesi idi. Atatürk beşeriyet için daima bizim fevkalbeşer telakki ettiğimiz ideallerin tahakkuk ettirilebileceğine iman eden asil bir insandı, ölünceye kadar da öyle düşündü.

Öyle kaldı. İşte bu mülakatta Masonların reisi, meşriki azamı Doktor Mim Kemal, Masonluğun “memleket hudutları harici” ile münasebet ve alakasını yani beynelmilel olduğunu açıkca itiraf etmektedir ve Masonluğun “her memlekette insanlık idealinin tahakkukuna çalışan entellektüellerin bir araya gelmesine, yaklaşmasına hizmet eden” bir teşekkül olduğunu söylemesi de beynelmilelliyetini teyit etmektedir.

FLOWERS OF CANADA

Long live the flowers of Canada, may the flowers of the Kaz Mountains die
A MEMORY

I have been living in Canada for about 34 years. Spring comes late here. The trees bloom at the end of May. There is only one tree, like our snowdrop... It blooms at the end of April. Even at minus temperatures, its flowers bloom when the time comes.
About 25 years ago, I went to a restaurant for lunch on a Saturday. The weather is nice, plus 14 degrees. It's the first week of May. There are many of them in the city, it's a short tree with wide canopies. Its flowers bloomed so beautifully... I broke a branch from the tree and took it to the restaurant in my hand. It was a restaurant I went to frequently. Saturdays are chicken wings and beer days. I used to stop by once every two weeks. The waitresses knew me and greeted me with a smile every time I went. When the university student girls saw the flower in my hand, they did not greet me with a smile. I sat outside on the balcony. I ordered beer and chicken wings. Those sitting on the balcony also looked towards the flower, I couldn't understand. One of the waiters or one of the customers must have called and 20 minutes passed and the flower was on the table. The municipality's environmental protection car arrived and parked. A man around 35 years old came out and came towards me with a smile. He looked at the flower on the table. Politely, “Will you take that flower and come to my car?” said. Then I understood. It is forbidden to break this flower with its branch. "Do you want to go to court or should I give you a fine?" he said. I said, “How much is the fine?” He took out a meter and measured the length of the branch. Approx. 40cm. “I will write 40 dollars,” he said and wrote. I paid $40 to the municipality on Monday.
A Canadian who does not touch the branch of his own tree is flattening our Kaz Mountains. It also kills nature. Moreover, it searches for gold with cyanide and threatens human health. They impose fines for 40 cm tree branches. What about our mountains!
Ozbay Melani
IT IS A QUOTE.
Topluluk Tarafından Doğrulandı simgesi

KANADA, NIN ÇİÇEKLERİ YAŞASIN. KAZ DAĞLARININ ÇİÇEKLERİ ÖLSÜN

BİR HATIRA

Yaklaşık 34 yıldır Kanada’da yaşıyorum. Burada bahar geç gelir. Ağaçlar Mayıs ayının sonunda çiçek açarlar. Yalnız bir ağaç vardır, bizdeki kardelen gibi… Nisanın sonunda çiçek açar. Eksi derecede bile zamanı gelince çiçeğinin açar.
Bundan yaklaşık 25 yıl öncebir Cumartesi günü öğle yemeği için bir restorana gidiyorum. Hava güzel artı 14 derece.. Mayıs ayının ilk haftası… Şehir içinde çoktur, kısa boylu geniş saçaklı bir ağaç. Çiçekleri o kadar güzel açmış ki.. Ağaçtan bir dal kırdım, elimde restorana götürdüm. Sık gittiğim bir restorandı. Cumartesi günleri tavuk kanadıyla bira günleri olur. Ben de iki haftada bir uğrardım. Garson kızlar beni tanırlar, her gidişimde tebessümle karşılarlardı. Üniversite öğrencisi kızlar çiçeği elimde görünce tebessümle karşılamadılar. Dışarda balkonda oturdum. Bira ve tavuk kanadı söyledim. Balkonda oturanlar da çiçeğe doğru baktılar, anlayamadım. Garsonlardan biri ya da müşterilerden biri telefon etmiş olacak ki 20 dakika geçti, çiçek masanın üzerinde. Belediyeye ait çevre koruma arabası geldi, park etti. İçinden 35 yaşlarında bir adam çıktı, gülümseyerek bana doğru geldi. Masadaki çiçeğe baktı. Nezaketli bir şekilde “O çiçeği alıp arabama gelir misiniz?” dedi. O zaman anladım. Bu çiçeği dalıyla kırmak yasak. “Mahkemeye mi gitmek istiyorsun, yoksa para cezası mı vereyim” dedi. “Ne kadar para cezası” dedim. Bir metre çıkardı ve dalın boyunu ölçtü. Yaklaşık 40 cm. “40 dolar yazacağım” dedi ve yazdı. Pazartesi günü 40 doları belediyeye ödedim.
Kendi ağacının dalına dokundurmayan Kanadalı bizim Kaz Dağlarını dümdüz ediyor. Hem doğayı katlediyor. Hem de siyanürle altın arıyor, insan sağlığını tehdit ediyor. Bunlar 40 cm ağaç dalı için ceza kesiyor. Ya bizim dağlarımız!
Ozbay Melani
ALINTIDIR.

THE ANSWER YOU GET DESENDE ÖN YOUR QUESTİON ASKING TECHNIQUE

THE ANSWER YOU GET DEPENDS ON YOUR QUESTION ASKING TECHNIQUE.

Two friends were arguing heatedly. The topic was whether to read the Bible while smoking. When they couldn't get any results, they decided to ask the priest. They went to the priest and asked his questions one by one.

While the first received a negative response, the second managed to get permission to smoke while reading the Bible. The issue was understood later.

The question asked by those who could not get permission was:

- While reading the Bible, I feel like smoking. Can I smoke?

-Son, you need to pay attention to God while the Bible is being read. He shouldn't be distracted at that time. That's why you don't smoke while reading the Bible.

The one who received permission asked the question as follows:

-I feel like reading the Bible while smoking. Can I read it?

-Son, wherever you are and under whatever circumstances, if you want to read the Bible, you can read it.

Perhaps more important than the answers we get is the question we ask. The skill is in asking the question that will get you the answer you want.




Topluluk Tarafından Doğrulandı simgesi

ALACAĞINIZ CEVAP, SORU SORMA TEKNİĞİNİZE BAĞLI

ALACAĞINIZ CEVAP, SORU SORMA TEKNİĞİNİZE BAĞLI.

İki arkadaş, hararetle tartışıyormuş. Konu, sigara içerken İncil okunup okunmayacağı imiş. Sonuç alamayınca Papaz’a sormaya karar vermişler. Papaz’ın yanına gidip sırayla sorularını iletmişler.

Birinci olumsuz cevap alırken ikincisi İncil okurken sigara içmek konusunda izin almayı başarmış. Mesele sonradan anlaşılmış.

İzin alamayanın sorduğu soru şuymuş:

  • İncil okurken canım sigara içmek istiyor, içebilir miyim?

-Oğlum, İncil okunurken Tanrı’yla ilgilenmen lazım. O sırada dikkatini dağılmaması gerek. O yüzden İncil okurken sigara içilmez.

İzin alan ise soruyu şöyle sormuş:

-Sigara içerken canım İncil okumak istiyor, okuyabilir miyim?

-Oğlum, her nerede ve ne koşulda olursan ol, İncil okuma isteği duyarsan okuyabilirsin.

Belki de aldığımız cevaplardan daha önemlisi sorduğumuz sorudur. Beceri, almak istediğin yanıtı elde edebileceğin soruyu sormakta.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın