KURTULUŞ SAVAŞININ GİZLİ KAHRAMANLARINDAN TOPKAPI’LI CANBAZ MEHMET

Mustafa Kemal’in Askeri Topkapı’lı Cambaz Mehmet

Bundan 97 yıl önce 24 Haziran 1923’te TBMM aşağıdaki kararı oy birliği ile almıştı:

“TBMM Başkanlığından:

İstanbul’un düşman altında bulunduğu sırada, Osmanlı ordusunun depolanan silah ve teçhizatını her an ölümle karşı karşıya kalarak Anadolu’ya kaçıran, düşmanın gizli istihbarat teşkilatının içinde yuvalanarak, milli kuvvetlere çok yararlı bilgiler sağlayan M.M.Grubu Başkanı Topkapılı Mehmet Bey’e, Vatana Üstün Hizmet faslından ayda 1.500 lira maaş bağlanması Büyük Meclis’in 24 Haziran 1923 tarihli toplantısında oy birliği ile kararlaştırıldı.”
Kimdi bu vatana üstün hizmette bulunmuş Topkapılı Mehmet Bey ?

İstanbul’un Topkapı semtinde yaşayan, ünvanı Cambaz olan Topkapılı Cambaz Mehmet, Çanakkale Savaşlarında sıradan bir erdir. Gösterdiği kahramanlıklardan dolayı, er Topkapılı’ya onbaşı şeridini Albay Mustafa Kemal verir. “Göreyim seni Topkapılı” diyerek.

Topkapılı’nın kahramanlıkları sürer. Çavuş şeritlerini Topkapılı’ya uzatırken de Albay Mustafa Kemal yine “Göreyim seni Topkapılı!” diyerek cesaretlendirir.

Çanakkale’de dökülen kanlara rağmen Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması ile silahları bırakıp düşmana teslim olmuştu.

Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa da, Topkapılı Cambaz Mehmet de artık işgal altındaki İstanbul’dadırlar. Mustafa Kemal Paşa, üç kez Padişah Vahdettin ile, birçok kez de Osmanlı hükümetinin Başbakanı Damat Ferit Paşa ve kabine üyeleriyle konuşmuş, vatani düşman elinden kurtaracak önerilerde bulunmuş ama sonuç alamamıştır.

Şişli’deki evinde en yakın arkadaşlarıyla sık sık gizli toplantılar yapan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçip, Kurtuluş Savaşı’nı orada başlatmanın yollarını aramaktadır.

Şeytana külahını ters giydirecek kadar zeki, tazı gibi koşan, silah atmada, bıçak sallamada rakibi bulunmayan, zalimlere karşı gaddar, ezilenlere karşı ise merhametli biri olarak tanınan Topkapılı Cambaz Mehmet ise, İstanbul’da kurulmuş MM Grubun adlı gizli örgütün başıdır. Adı, Milli Müdafaa sözcüklerinin baş harflerinden (MM) oluşan bu gizli örgütte yüzbaşılar, binbaşılar, albaylar, doktorlar bulunmakta, ama başkanlığını ise askerlikte aldığı en büyük rütbe çavuş olan Topkapılı Cambaz Mehmet yapmaktadır!.. Nedeni çok şaşırtıcıdır: Topkapılı’nın İstanbul’da 50.000 silahlı adamı vardır. Bunlar, vatanın kurtuluşu söz konusu olmadan önce birer it,kopuk, hırsız ve haraççıydılar.

Ancak, Topkapılı Mehmet’e, Şişli’deki evinde Mustafa Kemal Paşa ile görüştükten sonra, bu 50.000 adam, vatan için ölmeye ant içmiş birer kelle koltukta savaşçı olmuşlardır. Şişli’deki görüşmede Mustafa Kemal Paşa, “Mehmet, Çanakkale’de nasıl kazandıksa yine öyle kazanacağız. Hele sizin gibi kahraman Türk çocukları oldukça, ordularımızın yenilmesi imkansızdır!” demiş ve bu sözler Topkapılı’ya yetmişti. Mustafa Kemâl onu, “Göreyim seni Cambaz Mehmet Bey!” sözleri ile uğurlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın koruma işini bizzat üzerine alan Topkapılı 5.000 silahlı adamıyla Şişli çevresinde gerekli önlemleri alır.

İstanbul’da tam bir kargaşa yaşanmaktadır. İngiliz işgal kuvvetlerinin İstanbul Yüksek Komiseri, eski hükümet üyelerini, bazı subayları ve gazetecileri tutuklatmaktadır. İngilizlerin sürekli baskısıyla Padişah, ortalama her 45 günde bir yeni bir başbakan tayin edip, hükümet kurdurmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, iç ve dış düşmanların çok yakından gözleyip izlediği önemli bir kişidir. Ocak-Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul basını ondan 32 kez söz etmiştir. 27 Şubat 1919’da bir gazetede Mustafa Kemal Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na atandığına dair haber çıkar ama haber gerçekleşmez.

28 Şubat 1919’da, İngiliz Haber alma Teşkilatı İstanbul’daki merkezine gönderdiği bir raporda, içinde Mustafa Kemal Paşa’nın da bulunduğu bazı kişilerin İstanbul’dan sürülmesini ister. 14 Mart 1919’da bir gazetede, Mustafa Kemal Paşa’nın tutuklandığına dair bir haber çıkar, ama sonra haberin doğru olmadığı anlaşılır. İstanbul’da kalmanın giderek tehlikeli durum yarattığını gören Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay’daki arkadaşlarının yardımıyla, kendisini 9. Ordu Birlikleri Müfettişi ünvanı ve geniş yetkileriyle Anadolu’ya tayin ettirir. İlk durak Samsun’dur.

15 Mayıs 1919 günü, İstanbul Galata Rıhtımı’nda olağanüstü bir kalabalık vardı. Seyyar satıcılardan, ayakkabı boyacılarından, polislerden, jandarmalardan ve hamallardan geçilmiyordu. Bunlar, gizli örgüt MM Grubu’nun tepeden tırnağa silahlı adamlarıydı. Görevleri, Mustafa Kemal Paşa ile 19 kişilik maiyetinin Bandırma Vapuru’na sağ salim binmesini sağlamaktı. Operasyonu rıhtımda yöneten Topkapılı Cambaz Mehmet, iyi yüzme bilen, iyi silah kullanan 50 İnebolulu fedai genci de Bandırma Vapuru’nun içine yerleştirmiş, bunlara gerekli talimatı vermiş ve Samsun’a kadar sürecek yolculuğun tüm güvenlik önlemlerini almıştı.

Daha Mustafa Kemal’in Samsun’a vardığı 19 Mayıs günü, İngiliz Karadeniz Orduları Kumandanı General Milne, Türk Harbiye Nezareti’ne gönderdiği notada Mustafa Kemal ve yanındakilerin Samsun’a gönderilmesinin nedenini sorar. Yani, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı gün İngilizler bu işten kuşkulanmaya başlamışlardır.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra Ulusal Güçleri örgütleme çalışmalarına başlarken, Topkapılı Cambaz Mehmet de İstanbul’da tarihe geçecek kahramanlıklar yaratır. İngiliz Gizli Servisi’nin en tehlikeli ajanı Papaz Fru’nun güvenini sağlayarak bu teşkilatın içine sızar ve çok yararlı istihbarat bilgilerini elde ederek Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır. Osmanlı ordusu dağıldıktan sonra el konulan ve cephanenin büyük çoğunluğunun depolandığı Maçka Kışlası’nı soyar ve tüm silah ve cephaneleri Anadolu’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır.

Belki tarihte bir benzeri görülmemiş bir olayın da kahramanıdır Topkapılı Mehmet. İstanbul’u işgal etmiş olan İngiliz Kuvvetlerinin Komutanı General Harrington’un makam otomobilini de çalar. Akşehir’e kadar sürer ve orada Mareşal Fevzi Çakmak’a teslim eder. Bu otomobil, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya verilir.

Artık büyük zafer kazanılmış, Atatürk Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’dadır. Topkapılı’yı köşke çağırır. “Çok iyi çalıştınız doğrusu…Hakkınızı ödemek güç’” dedikten sonra, Topkapılı Cambaz Mehmet’e İstanbul Milletvekilliği teklif eder. Topkapılı teşekkür eder, ama teklifi kabul etmez’.

Ve bu yazımızın başında okuduğumuz 24 Haziran 1923 tarihli TBMM kararınca Topkapılı Cambaz Mehmet’e ayda 1.500 lira maaş bağlanır. O devirde bir tavuğun fiyatı 12,5 kuruştur. Bu demektir ki Topkapılı’ya bağlanan maaş, bugünün parasıyla ayda yaklaşık 10 milyar liradır.

Peki Topkapılı Cambaz Mehmet böylesine yüksek ve sürekli bir ödülü kazanınca ne der ?

“Ben bir şey yapmadım. Vatanım için, Mustafa Kemal Paşam için üzerime düşen görevi yerine getirmeye çalıştım. Hizmetleri gerçekleştiren arkadaşlarımdır. Ben buna layık değilim”

Topkapılı Cambaz Mehmet, bugünün parasıyla ayda yaklaşık 10 milyar lira maaşı Kızılay’a devreder. Tek kuruşunu bile almaz.

Yılmaz DİKBAŞ,

15 MAYIS 1919 İZMİR

15 Mayıs 1919 İzmir ….

İzmir’in işgali bir İngiliz-Amerikan ortak projesiydi. İşgal planı, ABD Başkanı W. Wilson ve İngiliz Başbakanı L. George tarafından yapılmıştı…

Amiral Calthorpe, 14 Mayıs’ta İzmir Valisi İzzet’e ve 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya 15 Mayıs’ta İzmir’in işgal edileceğini bildirdi…

Ali Nadir Paşa bu durumu Harbiye Nazır’ı Şakir Paşa’ya bildirip ne yapması gerektiğini sorunca şu talimatı aldı: “Babıali’nin işgal hakkında bilgisi yoktur. Amiralin notası Mütareke gereği sayılıp karşı gelinmemesi lazımdır. Halk arasındaki söylentilere önem vermeyiniz.”

Bunun üzerine Ali Nadir Paşa İzmir’deki birliklere “işgal sırasında kesinlikle direnilmeyecek ve işgalcilere gereken kolaylık gösterilecektir” emrini verdi…

14 Mayıs gecesi İzmir Reddi İlhak Cemiyeti Maşatlık’ta bir miting yaparak işgale direnilmesini istedi. Ancak Vali İzzet Bey, “Sükûnetinizi koruyunuz” diyerek direnişe izin vermedi…

15 Mayıs 1919’da 16 Yunan gemisinin taşıdığı, 4 İngiliz ve 2 Yunan muhribinin refakat ettiği işgal donanması İzmir’e çıktı. İşgal başladığı sırada İzmir limanında ayrıca İngiltere, ABD, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a ait 30’dan fazla savaş gemisi vardı.

İşgal günü Kordonboyu ve Pasaport civarında binlerce Rum ve Yunan toplandı. Hepsinin elinde, yakasında, ağaçlarda, havagazı direklerinde, Frenk mahallesindeki evlerde, Kordon’daki gazino, kahve, dükkân ve otellerde asılı büyüklü küçüklü yüzlerce binlerce Yunan bayrağı…

Bir bando durmadan Yunan marşları çalıyor… “Büyük Yunanistan” hayaliyle yanıp tutuşan Metropolit Hrisostomos’la öteki papazlar rıhtımda işgal donanmasını bekliyorlar… Onların yanında elleri çiçeklerle ve bayraklarla dolu mavi-beyaz elbiseli her yaştan Rum kızları… Yunan Kızılhaç sandıklarındaki silahlarla ve giysilerle donanmış Rum delikanlıları… Başta Kramer Oteli olmak üzere bütün binalar pencerelerine, balkonlarına, çatılarına kadar salkım saçak Rumlarla dolu… Yapıların ön cepheleri defne dallarıyla süslenmiş…

Hrisostomos ve yanındaki papazlar karaya çıkarılan Yunan bayrağını diz çöküp ağlayarak öptüler. Geleneksel tuz ve ekmek töreninden sonra Efzon alayı Hrisostomos tarafından takdis edildi…

Efzon alayı, “Zito Venizolos” bağırışları arasında Pasaport’tan Konak Meydanı’na ancak bir saatte gidebildi. Konak Saat Kulesi o sırada 11’i vuruyordu. Efzon alayı saat kulesini ve kışlayı geçip tramvay yolunu izleyerek Kemeraltı’ndaki dar geçide yöneldi.

Orada Askeri Kıraathane’nin önünde Kemeraltı Caddesi’nin Konak Meydanı’na bağlandığı yerde koyu renk giysileri içinde Gazeteci Hasan Tahsin vardı… Birden o gürültü arasında bir tabanca sesi duyuldu. “Zito Venizolos” bağrışları kesildi. Efzon alayının bayraktarı kanlar içinde yere yığılmıştı…

İlk şaşkınlığı atlatan Efzon alayı Hasan Tahsin’i katletti. Hasan Tahsin’in cesedi, ilk kurşunu attığı Askeri Kıraathane’nin önünden 150 metre kadar uzakta parçalanmış olarak bulunacaktı…

Komutanlarının emrine uyarak kışlaya kapanmış subay ve erlerin dipçik ve süngü darbeleri altında kalpakları yırtıldı, ceplerindeki para, saat, yüzük, sigara tabakaları alındı; bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir edildi…

Görgü tanıklarına göre 17. Kolordu Pasaport’a doğru yürütülürken tüm subaylar dipçik ve süngülerle yaralandı. Çizmeleri zorla alınan subaylar yalınayak veya çorapla yürütüldü. Üstleri başları yırtıldı, apoletleri söküldü. “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlanıyorlardı..

Yolda yerli Rumların saldırısına uğradılar. Evlerden üzerlerine ateş edildi, taş, tuğla, kiremit atıldı. Bir Rum hamal elindeki demir kanca ile Kolordu Veznecisi Ahmet Efendi’nin beynini patlattı. Bu arada elinde beyaz teslim bayrağı bulunan Ali Nadir Paşa tokatlandı. “Zito Venizeloz” demeye zorlanan ama bunu reddeden Albay Süleyman Ferit Bey ve direniş gösteren Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü Bey şehit edildi. Kışladan gemilere gidinceye kadar 9 subay şehit edildi, 21 subay yaralandı, 27 subay kayboldu.

Anadolu Bankası’nın önünden ve Leon torpidosundan yapılan yaylım ateşi sonunda 30-40 kişi öldü, bir o kadarı da yaralandı. Hükümet Konağı’ndaki memurlarla kışladaki subay ve erler rıhtımdaki Yunan gemilerine doğru sürüklendi. Rıhtım üzerinde yatan şehitlerimiz ikişer ikişer rıhtımın bir kenarına çekildiler ve bunların bazıları boğazlarından kulaklarına kadar kesilerek parçalandılar. Öldürülen Türklerin çoğu, boynuna ve ayağına demir takılarak sürüklenip denize atıldı.

Limandaki İngiliz, Fransız, ABD, İtalyan savaş gemilerden Türklerin katledildikleri görülüyordu. Örneğin H.M.S. Adventure’nin kaptanı, elleri başının üstünde yürürken sıradan çıkan bir Türk subayının, bir Yunan askeri tarafından kafatası patlatılarak öldürüldüğünü gördü. Gemi kumandanları bu kıyımı seyreden askerlerini içeri almakla yetindi…

Ziraat Bankası’na sığınanlar da banka merdivenlerinde vahşice katledildiler.

O sırada Sultani’de öğrenci olan Hamit Erdirk, o gün gördüklerini yıllar sonra şöyle anlatacaktı:

“Kordon’a doğru çıkınca faciayla karşı karşıya geldik. Daha okuldan çıkarken bir Türk kadının kucağında yavrusuyla öldürülmüş olduğunu gördük. Hükümet Konağı’nın önündeki havuzun kenarına yüzükoyun düşmüştü. Ne vakit ki Kordon’a çıktık.

Yerler Türk askerlerinin ve sivil halkın ölüleriyle dolu idi…”

16 Mayıs sabahı hâlâ Konak Meydanı’nda Gümrük’te, Pasaport’ta Türk ölüleri sokaklardaydı.

Millet Hastanesi’nin morgu ve Cemal Paşa Konağı’nın bodrumu ağzına kadar cesetlerle doluydu…

İki gün içinde İzmir’de katledilenlerin sayısı 2000’i geçti. Buna karşın Yunan Başbakanı Venizolos’a göre İzmir’de sadece 78 Türk öldürülmüştü..

İzmir’in işgalinden sadece birkaç gün sonra tutuklananların sayısı 2500’e yükseldi. Tutuklananlar arasında 14 yaşından küçük çocuklar, öğretmenler ve öğrenciler de vardı. Tutuklular Patris vapurundaki hayvan ambarlarına hapsedildi…

Kışla ve rıhtımdaki kanlı olaylardan sonra Yunan askerleri şehre dalıp 1000’den fazla Türk ticarethanesini yağmaladılar. Amerikan Koleji’ndeki tanıklara göre civardaki Türk evlerinin neredeyse tamamı yağmalandı…

Sokakta ve evlerde Türk kadınlarına saldırıldı. Kadınların, kızların peçeleri, çarşafları yırtıldı, ırzlarına geçildi.

Yunan mezalimi Yunan işgalinin görüldüğü diğer illerde de devam etti. Şehirler, köyler ateşe verildi, evler yakıldı, camileri yıkıldı. (Ayrıntılar için bkz. Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul, 1970, s. 212-270. Michael Llewellyn Smith, Yunanistan’ın Anadolu Hayali, İstanbul, 2017, s. 112,113)

Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan söz ederken “namus cephesi” kavramını kullanır. Çok haklıdır.

Çünkü Kurtuluş Savaşı özünde vatan ve namus mücadelesidir…

Kaynak: sifin

İLK KURŞUN

İzmir’de ilk kurşunun adı Hasan Tahsin’dir…

Diğer adı Osman Nevres olan bu kahraman gazeteciyle onur ve gurur duyuyorum..Onun İzmir’de ilk kurşunu atarak başlattığı mücadele aynı kentte zaferle noktalanmıştı…
Selanik doğumlu Hasan Tahsin
Sorbonne Üniversitesi’nde okumuştu.. Izmir’de 15 Mayıs 1919’da karaya çıkan Yunan İşgal Askerlerine silahla ateş etmesi büyük bir cesaretti..
15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkartma yapan, seçkin askerlerden oluşan Yunan Efzon Alayı işgal askerine, Kordonboyu’ndan ilk kurşunu sıkarak Türk direnişini başlatan ulusal sembol kişi, yazar ve gazetecidir..
Ruhun şad olsun..

GÖNÜL YANGINI

GÖNÜL YANGINI

Hayat senden ışık alıp bir renge bürünse

Günler secde edip güzelliğine, yerlerde sürünse

Hafızamda var olan her şey silinip gitse

Bana yalnız yeşil gözlerinin nuru görünse

Bilmem ki bu gönül nasıl bir korla tutuştu

Ateşin kalbimi yaktı, yüreğim senle buluştu 

Güzelliğin mi ateş, yoksa alev mi gözlerin

Kulaklarımda çınlar hala ruhumu okşayan sözlerin

Sen gönülleri tutuşturursun her bakışınla

Kül edersin gönülleri, tutuşturup yakışınla

Ay gibi parlak yüzün, çiçekler gibi ince

Kararır dünyam, söner güneşim sen gidince

Sen girdin gönlüme en büyük yangını tattım

Her görüşümde yürek yangınıma odun attın

O güzel gözlerin var ya, sanki almışsın ilahtan

O bakışın ki, daha tesirlidir en keskin silahtan

Kes o silahınla beni, gönül sarayım düzelsin

Sen keserken de, yakarken de hep güzelsin

Farklı bir güzellik yansıyor güzel yüzünden

Kasıp kavrulur gönlüm, ayrılıktan hüzünden

Sen geldin mi başlar gönlümün baharı

Görünce gül yüzünü, diner içimdeki ağrı

Bana en büyük bestedir, o kadife sesin

Sen gönül dünyama en büyük bestesin

Yağan yağmurlar azgın sele dönmez

İçime yaktığın büyük yangın sönmez

Hasret çekmektense, uğruna ölmek daha kolaydı

Ne olurdu ayrılıklar yok, uzaklar yakın olsaydı

Mehmet Ali TOPÇU

18 MAYIS 2019 

ANKARA

METE HAN

Türk Ordusunun Ebedi Komutanı: Mete Han

Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından olan Mete Han, Türk tarihinde ilk modern devlet ve ordu anlayışını geliştiren hükümdar olmuştur.

Mete Han’ın çocukluğunu M.Ö. 187 tarihinde Çin imparatoriçesine yazdığı mektupta şöyle anlatmaktadır. “Irmaklar ve göller arasında doğdum; geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm; kendimi sık sık sınır boylarında buldum”.

Her Hun çocuğu gibi Mete Han koyunların sırtına binip farelere, gelinciklere, kuşlara, tilkilere ve tavşanlara ok atarak ilk atıcılık eğitimlerini yapmış ve kendini gelişmiştir.

Türk Ordusunun Ebedi Komutanı: Mete Han

Mete Han’ın Hayatı ve Savaşları
Çinli tarihçilerin Mete Han’ın gençlik hayatı hakkında toplayabildikleri en önemli bilgi, bir komplo olayının hikayesinden oluşmaktadır. Hun Hükümdarı (Şan-yü) Tuman’ın (Teoman) kendine varis olarak Mete Han’ı değil küçük hanımından olan oğlunu bırakmak istiyordu. Bunun için Mete Han’ı komşuları olan Yüe-çilere rehin olarak verdi ve Mete Han’ın rehin bulunduğu sırada Yüe-çilere saldırarak oğlunun öldürmeyi planladı. Mete Han rehin bulunduğu yerden kaçarak babasının planını bozdu.

Tuman, kurduğu komplonun başarısız olmasıyla tavır değiştirip, Mete Han’ı ödüllendirerek meseleyi unutturmak ve kapatmak istemişti. Mete Han ise babasının planının ne anlama geldiğini biliyordu ve artık babası ile arasında bir iktidar mücadelesi başlamıştı.

Mete Han’ın Babasını Öldürmesi

Mete Han ıslık çalan bir ok tasarladı ve oku neye doğru atarsa askerlerinin de hep birlikte o hedefi vurmalarını, vurmayacak olanların öldürüleceğini emretti. Çıktıkları av sırasında oku ilk önce değerli bir atına fırlattı. Atı vurmayan askerler öldürüldü. Daha sonra kendi eşini hedef aldı yine cesaret edemeyen asker öldürüldü. Bir süre sonra babasının atını hedef aldı ve bütün askerleri aynı anda hedefe ok fırlattı.

Artık askerlerlerine güvenen Mete Han, yine bir gün çıktıkları bir av sırasında babasını hedef aldı ve bütün askerlerin de aynı anda ok fırlatması ile Hun hükümdarı öldürülmüş oldu.

Mete Han tahta çıktıktan sonra güneybatı komşuları olan Tung-hular, Hun tahtına genç yaşta birinin çıkmış olmasından yararlanarak, Hun ülkesini istila etmek istiyorlardı. Bunun için Hunlara politik baskı uygulamaya başladılar. Gönderdikleri elçi ile Mete Han’n babası Teoman’a ait atı istediler. Mete Han bu isteği kabul ederek atı yolladı. Tung-hular Mete Han’ınkendilerinden çekindiğini düşünüp daha ileri gittiler ve Mete Han’dan cariyesini istediler. Mete bu istediği de kabul edip cariyesini yolladı. Tung-hular daha ileri giderek iki devlet arasında kullanılmayan çorak bir araziyi istediler.

Mete Han, “devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?” demiş ve hem verilebilir hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde bulmuştur. Bu olay devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Mete Han kendisine ait olan at ve cariyeyi vermekte tereddüt etmemiş ama halkın malı olan toprak söz konusu olunca taviz vermektense savaşmayı tercih etmiş ve bu tavır tüm Türk tarihi boyunca Türk devlet anlayışının temelini oluşturmuştur.

Mete Han’ın ordusu ani bir baskınla devletin namusuna el uzatan Tung-hu’lara haddini bildirmiş onları imha etmiştir.

Mete Han, tahtta kaldığı 20 yıl içinde Hun hakimiyeti altında Orta Asya birliğini kurmuştur. Altay dağlarından Aral gölüne kadar bütün ülkeleri ele geçiren Mete Han, 26 tane büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak, Hun siyasi birliğini sağlamıştır. Mete Han, Asya Hun Devleti’nin tek gerçek hükümdarıydı artık. Bundan sonra yegane amacı, devletini büyük bir imparatorluğa dönüştürmekti.

İlk olarak, sürekli toprak talebinde bulunan Tung-hular’ı, ardından da esirlik döneminden çok iyi tanıdığı Yüe-çiler’i mağlup etti. Sonra Orta Asya’da dağınık halde bulunan bütün Türk kavimlerini tek bir bayrak altında toplayarak, tarihteki ilk Türk siyasi birliğini sağlamış oldu. Kısa süre sonra Çin seferine çıktı. Çin Seddi’ni aşarak burada da galip gelmesinin ardından, Çin’i vergiye bağladı. Ama halkının asimile olmasından çekindiği için asla Çin’e yerleşilmesine izin vermedi.

Hun İmparatorluğu; doğuda Japon Denizi’ne, batıda Aral Gölü’ne, güneyde Tibet’e, kuzeyde Sibirya’ya kadar dayanarak en geniş sınırlarına ulaştı onun döneminde. Bunun yanı sıra Mete teşkilatçılığı ile de dikkat çekerek, ordusunu 10’lu birliklere ayırdı ve günümüzde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kullandığı onlu sistemi oluşturdu. Bu nedenle, tahta çıktığı M.Ö.209 tarihi, Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilir.

KURTULUŞ SAVAŞI KAHRAMANLARI

“YİRMİ BEŞ KURUŞ’UN HİKAYESİ

Ağlaya ağlaya okuyacağınız, tarihimizden gerçekleri anlatan bir hikaye. Okurken o anı yaşatan bir hikaye. Bu güzel hikayeyi okumadan geçmeyiniz lütfen….

Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalık’taki 9. Tümen’e bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Soma’ya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağ’a sevk edildi. 23. Alay’ın Burhaniye’de bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi. Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi. Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havran’a gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca. Muhtar;

“Burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin
taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçekten de belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı. Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremit’in çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havran’a sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı. Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti. Bölük kumandanı şöyle anlatıyor:

“Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlar da sönünce ben de gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına:

“Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun?” diye sordum.

“Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…”

“Kim senin evlâtların?”

“Dün bana muhtar, askerler gelecek, sana da misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..”


Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış. O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, buna da “başakçılık” deniyordu. Bu nene de böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. “Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım… Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.

“Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstüne de biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…”

Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı. İçinden tek bir yirmi beş kuruş çıktı. Bana uzattı.

“Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olur mu?..”

Şaşırdım..

Biliyordum ki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..

“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..!” “Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkale’de, Gazze’de şehit oldu… Bu millet böyle bir millettir… Dün öyleydi… Kim ne derse desin, bugün de öyledir.

SON GAZİ HÜSEYİN KAÇMAZ DEDE

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİYİM, YÜRÜRÜM!

Plevne Gazisi Ahmet oğlu Yusuf’ın bir oğlu dünyaya gelmişti. Adını Hüseyin koymuşlardı. Atatürk’ten iki yaş küçüktür Hüseyin.Ereğli kestaneci köyünde doğup büyümüştür. I. Balkan Savaşı başladığında 28 yaşındadır. Orduya çağrılır. Babası dünya savaş tarihine geçmiş Plevne Müdafaası’nda cennetmekan Gazi Osman Paşa’yla birlikte savaşmıştır. 5 ay boyunca Plevne’yi destansı bir şekilde savunmuş ama o 5 ayda nasıl bir zorluk yaşadıysa artık oğlunun savaş görmesine gönlü razı olmamış, hatta bunun için 40 altın harcamıştır.

Hüseyin’in annesi: “Ben onun beşiğini sallarken oğlum beni şehit veya gazi anası yapacak diye ninniler söyledim, nasıl olurda savaşa göndermem!” diyerek karşı çıkmış. Sonra da oğlunun kafasını kınalamış, donuna üç altın koyarak savaşa göndermiştir.

O üç altın Hüseyin’e üç madalya ve üç kalkan olmuş. Balkan Savaşları, Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşına katılmış. Üçünden de sağ çıkmayı başarmış ve kendisine İstiklal Madalyası verilmiştir.

Hüseyin artık şanlı bir İstiklal Gazisi’dir. Hiçbir savaştan kaçmadığı için de soyadı olarak “Kaçmaz” soyadını almıştır. Annesinin vefakar tutumuyla Allah’a kurban etmek niyetiyle ateş çemberinin ortasına gönderdiği oğlu en uzun yaşayan Çanakkale Gazisi olmuştur. Çanakkale’deki en önemli şehitlik olan 57. Alay Şehitliğine heykeli dikilmiştir. Yaşadığı süre boyunca savaş günlerini, memleketin ne zorluklarla kazanıldığını, ne fedakarlıklarla bugünlere gelindiğini her yerde anlatmıştır.

1991 yılında 107 yaşındayken İngiltere’de Anzaklar için yapılan bir törene davet edilmişti. Oğluyla atlayıp İngiltere’ye gitti. Alana “Çanakkale Savaşı’nın en yaşlı gazisi” yazan zırhlı bir resmi araçla getirildi. Hüseyin Kaçmaz’a yoğun ilgi gösterilmesi üzerine oğlu Turgut Kaçmaz “Ne kadar ilgi gösteriyorlar değil mi baba?” diye sorduğunda Hüseyin Gazi: “Ah evlat ah! Onlar kendi milletlerinin menfaatleri için dünyayı soyuyorlar, bizdekiler ise kendi menfaatleri için milletimizi soyuyorlar. Ah evlat ah! Bu savaşlar bunun için yapılmadı. Bu insanlar boşuna şehit olmadılar.” demiş ve başını eğip bir şeyler daha mırıldanmıştı.

Törende 76 yıl önce çarpıştığı İngiliz, Yeni Zellandalı ve Avustralyalı gazilerle tanışma fırsatı bulmuştu. Tören programına göre 100 metrelik bir mesafeyi yürümesi gerekiyordu. Savaşa katılan tüm gaziler gibi kendisinden de tekerlekli sandalye ile tören alanından geçmesi istenmişti.

Ancak Hüseyin Gazi “Ben galip bir devletin askeriyim. Mustafa Kemal’in askeriyim, yürürüm.” diyerek buna karşı çıktı. Geçiş esnasında da bastonuyla izleyenleri selamlamış, ayakta alkışlanmıştı.

Akşam yapılan törende de kendisine konuşma yapma fırsatı verilmişti. Tercümandan söylediklerini harfiyen çevirmesini isteyerek, “Siz İngilizler öyle bir milletsiniz ki, yine yapacağınızı yaptınız! Analarımızın, bacılarımızın altınlarıyla, gözyaşı, göz nuru dökerek yaptıklarıyla bedelini ödediği iki gemimizi bize teslim etmediniz. Bunun karşılığında o gemilerle arkadaşlarınızı Çanakkale’ye gönderdiniz ve onlar Çanakkale’nin derin sularına gömüldüler. Şayet bizim gemilerimizi verseydiniz şimdi onlar da burada sizlerle beraber oturuyor olacaktı. Siz yine yapacağınızı yaptınız ama ilahi adaletten kaçamadınız.” dedi.

Salondakiler Gazi’ye bu içtenliği karşısında bir şeyler vermek, onun için bir şeyler yapmak istediler. Atatürk’ün Son Askeri hiçbir teklifi kabul etmedi. Sadece çok ısrarcı biri 10 paund uzatıp “Hiç olmazsa bunu anı olarak saklayın.” dedi. Hüseyin Kaçmaz bunu kırmadı ve parayı alıp ortasından yırtıp “Al, diğer yarısı da sende hatıra kalsın.” diyerek paranın yarısını İngiliz’e uzattı.
(Yusuf Düzgören)

Balkan ve Çanakkale savaşlarına katıldı.
Conkbayırı muharebesinde yaralandı, Gazi oldu.
Dumlupınar Meydan Savaşında kahramanlıklar gösterdi.
İstiklâl madalyası aldı.
Dünyanın yaşayan en yaşlı ve ve son Çanakkale Gazisiydi Hüseyin Kaçmaz.
10 Eylül 1994 yılında Kestaneci köyünde 110 yaşında hayata gözlerini yumdu.
“Son Gazi Hüseyin Kaçmaz Dedenin Çanakkale 57. Alay şehitliğinde anıt heykeli bulunmaktadır.”

ANAM

ANAM

ANAM GÖĞSÜMÜN SOL YANI

DAMARLARIMDA DOLAŞAN ONUN KANI

ONUNLA YAŞAMAK İSTERİM HER ANI

ODUR HAYATIMIN CANANI CANI

YANIMDA OLMADIĞI ZAMANLAR

ONA İHTİYACIM OLDUĞU ANLAR

TELEFON AÇARIM, KUZUUUM DER

OZAMAN MİS GİBİ KOKAR HERYER

SEVGİNİN EN BÜYÜĞÜ ONDADIR

SABRI HERZAMAN SONDADIR

UYUMAZ SABAHLARDI BAŞIMIZDA

BİNBİR MANA VAR GÖZYAŞINDA

ŞEFKAT KANATLARI HEP ÜZERİMDE

GÜVEN VE HUZURU BULURUM GÖZLERİNDE

ANAM EKMEĞİMİN TUZU,HAYATIMIN NEŞESİ

DUDAKLARIMDAKİ KELİMELERİN İLK HECESİ

SANA LAYIK OLMAK ENBÜYÜK AMACIM

CENNETLE MÜJDELENMEK SENİN TACIN

RABBİM SENİ EN YÜCE KILMIŞ

SENİN İÇİN NİCE TÜRKÜLER YAKILMIŞ

AYAĞIM TÖKEZLESE ANAM DERİM

CENNETİ ALADIR SENİN YERİN

SIMSICAK KOLLARIYLA SARAR BENİ

HİÇBİR ŞEYE DEĞİŞMEM SENİN SEVGİNİ

SEN ÜZÜLME AĞLAMA HİÇ AMAN

SENSİZ NASIL YAŞARIM BEM ANAM

YÜREĞİN BENİM İÇİN ÇARPAR BİLİYORUM

SEN ÇOK YAŞA ALLAHTAN BUNU DİLİYORUM

ANNE, ANA NE FARK EDER

YÜREKLER ÇARPAR DUDAKLAR BUNU DER

ANNELER GÜNÜ DİYORLAR ODA NE

BENİM HER GÜNÜM SENİNDİR ANNE

12.10.2005

YEŞİLDERE-ELMADAĞ-02:30-NÖBET

DOSTA VEFA

DOSTA VEFA

Hayat……

Dalından düşen kuru yaprak gibi

Bir gün biter beklemediğin anda.

Yaşadığın koca bir ömür içinde

Gerçek dostların vardır arkanda

Yaşarken bilirsen dostun kıymetini

Paylaşırsan eğer hakkın nimetini

Can bedende olmasada

Dostların vardır musallanın yanında.

Bekleme yağan karların erimesini

Yollardaki engellerin çekilmesini

Birler daha değerli olur Binlerden

Bilirsen eğer Korkularını yenmesini.

Yanlışlar doğrudur belki bilmezsin

Çağırırda dostun seni gelmezsin

Dost tarlasına tohum atmaya bak

Korkma bitmezsin,eksilmezsin

Yağan karlar erimeden

Son nefesi almaya gelmeden

Ne para nede bir Hediye

Vefa bekler Dostun senden.

Dikenli taşlı olsada dosta giden yollar

Her engele, zorluğa değer onlar

Hayat ne gelecek yarın, nede geçmiş dündür.

Dostun yanında olacaksan eğer

İşte o gün bu gündür.

M.Ali TOPÇU

19 Ağt.2019

İzmit

KAZAN KALDIRMA

OSMANLI İMPARATORLUĞU ZAMANIN DA YENİÇERİ ASKERLERİNİN KAZAN KALDIRMASI

  İsyan eden yeniçeriler bunu kutsal saydıkları kazanlarıyla nasıl dile getirirlerdi?
Yeniçerilerin temel giderleri devlet tarafından karşılanmazdı.
 Yeniçeriler devletten para alır ve haftanın her cuma günü
maaşlarından bir bölümünü iaşe bedeli olarak verirlerdi. Toplanan parayla alınan erzak da Yeniçerilerin ortak mutfaklarında pişerdi.
 “Orta” adı verilen her Yeniçeri birliğinin iki ya da üç adet bakır kazanı olurdu. Bu kazanlar alt rütbeli subayların denetiminde bulundurulur ve çok önem görürdü. Yeniçerilerde kazan bayrak ve nişandan daha önemliydi. Bir konuda karar vermek gerektiğinde kazanlar etrafında toplanırlardı. Savaşlarda kazanın düşman eline geçmemesi en önemli konulardan biriydi. Eğer bir bölüğün kazanı savaşta kaybolursa o bölüğün tüm subayları görevden alınırdı.
Bütün bu kazanların dışında sembolik öneme sahip bir kazan daha vardı.”Kazan-ı Şerif” adı verilen bu kazanın Hacı Bektaş Veli tarafından yemekle dolu olarak Yeniçerilere bırakıldığına inanılırdı.

 Yeniçeriler isyan çıkaracakları zaman bu kazanın etrafında toplanıp konuşur ve karar aldıklarında kazan kaldırırlardı. Yani kazanı alıp isyanı yönetecekleri yere götürürlerdi. Eğer kazan yerinden kaldırılıp başka bir yere taşınmışsa bu askerin hükümete karşı başkaldırdığı anlamına gelirdi.

NEW YORK’UN SEMBOLÜ SAYILAN ”ÖZGÜRLÜK HEYKELİ” NİN PEK BİLİNMEYEN ÖYKÜSÜ

Heykel 19.yüzyılın ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından  hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat  ödenmiş olmasıydı.

‘NEW York’ dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan’daki
gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik ‘Özgürlük Heykeli’ gelir. 1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ya gittiğini bilir misiniz?

İşte, kaçırılan bu fırsatın kısa öyküsü:
19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk
yıllarından itibaren Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelen ‘Hıdiv’
unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale
gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları
anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu.

Mısır Valisi Said Paşa’nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz  ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hakimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Said Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulması iznini verdi.

Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır  tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden işe başladı ama Said Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine  geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde  Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini farkedince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Said ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi   altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı. 

ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTI
Said Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal’ın Akdeniz’e  açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in   ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı.

Paşa  ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic  Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde  hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve  Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’a nakledilmesinin
hazırlıklarına bile girişilmişti. Ama, Said Paşa’dan sonra Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin  halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düşündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi.

Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet  yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı.

HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA
Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard  Rene Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olması kararlaştırıldı. Heykel bir elinde  hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de ‘dünyayı aydınlatan  özgürlüğün sembolü’ olan bir meşale taşıyacaktı. Sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı,  senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde bazı değişiklikler yapılmasıydı.

Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve  Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ın ilk günlerinde
eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin  yüzünü tamamen değiştirmiş ve metale annesi Charlotte’in siluetini işlemişti.

Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan oluşan heykel ‘İsere’ adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı. New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan ‘Pulitzer’in de isim babası olacaktı. Kaidenin İnşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi.
Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i  de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.

HATIRALARIM

HATIRALARIM

Gözümde yaş oldu hatıralarım

Eski günlerimi özlemle ararım

Düşen her yapraktan sorarım

Maziye dair bir güzellik ararım

Ağaçlar dallarını sallıyordu nazla

Üstünde kuşlar ötüyor büyük hazla

Düşen yapraklar gibi kayboluyor yıllar

Meçhule mi gidiyor uzayıp giden yollar

Yok yok her yaprağın bir dalı varsa

Nerden gelip nereye gidersin diye sorsa

Ağaç der ben geldim bir tohumdan

Yol der yürü korkma yolun sonundan

Bir gün bitecek elbet yürüdüğün yolların

Beni yürekten ağlatır acı hatıralarım

30 Ekim 2019

Ankara

YA ÖLÜRÜZ! YA VATAN KURTULUR

1919 yılında Samsun’da telgraf memur yardımcısı olan Ahmet Remzi (Coşkuner) Bey anlatıyor:

“Askerlik görevimi yaparken eğitimim olması nedeniyle telgrafhanede görev verilmişti. 1918 yılı sonlarında Mondros Mütarekesi ile 1919 başlarında birliğimiz salıverildi. Fransız işgali altında olması sebebiyle memleketim Antakya’ya gidemedim. Arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine Samsun’a gittim. Telgrafhaneye başvurarak maniple denilen aleti ve Mors alfabesi bildiğimi ve askerlik sırasında telgrafhanede çalıştığımı söyleyince, kadro olmadığı halde ihtiyaç nedeniyle beni görevlendirdiler.

Akşamları kahvehanede toplandığımız ve umutsuzluk içinde vatanımızın elden gittiğini düşündüğümüz 1919 Mayıs’ında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiğini duyduk. Halkın çoğunluğu ‘Mustafa Kemal Paşa’da diğer gelip gidenler gibi fes kapmaya gelmiş biridir’ görüşünde idi. O zamanlar fes kapma deyimi, memleketi düşünmeden bir mevki elde etmeye çalışmak anlamında kullanılıyordu.

Samsun telgrafhanesinde nöbetçi olduğum bir gece hava yağmurlu ve elektrik yüklü idi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Kapı nöbetçisi koşarak geldi ve Paşa geliyor dedi. Mustafa Kemal Paşa ciddi ve güven veren bakışları ile çalışma odamıza girdi.
Ayağa kalktım. ‘Buyurun Paşam!’ dedim.
‘Derhal Havza ve Amasya işle görüşmem gerekiyor!’ dedi.
‘Hava elektrikli. Telleri toprağa verdik. Sizi görüştüremem’ cevabını verdim.
Sonra şu konuşma geçti aramızda.
‘Bu konu vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim. Bir elini makineye koy, diğerini ben tutacağım, yıldırım çarparsa seni de çarpar beni de!’
‘Ama Paşam!’
‘Ya ölürüz ya vatan kurtulur!’
Ceketinin cebindeki ipek mendili çıkartıp maniplenin üstü ne koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka çare kalmamıştı.
Elimi bırakması için yaptığım ısrarlara aldırmadı ve elimi bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi.
Paşa şifreli bir not verdi. Yazdım.
Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı, alelacele bir şeyler yazdı. Onu da Havza’ya ilettim.
Sonra Amasya ile de şifreli bir görüşme yaptı.
Sonra elini sırtıma koydu ve ‘Oh, çok şükür vatan kurtuldu!’ dedi ve maiyeti ile birlikte gitti.
Birden aptallaşmıştım, ter içinde kalmıştım. Oturduğum yerden uzun süre kalkamadım.
Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyuyordu. Fes kapmaya gelmiş birisi olamazdı. O bir vatanperverdi.
Atatürk’e olan hayranlığım böyle yağmurlu bir gecede başlamıştır.”Görüldüğü üzere Kurtuluş Savaşı cephedeki askerinden tutunda Telgrafhanedeki memuruna kadar bütün bir vatanın fertleriyle kazanılmış bir zaferdir. Bu zafer, Atatürk’ün de dediği gibi “Telgraf telleri” büyük rol oynamıştır.

Yani Kurtuluş Savaşı’na bir anlamda “telgraf savaşı” da diyebiliriz.

[1] = İstiklal Harbimizde PTT, PTT Genel Müdürlüğü Ankara 2009

[2] = Nutuk, Atatürk, 1927

[3] = Zülfi Livaneli / 19-03-2010 Vatan gazetesi – Livaneli’ye bu anıyı Ahmet Remzi Bey’in oğlu Dr. Şakir Coşkuner iletti.

YENİÇERİLER VE İSTANBUL YANGINLARI — SANAT TASARIM GAZETESİ

….Nusret Karaca….Sultan 1. Murad zamanında kurulan Yeniçeri Ocağı Kapıkulu Askerleri Piyadeler Sınıfı’nın en önemli askeri gücü idi. Osmanlı Devleti’nin ilk yılları ve yükselme döneminde “Ocak Devlet İçindir” ilkesi duraklama ve gerileme dönemiyle adeta “Devlet Ocak İçindir” ilkesine dönüştü. Devlet yönetimi içinde adeta büyük bir tehdit oluşturan Yeniçeriler Padişah, Sadrazam değişikliklerinde de rol oynamaya başladılar. Her […]

YENİÇERİLER VE İSTANBUL YANGINLARI — SANAT TASARIM GAZETESİ

CEPHEDEN HABER VAR ANKARA’LILAR

Değerli Arkadaşlar, Değerli Dostlar, Değerli Ankaralılar, Çok Değerli Ankara Severler, Yüzyıl önce yaşanmış ve Türkiye’mizin mukadderatının değiştirilmiş olduğu bir döneme ait, Ankara’mızda cereyan etmiş bir olayı sizlere aktarıyorum. Yazı biraz uzun, daha önce sizlere sundum mu hatırlamıyorum ama yine de şu günlerde okumaya değer diyor ve hoşunuza gideceğini, duygulandıracağını sanıyorum.

Biz Ankaralıyız, Ankara’nın yerlisiyiz. Hacıbayram’da doğma büyümeyiz. Ben Mülkiyeyi bitirene dek bu semtte oturdum. Hala gider gelirim. Yine bu semtte yetişen anneannem anlatıyor:

Dinleyelim: Oğlum yıl 1921 annen kucağımda bir yaşında bile değil. Balkan, Çanakkale’den sonra Deden tekrar cephede. Kardeşlerim cephede, dayım cephede. Sakarya’dalar. Bir tek kayınpederim var 97 yaşında. Sivastopol savaşında ayağını yitirmiş. Ankara’da buna Maşatlık’ta (Yahudilerin mezarlığı bugünkü Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin olduğu yerde) bekçilik vermişler. Ben, kucağımda annen ile Hacıbayram’da yalnız kalıyorum. Mahallede birçok insan cepheye giti. Etrafta komşular hep kadın. Birkaç ihtiyar var, o kadar. Doğru dürüst yiyeceğimiz yok. Bir gün “Kuvva” (Kuvvay-i Milliye) geldi ve “Sizi Hisar’a götürecez. Hazırlanın” dendi. Sonra da “Sakarya’da savaş başladı ne olacağı belli değil, Kale daha emniyetli. Hadi bakalım hepiniz oraya” dediler ve bizi Kale’ye naklettiler. Ben, annen için birkaç bez ve yarım çuval unla Kaleye geldim ve oradaki çok eski, bir kısmı yıkık dökük evimize girdim. Birkaç komşuyu da yanıma çağırdım. Başladık Sakarya’dan haber beklemeye. Her gün dua ediyoruz. Sabah erkenden burçlara doğru gidip dipten gelen top seslerini “güm güm” duyuyor, hissediyoruz. (Bu doğru. Bazı mühendis arkadaşlarım bunu teyit ettiler, olabilir dediler) Çok endişeliyiz, çok korkuyoruz. Bize neler olacağını bilmediğimiz gibi cephede kocamı, kardeşlerimi, dayımı çok merak ediyorum.

Kale içinde galiba bine yakın kişi, çoluk çocuk varız. Kuvva zaman zaman gelip ekmek dağıtıyor. Ama aklımız cephede Sakarya’ da. Nasıl olmasın oğlum, Sakarya çözülürse düşman burada. Bizleri asarlar mı keserler mi, erkeklerimizi öldürürler mi ? Camileri, evlerimizi yakar yıkarlar mı? Çok endişeliyiz, çok korkuyoruz. Ben tek başıma ne yapacam bilmiyorum. Geceleri gözüme uyku girmiyor. Komşuların durumu da benden farklı değil. Bir kaç gün sonra bir de baktık ki Kuvva tekrar geldi. Başlarında yine aynı sert kişi. Zabit gibi. Bizleri toplayıp, sert bir eda ile “Hepinizi Kayseri’ye götüreceğiz. Burada kimse kalmayacak. Yanınıza sadece bir çıkın alacaksınız. Buraya (Kale’de saatin önü) altmış kağnı koyuyoruz. Öküzleri bırakıyoruz. Bu öküzleri de Cumartesiye kadar otlatıp, sulayacaksınız. Biz tekrar geleceğiz” deyip çekip gittiler.

Aman oğlum..! Dünya başımıza yıkıldı.Demek ki Yunan geliyor.Ben bir yaşında bir çocukla yad ellerde ne yaparım.? Neylerim? Bu topraklar benim atalarımın toprağı ben buraları nasıl terk ederim. Başımda erkek yok. Belki hepsi şehit düştü. Hep birlikte ağlıyor sızlıyor “Allahım yardım et bize” diye sürekli dua ediyoruz. Yemeden içmeden kesildik. Allahım bu millete acı. Sen bilirsin Allahım, Allahım sen yetiş. “Oğlum, hayatımın en acı günleridir o günler, geceleri uyku yok, yemeden içmeden kesildik, zaten çok kıt azığımız var, başka bir şeyimiz yok,” derken iki gün sonra top sesleri kesildi. Ne oldu ne bitti bilmiyoruz. Cuma günüydü. Burçlardan baktık ki İstasyonun oradan bir toz bulutu kalktı. Dört beş atlı bu yana doğru geliyor. Üç atlı durdu doğru Meclise girdiler.(İlk meclis binası: O zaman Kaleden her taraf kolayca gözüküyor) Üç atlı da Yukarı Yüze doğru gelmeye başladılar. Biz hemen komşulara seslenerek “Aman saatli kapıya koşun, haber var galiba” diye etrafa seslenmeye başladık.

Herkes koşuştu. Biraz sonra üç atlı bir de yanlarında oldukça yapılı bir kadın atın üstünde Kale kapısına geldiler. İçlerinden biri “Atın üstünden gözleri yaşararak hatta ağlamamak için kendini zor tutarak, “Bacılar müjde Sakarya’da cepheyi yardık. Düşman bozuldu. Kaçıyor. Bacılar, müjdeler olsun kurtuldunuz, vatan kurtuluyor, gözünüz aydın. Mustafa Kemal Paşa hepinize selam yolladı. Dualarını eksik etmesinler “dedi…………………..! (Mustafa Kemal, sen nur içinde yat..! ) Aman Yavrım ben hayatımda o günkü kadar sevindiğim bir başka gün hatırlamıyorum. Birbirimizle sevinçten ağlaya ağlaya kucaklaştık. Sevindik… Sevindik… Çok etkili konuşmaları olan doksan yaşındaki İbrahim Hoca bir evin çatısından bizlere seslendi, dualar okudu. Yine çok duygulanıp hem sevindik hem de sevinçten ağladık . O dakikalarda o günlerde galiba her şey değişti. Akşam ellerimizde kandil ve meşaleler Eski Meclisin önüne doğru geldik. Saatlerce şarkılar, marşlar söyleyip zaferi kutladık. kadın kadına eğlendik. (Bu Sahne Kurtuluş dizisinde yer almıştır) Oğlum atlılarla birlikte yapılı, kumral bir atlı kadın da Kale önüne geldi. Ona da ayran ikram ettik. Kal burada dedik. Bize “Bacılar ben Kuvva kolcusuyum. Sakarya’ya giden cephaneleri, kağnıları gözlüyoruz. Ben Ravlı (Akyurt) ile Bitik (Mürted Havaalanı batısı. Zir dolayı) arası devriyeyim. Birazdan görevde olmalıyım, yolda asker arkadaşları gördüm sevincinizi paylaşmak için buraya geldim, sağlıcakla kalın” deyip atını Babaharmanı’na doğru sürüp gözden kayboldu. (Babaharmanı bugünkü Dışkapı, Yıldırım Beyazıt Meydanı’nın olduğu yerdir. Oradaki bir benzinci BP hala Babaharmanı ismini taşır) O mu değil mi bilmiyorum ama o döneme ait (Milli Savunma Bakanlığı arşivi) bir kayıtta İfakat adlı bir kadının Kağnı Bölüğünde ve Ravlı dolaylarında görev aldığını yazar. Kağnı Bölüğü Kurtuluş Savaşımıza bize özgü bir uygulama ve yeniliktir. İnebolu’dan Polatlıya silah ve cephane çekimi ile görevli Kuvvayi Milliye içinde askeri bir birliktir. Anneannem Emire Ünal 29 Eylül 1922’de dedem Hamit Ünal ile buluştu. Uzun yıllar Hacıbayram’da yaşadılar. Namazında, niyazında, mütedeyyin insanlardı.

Anneannem bana iki önemli öğüt bıraktı Oğlum, Kale’de bizle birlikte ağlayan, üzülen Ermeni komşularımız, dostlarımız vardı. Ermenilerin hepsini aynı kefeye koymayın. Oğlum sana vasiyetim: Mustafa Kemal’e sahip çıkın, ona laf söyletmeyin. Kalın sağlıcakla.

22 Nisan 2020 Metin Kazancı

MOLOTOF KOKTEYLİ

Molotof Kokteyli’nin İsmi Nereden Gelmektedir?

Molotof kokteyli ilk defa İspanya İç Savaşında, Sovyet tanklarına karşı kullanılmış olsa da ismi buradan gelmemektedir. Sovyetler Birliği Finlandiya’yı bombalarken Sovyet Dışişleri bakanı Viyaçeslav Molotov bir radyo programında “Biz, aç Fin halkına ekmek ve insani yardım atıyoruz, onları özgürleştirmeye çalışıyoruz” diyerek hem bombalama yapmadıklarını iddia etmiş hem de Finlandiya’ya girmelerini meşrulaştırmıştır.

Bunun üzerine Finlandiyalılar da Sovyet tanklarını etkisiz hale getirmek için buldukları şişelerin içerisine yanıcı madde koyup atmaya başlamışlardır. Bu yanıcı şişeleri tanklara fırlatarak savaşta üstünlük kurmaya başlayan Finler, Sovyet dışişleri bakanı Molotov’a “Biz de sana kokteyl ikram ediyoruz” demişlerdir. Tankları etkisiz hale getiren aslında molotof kokteyli değildir, onları etksizi hale getiren kendi petrol tanklarıdır. Savaş zamanı petrolü çok kısa sürede tanka yüklemek çok önemli bir konuydu. Bu nedenle tankların petrol hazneleri kolay ulaşılabilir yerleydi. Bunu keşfeden Fin’ler molotof kokteyllerini tankların petrol haznelerine fırlatarak dev Sovyet tanklarını etkisiz hale getirmişlerdir. İngilizcesi Molotov Cocktail olan Molotof Kokteyli’nin ismi buradan gelmektedir.

KARANTİNA

Karantina kelimesinin İtalyancadaki ‘40 günlük zaman’ sözünden geldiğini biliyor musunuz?

Birçok kültürde ayrı bir yeri vardır bu sayının.

Tufan 40 gün sürdü,

Mısırdan Çıkış 40 gün sürdü.

Musa Sina da 40 gün tutuldu.

Mesih İsa denenmelere maruz kaldığı çölde tuttuğu Oruç 40 gün sürdü.

Kadınlar doğum yaptıktan sonra 40 gün kadar dinlenmeleri tavsiye edilir.

Gebelik süresi 40 haftadır.

Olgunluk suresi 40 yaştır.

Kırklanmak diye bir deyimimiz vardır. Bebekler için kırkıncı gün özeldir kültürümüzde.

Cenazeler kırkıncı gününde anılır başka kültürlerin etkisiyle.

Kahvenin 40 yıl hatırı vardır.

Bir şeyi 40 kere söylerseniz olur.

Haramilerde 40 kişi olur fedailerde..

3 ler 7 ler 40 lar ..

Kırk yılda bir yaptığınız bir şey de Murphy kanunları girer devreye..

Kılı kırk yardığımız zamanlar vardır . Kırk katır mı ? kırk satır mı? diye sordugumuz zamanlarda..

Kafamızda kırk tilki dolaşır ama kırkının da kuyruğu birbirine değmez. Kırk parasız kalsak da..

Kulpu kırık kırk küp vardır.

Bir grup teolog 40 sayısının değişimi temsil ettiğini düşünmektedir, Kişinin veya kişilerin köklü bir değişiklik yapabilmesi için ihtiyacı olan hazırlık süresi 40 gündür onlara göre.

Kırk ikindi yağmurları ile dünya temizlenir mi mesela ?

Nehirler temizlenir mi?bitki örtüsü büyür, hava kalitesi kirlenmenin azalmasına bağlı olarak artar mı ? yıldızlı gökyüzü havanın kirli olduğu yerlerde dahi görülebilir hale gelir mi ?

İstanbuldan Uludağ’ın görülmesi gibi mesela..

Ne dersiniz ? Ve niye kırk ?

SENİN İÇİN

SENİN İÇİN
bahçelerde kirmizi elma
istersen al istersen alma
aç susuz kal sevgisiz kalma
bir tebessüm et benim için

boğaz içinde panjurlu yali
içine döşemişler ipek hali
penceresine değiyor erik dali
gelip geçtikçe bakarim senin için

yürüyorum yaklaşiyorum sana her adimda
hayalim senle dolu sözlerim senin yadinda
acida olsa yediğim lokma senin tadinda
fincaninda kahve olurum senin için

mevsim kiş lapa lapa yağiyor kar
hava buz kesiyor ama sevgin isitiyor yar
biraz çayim birazda şekerim var
beraber içelim diye demledim senin için

ney’e üflenen nefessin bitmeyen
heryere işlemiş hayalin çikip gitmeyen
içimi isitan ateşsin yanip tütmeyen
boynuna sardiğin şal olurum senin için

başucumda resmin birkez gülmedin
gözüm yollarda niye hala gelmedin
neden bir işik, biraz ümit vermedin
erişemeyeceğin hayalin olurum senin

Mehmet Ali TOPÇU

2016 – Ankara

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ MUSTAFA GÜZELGÖZ

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ MUSTAFA GÜZELGÖZ’ÜN HİKÂYESİ

ÜRGÜP / NEVŞEHİR

”İnsanlar ölür, ölmeyen bir şey varsa Kitaptır” Mustafa GÜZELGÖZ

Mustafa Güzelgöz yeni memur olmuştur, tayini kütüphaneci olarak Tahsin Ağa Kütüphanesi Ürgüp’e çıkar. Yıl 1943. O yıllarda Devlet memurluğu çok saygın bir iş. Herkes kızını Memura vermek ister, Aylığı var, sosyal güvencesi var. Hükümetin adamı. Göreve başlar, kütüphanede heyecanla okurları bekler; birkaç gün geçer, gelen giden yok. Halk ile konuşur, kütüphaneyi anlatır, kitap okumaya çağırır. Kimse gelmez. Durumu üst makamlara bildirir.

Aldığı cevap:

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

Mustafa 23 yaşında gencecik memur, böyle olmaz der düşünür durur. En sonunda aklına bir fikir gelir, hemen eşine söyler. “Deli misin bey?” der eşi, öyle şey olur mu? Ama Mustafa kararlıdır, bir şeyler yapma, işe yarama çabasındadır, ısrarcıdır. Eşi de bunu yakından görünce fikrini kabul eder. Devlet kademelerindeki bütün engelleri tek tek ve güçlükle aşar. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman başımıza bir iş gelmesin. Çalışan da çalışmayan da aynı maaşı alıyor“ zihniyeti vardır.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği Yüksel var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve Eşeği

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Onları da Kütüphaneye çekmek için ne yapabileceğini düşünür ve Dikiş makinası üreticisi Zenith ve Singer’e durumu ve isteğini anlatan mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der.

Olumlu cevap alır. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar. Mustafa azimli ve mutludur, İlan eder ahaliye, Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır.

Erkekler kahvehaneden çıkıp kütüphaneye gelmezler, Mustafa amca kahvehaneye götürür kitapları okusunlar diye. Kütüphaneye Radio bile koyar insanlar gelsin diye.

Bir eşek ile başlayan hizmet serüvenine zaman ile aralarında Katır ve Atların da bulunduğu Kültür filosuna dönüşür.

Bu başarı hikâyesi Ürgüp sınırlarını taşar, Ankara’ya ulaşır. Hatta Amerika’ya kadar gider.1963 yılın da ABD de uluslararası insanlık hizmeti yarışması düzenlenir. Yarışmaya katılması için Mustafa beyin eşekli kütüphanesi içinde davet gönderilir. Davet mektubu Ankara’ya Devlet Planlama Teşkilatına ulaşır. Oradaki bir memurun katkıları ile Mustafa beyin Kütüphanesi resmi evrakları ile Amerika’ya gönderilir. Üç kişilik bir heyet gelir Ürgüp’e ve yerinde inceler Mustafa beyin Kütüphanesini. Bölgedeki insanların yüksek okuryazarlığına şahit olurlar. Bu başarıdan etkilenirler.

Mustafa beyin Kütüphane projesi birinci seçilir. Ödülünü Amerika büyükelçisi getirir takdim eder. Kütüphanesine iki adet Jeep hediye eder. Kültür filosu Motorlu araca kavuşur ve kocaman bir kültür filosu oluşur.

Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz derlermiş.

Yılları böyle emek ve mücadele ile geçirir Mustafa Bey. Bölge İnsanı tarafından, özelliklede köy halkı tarafından çok sevilir. Valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca Bölgede ve köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda, ahalide okuma aşkı yerleşir. Mustafa Amca 2005 yılında vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür Mustafa amcanın vefatına. Kendisine böylesine büyük hizmeti dokunan insanın ismini yaşatmak isterler, karar alırlar Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz

Mustafa Bey Örnek ve Takdirlik bir hizmet yapmıştır Bölge halkına. Halk tarafından çok sevilmiş ve İsmi yaşatılmaktadır. Nice memur, yetkili gelip geçmiştir bölgeden, şehirlerden. Görev yaptığı yerlere yenilik katanlar unutulmamıştır, fakat birçoğunun da ismi bile hatırlanmamaktadır. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir. Yaptığı işin hakkını fazlasıyla verip, halka hizmet hakka hizmettir anlayışı ile hareket eden ve çalışanlar halkı tarafından hiç unutulmayacaklardır.

POSTA PULUNUN TARİHİ

Posta pulunun öyküsü

Pulun olmadığı yıllarda, siviller arasındaki iletişim son derece zor ve pahalıydı. Ya aynı güzergahta yola çıkan bir dostunuz olacaktı, ya özel hizmetkarınız. Ya da göndereceğiniz mektubun yüksek posta ücretini ödeyebilecek dostunuz. Evet, yanlış okumadınız, pulun icadı öncesinde, posta parasını gönderen değil, alıcı ödüyordu. Bunun çok farklı nedenleri var ama en akla yatkın olanı, alıcının bulunarak emanetin teslim edilmesinin son derece zor olduğu yıllarda, verilen hizmet postanın teslim edilmesiyle tamamlanmış oluyor ve karşılığı alıcıdan tahsil ediliyordu. Öyle ya, parayı gönderen verse, kötü niyetli bir ulak için o anda hiçbir şey yapmadan kazanç doğmuş olabilirdi.

Bu sistem tabii ki, ardında son derece büyük zorlukları da beraberinde getiriyor, posta gönderilerindeki çeşitlilik, ağırlık ve para algısındaki farklılıklardan dolayı büyük bir belirsizlik hüküm sürüyormuş. Tarife sistemleri her geçen gün daha zor anlaşılır bir hal almış, paranın ödenmesi anında sık sık anlaşmazlıklar baş göstermiş. Çünkü, alıcıya teslim edilme sırasında istenen ücretler, postanın niteliğine ve alan kişinin sosyal statüsüne göre değişiyormuş. Uzun lafın kısası, inisiyatif tümüyle ulakta, isteyeceği ücret de vicdanının derinliklerindeymiş.

Kısaca anlatayım, pul fikrini ortaya atarak ilk kez pul basılmasını ve kullanımını sağlayan Rowland Hill , günün birinde İngiltere’de bir handa konaklıyormuş. Hana bir postacı gelmiş ve hanın hizmetçisine bir mektup getirmiş. Hizmetçi mektubu evirmiş, çevirmiş, sağına soluna bakmış. Cebinde ödeyecek parası olmadığını söyleyerek zarfı postacıya iade etmiş. O anı izleyen Rowland Hill nezaketle yanlarına yaklaşmış ve gelen postanın parasını ödeyerek almak, hizmetçi bayana mektubu vermek istemiş. Fakat bayan kabul etmemiş, hatta şiddetle karşı çıkmış.

Postacı zarfı alıp gitmiş, biraz zaman geçmiş; Rowland Hill’i almış bir merak. Öyle ya insan çok uzaklardaki nişanlısından gelen mektubu almak istemez mi? Kızı çağırmış ve sorduğu sorularla ağzını aramaya başlamış. Ve fark etmiş ki, ikisi arasındaki diyalogda, daha önceden anlaştıkları şekilde zarfı almaya gerek yokmuş. Çünkü gelen zarfın içi boşmuş ama uzaklardaki nişanlının sağ ve sağlıklı olduğunu anlatıyormuş. Zarfın üzerine konan belli belirsiz küçük işaretler de durumu hakkında bilgi veriyormuş.

Kendisine posta hizmetlerinin ıslahı konusunda yetki verilen sir Rowland Hill, posta ücretinin gönderildiği anda ödenmesinin doğru olacağını işte o anda kararlaştırılmış. Hikaye doğru mudur, böyle bir şey yaşanmış mıdır bilinmiyor ama bilinen bir şey var ki, alıcı ödemeli posta hizmeti vermek aynı zamanda devlet bütçesinde de ciddi bir açığa sebep oluyormuş.

Posta pulunun yaratıcısı olarak bilinen Sir Rowland Hill, 1837 yılında yazdığı “ posta reformunun önemi ve uygulanabilirliği” adlı kitabında pul fikrini ortaya atmış ve posta ücretlerinin alıcı yerine gönderici tarafından ödenmesini vurgulayarak, dönemin kudretli ismi kraliçe Victoria’ya sunmuş. Kitabında, gönderilere belli bir standart getirilmesini ve o güne kadar keyfi olan ücretlendirmenin belli bir tarifeye göre yapılmasını önermiş. 15 Gr ağırlığına kadar olan tüm gönderilerin İngiltere içinde nereye giderse gitsin, 1 Penny olarak sabitlenmesini önermiş.

“Penny Black” olarak bilinen ilk pul, 6 Mayıs 1840’da tedavüle girmiş
Uzatmayayım, hazırlıklar yapılmış, bugün pul koleksiyonerlerini peşinden sürükleyen, üzerinde Kraliçe Victoria’nın resmi bulunan ilk pul 1 Mayıs’ta basılmış, 6 Mayıs 1840 tarihinde de tedavüle çıkmış. Tamamen siyah renk üzerine dantelsiz olarak hazırlanarak tabaka halinde basılan ve makasla kesilerek ayrılan bu pula o günden sonra “Penny Black” ismi verilmiş. Pulun alt köşelerinde yer alan harfler tabaka üzerindeki yerini ifade etmek için kullanılmış. İşte pul koleksiyonculuğu da böylece başlamış. Ortada tek tip pul olsa da, meraklıları harflere göre toplayarak, tabakayı tamamlamaya çalışmışlar.

Pula hayat vererek, dünyanın en büyük iletişim tasarımlarından birini hayata geçiren Rowland Hill, kraliçe tarafından “sir” unvanı ile onurlandırılmış ve 1854 – 1864 yılları arasında İngiltere Posta Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuş

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın