SONSUZLUĞA AÇILAN KAPI.(KİTAP)

SONSUZLUĞA AÇILAN KAPI

Sessizce açılır sonsuzluk kapısı

İçerisinde harfler, kelimeler raks eder

Fark etmez nasıl, ne şekilde olsa da yapısı

Bakan gözlere ölümsüzlük akseder

Bir selam ile açılan kapıdan girilir

Heyecan ve merak ile dalarsın içeri

En güzel cümlelerle sana cevap verilir

Vardır elbet o kapının sahibi birileri

Uzun bir yola başlatır heyecanla

Varmak İstersin hemen yolun sonuna

Belki hayal, ya da gerçek bir mekanda

Bırakmaz yürütür seni kendi yoluna

Denizde yüzen bir geminin içinde

Ya sevinçten uçar, ya amansız bir hasta olursun

Belki kral olursun, üstü yırtık bicinde

Kendini kanter içinde uyanmış bulursun

Keçileri otlatırsın karabaş ile dağlarda

Ya da bir uzay gemisinde uçarsın

Elinde kılıç ile zırh savaşırsın ovalarda

Veya dar sokaklarda polisten kaçarsın

Unutursun dünyayı başka aleme geçersin

Sonu gelmesin bitmesin hiç istersin

Çölde susuz kalır, aşk şarabı da içersin

Bir zindan da esir, ya da düşmana yalnız yetersin

Cahile bilgi, alime sevgi verir

Karanlığı yok eder, sönmeyen ışığın

Dilden dökülür, ya da ilahi nur gibi gelir

Gönül ateşini söndürürsün aşığın

Senin havuzuna dalan boğulma bilmez

Durmadan içmek ister bitmeyen heceleri

Gül kokulu yollardan hiç dönmek istemez

Bırakmaz elinden, ne gündüz ne geceleri

Raflarda açan rengarenk çiçeksin

Bağnaz kafalara en büyük hitapsın

Tarihten gelen bir ses, ya da geleceksin

Sen sonsuza açılana kapı Kitapsın

19.11.2019

Seyrek-İzmir

SONSUZLUĞA AÇILAN KAPI

DE DEUR DIE VOOR EEUWIGHEID GAAT
De rustig te openen oneindigheidspoort
Binnenin hellen letters en woorden
Het maakt niet uit hoe of welke structuur
Minister legt onsterfelijkheid op aan de ogen

Ga door de deur open met een groet
Je duikt erin met opwinding en nieuwsgierigheid
Je wordt beantwoord met de mooiste zinnen
Er is natuurlijk iemand die die deur bezit

Begint ver met opwinding
Je wilt aan het einde van de weg aankomen
Misschien in een droom of op een echte plek
Het laat je niet je eigen weg gaan

Binnen een schip drijvend in de zee
Of je vliegt met vreugde of je wordt een meedogenloze patiënt
Misschien word jij wel koning, met gescheurde biceps
Je bevindt je wakker in de galop

Met karabaş graas je de geiten in de bergen
Of je vliegt op een ruimteschip
Je vecht harnas met zwaard in de vlakten
Of je ontsnapt aan de politie in smalle straatjes

Vergeet de wereld, ga naar een andere wereld
Je wilt nooit dat het eindigt
Je hebt dorst in de woestijn, je drinkt ook liefdeswijn
Gevangen in een kerker, of je bent genoeg voor de vijand

Onwetende kennis geeft liefde aan de geleerde
Het vernietigt de duisternis,
Het komt uit de tong of komt als goddelijk licht
Je blust de vuurhaard

Geen verdrinking die in uw zwembad stort
Eindeloze lettergrepen die eindeloos willen drinken
Hij wil nooit meer terugkeren van naar rozen geurende manieren
Hij zal zijn handen niet verlaten, noch overdag, noch ‘s nachts

Jij bent de kleurrijke bloem die opengaat in de schappen
Je bent het grootste adres voor onverdraagzame hoofden
Een stem uit de geschiedenis, of je komt
Jij bent de deur naar de deur die voor altijd opengaat

19.11.2019

Seyrek-İzmir

VATANSEVERLİĞİN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

Vatan ve Bayrak her millet için kutsal değerlerdir. Biz Türkler için daha bir önem arz eder. Uğruna can verilir. Ana gibi yar memleket gibi diyar olmaz deriz vatan özlemimizi belirtmek için. Vatan sana canım feda diye marşlar, türküler okuruz. Vatanı için çalışır, fedakârlık yapar da karşılık beklemez insanımız. Sadece’’ Vatan sağ olsun’’ der geçer. Vatanı için yapabileceği bir şey olduğu zaman hiçbir şey istemez karşılığında ‘’Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’’ der.

Şiirlerimizden eksik olmaz vatan sevgisi. Mehmet Akif’in dediği gibi ‘’Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır’’ diye nakşederiz şiirlerimize vatan sevgisini. Yine din, dil, ırk, mezhep gözetmeksizin bu topraklarda ve ay yıldızlı bayrağın gölgesinde yaşayan herkese ‘’Vatandaş’’ deriz, aynı vatanın insanı.

Hür ve özgürce yaşamak için vatanın kıymetini bilip çalışması, değer vermesi gerekir her vatandaşın. Ayrıca bu vatanı kuran, yaşatan ve bu günümüze kadar var olması için canını feda eden, çalışan, emek veren her insana değer verip, minnet ve saygıyla anmalı, yâd etmelidir ki kendi yaptığı hizmet ve fedakârlıklar da gelecek nesillerce aynı şekilde karşılansın ve bilinsin.

Vatanseverliğin bir ölçüsü var mıdır? Kim daha çok sevmektedir vatanını, kim daha vatanseverdir? Kim, kime göre vatansever ya da vatan hainidir? Bu sorulara cevap vermek kolay değildir. Bir çırpıda cevap verilemez. Her işin görünür ve görünmeyen yüzü vardır, bunu öğrenmeden konuşmak peşin hükümlülük, ezbere konuşmaktır. İşte vatan için yapılan işlerin, fedakârlıkların, hizmetin de açık ve gizli tarafları vardır.Cumhuriyetimizin ilk kuruluş yıllarında payitaht İngiliz ve itilaf devletlerince işgal altında iken, Anadolu’daki direniş ve kurtuluş mücadelesine hizmet etmek için vatanseverlerin yaptığı fedakârane işlerin birçoğunu yıllar sonra tarih sayfalarında okuyarak öğrenmekteyiz. O fedakâr vatanseverlerin düşman kulağına gitmesin diye yaptığı hizmeti gizli tutmak adına, ailesine, yakınlarına yalan söylediğini, sevdiğine, nişanlısına gerçeği söylemediği için ayrılıkların yaşandığı, vatan için kendi geleceği ve hayatını feda ettiğini okumaktayız. O zaman yalancı, hain denilen kişilerin aslında birer kahraman olduklarını, büyük birer vatansever olduklarını işgal bitip, Cumhuriyet kurulup, gerçekleri tarih yazdıktan sonra öğrenmişizdir. O kahramanlar her vatansever gibi sadece ‘’Vatan sağ olsun’’ demişlerdir. 

Vatan herkesindir. Vatandaşlar fikir ve düşünce olarak, inanç olarak aynı görüşte olmayabilirler, bu doğal ve normal bir şeydir. Farklı düşünce yapıları gökkuşağı renkleri gibi, Demokrasinin güzelliğini, çok sesliliğini yansıtır. İnsanlar konuşa konuşa anlaşır demiş atalarımız. Farklı fikir ve düşüncelerin bir araya gelmesi, konuşulup müzakere edilmesi ile doğrular, güzellikler ortaya çıkar. Vatan içinde söylenen farklı fikir ve düşünceler vatandaşların görüşlerini ortaya koyup, en güzeli yakalamakta ne kötülük olabilir ki? Karşılıklı fikir ve düşüncelerde görüş ayrılıkları olması, insanların birbiriyle aynı düşüncede olmaması gayet normal değil midir? Yoksa bu birbirine karşı vatan hainliği midir?Benim gibi düşünmüyor, inanmıyor, yaşamıyor diye karşımızdakine hain demek o kadar kolay mıdır? Bu kelimeyi kullanmak, yakıştırmak basit midir?  Empati yaptığımız zaman karşımızdakine göre bizde aynı olmazmıyız? Başlığımızdaki soruyu burada tekrar soracak olursak ‘’Vatanseverliğin ölçüsü nedir?’’ bu sorunun cevabı herkesin kendi vicdanındadır.

İnsan vardır vatanı için yaptığı fedakârlık ve hizmetin hesabı ve değeri ölçülmez, fakat o görünmez olmayı seçmiştir. Karşılığını vicdanı huzurda bulduğu için konuşmaz, konuşulsun istemez.

Kimi insan da yaptığı küçük bir hizmeti dahi anlata anlata bitiremez, yaptırdığı veya katkıda bulunduğu eser ve işleri ilan eder. Büyük bir gururla ismini verir yaptırdığı esere, medyada ilan eder, vatanı için yaptığı işin büyüklüğünü anlatır gururlanarak. Peki soralım o zaman, gençliğinin baharında sınır karakolunda şehit düşen Mehmetçiğin hayatından vaz geçerek yaptığı fedakârlık mı daha büyüktür, yoksa bir eli yağda bir eli balda zenginlik içinde yaşarken birkaç tanede hayır yapayım diye malından bir miktar bağışlayıp onu da vergisinden düşenin yaptığımı daha büyük bir hizmettir?

Mutlak olan şudur ki, her ikisi de alkışlanacak bir fedakârlıktır ve hizmettir, fakat o şehit olan fedakâr ruhları düşünüp yapılan maddi hizmetlerin sözünü dahi yapmaktan hicap duymaktır. Bize bu hizmeti yaptıran o fedakâr ruhlar olduğunu unutmamaktır. Yapılan iyiliğin karşılığını kamuoyu ve vatandaşın vicdanı ile duaları zaten verecektir, yaparken görünmez olmaktır. Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesidir, görmemesidir. Kimse görmese de Allah görüyor biliyor diyebilmektir. Asıl olan bu değil midir sizce de?

Bir insan ya da insanlar düşünün, kendi tarihini ve ulusu tarafından baş tacı edilmekte olan değerlerini kötülemekte, hakaret etmektedir. Son günlerini yaşamakta olan, işgal edilmiş koca İmparatorluktan, bir Cumhuriyet kuran, ulusu ve silah arkadaşları ile el ele verip savaşan, mücadele veren, Dünya kendisini kabul etmiş, demokrasiyi, özgürlüğü, laikliği ve hür olmayı bizlere armağan etmiş insanlara sonsuz minnet ve teşekkür etmek gerekirken hakaret etmekte, kötülemekte, yakıştırmalarda bulunmaktadırlar. İsmi Atatürk olan Cumhuriyetimizin kurucu liderine ağıza alınmayacak sözler söylemektedirler. Cumhuriyet kurulduğu zaman henüz var olmayan ülkelerin seviciliğini yapmakta, sanki Arap milletiymişiz gibi onlara ve Arapça konuşmaya özlemlerini dile getirmektedirler. Bunu yaparken de sevmedikleri batılıların ve kâfir dediklerinin icat ve ürünlerini kullanmaktadırlar. 

Bu kesim Harf devrimini kötüleyip, Kuran ve Arapça alfabeyi istemekte ve savunmaktadır. Kuran ve İnanç, İslâm konusu hepimizin gönlünde ayrı bir yere sahiptir ve bu tartışmaların dışında olan şeylerdir. Ulus devleti olmanın manasını idrak edemeyen tarihten habersiz bu şahısların bu düşüncelerini sürdürmelerini anlamak zordur.

Türk milleti ve Türklük Dünya üzerinde en eski milletlerdendir. Türk olarak ana yurdumuz orta Asya’dır. Tarihte birçok imparatorluk, Devlet, Beylik kurmuş. Adını tarihe altın harflerle yazdırmış bir milletin torunlarıyız. Zamanın şartlarına göre inanç ve yazı şeklimizde değişiklikler olsa da kendimize has örf ve adetlerimiz, inancımız, kültürümüz çok zengin olmuştur. Osmanlı imparatorluğu iyi ve kötüsüyle bizimdir. Osmanlıdan önceki Selçuklular, Hun’lar, Avarlar ve diğer Türk devletleri de bizim tarihimizdir. Osmanlıdan önce Arap alfabesi kullanmıyordu atalarımız muhakkak.

Atatürk Cumhuriyet ile bir kez daha bu milleti özüne dönmesini sağlamıştır. Köklerine ve atalarına sahip çıkan bir millet ve ülke oluşturmuştur. Bizi medeniyetle yarışan bir ülkede yaşamamızı sağlamıştır. Her fırsatta batıyı taklit edip, Avrupa ve Amerika’ya özenip onların teknoloji ve ürünlerini kullanıp, onlara küfredenleri anlamak ne kadar güçtür. Onlara bu özgürce konuşmayı ve davranmayı sağlayan yaşadığı ülkesinin kurucu liderine hakaret etmelerini de anlamak o kadar güçtür.

Ülkelerin her zaman bir lideri olmuştur, günümüzde siyasi partilerde olduğu gibi. Liderler özel insanlardır, kitleleri arkasından sürüklerler. Dünya üzerinde de bu böyledir. Tarihte birçok lidere rastlarız, Hitler gibi, Lenin, Stalin, Mandela, Gandi, Castro, İkbal ve Atatürk gibi. Hepsi kendi ulusu için büyük insanlardır, büyük işler yapmışlardır. Günümüzde kimi iyi, kimi kötü yönleri ileanılmaktadır.

Bir lider vardır ki Arkadaşları ve Halkı ile birlikte yok olmaktan, ülke olmaya büyük işler başarmış ve Cumhuriyeti kurmuş, Dünya’ya örnek olmuştur. Başka kıtalarda kurulan birçok yeni devlete ilham kaynağı ve örnek olmuştur. İlkeleri prensip edilmiştir, heykeli dikilmiştir, ders kitaplarında okutulmaktadır. Tarihte ve günümüzde ismi ölümsüzleştirilmiş lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür.

Altın çamura düşmekler değer kaybetmezmiş, onu çamurdan alıp parlatacak milyonlar vardır, zaten çamura da düşürmezler. Altın da çok değerli olduğu için çamura atılmaz, düşürülmez zaten.

Atatürk’ e ’akaret edip ileri geri konuşan bir takım tarih ve kıymet bilmezlerin yaptıkları kendi karakter ve cahilliklerini ortaya dökmekten başka bir şey olamaz.Atatürk bir ilah değildir, her fani gibi bir insan idi ve fani oldu gitti. İsmi ve ilkeleri bu milletin gönlünde ve hayatında yerini silinmeyecek şekilde almıştır. Kendisinin de söylediği gibi ‘’Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’’ diyerek ilah olmadığını belirtmiştir.

Bizim için ve insanlık için yeryüzüne gelmiş en büyük insan, lider Hz. Muhammet’tir. Sonrası millet olarak sevdiğimiz, değer verdiğimiz liderlerden birisi ve ilk sıradaki ulu önder Atatürk’tür.

Millet olarak biraz okuma engelli olduğumuz muhakkaktır, bu yüzden gerçeği okuyup öğrenmek yerine hep kulaktan duyma bilgilerden öğrenmeyle yetiniriz. Gerçek olmayan bilgileri de doğru kabul ettiğimiz çok olur, özellikle inançlı kesimde çok görülür bu alışkanlık. İnanıp iman ettiğimiz dinimizi kaynağı Kuran’dan okuyup öğrenmeyiz çoğumuz. Okumayı da bilmeyiz. Bizim için okuyanlara ve anlatanlara doğruluğunu sorgulayamadan inanırız. Hayatımızda sayısız hurafe ve inanç dışı alışkanlıklar oluşmuştur bu yüzden.

Milli şairimiz Mehmet Akif’in dediği gibi..

‘’Ya açar bakarız nazmı celilin yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.’’

Budur tam da halimiz.

Dinimizi de Tarihimizi de kendimiz gerçek kaynaklardan, gerçek bilgilere ulaşarak öğrenmeliyiz. Millet olarak, hiçbir faydası olmayan bu kısır çekişme ve kavgalardan vazgeçmeli, doğrunun gerçeğin ışığında kenetlenmeliyiz. Ayrımcılığı bırakıp Medeniyet ve bilimin peşinde koşmalıyız. Ayrı düşünce ve fikirlerimizi renkliliğimiz olarak kabul edip geleceğe hep birlikte emin adımlarla yürümeliyiz.

Sevgiyle kalın, esen kalın

22.04.2020

Ankara

Mehmet Ali TOPÇU

23 APRIL NATIONAL SOVEREIGNTY AND CHILDREN’S DAY AND 100TH FOUNDING YEAR OF THE TBMM

April 23, 1920 is the date when the First Grand National Assembly, which represents the will of the Turkish nation, was opened and declared the sovereignty of the Turkish people.

On 23 April 1924, Atatürk decided to celebrate the "April 23" day as a feast. Five years after this date, on April 23, 1929, Atatürk presented this holiday to children, and April 23 was celebrated as the Children's Day for the first time in 1929. In 1979, this national holiday, which we carried to the international dimension with the participation of six countries for the first time, also joins foreign country children, who come from more than forty countries every year, who are the guests of Turkish children. holiday gifts to children who festivals in the world and this is the first and only country in the whole world, sharing with Turkey.

The April 23 National Sovereignty and Children's Day, which occupies the most important place in the heart of the Turkish nation as an unwavering expression of its independence, is celebrated every year in our country and abroad, in all our institutions, schools and in every home, and represents the unified expression of our national union.

In the thought of great leader Atatürk, children are the future of the nation. As an expression of his unwavering trust and great love for them, he presented 23 April, our national holiday, to children. April 23 is an important occasion in order to learn the proud pages of our history by the new generations and to keep up with the awareness of the new Republic guards that we will entrust the continuation of the Turkish State.

Happy to our nation and all children.

Atatürk says:

“The whole world should know that there is no power, no authority at the head of this state and this nation. There is only one force. It is also national sovereignty. There is only one authority. It is the heart, conscience and presence of the nation. ”Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

MUHAMMED ALİ CLAY

Muhammed Ali would go on a boxing match three years after he became a Muslim. A boxer named Ernie Terrel, who could not digest her to be a Muslim, addressed Mohammed Ali as his former name Cassius Clay at the time the duo was interviewed. This situation made Muhammed Ali very angry, and they almost got into a fight while giving a double interview. Muhammed Ali was going to teach Ernie Terrel such a lesson that he would meet in the ring in the following days that a movement that would set an example for all Muslims of the world would emerge. The day had come and both boxers had been in the ring. Muhammed Ali was putting punches one after another against his opponent Ernie Terrel; He was playing in the ring with Terrel like a tiger playing with his prey. “What’s my name?” what is my name? The word he wanted to hear from him would be “Muhammad Ali”. He did not knock out his opponent on purpose. Because Terrel did not say what he wanted to hear. Muhammed Ali got angry with each round: “What’s my name stupid?” What is my name stupid? she shouted. Terrel was proud and did not address Muhammad Ali with his new name despite the beating he ate. The price of this mistake was paid by the beating of Muhammad Ali throughout the rounds. Terrel’s eyebrows burst; His face was swollen, unrecognizable. As for the last rounds, Terrel could not stand and replied “Muhammed Ali”. Thus, Mohammed Ali proved to all humanity how much he attached importance to the two names he loved the most. His Muslimity consisted of firm faith and absolute surrender, not a temporary enthusiasm. Mohammed Ali, who was imprisoned after being a Muslim, who was forbidden to box and was insulted, was tried to be paid the price of being a Muslim. Muhammad Ali, who did not resist any pressure and torture, turned into a great personality and legend by leading Muslims and oppressed blacks in America. Mohammed Ali, who is also interested in the problems of all world Muslims, became a supporter and follower of all Muslims from Bosnia to Chechnya, Africa to India, France to America.

Such a legend came from this world and passed. Rest in peace !

MUHAMMED ALİ CLAY

Muhammed Ali Müslüman olduktan üç yıl sonra bir boks maçına çıkacaktı. Onun Müslüman olmasını hazmedemeyen Ernie Terrel adındaki bir boksör, ikilinin roportaj verdiği bir sırada Muhammed Ali’ye eski ismi Cassius Clay olarak hitap ediyordu..

Bu durum Muhammed Ali’yi hayli sinirlendirmiş, ikili roportaj verirken neredeyse kavgaya tutuşmuşlardı. Muhammed Ali, sonraki günlerde ringte karşılaşacağı Ernie Terrel’e öyle bir ders verecekti ki, tüm dünya müslümanlarına örnek olacak bir hareket ortaya çıkacaktı..

Gün gelmiş, iki boksör de ringe çıkmıştı.. Muhammed Ali, rakibi Ernie Terrel’a ard arda yumruklar diziyor; adeta avıyla oynayan kaplan gibi Terrel’la ringte oynuyordu.. Vurdukça da “What’s my name?” benim adım ne? diyordu.Ondan duymak istediği söz “Muhammed Ali” olacaktı.

Bilerek rakibini nakavt etmiyordu.Sinir bozucu vuruşlar yaparak Terrel’ın moralini bozuyor, adeta yerin dibine sokuyordu. Çünkü duymak istediği sözü Terrel bir türlü söylemiyordu.. Her raund geçtiğinde Muhammed Ali daha da sinirleniyor: “What’s my name stupid?” Benim adım ne aptal? diye bağırıyordu.

Terrel, gurura kapılmış, yediği dayağa rağmen Muhammed Ali’ye yeni ismiyle hitap etmiyordu. Bu hatasının bedelini ise raundlar boyunca Muhammed Ali’den yediği dayakla ödemişti. Terrel’ın kaşları patlamış; yüzü gözü şişmiş, tanınmaz hale gelmişti.. Son raundlara gelince Terrel dayanamadı ve “Muhammed Ali” diye cevap verdi. Böylece Muhammed Ali, en çok sevdiği iki isme ne derece önem verdiğini tüm insanlığa ispatlamıştı.

Onun müslümanlığı, gelip geçici bir heves değil kati bir iman ve kesin bir teslimiyetten oluşuyordu. Müslüman olduktan sonra hapse atılan, boks yapması yasaklanan ve türlü türlü hakaretlere uğruyan Muhammed Ali’ye, adeta Müslüman olmanın bedeli ödetilmeye çalışılmıştı.

Hiç bir baskı ve işkenceden yılmayan Muhammed Ali, Amerika’da Müslümanlara ve mazlum siyahilere liderlik yaparak büyük bir kişilik ve efsaneye dönüşmüştü.

Tüm dünya müslümanlarının sorunlarıyla da ilgilenen Muhammed Ali, Bosna’dan Çeçenya’ya, Afrika’dan Hindistan’a, Fransa’dan Amerika’ya kadar tüm müslümanların destekçisi ve takipçisi olmuştu.

İşte böyle bir efsane bu dünyadan geldi geçti.
Allah rahmet eylesin !

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI VE TBMM NİN 100.KURULUŞ YILI

23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir.

Atatürk, 23 Nisan 1924’te ’23 Nisan’ gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929’da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır. 1979’da, yine ilk olarak altı ülkenin katılmasıyla uluslararası boyuta taşıdığımız bu millî bayramımıza, ortalama olarak her yıl kırkın üzerinde ülkeden gelen ve Türk çocuklarının misafiri olan yabancı ülke çocukları da katılmaktadır. Dünya’da çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülke Türkiye’dir.

Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurdumuzda ve yurtdışındaki temsilciliklerimizde, bütün kurumlarımızda, okullarımızda ve her evde çeşitli etkinliklerle kutlanarak millî birliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil etmektedir.

Büyük önder Atatürk’ün düşüncesinde çocuklar, milletin geleceğidir. Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, millî bayramımız olan 23 Nisanlar’ı çocuklara armağan etmiştir. Tarihimizin gurur dolu sayfalarının yeni nesillerce öğrenilmesi ve Türk Devleti’nin devamını emanet edeceğimiz yeni Cumhuriyet bekçilerinin bu bilinçle yetişmesi amacıyla 23 Nisanlar, önemli birer vesiledir.

Milletimize ve bütün çocuklara kutlu olsun.

Atatürk diyor ki:

“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

BLOKCHAİN VE BİTCOİN

2020 YILI VE SONRASI YENİ FİNANS SİSTEMİ

( 4 )

BLOKCHAİN VE BİTCOİN SİSTEMİ

Blockchain günümüzün en çok konuşulan, en önemli teknolojilerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle Bitcoin devrimiyle ve sanal paralarla daha çok gündeme gelen ve konuşulan bu teknoloji temelde sınırsız diyebileceğimiz bir kullanım alanına sahip ve birçok sorunu daha efektif bir şekilde çözmemize imkan sağlıyor.

EN BASİT TABİRLE, BLOCKCHAİN NEDİR? NASIL ÇALIŞIR?

https://miro.medium.com/max/720/1*9kUmOdCB7152nL6PTEq1cw.jpeg

Belki bu zamana kadar Bitcoin’den, Cryptocurrencyler’den, finans haberlerinden, sağdan, soldan adını sıkça duyduğumuz bu teknolojiyi yüksek ihtimal pek çok kez merak ettiniz, araştırdınız fakat konseptini anlamanıza rağmen arkadaki teknolojinin nasıl çalıştığını kavrayamadınız. Bu çok normal çünkü bu teknoloji farklı ve karşılaştırabileceğiniz bir örneği yok. Bu yüzden sizden bu yazıyı sabırla okumanızı, anlamaya çalışmanızı diliyorum.

Bu yazımda sizlerle öncelikle blockchain ve bitcoin teknolojisinin ne olduğunu kısa tarihi ile birlikte anlatacağım. Daha sonra ise meraklıları için bu teknolojinin nasıl çalıştığını tekniksel olarak bitcoin üzerinden sizlere aktaracağım. Bu kısımda teknik ifadeleri çokça göreceksiniz fakat; IT ile ilgili olmasanız bile okumanızı öneriyorum, belki işinize yaramayabilir ama bu devrimsel teknolojinin nasıl çalıştığını öğrenerek ufkunuzu genişletecektir.

1.Blockchain Nedir?

2.Bitcoin Nedir?

3.Blockchain nasıl çalışır? Bitcoin üzerinden anlatım.

1. Blockchain Nedir?

Hadi başlayalım. En kısa ifade ile, Blockchain şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık veri kayıt sistemidir. Bir veritabanı değildir çünkü kaydedilen veri bir daha değiştirilemez veya silinemez. Bu özelliğini verilerin biriktirildikleri blokları aynı bir zincir gibi, birbirlerine şifreleme algoritmaları ile bağlayarak saklamasına ve bu zincirin birçok kişiyle dağıtık olarak paylaşılmasına borçludur. Günlük hayattan bir örnek ile daha iyi anlayalım.

Blockchain’in verileri tutma mantığı aslında bizim bakkalların veresiye defterleri ile biraz benzerlik gösteriyor. Eskiden bakkaldan bir şey almaya giderken evin veresiye defterini de yanımıza alarak giderdik. Bakkaldan alışveriş yapıldığında hem bakkal kendi veresiye defterine yazar hem de biz evin veresiye defterine yazardık. Burada amaç bakkalın bizden habersiz veresiye defterinde değişiklik yapmasını önlemekti. İşte blockchain’de ki dağıtık ifadesi de bu mantığa çok benziyor. İşlemlerin kayıtlı olduğu blok zinciri ağ üzerindeki herkes ile aynı olacak şekilde tutulur. Eğer herhangi biri kendi defterinde diğerlerinin onayı olmadan bir şey eklemeye kalkarsa, diğer defterlerle çatışacağı için ağ dışında kalacaktır.

Bu anlamda Blockchain bizim değiştirilemez ve manipüle edilemez kayıtlar tutmamızı sağlar. Ve bu teknolojiyi bu kadar büyük yapan asıl olay ise merkezi bir otoriteye ihtiyaç duymamasıdır. Bu işlemlerin deftere kaydı ve ağa yayılması tamamen demokratik bir biçimde ağ üzerindeki bilgisayarlar tarafından yapılır. Ne kadar çok bilgisayar bu ağa katılırsa bu sistemin güvenilirliğini o derece de arttıracaktır.

Peki blockchain teknolojisi nereden gelmekte?

Blockchain 2008–2009 yılları arasında Bitcoin ile birlikte Satoshi Nakamoto tarafından icat edilmiştir. Bu Satashi Nakamoto’nun bir kişi ya da grup olduğunu hala bilinmiyor. Kendisi bu teknojinin tam anlamıyla çalıştığından emin olduktan sonra insanlara hibe ettiğini ve başka teknolojiler üzerinde çalışmalara yoğunlaşacağını belirttiği bir mailden sonra ortadan kayboldu.

https://miro.medium.com/max/492/1*Z1hJxEp6h-FSVwX3lvM8FA.png

2. Bitcoin Nedir?

Bitcoin merkezi bir otoritesi olmayan, arkasında Blockchain teknolojisini kullanan ilk ve en popüler dijital para birimidir. Bitcoin’de yapılan tüm işlemler Bitcoin’in Blockchain’i üzerinde tutulur ve tamamen halka açıktır. Yani isterseniz siz de Bitcoinin Blockchain veritabanını indirebilir ve bugüne kadar yapılmış tüm işlemleri görebilirsiniz. Bitcoin kuralları gereği 21 milyon ile sınırlandırılmıştır ve yaklaşık 16 milyonu üretilmiştir. Kısıtlı bir miktar olduğu ve insanların bunu bir değer saklama, transfer etme biçimi olarak gördükleri için satın almak istemekte ve fiyatı da buna bağlı olarak değişmektedir. Bitcoin ilk borsalarda satılmaya başlandığı zamanlarda 0.1 dolardan çok daha düşük fiyata alabiliyorken şuan 15 bin dolar civarında satılmaktadır. Bitcoin ile satın alınan ilk şey pizzadır ve 10 Mayıs 2010 yılında gerçekleşmiştir. Her yıl 10 Mayıs Bitcoin severler tarafından Bitcoin pizza günü olarak kabul edilir. O yıllarda 40 dolar değerinde ki 2 pizzayı bir İngiliz 10bin bitcoin ödeyerek satın almıştır. Bugünlerdeki değeri 110 milyon dolar ediyor.

Bitcoin ve Blockchain’in finans sektörüne etkisi ve hatta gelecekte toplumlara varacak etkilerini burada uzun uzun anlatabilirim fakat ben fazla uzatmadan öncelikle bu teknolojinin nasıl çalıştığını sizlere anlatmak istiyorum.

3. Blockchain nasıl çalışır? Bitcoin üzerinden anlatım.

Blockchain teknolojisini sizlere Bitcoin örneği üzerinden anlatacağım. Çünkü blockchain teknolojisini ancak Bitcoin’i iyi bir biçimde anlarsak öğrenebileceğimizi düşünüyorum. Fakat dikkatle uyarmak istiyorum, Blockchain Bitcoinden ibaret değildir. Aşağıda anlatacaklarım Bitcoin’in Blockchain’i için geçerli kurallardır ve diğer Blockchain uygulamalarında bunlar değişkenlik gösterebilir.

https://miro.medium.com/max/720/1*oY-x_RWNfVuG6fJH-m0NWw.png

Yukarıdaki görsel bir Bitcoini gönderme işleminin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Biraz karışık gibi görünebilir ama bu işlemi 3 ana basamakta toplayabiliriz.

-Transaction’ın yaratılması,

-Transaction’ın onaylanması,

-Bloğun zincire eklenmesi.

1.Transaction’ın yaratılması:

Öncelikle Bitcoin’e sahip olabilmek ve gönderim-alım gibi işlemleri sağlamak için bir cüzdan uygulamasına ihtiyacımız vardır. Bu cüzdan uygulamasını indirdiğimizde bize öncelikle açık ve gizli olmak üzere iki tane adres verir. Açık adres sizin kullanıcı isminiz gibi düşünebilirsiniz. Biri size Bitcoin göndermek için bu açık adresinize ihtiyaç duyar. Gizli adresiniz ise sadece sizin bilmeniz gereken bir şifre olarak düşünebilirsiniz. Bu adresi birine Bitcoin göndermek istediğimizde kullanıyoruz.

https://miro.medium.com/max/720/1*aCk-0x_nGHKhZr_E3htIiA.png

Örnek cüzdan uygulaması.  Açık ve gizli anahtarlar QR kod olarak ta gösterilebiliyor.

Bitcoin’de, diyelim ki Ali Ayşe’ye 2 Bitcoin göndermek istiyor. Bunu gerçekleştirmesi için cüzdan uygulamasında Ayşe’nin public adresini ve göndereceği Bitcoin miktarını girmesi yeterli. Peki arka tarafta bu cüzdan uygulaması ne yapıyor? Öncelikle bu cüzdan sizin adınıza bir transaction yaratır. Aslında bu transaction’ı bir nevi banka çeki olarak da düşünebiliriz. Nasıl ki banka çeklerinin üstünde alıcının ismi, para miktarı ve imza bulunuyorsa Bitcoin transactionlar’ı da aynı şekilde işler.

Bitcoin, Blockchain’in de kişilerin Bitcoin bakiyeleri tutulmaz. Kişilerin kaç Bitcoin’i olduğu daha önce adreslerine gönderilmiş Bitcoin’lerin toplamı ile belli olur. Bu durumda cüzdan uygulaması zincir üzerinde daha önce Ali’ye gönderilmiş Bitcoin’leri bulmak üzere bir araştırmaya çıkar. Bu araştırma Ali’nin göndermek istediği Bitcoin miktarına ulaşıncaya kadar devam eder.

https://miro.medium.com/max/646/1*ZMqrtG6Z1WTlQkMlxG1c5Q.png

Görselde görülen örnekteki gibi cüzdan uygulaması daha önce Ali’nin açık anahtarına gönderilmiş transactionlarını 2 Bitcoin’e ulaşana kadar bulmuş. Fakat bulduğu transactionları topladığımızda 2.5 Bitcoin yapıyor. Bu sebeple göndermek istediği 2 Bitcoin’i Ayşe’ye geri kalan 0.5 Bitcoin’i de kendi açık adresine gönderecek şekilde bir transaction yaratır.

Bu transactionı yaratmamız için son aşamaya geldik: ‘İmzalama aşaması’. Bu aşamada bu transaction’ın gerçekten Ali’den çıktığının kanıtlanması gerekiyor. Bunun içinse dijital imza adında kriptografik bir yöntem kullanılır. Cüzdan uygulaması Ali’nin gizli anahtarını ve bu transaction’ı belirli bir metottan geçirerek bir imza yaratır. Bu imza gelecekte Blockchain ağı üzerindeki kişiler tarafından, bu transactionın gerçekten Ali tarafından yaratıldığını kanıtlamak için kullanılacaktır. Son olarak cüzdan uygulaması bu yaratılan transaction’ı Blockchain ağına onaylanması için gönderilir.

2. Transaction’ın onaylanması:

Blockchain ağı üzerindeki minerlar bu transaction’ı Blockchain ağına yazmadan önce doğruluğunu kontrol ederler. Bunu yaparken 2 kritere bakarlar. İlk olarak transaction’ın içinde referans edilen Bitcoin’lerin daha önce kullanılıp kullanılmadığını kontrol ederler. Bu kısımda da eğer aklınızda ‘tüm geçmişi kontrol etmesi uzun sürmez mi?’ diye soru işareti varsa merkle root adında bir yöntem var, merak ediyorsanız araştırabilirsiniz. İkinci olarak da, transaction’ın içindeki imzanın doğru olup olmadığına bakarlar. Bunu da bir fonksiyon içerisinde gönderenin açık adresini, transaction’ı ve imzayı koyarak bulurlar.

https://miro.medium.com/max/432/1*O0M8K7zgAbB15Hvu2X3Ong.png

Eğer bu imza kendilerine ‘true’ dönerse bu transaction onaylanan transaction havuzunun içine koyulur. Bir sonraki adım ise bu transaction’ı artık zincire eklemektir.

3. Bloğun zincire eklenmesi

Geldik son aşamaya. Artık bu transactionın bir bloğun içinde zincire eklenmesi ve herkesin bu bitcoin transferini kabul etmesi gerekiyor. Öncelikle Blok nedir? Blok dediğimiz şeyi bir text dosyası olarak düşünebilirsiniz. Bu text dosyasının içinde blok numarası, proof of work(POW) numarası, bir önceki bloğun proof of work numarası ve son olarak onaylanan transaction’lar yazılı.

https://miro.medium.com/max/720/1*aGxmgvg8XTsuqRnQkfj_aQ.jpeg

Daha öncede söylediğim gibi tek bir blockchain zinciri ağ üzerindeki tüm node’larda aynı olacak şekilde tutulur. Bu sebeple eğer bir blok eklenecekse bunu tüm node’lara yayılması gerekir. Ve bu işlemin zor olması gerekir. Çünkü eğer blok ekleme işleminin kolay olduğunu düşünürsek herkes zincire aynı anda blok eklemeye çalışacak ve bunun sonucunda zincirde dallanmalar meydana gelecektir. Bunu engellemek için Satashi Nakamoto ‘Proof of Work’ adında bir yöntem geliştirmiştir. Bu aslında bir çeşit bilmecedir ve blok eklemek isteyen miner’ların bu bilmeceyi çözmesi beklenmektedir. Bilmeceyi ilk çözen bir sonraki bloğu eklemeye hak kazanacak ve bunun karşılığında ödül alacaktır.

Öncelikle proof of work mantığının nasıl çalıştığını anlatmadan önce SHA256 algoritması nasıl çalışılır size göstermek istiyorum.SHA256 kendisine verilen bir dosyayı belirli bir algoritmadan geçirerek geri dönüşü imkansız olan 256 bit uzunlukta bir özetini oluşturur. Bu dosya örneğin bir roman veya 1 cümlede olsa bile ortaya her zaman 256 haneli tahmin edilemez hash özeti çıkacaktır.

https://miro.medium.com/max/720/1*KNf-YoDsgzvcbyKEf3REtg.png

Yukarıdaki örnekte gördüğümüz üzere ‘blockchain’ yazısını sha256 algoritmasından geçirdiğimizde karşımıza sabit uzunlukta bir hash özeti çıktı. Fakat bu ‘blockchain’ yazısının baş harfini büyük yazdığımızda yada sonuna ‘s’ harfi koyduğumuzda tamamen farklı yine aynı uzunlukta bir hash özeti çıkacaktır.

Bitcoinde’ki proof of work’te ise bu bloğu yani text dosyasın içinde sizin için ayrılan proof of work numarası(nonce) diye bir bölüm var ve siz bu kısma sürekli bir sayı koyup SHA-256 algoritmadan geçiriyorsunuz. Ta ki sistemin sizden istediği örneğin ‘ilk 20 hanesi sıfır olan bir özet bul’ koşulunu sağlayana kadar. Bu sıfır olan hane sayısı daha az veya fazla da olabilir. Yine bunu sistem her iki haftada bir bu problemin çözülme süresi on dk ortalama olacak şekilde ayarlar. Eğer Blockchain ağına daha fazla bilgisayar katılmış ve problemler kısa sürede çözülmeye başlayacaktır. Sistem bu sefer ilk 22 hanesi sıfır olan bir hash özeti isteyecektir.

Aşağıdaki linkten çok daha net bir şekilde bu kısmı anlayabilirsiniz. https://anders.com/blockchain/block.html

Bu proof of work numarasını ilk bulan kişi cevabını ve eklemek istediği bloğu networke yayar. Network’teki kişiler yani minerlar bu cevabın doğruluğundan emin olduktan sonra bu bloğu kendi zincirlerine ekleyip bir sonraki bloğu eklemek için yarışa devam ederler. Burada eğer 2 kişi aynı anda proof of work numarası bulursa ne olur diye sorabilirsiniz. Bu durumda zincir üzerinde bir çatallanma meydana gelir. Bu durumda daha sonra eklenecek 6 bloğa kadar beklenir. Eğer 6 blok sonunda hangisi daha uzunsa o zincir temel alınarak devam edilir.

Proof of work numarasını bulmak için çok fazla bilgisayar gücü harcanır. Bu sebeple blok ekleyen kişi ödüllendirilir. Bu ödül Bitcoin ilk çıktığında 50 BTC olarak belirlenmiş fakat her 210bin blokta(ortalama 4 yıl) bu ödül yarıya düşmektedir. Bitcoin mining’te buradan gelmektedir. Bitcoin sistemi ilk çıktığında sıfır Bitcoin varken blok eklendikçe verilen ödüllerle birlikte 16 milyon civarına gelmiştir. Bu ödül sistemi bölünerek en son 21 milyon da son bulacak şekilde tasarlanmıştır. Peki 21 milyona ulaştığında Minerlar artık para kazanamayacak mı?

Evet hala kazanmaya devam edeceler. Minerlar block ödülünün yanında ekledikleri transaction’ların bahşişlerini de ödül olarak kazanırlar. Bitcoin’de işlem sayısı sınırlıdır. Çünkü her bir bloğun 1 mb boyutu vardır ve sınırlı sayıda transaction sığabilir. Transaction’ı çabuk onaylanmasını isteyen kişiler yaptıkları işlemde transactionın yanına küçük bir miktar bahşiş koyarlar. Miner’lar ise ekleyecekleri transactionlar blok boyutunu doldurana kadar, bahşiş miktarı yüksek transactionları onaylayacaklardır.

Bitcoin’de en olası saldırı double-spend saldırısıdır. Yani bir kişinin aynı Bitcoini aynı anda iki farklı kişiye göndererek harcamasıdır. Bu saldırıyı Bitcoin proof of work sayesinde üstünden gelir. Çünkü bu saldırıyı yapmak isteyen kişinin toplam bilgisayar gücünün en az %51 ine sahip olması gerekir. Buna sahip olsa bile sonraki 6 blok boyunca diğer miner’larla olan yarışı kazanması gerekecektir. Böyle bir saldırı yapmak çok fazla bilgisayar gücü gerektirecektir. Gerçekleşmesi çok düşük olan böyle bir saldırının maliyetini aşağıda görebilirsiniz.

https://miro.medium.com/max/720/1*pJLsuVXyMr5C4n3SXk1yiQ.png

https://gobitcoin.io/tools/cost-51-attack/

Miner olmak:

Bitcoin’de isteseniz sizde Blockchain veritabanını indirebilir kendi bilgisayarınıza indirip, node olarak katılıp Bitcoin mine etmeyi deneyebilirsiniz. Fakat Bitcoin ağı üzerindeki bilgisayar gücünden dolayı ev bilgisayarınız ile bu işlemi yapmanız neredeyse imkansızdır. Artık Bitcoin’in bilgisayar gücünün büyük bir kısımı mining havuz şirketleri tarafından işgal edilmiştir. Bu şirketler müşterilerinin bilgisayar güçlerini kiralamakta ve elde edilen toplam Bitcoin’i müşterilerine dağıtan bir sistem.

https://miro.medium.com/max/560/1*-RLcp38xMfFbnB00R3980g.png

Son olarak,

Bitcoin Blockchain’in sadece küçük bir ürünü. Birçok icat, bulunduğu sektörlerden çok farklı alanlara evrildiler. Blockchain bir ödeme aracı olarak icat edildi fakat günümüzde akıllı kontratlar ile birlikte birçok alanda kullanımı başlamış durumda. Bir sonraki yazımda sizlere Blockchain’in türlerini, avantaj-dezavantajlarını, akıllı kontratları ve kullanım alanlarını anlatacağım.

Sağlıcakla kalın.

Ahmet Tufan Helvacı/Software Engineer of Finartz

BLOCKCHAİN TEKNOLOJİSİNİN SAĞLADIĞI AVANTAJLAR

Blockchain, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle birçok konuda oldukça önemli ve avantajlı bir teknoloji olarak öne çıkmaktadır.

Merkezi otorite için bir zorunluluk olmaması blockchaini, genel olarak hakemler veya yöneticiler için bir hükmü olmayan ve 50/50 eşitlik temelinde yapılan ortak girişim ve ortaklık ilişkileri için ideal bir mutabakat ve çözüm haline getirmektedir. Gerçekten de, bilgisayarların işlemleri doğrulaması ve yerleştirmesi, takas defterlerine ve diğer yerleşim birimlerine olan ihtiyacı ortadan kaldırmakta, işlerin düzenlemesinde avantaj yaratmakta ve özellikle hız ve maliyet konusunda efektif çözümler ortaya koymaktadır.


Dijital imzalar ve doğrulamalar, kötü bir aktörün sahtekarlığa yol açabileceği gibi senaryoları ve çözülmesi maliyetli olan problemleri ortadan kaldırır. Bir senaryo tasarlamayı zorlaştırıyor. Tüm beklemedeki işlemin kriptografik bütünlüğü ve aynı zamanda blok zincir mimarisinin birden çok düğümünün incelenmesi, teknolojinin tehditlerini ve kötü niyetli kullanımlarını engeller. (Bu güvenlik korumasının pazarda büyük ölçüde test edilmediğini ve teorik bir temele dayanırken, korumaların bugün yaşadığımız dijital ekonominin gerçekliğinde ne kadar iyi kaldığına dair soruların devam ettiğini unutmamak gerekir.)

Blockchain kavramı, varlıkların bir tedarik zinciri boyunca, belirli satıcılar ve fabrikalar arasındaki iletim ve taşıma hatlarına ve son konumlarına nasıl geçtiğini izlemekte gerçekten işe yarayabilir.

İSTİKLAL MADALYASI SAHİBİ ALİ ŞAMİL’İN HAYAT HİKAYESİ

Birinci Dünya savaşı’nın ilk yılları… Harbiye nazırı ve başkumandan vekili Enver paşa, doğu cephesi’ni teftişe gittiğinde, kendisine sadece 110 cm boyu olan Ahlatlı bir genç “hediye” edilir. Ali Şamil’in işi artık İstanbul’daki sarayda Enver paşa ile eşi Naciye Sultan’ı eğlendirmektir. Ali Şamil.. 1 metre 10 santimdi..
Enver Paşa’ya hediye edildi.. Köle gibi.. “Soytarı” yaptılar onu. Tuhaf kıyafetler giydirdiler. Sırmalı cepkenler, cartlak renkli şalvarlar, kafasından büyük sarıklar.. Kadınları eğlendirdi, çocukları güldürdü..
Birinci Dünya Savaşı’nda çarşı karıştı, Enver Paşa apar topar İstanbul’dan ayrıldı, biraz da onlara kahkaha attırsın diye, Vahdeddin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına verdi Ali Şamil’i.. Ulviye Sultan’ın eşi İsmail Hakkı Bey mert adamdı, tavla arkadaşı yaptı bu küçük boylu insanı, alay ettirmedi, ezdirmedi, korudu kolladı..
Gel zaman git zaman… Milli Mücadele başladı. Yurtseverler Anadolu’ya akıyordu. Padişahın damadı İsmail Hakkı Bey de onlardan biriydi, Mustafa Kemal’e katılmak için gizli gizli hazırlık yapıyordu. Saray’ın damadı Kuvayı Milliye’ye katılacak, olacak şey değildi tabii.. Bu nedenle mecburen, Anadolu’ya geçme niyetini eşi Ulviye Sultan’dan bile saklıyordu. Sadece tavla arkadaşına, Ali Şamil’e çıtlattı. Saraydan sadece onunla vedalaşmak istemişti. Pişman oldu.. Çünkü, o kocaman yürekli küçük insan, alenen tehdit etti, “ya beni de götürürsün, ya da niyetini Sultan’a anlatır, senin de gitmeni engellerim” dedi !.. İsmail Hakkı Bey’in gözleri buğulandı, karşısına dikilen küçücük bedende dağ gibi bir adam duruyordu, kucaklaştılar, öz kardeş gibi.. Kuştüyü yastıklarını, bir tek kuşsütü eksik sofralarını geride bırakıp, sahte kimlikler, köylü kıyafetleriyle maceraya atıldılar. Ağaç kovuklarında, kuytularda sabahladılar. İşgalcilerin kontrol noktalarını aşıp, Adapazarı üzerinden Ankara’ya ulaştılar. Haberi vardı Mustafa Kemal’in.. Çağırdı, gittiler.
“Hayatımın en unutulmaz akşamıydı” dediği akşamı yaşadı Ali Şamil.. Mustafa Kemal ile kadeh tokuşturdu. Sonra ? Üç sene boyunca, İsmail Hakkı Bey nereye, Ali Şamil oraya, kah su taşıdı, kah telgraf, kah boyu kadar tüfek.. Elinden ne gelebiliyorsa, çırpındı, fazlasını yaptı. Her cephede, kelle koltukta yaşadı. İzmir’e girenlerin hemen arkasındaydı. O göğsünde gördüğünüz, İstiklal Madalyası..
Ve.. Osmanlı’nın zoraki kulu-kölesi Ali Şamil, Cumhuriyet’te eşit yurttaş olmanın onurunu yaşadı. Osmanlı’da ona gülüyorlardı, Cumhuriyet’te o güldü. “Güler” soyadını aldı. 9 Eylül’de girdiği İzmir’den ayrılmak istemedi. Basmane Garı’nda memur oldu..
Van Gölü sahilinde, Bitlis’in Ahlat ilçesinde dünyaya gelmişti. Enver Paşa’nın doğu teftişi sırasında özgürlüğü elinden alınmış, adeta mal gibi hediye edilmişti. Cumhuriyet ona sadece özgürlüğünü değil, ailesini de geri verdi. Milli Mücadele’den sonra, henüz çocuk yaşlardayken ayrıldığı akrabalarını buldu. İki defa evlendi. Neticede vade doldu, 1978’de rahmetli oldu, İzmir Kokluca’da yatıyor..
Rahat uyu aslan yürekli ADAM.

2020 YILI VE SONRASI YENİ FİNANS SİSTEMİ

( 3 )

İLK KAĞIT PARANIN HİKAYESİ

Kağıt paranın icadı ile ilgili Doğu’da ve Avrupa’da iki halkın başrolü üstlendiği biliniyor. Fakat her gün kullandığımız, ticaretin en önemli parçası olan kağıt parayı kim buldu? Dünyada ilk banknot kim tarafından basıldı? yada kağıt para ne zaman icat edildi ? gibi kağıt paranın bulunması ile ilgili soruların cevabını vermeden önce kağıt para neden bir ihtiyaç oldu sorusuna açıklık getirelim.

Bilindiği gibi kağıt para icat edilmeden önce çeşitli deniz kabukları, altın ve gümüş sikkeler kullanılmaktaydı. Zaman içerisinde özellikle büyük miktarda madeni paranın saklanması, bir yerden bir yere taşınması oldukça zahmetli bir hale geldi. Aynı zamanda bu madeni paralar çeşitli güvenlik sorunlarını da beraberinde getiriyordu. Bu nedenlerden dolayı insanlar büyük meblağlar tutan ticaretlerinde üzerinde yazılar olan ve değer ifade eden, günümüzde ki senede benzer kağıtlar kullanmaya başladılar. Bu senetler daha sonraları ortaya çıkacak kağıt paranın ilk formu olarak ortaya çıktı.

ilk banknot

İLK BANKNOT

KAĞIT PARAYI KİM İCAT ETTİ?  İLK KİM KULLANDI?

Tarihi kayıtlara göre, kağıt paranın erken formu olan bu senetlerin ilk yaygın kullanımı 600’lü yıllarda Çin’de başladı. Banknot biçimindeki bu ilk kağıt paraların 618’den 1279 yılına kadar uzun bir geçerlilik süresi olmuştur. Bu sayede kâğıt para 10. yy.’da kısıtlı bir bölgede de olsa tacirlerin ticaretini kolaylaştırmıştır. Banknot basımı kamulaştırılsa da zamanla pek çok bölgesel para ortaya çıkmıştır.

DÜNYADA İLK BANKNOT KİM TARAFINDAN BASILDI?

Toplu kağıt basımı 11. yy’ da matbaanın icadıyla gerçekleşmiş, 13. yy. ortalarında pek çok farklı para standart bir konuma kavuşmuştur.

Avrupa kıtasında kağıt parayı yani ilk banknot’u basan ülke ise İsveç’tir. 1661 yılında Avrupa’da ilk kez İsveç’te resmi kâğıt para tedavüle girmiş daha sonra kağıt para kullanımı tüm Avrupa’ya ve dünyaya yayılmıştır.

Amerika kıtasında ise ilk kağıt para 1690’lu yıllarda Massechusetts hükümeti tarafından basılmıştır.

Bizde ise ilk kağıt para Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği tanzimat döneminde tedavüle çıkarılmıştır. Banknotlar bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla basılmıştır.

İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere” adıyla, bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt“, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kağıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Osmanlı imparatorluğunda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani“, 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır. Osmanlı imparatorluğunun sık sık Avrupa piyasalarından borçlanmak zorunda kaldığı dönemlerde İngiltere ve Fransa, devletten ziyade, kendi idaresi altındaki bu bankaya güven duymuş ve mali ilişkilerini bu banka kanalıyla yürütmeyi tercih etmiştir.

Osmanlı imparatorluğu, Osmanlı Bankası’na hükümetin hiç bir biçimde kağıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı taahhüdünde bulunarak, 30 yıl süre ile kağıt para ihracı imtiyazını vermiştir.

Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir.

Yukarıda belirtilen taahhüt verilmekle birlikte, Osmanlı yönetimi Osmanlı Bankası ile anlaşarak, halk arasında “93 Harbi” olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, savaş masraflarını karşılayabilmek amacıyla kaime ihraç etmiştir.

İLK ŞEKER FABRİKAMIZ VE NURİ ŞEKER BEY

Yıl 1923…
ATATÜRK’ü bekleyen çoktu. Hayati Bey hepsini atlatıp gelen yaşlı köylüyü içeri soktu. Gazi köylüyü ayakta karşıladı. Oturttu;
“Buyur Nuri Efendi.”
“Teşekkür ederim Gazi Paşam.
Ben Uşak’ın Kalfa köyündenim. Babamdan helva ile haşhaş yağı imalathanesi kaldı. Askerliğimi İstanbul’da yaptım. Gözümü, kulağımı açtım, İstanbul’da çok şey öğrendim. Avrupa’dan mektup zarfı içinde pancar tohumu getirttim. Bu tohumları köyümdeki toprağıma ektim. Pancarları rendeleyip kaynattım. Pekmez yaptım. Şeker elde ettim. Onunla köpük helvası imal ettim. Pancardan şeker yapabileceğimize inandım.
Mehmet Hacim Bey’in önderliğinde elli bir kişi birleştik Terakki-yi Ziraat Türk Anonim Şirketi diye bir şirket kurduk. 600 bin lira sermayemiz var.
Paşam! Bize el ver. Şeker fabrikamızı kuralım. Köylü ister pancar yetiştirir, ister fabrikada çalışır. Uşak şenlenir. El verir misin?”
”Cumhurbaşkanı yerinden fırladı, Nuri Efendi’yi sevgiyle, saygıyla kucakladı: “Hepiniz var olun!
Türkiye’yi bu azim, bu istek, bu şevk kurtaracak. Ben seni şimdi bir yaverle Başbakan’a yollayacağım. O da seni belki bir iki bakanla konuşturur. Hepsine bana anlattıklarını iyice anlat. Bir sorun olursa aldırma, bana gel. Kapım her zaman sana açık olacak.”
Nuri Efendi’yi yanaklarından öptü.
Bu heybeli köylü Türkiye’nin ilk şeker fabrikası kurucularından ünlü Nuri Şeker olacaktı.

Kaynak: Erhan Aktaş, Atatürk ve Uşak, İstanbul 1981106–108

KOZUMUZU PAYLAŞALIM MI …..?

Koz, ceviz manasına gelir. Eskiden Kastamonu’nun iki köyü arasında ortak
olarak kullanılan bir cevizlik vardı. Ceviz toplama mevsimi gelince bir gün
belirlenir ve iki köy halkı cevizlik te buluşur cevizleri paylaşırlardı. Ancak her
seferinde haksızlık olduğu ileri sürülerek kavga çıkardı. Hatta olay öyle bir
seviyeye geldi ki, köylerde kavgaya müsait eli sopa tutan delikanlılar koz
paylaşma gününden önce günlerce hazırlık yaparlardı. Bir ana oğlunun
büyüdüğünü anlatmak için ”Benim oğlan kozunu paylaşacak çağa geldi”
derdi…

TÜRKÇE’NİN ZENGİNLİĞİ

Amerika’dan gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, “helal” dedim. Anlamadı. Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.

Anlatmaya çalıştım. Amerika’da yirmi beş yıl bulunmuş, orada üniversite düzeyinde ders vermiş birisi olarak kavramın bizdeki anlamını veremediğimin farkındaydım. Daha doğrusu Amerikan İngilizcesinde bu denli güçlü bir kavram bulamıyordum. Benim anlatımım yüzeysel kalıyordu; benim dilimdeki o vurucu gücü hiç ifade edemiyordu.

“Helal” kavramını daha iyi anlatabilmek için “haram” kavramını anlatmaya çalıştım. Suyu ben verdim; verdiğim suyu helal ediyorum, bu sana haram değil, sana bir kötülük olmasın, suyumu helal ediyorum, diyerek niyetimi belli ettim. Bu niyet önemli. Bildiğim bir öyküyü anlattım.

Tanıdığım genç kız evlenmeden önce mobilyacıları geziyor ve güzel bir koltuk takımı görüyor. Bu takımı satan kişi belirli bir fiyattan aşağı inmiyor. Genç kız bu takımı çok beğendiğini belli ettiği için çok pişman; beğendiğim için fiyatı yükseltti ve pazarlık güzümü kaybettim, diye düşünüyor.

Bütün çabalarına rağmen fiyatı düşüremeyince genç kız, peki, alıyorum, ama hakkımı sana helal etmiyorum, diyor. Adam soğukkanlılıkla, Hanım kızım, o zaman bu koltuk satılık değil, sana satmıyorum, diyor. Üniversite bitirmiş, modern kız, niye satmayacakmışsınız, parasını veriyorum ya, gayet tabii satacaksınız, diyor. Adam gayet sakin, artık satılık değil, diyerek sırtını dönüp o yokmuş gibi davranıyor.

Ve bu çağdaş Türk kızı kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Ağlayarak babasına gidiyor; durumu anlatıyor. Baba, kızım sen ne yaptın, esnafa öyle konuşulur mu, diyerek devreye giriyor. Yanına bir de tanıdığı müftüyü alarak mobilyacıya gidiyor. Neticede genç kız babasının ve müftünün şahitliğinde, “verdiği parayı canı gönülden helal ettiğini,” ifade ederek istediği mobilyayı satın alabiliyor.

Bu genç kız o dönem asistanım olarak çalışıyordu, bu öyküyü tüm ayrıntılarıyla biliyorum. Amerikalı misafirime bu öyküyü anlattım. Benim su içmemle bunun ne alakası var, gibisinden baktı.

Suyu sana helal ediyorum, için rahat olsun dedim. Helal etmesen ne olur, dedi. “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin” anlayışından söz ettim. Dikkatle dinledi. Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu, yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu.

Ne fark eder eder, diye sordum.

Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir, insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum dedi.

Yüzüne baktım. Göz göze bakıştık. Yalan söyleyemedim. Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz. Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor. Örneğin, rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Ve bunu herkes bilir. Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar. Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah’ın “karşıma kul hakkıyla çıkmayın,” dediği bir dinimiz olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler. Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz.

Peki, neden böyle, diye sordu.

Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz, dedim. “Mış Gibi Yaşamlar” adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim. Mış gibi tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.

Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, çok sorma, suyumu haram ederim, dedim.

Doğan Cüceloğlu (29.08.2010)

TUNA NEHRİ ÜZERİNDE BİR TÜRK ADASI

KAYIP ŞEHİR ADAKALE
Haşim Şahin

Bükreş radyosunda ilk defa 1965 yılında, 1960’lı yılların sonlarına doğru ise Romanya’nın tamâmında yapılan yayınlarda ve haberlerde Tuna nehri üzerine bir baraj yapılacağı bildiriliyordu. Gündelik hayat içerisinde bu gâyet normal bir haberdi. Normal olmayan ise Türk târi hinde önemli bir yere sâhip olan, derin hâtırası bulunan, adına ağıt ve türküler yakılan ve içerisinde sâdece Türklerin yaşadığı Adai Kebîr’in, yaygın bilinen adıyla Adakale’nin de yapılacak bu barajın sularının altına gömülecek olmasıydı.Bir zamanlar, Tuna nehrinin anahtarı, Orşova şehrinin ön karakolu ve Belgrad’a giden yolun kapısı olan bu kale, Osmanlılar ile Avusturyalılar (Habsburglar) arasındaki savaşlarda sonucu etkileyebilecek derecede stratejik bir nokta olma özelliğini taşıyordu. Bu nedenle ada, pek çok ülkenin sâhip olmak istediği bir toprak parçasıydı. Adakale, Orşova şehrinin yaklaşık 4 km doğusunda, Tuna nehrinin, Karpat dağlarının uzantısını yararak Eflak ovasına çıktığı ve Demirkapı boğazına girmek üzere keskin bir dirsek yaptığı yerde bulunuyordu. Nehrin ortasında, yüzaltmışbin m2 alana sâhip olan Adakale’nin uzunluğu 800, genişliği ise 200 metreydi. Osmanlılar, Avusturyalıların sık sık yaptığı saldırıları önlemek amacıyla adadaki kasabanın çevresini surlarla tahkim ettikleri için adaya bu isim verilmişti.

Adakale, Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarından îtibâren hâkimiyet alanı içine girdi. Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın emirlerinden Fîruz Bey, 1390 yılında, Vidin ve Orşova’yı kısa süreliğine fethettiğinde kale de doğal olarak Osmanlıların eline geçti. 1442 yılına gelindiğinde, Hunyadi Yanoş, Osmanlı ordusunu mağlup edip adayı geri aldı ve savunmasını güçlendirdi.

İlerleyen dönemlerde ada sık sık Osmanlılar, Avusturyalılar, Sırplar ve Macarlar arasında el değiştirdi. Kânûnî Sultan Süleyman devrinde, Belgrad, Klodove (Feth-i İslâm) ve Orşova şehirlerinin hâkimiyet altına alınmasıyla yeniden Osmanlıların eline geçti. Bu dönemden îtibâren Tuna’daki gemilerin geçişi ve güvenliği için adanın önemi artmaya başladı.

XVII. ve XVIII. yüzyıllar, Adakale üzerinde Osmanlılar ve Avusturyalılar arasında en yoğun mücâdelelerin yaşandığı dönemlerdi. 1688’de Avusturya ordusu, Tuna’daki Osmanlı savunma hattını yararak Belgrad’ı geri alınca bölgedeki üstünlük bu devletin eline geçti. Avusturyalılar, Osmanlı askerlerini nehir boyunca sıkıştırarak kısa bir süre içerisinde Feth-i İslâm ve Orşova şehirlerinin kontrolünü de ele geçirdiler. Hâliyle Adakale de onların hâkimiyetine girdi. Avusturya İmparatorluğu adına kalenin kumandasını eline geçiren General Vaterani, adanın stratejik önemini hemen fark etti. Adada güçlü bir savunma hattı meydana getirmeye çalıştı. Amacı, Osmanlı gemilerinin Tuna nehrinden geçişini engellemekti.

1689 yılında, Osmanlı ordusu, Avusturya İmparatorluğu’yla anlaşmazlığa düşen Sırpları ve bağımsızlık mücâdelesi için isyan eden Macar Imre Tökely ile yandaşlarını da kendi safına çekmek sûretiyle harekete geçti. Hüseyin Paşa, Tuna Kaptanı Bıyıklı Mehmed Paşa ve Tökely’nin yandaşlarının yardımıyla Feth-i İslâm’ı ele geçirdi ve Transilvanya bölgesini kontrol altına aldı. Ardından da devlet tarafından bu bölgeyi idâre etmekle görevlendirildi.

1691 yılına gelindiğinde Sultan II. Süleymân’ın ve Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın emriyle ilerleyişine devam Osmanlı ordusu, Niş ve Belgrad’ı ele geçirmişti. Çarpışmalar Adakale üzerinde yoğunlaşmış, çetin bir muhârebeden sonra ada ele geçirilebilmişti. Bu fetih ile ada ilk kez tam anlamıyla Osmanlı hâkimiyetine girmiş oluyordu. Adanın stratejik önemini iyice kavrayan sadrâzam, derhâl adada tahkîmat yapılmasını istedi. Kale yeniden inşâ edildi. Bu sâyede Demirkapı’dan geçiş tamâmen kontrol altına alınmış oldu.

Tuna’nın târihine canlı tanıklık eden ve baraj suları altına gömülen Adakale, Romanya sınırları içinde halkın bütününü Türklerin oluşturduğu tek yerleşim yeriydi.

1699 Karlofça Antlaşması’nda adanın Osmanlılarda kalmasına karar verildi. Adakale bu dönemde Osmanlılar için bölgedeki en önemli savunma merkezlerinden birisi hâline geldi. Pâdişahlar bizzat adanın durumuyla ilgileniyorlardı. Örneğin,1701’de Sultan II. Mustafa, Mîrimîran İbrahim Paşa’ya gönderdiği tezkerede bölgenin güvenlik ağının tekrar gözden geçirilmesini ve kalenin güçlendirilmesini istiyordu. Bu konuda geniş araştırma yapan Romen târihçi Popescu, Adakale’nin Osmanlı donanması için, bu dönemde Orşova’daki iskele olanaklarını da kullanmak sûretiyle, düşman ordularının saldırılarına karşı nehri koruyan en önemli merkez hâline geldiğini yazmaktadır.

1717 yılına Adakale’nin kaderi yine öncekilerin aynıydı. Bu târihte Belgrad’ı ele geçiren Avusturya ordusu, Diyarbakır Beylerbeyi Vezir Recep Paşa kumandasındaki kırkbin askerlik Osmanlı ordusunu yenince ada tekrar Avusturya hâkimiyetine geçmiş oldu. 1718 Pasarofça Antlaşması’yla Osmanlılar adadaki Avusturya egemenliğini resmen tanımak zorunda kaldılar.
1735 yılında Osmanlılar ile Avusturyalıların arası tekrar bozuldu. Sadrâzam Yeğen Mehmed Paşa, 1738 yılında büyük bir orduyla harekete geçti ve adayı tekrar ele geçirerek Vidin sancağına bağlı bir muhâfızlık hâline getirdi. Sadrâzam, adadaki savunma merkezlerini tekrar gözden geçirdi. Fransisken kilisesinin câmiye çevrilmesini emretti. Adaya imam ve hatip gönderildi. Bu târihten îtibâren adaya Adakale ismi verildi. Sultan I. Mahmud, adanın ve bölgenin tekrar Osmanlı hâkimiyetine girmesinden çok memnun kalmıştı. Bu fetih mükâfatsız kalmamalıydı. 

https://www.zdergisi.istanbul/media/uploads/2018/02/26/5_N9MNyZc.jpg

 

https://www.zdergisi.istanbul/media/uploads/2018/02/26/6_I68Hxxx.jpg
https://www.zdergisi.istanbul/media/uploads/2018/02/26/7_3HUXQ3J.jpg

Başarısından dolayı derhâl Yeğen Mehmed Paşa’yı ödüllendirdi. Adakale’nin fethiyle Tuna’nın kontrolü yeniden Osmanlıların eline geçmişti. Şimdi Belgrad’ın üzerine yürümek ve şehri tekrar Osmanlı idâresine almak için hiçbir engel yoktu. Bu, Osmanlı Devleti’nin uluslararası îtibârı için büyük önem arz ediyordu. Osmanlı ordusu, bu amaçla kısa süre sonra tekrar Belgrad önlerinde göründü. Şehir derhâl kuşatıldı. Kahramanca savaşan Osmanlı askerleri, mücâdelelerinin mükâfatını kaleyi bir kez daha ele geçirerek aldılar. Belgrad şehrinin fethedilmesi, Osmanlılar açısından Tuna nehrinin iki kıyısının da kontrol altına alınması anlamına geliyordu. 1739’un eylül ayında imzâlanan Belgrad Antlaşması’nda Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve Avusturya arasındaki anlaşmazlığa son verildi. Antlaşma sonunda Adakale ve St. Elisabeth Kilisesi Osmanlılara bırakıldı.Sonraki dönemlerde de bâzen Avusturyalıların bâzen de Osmanlıların elinde kalan Adakale, Sırbistan’ın bağımsızlık mücâdelesine giriştiği dönemlerde Sırp isyancılarının Osmanlılar tarafından yakalanıp getirilerek ağır bir şekilde cezâlandırıldığı infaz yeri hâline gelmişti. 1804 yılında patlak veren ilk ayaklanmanın önde gelen isimlerinden olan bâzı Sırplar yakalandıktan sonra adaya getirilerek Adakale ve Feth-i İslâm muhâfızı Recep Ağa tarafından 1809 yılında idam edilmişlerdi.

1810 yılında, Sırplara isyanları sırasında yardım vaadinde bulunan ve bu vaadini tutan Rus kumandanlardan Binbaşı Redrikov kumandasındaki Rus taburu ile ortak hareket eden Sırp eşkıya Tudor Vladimirescu, adanın üzerine yürüdü. Bu sırada ada muhâfızı Recep Ağa’ydı. Recep Ağa, adaya yardım göndermeleri için merkeze haber gönderdi. Beklediği yardım gelmeyince adanın kontrolünü kaybetti, fakat morali çok bozulmuştu. Recep Ağa, yardım gelmemesini kendine hakâret sayarak Osmanlı idâresinin bu olaydaki vurdumduymazlığını bahâne edip isyan etti. Lâkin Devlet-i Aliyye’ye karşı isyânın cezâsını 1814 yılı sonunda yakalanıp kellesini vererek ödedi. Onun ortadan kaldırılması üzerine bu kez de kardeşleri intikam peşine düşerek ayaklandılar. Recep Ağa’nın kardeşi Salih, yandaşlarıyla birlikte adaya saldırarak bütün adayı hâkimiyeti altına aldı. Adada yaşayanlardan oluşan bir çete kurdu ve pek çok yeri yakıp yıktı.

Tüccarları soydu. Devlet ağabeyi gibi Salih’e de haddini bildirmek istiyordu. Salih’in isyânını bastırmak için meşhur ayan Tepedelenli Ali Paşa’nın oğlu Veliyüddin Paşa görevlendirildi. Durumun ciddiyetini ve bu işin sonunda kellesini kaybedeceğini anlayan Salih, çâreyi af dilemekte buldu. Osmanlı idâresi Salih’i ve yandaşlarını bağışladı, böylece olay kapanmış oldu.

1830 yılında Sırbistan bağımsızlığını kazanınca yeni devletle eski sâhibi arasında toprak pazarlıkları başladı.1867 yılında Osmanlı askerleri Sırp kalelerini boşalttılar. Ancak Adakale, Osmanlı hâkimiyetinde kalmaya devam etti. 3 Mart 1878’de imzâlanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nda adanın boşaltılması kararlaştırıldı. Fakat, Adakale çok ilginç bir noktada kalmıştı. Avusturya Macaristan, Romanya, Sırbistan ve Osmanlı sınırlarının kesiştiği noktada bulunuyordu. Bu yüzden hangi devlette kalacağına karar verilemedi. Osmanlılar adaya hükmetmeye devam ettiler, diğer devletler de buna pek ses çıkarmadı. 13 Haziran-13 Temmuz 1878 târihinde yapılan Berlin Kongresi’nde Adakale’nin durumu unutulunca adada Osmanlı hâkimiyeti devam etti. Osmanlı Devleti’nin buradaki hâkimiyetinin daha da meşrû hâle gelmesi için adaya bir hâkim ve nâhiye müdürü gönderildi.

https://www.zdergisi.istanbul/media/uploads/2018/02/26/4_wJEdbOv.jpg

II. Meşrûtiyet’in îlânından sonra adaya temsilci gönderen Adakaleliler böylece Meclisi Mebusan’da temsil edilmiş oldular. I. Dünya Savaşı’ndan sonra 4 Haziran 1920’de imzâlanan Trianon Antlaşması’yla adanın hâkimiyetinin Romanya’ya geçtiği kabul edildiyse de, ada ancak 1923’te Lozan Antlaşması ile Romanya hâkimiyetine girdi.
Adanın resmen Romanya toprağı olmasından sonra da adada sâdece Türkler yaşıyordu. Baraj yapım karârının alındığı 1960’larda adada yaşayan Türk nüfûsu yüzelli hâneden meydana gelmekte olup nüfusları yüzelli kişiydi. Burada yaşayan Türkler, Tuna nehri üzerinde faâliyet gösteren vapurlarda kahve işletmeciliği işi ile meşgul oluyorlardı. Bunlar, bilhassa Türk kahvesi ve Türk lokumu satmakla ünlenmişlerdi.

Barajın yapımından sonra sular altında kalan adada taş ve tuğladan inşâ edilmiş kale, III. Selim tarafından yaptırılmış bir câmi ve Miskin Baba’nın türbesi bulunuyordu. Horasanlı dervişlerden olan Miskin Baba, onsekizinci yüzyılın başlarında adaya gelerek Bektâşî tarî katının adada tesîsi için uğraşmıştı. Hayâtı boyunca oldukça rağbet görmüş ve adanın Türkleşmesinde büyük katkıları olmuştu. Miskin Baba ölümünden sonra da buradaki türbesine gömüldü.

Tuna bölgesinin târihine canlı tanıklık eden ve Romanya hükûmetinin aldığı bir kararla barajın suları altına gömülen Adakale, Romanya sınırları içinde halkın bütününü Türklerin oluşturduğu tek yerleşim yeriydi.

KAYNAKÇA

Alptekin, C., “Adakale”, TDVİ, c. 1, İstanbul, 1988, s. 341-342.
Hertz, A. Z., “The Ottoman Conquest of Ada Kale 1738”, Archivum Ottomanicum, VI, 1980, p. 151-210.
Önder, M., “Romanya’da Sulara Gömülecek Olan Bir Türk Adası: Adakale”, Türk Kültürü, Ankara, 1967, s. 427-433.
Özel, S., “Tuna’da Bir Türk Adası: Adakale”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 1/1, 2002, s. 227-250.
Popescu-Judetz, E., Adakale, çev. A. Kıran O. Yıldırım, haz. B. Aksoy, İstanbul, Pan Yayıncılık, 2006.
Şahin, H., “Rumeli’de Elimizden Çıkan Son Toprağı da Barajın Suları Yuttu”, Hürriyet Tarih, 19 Kasım 2003, s. 20-22.
Yund, K., “Unutulmayan Adakale”, Türk Dünyası Araştırmaları Tarih Dergisi, sayı: 101, İstanbul, 1995, s. 30-32. 

DİLİMİZİN ZENGİNLİĞİ

Hiç unutmam,
Yıllar önce bizim İsveçli müşterilerden biri,
“ ’Yani’ ne demek?” diye sormuştu.
Kaldıydım öyle…

Onca kelimenin arasında niye “Yani”??
Hemen ekledi,
“ Hepiniz çok sık kullanıyorsunuz da, merak ettim.”

İngilizcede “yani”yi anlatmak kolay değil, dilim döndüğünce tercüme ettim,
“Ama” dedi, “bu kadar olmasa gerek.
‘Evet’ anlamında da kullanıyorsunuz.”
Artık kadıncağız ne biçim dikkat kesildiyse…

O an fark ettim ki, biri bir soru sorduysa ve cevabı kesin evet değil, ama “evetimsi..”
Bir durumsa da, ‘yani’ diyoruz gerçekten.

Ondan beridir hep dikkat ederim, dildeki farklılıklara.
Bizim dilimizde olup da başka yabancı dillerde karşılığı olmayan bazı kelimeler, bazı deyimler var. Çatlasanız tercüme edemezsiniz.

Buyrun size bir demet : Nimet, Can, Öz, Dost, Kısmet, Canayakın, Yürek, Gönül…

Bir ülkenin dili, o ülke insanının karakterini, özünü anlatıyor aslında.

Eflatun yüzyıllar önce söylemiş bunu : “Dil, bir ulusun aynasıdır, bu aynaya baktığımız zaman, orada kendimizin en gerçek yankısını buluruz.”

Toplumsal olarak sürekli birbirimizle didiştiğimiz bu fırtınalı günlerde, bunları ince ince düşünmemiz gerekiyor bence.

Yani, ( aha… ilk yani geldi…) “can” la başlayalım mesela.
O kadar çok türetebileceğimiz bir kelime ki, can dedik mi, ta içimizi kastederiz biz.
Canım.. Canevim… Canın sağolsun.. Canın mı sıkıldı? Kıyamam senin canına.. Canına yazık.. Canımın içi..
Hepsinde “ihtimam” duygusu var eskilerin deyimiyle. Özen var yani..( ikinci yani huzurlarınızda… ) Nasıl derin, nasıl ucu bucağı sınırsız bir deyim bu hiç düşündünüz mü?
Ve hadi deneyin başka bir dile çevirmeyi.
Can’ı çeviremezsiniz.
Çünkü başka kültürlerde o kavram olarak “yoktur.”

Öz…
Özümüz temizdir. Özümüz iyidir.
Öz kızım… Öz ablam… Öz be öz hemşerim..
Ne demek öz?
Sözlüğe göre çeşitli anlamları var :
“Bir kimsenin benliği, kendi manevi varlığı, iç, nefis, varoluş”
“İçine, arılığını, saflığını bozacak hiçbir şey karışmamış olan, saf, arı”
“Kalıcı, değişmez olan, gelip geçici olmayan, her zaman var olmakta olan varlık”
“ İç, çekirdek.”
Var mı böyle yalın, böyle kısa, iki harfle bu kadar çok şeyi anlatabilen bir kelime başka dilde? Bilen varsa beri gelsin.

Dost ve arkadaş…
Farklıdır bir biçimde.
Arkadaştan daha derindir dost.
Dost kelimesinin içinde güven vardır, sadakat vardır, fedakarlık vardır, süreklilik vardır. İngilizcede “friend “ dersiniz biter.
Dost diye ayırmazlar.
Öylesi bir yakınlık kültürel olarak bizdeki kadar sık bulunan bir kavram değildir çünkü.

Yürek…
Kalpten başka bir şeydir.
Yürek deyince cesaret gelir doldurur içini, kahramanlık gelir, fedakarlık gelir yine…
Ne bileyim kalpten daha ağır çeker yürek nedense.
O yüzden cesur insanlara “yürekli” deriz, kalpli demeyiz ama değil mi?
Velhasıl, yürek, derin konudur kardeşim.

Nimet…
Ben bunu söyleşilerimde de hep söylerim.. Ekmeğe nimet diyen bir toplumuz biz.
Nimet sözünde emek vardır, şükran vardır, kutsallık vardır.
O yüzden yere düşen ekmeği alıp üç kez öpüp alnımıza koyarız.
Sizi bilemem, ben hala yapıyorum.

Teşekküre gelinceeee…
Zannettiğiniz gibi tek kelimeden ibaret değildir.. Koca bir teşekkür menüsü var , günlük hayatta kullanıp duruyoruz da farkında değiliz.
Sağol… Varol…
Bir durup düşünün.
Ne güzel iki sözdür.
“Sağ” ol. “Var” ol.
Sonra….
Ellerin dert görmesin, Eline sağlık, Kolay gelsin…
Kısacası, teşekkürümüzde bile karşı taraf için harika bir dilekte bulunuruz.

Aile bağları çok önemlidir bizim için.
Elin yabancısı “aunt” ve “uncle” diye işi birer kelimede bitirirken, biz anne tarafına ayrı, baba tarafına ayrı deyimler kullanırız.
Dayı-amca, hala-teyze…
Bitmez, yöresel deyimlerimiz gelir, “emmi-bibi “.. Çeşit boldur yani.
Dahası, biz bunları hiçbir akrabalık bağımız olmadığı halde , yolda karşılaştığımız, hiç tanımadığımız insanlara da kullanırız,
“ O domatesler kaç para dayı?”
“Hangi durakta ineceksin teyze?”
“ Hah, bak şu köşeden dön, hemen solda amca…”
Hiç üstünde bile düşünmeden yapıyoruz değil mi?
Çünkü bilinçaltımızda taa derinlerde, o kişiyi kendimize yakın bularak hitap etmek var.
E, koskoca bir ülke, kocamaaaan bir aile değil miyiz zaten ?

Mevlana ne güzel demiş :
“Dilinle söylediğini kalbinle de söyle.”

Öyle bir dilimiz var ki bizim, ağzımızdan her çıkanı kulağımızın da duyduğu gün, toplum olarak kaderimiz değişir.

Her sözümüz , her deyimimiz hazine de… farkında değiliz maalesef.

O güzelim deyimleri “yani”lere boğuyoruz.
Düz, anlamsız, tembelce uydurulmuş, sarsak ifadeler, asıl bizi biz yapan apaydınlık dili saklıyor, gölgeliyor.

Çil çil altınları, dandik çakıl taşlarıymış gibi toprağa saçarcasına savurup geçiyoruz kelimeleri…
Kıymetinin farkında bile olmadan…

Konuştuğumuz dil bile bu kadar çok sevgi şifresi ile doluyken biz neyi paylaşamıyoruz?

Ha canözüm?

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım – Hayykitap
Sayfa 36 ( Ha Canözüm )
( Fotoğraf : Caddebostan sahil.
Bir çok dostluğu başlatan cümle )

2020 YILI VE SONRASI YENİ FİNANS SİSTEMİ

(2)

PARAYI GERÇEKTE KİM İCAT ETTİ?

Çoğumuz parayı Lidyalıların bulduğunu öğrendik ve parayla ilgili konularda hep onlara yüklendik. Peki gerçekten de öyle mi? Tabi ki değil, parayı Lidyalılar bulmadı.
Para kavramı ve parasal sistem ne kadar yaratıcı olursa olsun tek bir kralın tek başına ve bir anda oluşturamayacağı kadar karmaşıktır.
İnsanlar bir şeyler yakalamaya, toplamaya ve üretmeye başladığından bu yana ihtiyaçları olan farklı şeylere sahip olmak için değişik yöntemler kullandı. Takas elbette bunların ilkiydi. Bir ayakkabı alacaksanız ayakkabı yapan insana bir çuval elma vermeniz gerekirdi. Ama sistem belli bir noktadan sonra tıkanıyordu. Ayakkabıcı yaptığı her ayakkabı için çuvallar dolusu elma alamazdı. Bunları taşıması, saklaması ve yemesi hep sorun yaratırdı. Takas sadece küçük mal değişimlerinde işe yarayan bir uygulamaydı.

Para bu noktada devreye girdi. Aslında paranın gücü değişim garantisinde ve gücündedir. Bir maddenin para olarak tanımlanabilmesi için herkes tarafından değişim yeteneğinin kabul edilmesi gerekir. Paranın niteliği çok önemli değildir. Bugün para olarak kullandığımız kağıtların gerçekte tek başlarına hiçbir değeri yoktur.

Gelelim sorunun yanıtına. Parayı da yazıyı olduğu gibi Sümerler geliştirmiştir. Tarihte bilinen ilk para arpadır. Arpaya dayalı parasal sistem Sümerlerde M.Ö 3000’lerde yazıyla aynı koşullarda ortaya çıktı ve kullanılmaya başladı. Arpa kullanmanın takas etme yönteminden farkı vardı. Sümerler mal ve hizmetleri bir tarifeye bağlı olarak arpa ile ödüyor ya da satın alıyordu. Örneğin bir kilo et için 10 kilo arpa ödeniyordu. Arpa aslında mal veya hizmet karşılığı sabit değerli bir nesneydi. Arpanın para olarak tanımlanmasının nedeni budur. Arpayla her şeyi alabilirdiniz. Bu sistem uzun süre kullanıldı. Sümerliler her şeyin karşılığını arpa olarak hesaplıyordu.

Arpaya benzer şekilde tarihin birçok döneminde tuz da bir değişim aracı olarak kullanıldı. Mesela Romalılar askerlerin maaşlarını tuz ile ödüyordu. Hatta İngilizce salary yani maaş kelimesi ile Romence tuz kelimesinden geliyor.

Ancak arpanın ya da tuzun taşınması ve muhafaza edilmesi de zorluk yarattığı için farklı bir değişim nesnesi gerekiyordu.

Bu noktada devreye metaller girdi. Sümerliler arpadan sonra gümüş “şekel”e geçti. Gümüş şekel bildiğimiz madeni para gibi değildi. Bir şekel 8.33 gram gümüş demekti. Gümüş ya da metal para sistemi binlerce yıl kullanıldı ve yaygınlaştı.
Lidya Kralı Alyates’in bastırdığı ilk paralar böyleydi.
Lidyalıların parayı bulma meselesi ise ilk madeni parayı bastırmalarıyla ilgili bir durum. Lidya Kralı Alyatyes, bugün Ege bölgemize düşen topraklarda tarihin ilk madeni parasını bastırdı ve tedavüle soktu. Bugün kullandığımız bütün metal paralar Alyates’in sikkelerinin soyundan geliyor.

BLOKCHAİN – BİTCOİN

2020 YILI VE SONRASI YENİ FİNANS SİSTEMİ

(1)

Dünya üzerinde yüz yıllardır süren finans sistemi zamanının şartlarına göre ilerleme ve değişime maruz kalmış ve değişmeye devam etmektedir.

İlk paranın ortaya çıkmasından önce insanlar takas yöntemiyle alış verişlerini yaparlarken, site ve ulus yönetimleri ve Ülkelerin, imparatorlukların ortaya çıkması ile bu konunun kontrol altına alma ve düzene sokma gereği hasıl olmuştur. Akabinde değerli metaller olan en başta Altın ve gümüş olmak üzere alış veriş sisteminde yerini almıştır. Devam eden yıllarda Altın ve Gümüş ile diğer değerli metaller finans sisteminde yerini günümüzde de sürdürmektedir.

Ülkeler kendi paralarını (Metal-Kağıt) geliştirmişler zamanla bu sistem kendisini geliştirmiş ve Altına bağımlı para basma sistemi oluşmuş. Yani her ülke Merkez Bankası elindeki altın miktarına orantılı olarak para basmaya mecbur edildi. Aksi halde davranan ülkelerin paraları dünya üzerinde pek geçerli olmadı. 1900’ lü yıllardan sonra Dolar dünya finans sisteminin geçerli parası yapıldı. FED (ABD Merkez Bankası) Elinde mevcut olan altına orantılı Dolar basmaya başladı ve bu 1971 yılına kadar devam etti. 1971 yılında ABD hükümeti altına dayalı para sisteminden vazgeçip sınırsız ve kontrolsüz para basmaya başlamasıyla dünya da dolar bolluğu başladı. Karşısında diğer güçlü ekonomilerin oluşması, AB, ÇİN, RUS, JAPON gibi, kendi finans sistemleri ve para birimlerini Dünyaya kabul ettirdiler ve Dolar karşısında farklı bir güç olmaya başladılar.

Dünya finans sistemini kontrol eden güç artık bir değişim getirme ve devlet kontrollerini ortadan kaldırmak için yıllardır yapılan çalışmalarını devreye sokmaya başladı. Bunun adı BLOCKCHAİN sistemi ve BİTCOİN para dijital para sistemi. Şuanda Dünya üzerinde bu sistem devrededir ve kullanılmaktadır.2020 yılı itibariyle, Korona sistemi etkisiyle insanlık bir değişim içindedir. IMF kendi dijital parasını geliştirmiş ve yakın zamanda Dünya üzerinde kullanmaya başlayacaktır. Şuan kendi personeline bunu kullandırtmakta, provasını yaptırtmaktadır. Her ülke zamanla kendi dijital parasını geliştirmek zorunda kalacaktır. Ne kadar çok kullananı olursa o kadar değerli olacaktır bu dijital paralar.

Teknoloji İnsanlığın geleceğini belirlemekte ve yön vermektedir. Teknolojiyi kim kullanıyorsa ona hizmet eder, Üstün olan kendi hizmetine sokar bunu. Neşteri Doktor kullanırsa ameliyat yapar, katil kullanırsa cinayet işler gibi. Herkes ve her ulus teknoloji ve dijital ortamı bilmek ve kullanmak zorundadır. İnsanlar dijital sistem dahilin de ÇİP taktırmakta ve kullanmaktadır. İsveç’te bu uygulama yaygın kullanılmaktadır. İşaret parmağı ile başparmağı arasına deri altına takılan bu çip sayesinde kimlik taşımamakta, cüzdan para taşımamakta her şeyini dijital olarak çipleri sayesinde yapmaktadır. Bu sistem finansal kolaylık getirmektedir, sakıncalı tarafları da vardır tabi ki ama bunu başka bir konu da ele almak gerekir.

Şimdi yeni Dünya düzeninde kullanımına başlanan BLOKCHAİN Sistemi ve BİTCOİN sistemini öğrenmeye çalışalım. Buna paranın icadı ile başlamak daha açıklayıcı olacaktır.

M. Ali TOPÇU

Nisan 2020

TÜRK EVLADIYIZ BİZ

TÜRK EVLADIYIZ BİZ

Asya steplerinden batı Avrupa’ya

Sibirya soğuğundan sıcak Tanzanya’ya

Fetih için kapısına dayandığı Viyana’ya

At sırtında gidenlerdeniz biz

Kurtarmak için ezilen milleti

Yıkmak için zalimleri ve zilleti

Getirmek için adaleti haysiyeti izzeti

Can pahasına savaşanlar danız biz

Peygamber müjdesine nail olmak

Sahabe kervanına dahil olmak

Gök kubbenin altında daim olmak

Yolunda koşturanlardanız biz

Beyliklerden imparatorluk doğuran

Türklüğün özünü mertlikle yoğuran

Sancağına sığınan her milleti doyuran

Ertuğrul gazi, Osman gazi torunlarıyız biz

Miladi bin dört yüz elli üç yılında

Konstantiniye’yi İstanbul yapma yolunda

Ulubatlı sağında Akşemseddin solunda

Fatih sultan Mehmet torunlarıyız biz

Kılmak için Ayasofya’da ilk namaz

Fetih nail olacak üç beş güne kalmaz

Kuran ile hükmet, hak söyle hak yaz

Diyen Akşemseddin torunlarıyız biz

Peygamber ocağının ebedi bekcisi

Medine’nin hadimi hizmetçisi, emekcisi

Bağdat’ın, mısırın fatihi olan kişi

Yavuz sultan selimin evlatlarıyız biz

Akdeniz’i Türk gölü yapan

Bizans donanmasını yıkıp yakan

İsminin önüne kaptan-ı derya takan

Barbaros’un torunlarıyız biz

Medine i Münevvere de son komutan

Türkü arkadan vurmuşlar her yerde isyan

Peygamber ocağını vermem ölene dek son can

Diyen Fahrettin paşanın evlatlarıyız biz

Büyük sultan istihbarat dahisi, her yerde eli kolu

İstanbul Medine arası döşetmiş demiryolu

Keçe döşeyin raylara efendimiz rahatsız olmasın

Diyen Abdulhamit torunlarıyız biz

İstiklal marşı yazarı büyük şair

Karşılığı olmaz ne olursa vatana dair

Bu millete esaret yakışmaz ne evvel ne ahir

Diyen Mehmet Akif’in yolundanız biz

Doğu cephesinde Kazım Karabekir paşa

Ruslara dar ettin oraları namınla çok yaşa

Donma pahasına karda kışta tipide koşa koşa

Cepheye akın edenlerdeniz biz

Parçalanırken bu vatan verilen mücadele

Vermişler her yerde kol kola el ele

İnebolu Ankara arası gide gele

Kağnıyla top mermisi taşıyanlardanız biz

Geldikleri gibi giderler geri

Ordular ilk hedefiniz Akdeniz ileri

Ölmek var dönmek yok, kalsa da son neferi

Diyen Mustafa Kemal’ler deniz biz

Gaziler yurdu şehit diyarı bu vatan

Türk’ün destanını tüm cihana anlatan

Açtığı bu yolda durmadan yürüyeceğin atan

Mustafa Kemal Atatürk’ün askerleriyiz biz.

Sahip cıkacağız sonsuza dek bu vatana

Laf söyletmem şehidime, gazime, atama

Selam olsun Ayyıldız için şehit olup yatana

Türk oğlu, Türk evladıyız biz

MEHMET ALİ TOPÇU

30.12.2015

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın