ABD, OSMANLI DEVLETİNE VERGİ ÖDEDİ / ABD’NİN YABANCI DİLDE İMZALADIĞI TEK ANLAŞMA TÜRKÇE

Türkiye-Amerika ilişkileri bilhassa Cumhuriyet tarihinde önemini hep korudu. Amerika, yakın tarihimizdeki birçok hadisede doğrudan ya da dolaylı anlamda müdahil oldu. Bugün stratejik müttefik (!) olduğumuz ABD ile ilişkilerimiz dalgalı bir seyir izliyor.

Osmanlı zamanında ise, 18. yüzyıldan itibaren günümüzün aksine belirleyici ve baskın olan taraf bizdik. İşte o cihanşümul azamet devrinden bir sayfa:

OSMANLI DENİZCİLERİYLE İLK TEMASLAR

Amerika ile bazı Avrupa ülkeleri arasında altın, gümüş vb. değerli maden/eşya taşıyan gemileri ele geçiren Osmanlı Devleti’ne bağlı Türk korsanlar, 17. asırda Amerika’yı daha yakından takip etmeye başladılar.

Boston (Massachusetts) ile Plymouth ve Bristol (İngiltere limanları) arasında işleyen birçok gemi, Osmanlı korsanlarının eline geçmişti. Korsanlar, Amerika’dan gelen 2 gemiyi 1625’de Manş Denizi’nde zapt ettiler. 1678’de Massachusetts’den İngiltere’ye giden, Charlestown limanına bağlı bir gemiye de el koydular.

Amerika, Avrupa ölçülerine göre mütevazı kalan yeni bir denizci devlet olarak 1783 yılından başlayarak denizlerde müstakilen bayrak taşımaya başladı. 

OSMANLI’DA KORSAN: ‘DENİZ CENGÂVERİ’ 

Günümüzde “Korsan” kelimesine, ‘deniz haydudu/teröristi’ gibi olumsuz bir anlam yüklense de, Osmanlı’da tamamen olumlu bir anlamı vardı.

Korsanlık, ‘övünülecek bir sıfat ve meziyet’ olarak görülürken; korsan da, ‘büyük deniz kahramanı’ olarak kabul ediliyordu. Büyük amiraller ve reisler methedilirken, kullanılan sıfatlardan biri de ‘mahir, büyük korsan’ idi. Korsanlıktan gelmeyen denizciler, tam manasıyla denizci sayılmıyorlardı.

Korsan, Osmanlı bahriyesinin (donanmasının) kahraman, cengâver, akıncı bir zümresiydi. Korsan sınıfı, karadaki akıncı sınıfının denizdeki karşılığıydı. Bir anlamda bugünkü deniz komandoları gibi en tehlikeli görevleri korkusuzca yerine getirirlerdi. 

CEZAYİRLİ CENGÂVERLERİN AĞINA DÜŞENLER 

25 Temmuz 1785’te Atlantik’teki Cadiz açıklarında, Boston limanına bağlı Kaptan Isaac Stevens idaresindeki Maria isimli Amerikan bayraklı gemi, Osmanlı’ya bağlı Cezayir korsanları tarafından zapt edildi.

Bir müddet sonra Philadelphia limanına bağlı Kaptan O’Brien idaresindeki Dauphin de aynı akıbete maruz kaldı. 1793 yılı Ekim-Kasım aylarına kadar Türk korsanlar tarafından ele geçirilerek Cezayir’e getirilen toplam gemi sayısı 11’e ulaştı.

1787’de 100 olan Amerikalı esir sayısı, 1794’te 11 geminin 119 kişilik mürettebatıyla 220’yi buldu. 

ABD’NİN VERGİYE BAĞLANMASI! 

Bunun üzerine Amerikan Kongresi, 27 Mart 1794 tarihindeki toplantıda, Osmanlı korsanlarına karşı koyacak güçte harp gemileri imal edilmesi ve satın alınması için Başkan George Washington’a 700 bin dolar civarında harcama yetkisi tanıdı.

Bu sayede, Türk korsanların bitmek bilmeyen saldırılarının bir neticesi olarak Amerikan donanmasının da temelleri atılmış olacaktı.

Fakat Amerika, Osmanlı’nın Cezayir donanmasına bağlı korsanlarla baş edemeyeceğini anlayınca, 5 Eylül 1795’de anlaşma yapmaya mecbur kaldı. 22 maddeden oluşan anlaşmayı, Amerika adına Joseph Donaldson, Osmanlı adına da Cezayir Beylerbeyi (Dayısı) Hasan Paşa imzaladı.

Osmanlı Dayısı Hasan Paşa ile ABD’nin yaptığı anlaşmanın Osmanlıcası ve Latincesi   

Hasan Paşa ile Amerikan Heyetinin görüşmesinin temsili resmi

 Anlaşma gereğince ABD, Cezayir’deki Amerikan vatandaşı esirlerin iadesi; Atlantik ve Akdeniz’deki Birleşik Devletler bayrağını taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında 642.500 dolar ve yılda 12 bin Osmanlı altını (21.600 dolar) ödemeyi kabul etti. Veya bunun değerinde mühimmat ve malzeme vermeyi; yolcular için kişi başına 4000 dolar, kabin görevlileri için 1400 dolar ödemeyi onayladı. 

ABD TARİHİNDEKİ TEK TÜRKÇE ANLAŞMA 

O yıllarda ABD’nin senelik gelirinin 10 milyon dolar dolayında olduğu düşünüldüğünde, ödenecek miktarın bütçeye ne denli ağır bir yük getirdiği kolayca anlaşılacaktır.

Amerikan heyeti anlaşmayı, Amerikan Kongresi’ne sundu; 7 Mart 1796’da kongre tarafından da onaylandı.

 Böylece Amerika, Osmanlı tarafından yıllık vergiye bağlanmış oldu. Tarihinin en ağır haraçlarından birini onaylamak zorunda kaldı.

Anlaşma, iki asırlık Birleşik Amerika tarihinde Türkçe imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi vermeyi tasdik eden tek Amerikan belgesi olarak tarihe geçti.

Yine bu anlaşma, Osmanlı donanmasının güvencesi altında Amerikan bandıralı gemilere, Akdeniz ve Anadolu sahillerinde emniyet içerisinde serbestçe dolaşma ve ticaret yapma imkânını bahşetti. 

 Kaynaklar:

-Gardner Weld Allen, Our Navy and the Barbary Corsairs, 1905, Hamden, CT: Archon Books, 1965, s. 37-38, 47, 57, 65-66.

-Akdes Nimet Kurat, “Berberi Ocakları ile Amerika Birleşik Devletleri Münasebetleri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, c. II, Ankara, 1964, Sayı: 2-3, s. 190 vd.

-Hunter Miller, Treaties of the United States, Washington, 1939, c.1, s. 276-317.

-Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c. 10, İstanbul, 1983, s. 88-89, 105, 117-118.

-İhsan Ilgar, “İlk Türk-Amerikan Ticaret Antlaşması”, Hayat Tarih Mecmuası, Ekim 1969, Sayı: 57, s. 4-7.

Zafer Dergisinden alıntıdır.

ALLAH’IN DİKKATİMİZİ ÇEKTİĞİ MEYVE: ZEYTİN

ALLAH’IN DİKKATİMİZİ ÇEKTİĞİ MEYVE: ZEYTİN

Zeytinin besin değeri ve faydaları

Allah’ın üzerine yemin ettiği meyvelerden biri olan zeytin, Kur’an-ı Kerîm’de altı kez zikrediliyor. Yüce kitabımızda “mubareketin zeytunetin” ifadesiyle zeytinden “bereketli, kutlu, uğurlu, sayısız yarar sağlayan” anlamlarına gelen mübarek bir ağaç olarak bahsedilmekte ve zeytinyağına da dikkat çekilmektedir. 

Başka bir ayette ise zeytin meyvesinin değerli bir katık olduğundan söz edilmektedir: “Tûr-i Sinâ’da yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir.” 

Zeytin ve zeytinyağı, Peygamberimiz (asm) döneminde de önemli gıda maddeleri arasında yer alıyordu. Efendimiz, “Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın. Çünkü o, bereketi bol ve mübarek bir ağacın meyvesinden çıkartılmaktadır” tavsiyesinde bulunmuştur. Son yıllarda yapılan araştırmalar, zeytinin önemli bir sağlık kaynağı olduğunu ortaya koymuştur: 

Zeytinin besin değeri ve faydaları

Zeytinin içeriğindeki A, D, E ve K vitaminlerinin çocuklarda kemik ve diş gelişimine yardımcı olduğu, kalsiyum kaybını engelleyerek kemiklerin güçlenmesine katkı sağladığı, yaşlılarda ise kemik erimesini (osteoporoz) azalttığı yapılan çalışmalardan anlaşılmıştır.

Yapılan bilimsel çalışmalarla zeytinyağının, içerdiği E vitamininin insan hücrelerinin yenilenmesine katkıda bulunarak yaşlanmayı geciktirdiği, beyin fonksiyonları üzerindeki yıpratıcı etkisini azalttığı, cildi güzelleştirdiği ve haricen kullanıldığında saçlara parlak bir görünüm kazandırdığı kanıtlanmıştır. Günde 15-20 zeytin yemek stres ve yorgunluğa iyi gelmekte ve daha sağlıklı yaşam sürmemizi sağlamaktadır.

 Zeytindeki mucizevî madde: oleuropein

Zeytinde buruk, acı ve yakıcı tat hissinden sorumlu olan oleuropein ve tyrozol gibi çok sayıda fenolik bileşikler bulunur. Aslında Allah (cc), zeytinin sağlık üzerideki olumlu etkisini bu fenolik maddelerle vermektedir. Zeytinyağı ve zeytin yaprağı özünün içerdiği ‘oleuropein’; beyin, baş-boyun, akciğer, karaciğer, mesane, prostat ve cilt kanseri ile lösemide koruyucu etkiye sahiptir. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde, sızma zeytinyağının tümörleri küçülttüğüne dair sonuçlar elde edilmiştir. 12 gün boyunca ‘oleuropein’ maddesi verilen farelerde, tümörlerin yüzde 50 oranında küçüldüğü görülmüştür. Araştırmalar; bu madde ile kanserin önlendiğini ortaya koyarken, DNA’nın da hasardan korunduğunu gösteriyor.  

Kalp ve damar sağlığına faydası

Zeytin ve zeytinyağı, içerdikleri yağ asitleriyle kandaki kolesterol oranının kontrol altında tutulmasına sebep olmaktadır. Yani, zeytinyağı, kanda dolaşan LDL adlı zararlı kolesterol düzeyinin azalmasına, aynı zamanda HDL adlı faydalı kolesterol düzeyinin ise yükselmesine vesile olduğu için kalp ve damar hastalarına ilaç olarak tavsiye edilmektedir. Zeytinyağı ayrıca vücut için zaruri ihtiyaç olan omega-6 yağ asidi (linoleik asit) içermektedir. Bundan dolayı, damar sertliği ve şeker hastalığı için önerilmektedir. Zeytin meyvesi içerdiği doymamış yağ asitlerinden dolayı, hem sindirimin hem de bağırsak faaliyetlerine faydalıdır. 

 Zeytin çekirdeği yutulmalı mı?

 Zeytin çekirdeğinin faydalarını hepimiz duymuşuzdur, ancak zeytin çekirdeğinin kullanım şekli ile ilgili olarak karşıt ifadelerin olduğunu da bilmek gerekir.  Zeytin çekirdeği selülozik lif yapısındadır, bu nedenle şimdilik bilinen bilimsel bulgulara göre ne midede ne de ince barsak ve kalın barsakta öğütülemez. Bu sebeple çekirdek, bağırsak sisteminin yapısı dolayısıyla bazı kıvrımlarda peristaltik hareketlerle ilerleyemez hatta bazen darlık bile yapabilir. Ayrıca, zeytin çekirdeğinin iki ucu da sivri olduğundan dolayı bağırsaklarda tahrişe sebep olabilir. Bu nedenle zeytin çekirdeğinin doğrudan yutulması tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Zeytin çekirdeği şifa amaçlı kullanılacaksa; çekirdeğin tüm olarak yutulması yerine öğütülmüş halde ya da eczanelerde satılan ekstreler kullanılabilir. 

Kur’an’da neden zeytin üzerine yemin ediliyor?

Bu konu Risale-i Nur’da özetle şöyle izah edilmektedir: Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinin içinde incir ve zeytinden özel olarak bahsetmesinin sebebi; o iki meyvenin çok faydalı olması ve yaratılışlarında da, dikkat çekici çok nimetlerin bulunmasıdır. Çünki zeytin sosyal hayatta, ticarette, eskiden aydınlatmada ve gıda olarak insanlar için çok önemli olduğu gibi; incir de nokta kadar bir çekirdekte koca incir ağacının programını saklamaktadır. Bu bir hârika kudret mucizesi olduğu gibi; yenmesi, faydaları ve çoğu meyvelerin aksine, uzun süre saklanabilmesi ve daha başka faydalarındaki nimet-i İlahiyeye, ayetteki yemin ile dikkat çekiyor.  Son söz olarak; ayetlerde çeşitli nimetlere dikkat çekilmesinden, insanların, nimetleri görmeye ve kendilerini rızıklandırmasına karşılık Âlemler Rabbini sevmeye ve Ona itaat etmeye davet edildiğini de anlıyoruz.

Prof.Dr. Fatih SATIL

KAYME NEDİR

“KAYME”

Anımsayacaksınız, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi yazarlarımızın kimi romanlarında, köylüler lira yerine “kayme” der.
“Kaç kayme?” ya da “Şu kadar kayme saydım…”
İlk gençlik çağımızda bu yazarları okurken zaman zaman aklıma takılırdı, köylüler neden paraya kayme diyor sorusu?
Bu sözün kökeni, aşağıda resmi görülen ve Sultan Abdülmecid zamanında çıkarılan kâğıt paradır.Tam adı, “Kaime-i Nakdiye-i Mutebere”.
1881 yılında Osmanlı maliyesi iflas edince, bu paralar yürürlükten kaldırılmış, halkın elindeki paralar toplanarak yakılmıştı. Bilindiği gibi, Osmanlının gelir kaynaklarına, alacaklı devletlerden oluşan uluslararası bir haciz örgütü el koymuştu. “Düyun-u Umumiye Teşkilatı.” Bu örgüt yalnızca devletin gelir kaynaklarına el koymakla yetinmedi, uyguladığı para politikasıyla İmparatorluğun iflasını ve parçalanmasını hızlandırdı. Bu işleri yaparken, muhasebesinde Türk eleman çalıştırmıyor, azınlık yurttaşları seçiyordu. Türkler muhasebe öğrensin istenmiyordu.
Cumhuriyet’ten sonra İstanbul Erkek Lisesi yapılan bina da, Düyun-u Umumiye’nin merkez binasıydı.
Necati Gungor

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANI ”İPSİZ RECEP”

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANI İPSİZ RECEP

Ölümünün 88. yılını andığımız Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İpsiz Recep, 1860’lı yılların başında Rize’nin Portakallı Mahallesi’nde dünyaya geldi.

Emirailoğullarından Hüseyin Oğlu Recep olarak anılan İpsiz Recep, Mavna ile Rize-Batum arasında uzun yıllar mal taşımacılığı yaptı. Abdülhamid’e 1905 yılında yapılan suikast sorasında Tiflis’teydi. Taşnaklar’la çatışmaya girdi. Arandığı için Batum’a geçti ve burada fırıncılık işiyle uğraşmaya başladı.

Osmanlı’nın dağılma döneminde vatansever tutum alarak İttihat Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol Cemiyeti ve Kuvayı Milliye teşkilatlarında görev aldı ve buralarda faal eylemlere girdi. Ele avuca sığmaz/söz dinlemez biraz da eli açık olduğu için ona ‘İpsiz Recep’ dendi. Karadeniz’in fırtınaları gibiydi… Milli Mücadelemizin unutulmaz ismi oldu.

MİLLİ MÜCADELE’NİN KAHRAMANI
Bir dönem eşkıyalık bile yaptı. Tuz kaçakçılığı yaparken Ruslara esir düştü. Rus ihtilali sonrası Sibarya’dan kaçarak yurda geldi. 1918 yılında Rize’nin kurtuluşuna öncülük eden ekibin içinde oldu.

Geçim için gemi taşımacılığı da yaptı. Almanya’da bulunan İttihat ve Terakki lideri Talat Paşa’nın talimatıyla, Milli Mücadele’ye katıldı. Rize’deki İttihat ve Terakki Temsilcisi Mataracı Mehmet Efendi de Mustafa Kemal Paşa’nın müfreze kurma talimatını getirdi.

O da bölgeden topladığı bir grup vatanseverle Adapazarı, Karasu-Kefken hattında mücadele vermeye başladı. Artık gizli Karakol Cemiyeti’nin fedaisiydi… Gerilla eylemleriyle Rum ve Ermeni çetelerine aman vermedi.

Onları dağıttı. Ankara’nın geçiş güzergâhının güvenliğini sağladı. İngiliz ve Yunan ordusuna da akınlar düzenledi. Oluşturduğu müfrezeye İpsiz Recep Müfrezesi ismi verildi. Rütbesi ise Milis Yüzbaşıydı…

Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılığını, 3. kuşak torunu Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emin Gürses, silah arkadaşı Çekmişin Bayram Ali’den şöyle aktarır: “Karasu’da iken Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği telgrafları yanındaki birine yüksek sesle okutturur ve telgraf okunurken ayağa kalkıp dinlerlermiş.” (Aydınlık, 2 Kasım 2008, s.52.)

RUM ÇETECİ ANDON’U ÖLDÜRDÜ
Recep Reis, İstanbul bölgesinde de faaliyetlerde bulundu. Özelikle Andon Çetesi’ne karşı yaptığı baskınlar meşhurdur.

Çetesini de dağıttı. Bu baskından sonra Recep Reis hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Ancak onu kolay kolay ele geçiremediler. Recep Reis’in önemli bir görevi de İstanbul-Ankara arasında silah kaçakçılığıydı.

Özellikle Sakarya Savaşı öncesi mavnalarla Karadeniz’de silah kaçakçılığı yaparken çıkan bir fırtınada çok sayıda silah arkadaşını kaybetti. Az daha kendisi de boğuluyordu. Alemdar gemisini de başarılı bir operasyonla kaçırarak kurtarmıştı. Daha nice düşman gemisini Karadeniz’de kaçırdı. Millicilere verdi… Gözü pekliğiyle direnişçilere hep güven verdi. Düşmana ise korku…

Düzenli orduya geçişte ise disiplinli davranarak, Milli Ordu’ya katıldı ve 8 Mayıs 1921 günü 41. Alay’ın 3. Taburu’nu teşkil etti. Bu dönemde müfrezesi bin 200’e ulaşmıştı.

Kâzım ve Ali Fuat Paşaların emrinde görev yaptı. Sakarya Savaşı’nda birliği kahramanca savaştı. Süngülerinin olmadığı ve mermilerinin bittiği yerde, bellerindeki eğri bıçaklarla vuruştular. Emice çatışmalarda yaralandı. Büyük Taarruz’a birliği katıldı; ancak kendisi yaralı olduğu için katılamadı.

Milli Mücadele’nin zaferle neticelenmesi üzerine Sakarya Karasu’daki evine çekilen İpsiz Recep, bağlanan 250 liralık gazilik maaşını da Tayyare Cemiyeti’ne bağışlayarak sade hayat sürdü.

Verilen arazinin ise 6 dönümünü bırakıp gerisini ihtiyacı olanlara dağıttı. İstiklâl Madalyası ise en büyük gururu oldu. Atatürk tarafından da Ankara’da kabul edildi. Siyasete katılma isteğini ise “Tilkinin pazarda işi yoktur!” diyerek geri çevirdi. Milli Mücadele’nin kahraman ‘Emice’sini 11 Haziran 1928 günü Sakarya Karasu’da 68 yaşında kaybettik. Mezarı yıllar sonra anıtmezara dönüştürüldü.

(Mümin Yıldıztaş, İpsiz Recep ‘Emice’, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2009.) 

İRLANDA’LILARIN SAVAŞI

İRLANDA’LILARIN SAVAŞI
İngiliz ordusuna karşı bir savaşta yaralanan nişanlısının silahıyla ateş eden bir kadının 1972’de İrlanda’da çekilen bir fotoğrafı.
Kadın, yaralı nişanlısını araba ile güvenli bir yere taşıdıktan sonra İngiliz askerleri ile sonuna kadar savaştı ve öldürüldü.
İngiliz Tabur komutanı, bir kadınla savaşmış olduklarını öğrendiğinde, askerlere kadının bedenine dokunmamalarını emretti ve İrlandalıların onu gömmesine izin verdi.
İngiliz komutanın dudaklarından şu sözler dökülür:
“Bizler, bizi umursamayan bir kraliçeyi savunuyoruz. Oysa bu kadın sevgilisini ve ülkesini umursuyor.”

İrlanda basını fotoğrafı İrlanda’daki Kadınlar Günü için seçti ve şu cümleyi yazdı:
“Günün birinde güçlü bir kadını sevmekten korkma. Çünkü zamanı gelince o senin tek ordun olacak…

İRLANDA

İRLANDA
Tatil için İrlanda’ya geldim ve Millet meclisini ziyarete gittim.

Ve millet meclisinde Atatürk’e minnet anıtı vardı, çok şaşırdım!

Girişler 55€, sıraya girdim, pasaportumu hazırladım o esnada kapıda çok insan birikti ve polis bana içeri girebilirsiniz dedi. Bende ödemeyi çıkışta yapacağımızı düşündüm.

Birkaç saat geçtikten sonra çıkışa yöneldik ve borcumuz ne kadar diye sordum.

Polis elini uzattı ve “Türkiye pasaportuna sahip dostlarımızın borcu yok, Kemal Atatürk borcunuzu ödedi” dedi.

Nasıl bir zekadır ki, sayesinde 81 yıl sonra bile dış politikasının etkisini ve itibarını görüyoruz.

Huzurlar içinde uyusun, sizlerle paylaşmak istedim yaşadığım gururu… (Astrofizikçi Prof. Dr. Fehmi Ekmekçi’nin İrlanda anısı)

TOHUMLARIN TATİHSEL YOLCULUĞU

TOHUMLARIN TARİHTEKİ YOLCULUĞU

Orta Asya’da yaşayan Türk’ler, uzun süre göçebe olarak yaşarken, başlangıçta evcilleştirdikleri hayvanları beslemek amacıyla, tarım yapmaya başlamışlar.
İlk olarak da buğday ekmişler, daha sonra arpa, bakla ve mercimek ekip biçmeye başlamışlardır. Beslenmelerinde en temel besin maddesi ise buğday olmuştur.
*Buğdayın ana vatanı Mezopotamya’dır. Tarih öncesi dönemlerde, Suriye, Mısır ve Çin’de ekilmiştir.
*Arpa, tarihin en eski dönemlerinde Mezopotamya’da, daha sonra Mısır’da, Hindistan ve sonrasında Çin’de ekilmiştir.
*Yulaf, eski zamanlardan beri kültür bitkisi olarak tanınmış, ilk olarak Avrupa’da kültüre girdiği sanılmaktadır.
*Mısırın ana vatanı Meksika olduğu sanılmakta ve çok sayıda çeşitleri vardır. Mısır çok eski zamanlarda tüm Amerikaya yayılmıştır. İspanyolların, Amerika’ya çıkışından sonra mısır bitkisi, Asya ve Avrupa’ya kadar gelmiştir.
*Pirinç m.ö. 2.800 yıl öncesinde Çin’de ekilmiş olup daha sonra Hindistan’da üretilmeye başlamıştır. Çin efsanesine göre pirinç, ‘’açlığın eşiğine gelen insanlığı kurtaran bir bitkidir. Endonezya ve Hindçini adaları boyunca uzanan coğrafyada ise pirinç zarif ve bakire bir kız’’ olarak resmedilmektedir.
*Kara Buğdayın ana vatanı Doğu Asya’dır.
*Patates, 16.yüzyılda Amerika’dan, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya getirilmiş oradan da tüm dünyaya yayılmıştır.
*Şeker pancarı 19. Yüzyılda Orta Avrupa’dan tüm Avrupa’ya, sonra da dünyaya yayılmıştır.
*Şeker kamışının ana vatanı Ön Asya’dır, buradan Çine ve daha sonra Batıya doğru yayılmıştır.
*Ayçiçeğinin ana vatanı Meksika, hardal ve susamın ana vatanı ise Hindistan’dır.
*Keten, liflerinden yararlanmak amacıyla, Mısır ve Ön Asya’da yetiştirilmiştir.
*Zeytinin ana vatanı Batı Asya (Güneydoğu Anadolu)’dur.
*Yer fıstığının ana vatanı, Brezilya’dır.
*Pamuk Afrika’nın tropik bölgelerinde ortaya çıkmıştır.
*Elma ve armutun ana vatanı, Afrika tropik bölgeleridir.
*Erik, Güneybatı Sibirya, Kiraz Avrupa, Vişne Türkiye, Şeftali ise Çin’de ortaya çıkıp dünyaya yayılmıştır.
*Kayısının ana vatanı Türkistan ve Moğolistan’dır.
*Portakal, limon ve Turunçun ana vatanı Güney Asya’dır.
*Turunç, Güney Asyadan, Akdeniz Bölgesine ise Araplar tarafından getirilmiştir.
*Mandalina da, yine Güney Asya’dan Akdeniz’e gelmiştir.
*Fındık, ceviz ve incirin ana vatanı, Ön Asyadır.
*İncir ve Badem, Akdeniz bölgesine tarihin ilk dönemlerinde getirilmiştir.
*Kestane ve Hurmanın kaynağı Batı Asyadır.
*Asma, tüm dünyaya Kafkasya’dan yayılmıştır.
*Çileğin asıl kökeni Şili ve Virjinya, Dağ çileğinin ana vatanı ise Avrupa’dır.
*Soğan en eski zamanlardan beri, Ön Asya, Mısır, Hindistan ve Doğu Asya’da ekilmiştir.
*Domatesin ana vatanı Peru olup, Avrupalılar tarafından, Avrupa’ya getirilmiştir.
*Kahvenin ana vatanı Afrika, çayın Hindistan ve Çindir.
*Baharatların hemen hepsinin, tropik bölgelere ait olduğu bilinmektedir.
Tohumların bu tarihi yolculuğunu öğrenince, yediğimiz her sebzenin, bitkinin ve meyvenin hayatta kalmak için, bize kadar ulaşmak için nasıl mücadele verdiğini, gözü doymayan insanlığın hırslarına, savaşlara ve yağmalara rağmen nasıl yaşama tutunduğunu görüyoruz.
Tohumların nasıl asırlardır, dünyanın her yerine yayıldığını, insanlığın hayatta kalması için her bir tohumun ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlamalıyız.
İşte bu yüzden her ülke bir diğerine muhtaçtır. Bu yüzden her bir tohum, yetiştiği toprakların bağımsızlık simgesidir.
Ülkemizin özellikle de buğdayın ana vatanı olması bizim için çok büyük bir şanstır. Her bir buğday tanesini yaşatmak ise, Türk çiftçisinin görevidir.
Doğanın şartlarına karşı dayanıksız olan küresel şirketlerin tohumlarının da yerel tohumlara ihtiyacı vardır. Şirketlerin yapmak istediği ise bu yerel çeşitliliği köylünün, üreten çiftçinin elinden almak ve küçük üreticiyi bitirmektir.
Küçük üretici biterse, tohum biter.
Tohum biterse, toprak biter,
Bunların hepsi biterse insanlık biter.
Atalarımızın yoklukla, zorlukla, emekle, mücadeleyle korudukları Yerel tohumlara her zamankinden daha çok sahip çıkmak zorundayız…

Yararlanılan kaynak// Prof.Dr. Gürol Ergin ”Çağlar Boyunca Tarım İnsan Toplum ”

Hazırlayan : Ebru Oğuzhan Yeter

ÇANAKKALE SAVAŞININ KAHRAMAN HEMŞİRESİ SAFİYE HÜSEYİN

 Dr. Besim Ömer’in (Akalın) kurduğu Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin (Kızılay), İstanbullu kadınlar için 1911 yılında açtığı hemşirelik ve ebelik kursundan mezun olan ilk hasta bakıcılardan biri de Safiye Hüseyin (1881-1964) idi. 

Safiye Hüseyin’in, üzerinde Çanakkale Harp, Hilâl-i Ahmer, Kızılhaç Madalyaları ve Şefkat Nişanı da bulunan bir fotoğrafı

MESLEK HAYATI VE BAŞARILARI

Türkiye’de modern hemşireliğin öncüsü olarak kabul edilen Safiye Hüseyin (Elbi), meslek aşkıyla dolu şefkat abidesi bir Osmanlı hanımefendisiydi.

Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezinin kurucuları arasında yer aldı. İstanbullu hanımların fahri olarak Çanakkale ve diğer cephelerde hemşirelik yapmalarına öncülük etti. 

Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından savaş yıllarında yardım amaçlı hazırlanan kartpostallardan biri 

Balkan ve Çanakkale Savaşlarında gönüllü hasta bakıcılık yaptı. Çanakkale Savaşı’nda Reşit Paşa Hastane Gemisi’nde baş hasta bakıcı olarak görev aldı.

Burada, yüzlerce Mehmetçik’in yarasını bir anne şefkatiyle sardı. Çanakkale’nin kahraman hemşirelerinden biri olarak adını tarihe yazdırdı.

Hemşireliği tutkuyla eda eden Safiye Hanım’a, cephedeki üstün hizmetlerinden dolayı Çanakkale Harp Madalyası verildi. Ayrıca Hilâl-i Ahmer Madalyası, Kızılhaç Madalyası, Florence Nightingale Madalyası, Şefkat Nişanı, Kızılay Onur Belgesi ve Kırmızı Şeritli Harp Madalyası ile de onurlandırıldı.

8 Temmuz 1964’de İstanbul Vakıf Gureba Hastanesi’nde vefat etti; Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi. 

100 liralık Hilâl-i Ahmer İane (Yardım) Makbuzu 

ORTAK LİSAN: ANNE!

Safiye Hüseyin, Çanakkale Savaşı sonrası verdiği bir mülakatta, insanın hissiyatını doruk noktaya çıkaran bir hatırasından şöyle söz etmişti:

Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm. Hemen hepsi de aynı kelimeyi sayıklayarak, “Anne! Anne!” diyerek öldüler.

Vapurda cepheden topladığımız muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, İngilizler ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleriyle ekseriya tek bir kelime sayıklıyordu:

“Anne!..” 

İlk Osmanlı hemşirelerinden Safiye Hüseyin’in başka bir resmi

BEKİR ÇAVUŞ’UN HİKÂYESİ

Safiye Hüseyin aynı zamanda savaş anılarını anlatan ilk hemşirelerimizdendi. Hatıraları, sonraki yıllarda muhtelif yerlerde neşredildi.

Yüzlerce yaralı Mehmetçik’in, gözlerinin önünde şehitliğe yürüyüşüne şahit olmuştu. Bekir Çavuş isimli Mehmetçik’in kolları arasında can vermesi, hayatı boyunca unutamadığı hadiselerin başında geliyordu.

İşte onun yürek burkan, göz yaşartıcı hikâyesi ve şehitlik ufkuna yükselişi: 

Hilâl-i Ahmer’in, Safiye Hüseyin gibi şefkat kahramanı hemşirelerinin savaştaki hizmetlerini anlatan kartpostalı

Ağır yaralı bir şekilde hastaneye getirilen Bekir Çavuş’un bir ayağı kangren olmuştu. Öteki ayağını da ameliyat masasında kaybetmişti.

Durumu fevkalade kritikti. Çok kan kaybediyordu. Ölmesi an meselesiydi. Fakat beklenmedik olaylar meydana geliyordu. Bunlardan biri, Safiye Hanım’ın anlatımıyla şöyle gelişmişti:

O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:

– Başhemşire! Başhemşire! Hani ayağını ameliyat ettiğimiz ağır yaralı yok mu? Kendisine bir hâl geldi hemşire. Tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor, diye bağırıyordu.

Hemen koştum. Bekir Çavuş ayağa kalkmıştı. Yanına gittim. Bileğinden tuttum; müthiş ateşi vardı.

– Aman Bekir Çavuş! Ne yapıyorsun? Bu hâl ile ayağa kalkılır mı, dedim.

Bekir Çavuş kendisini kaybetmiş bir hâlde şöyle dedi:

– Aman, ne diyorsun? Yüzbaşım seslendi. Emri yerine getirmem lazım. Tabii kalkacağım… 

Fedakâr bir hemşireyi siperde yaralı Mehmetçik’e yardım ederken resmeden çarpıcı bir kartpostal 

SAFİYE HEMŞİRE’NİN GÖRDÜĞÜ HAL

Kahraman Mehmetçik, ölüme kanat çırparken bile vazife şuuru ve mesuliyet duygusuyla hareket ediyor, komutanının emrini yerine getirebilmenin kaygısını yaşıyordu.

Bir ara Bekir Çavuş’un yüzüne birkaç su damlası düştü. Başını kaldırıp baktığında, Safiye Hanım’ın ağladığını gördü.

Kendi halini unuttu, hasta bakıcıyı teselli etmeye koyuldu. Son can havliyle şu ibret verici vasiyeti dile getirdi:

– Kulun kul için ağlayacağı zaman değildir… Beni bu kutsal topraklardan ayırmayın, gömüleceksem buraya gömün! 

https://www.zaferdergisi.com/assets/uploads/images/48-i-c-Yarali-bir-Canakkale-gazisi-sefkat-ve-ihtimamla-bakim-gorurken.png

Yaralı bir Çanakkale gazisi, şefkat ve ihtimamla bakım görürken 

‘EMRİ YAPAMADIM KOMUTANIM!’

Safiye Hüseyin, Bekir Çavuş’un sabaha kadar başında bekledi.

Bu yiğit askerin, şehit olacağı ana kadar Kuran-ı Kerîm’den ezberindeki ayetleri okuduğuna şahit oldu.

Bekir Çavuş, sabahın alaca karanlığında ruhunu teslim edene değin devamlı olarak annesini ve yavuklusunu sayıkladı.

Bir de komutanının emrini diline virt etti:

– Emri yapamadım! Emri yapamadım!

Allah (cc) tüm şehit ve gazilerimize gani gani rahmet eylesin, ruhları şâd olsun! (Âmin) 

Kaynakça:

1. Şefika Kurnaz, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını, Ankara, 1991.

2. S. Karal Akgün, Murat Uluğtekin, Hilâl-i Ahmer’den Kızılay’a, 1. Kitap, Ankara, 2002.

3. “Türk Hemşireliğinin Çok Büyük Kaybı; Safiye Hüseyin Elbi’nin Kendi Kalemi ile Hayat Hikâyesi”, Kızılay Dergisi, Ağustos, 1964, Sayı: 16.

4. Aziz Kalyan, Çanakkale İçinde Vurdular Beni, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, 1975.

5. Burçak Evren, “İlk Kadın Hemşiremiz Safiye Hüseyin”, Tombak Antika Kültürü Koleksiyon ve Sanat dergisi, 2000, Sayı: 31.

6. Mehmet Karayaman, “İlk Türk Hemşirelerinden Safiye Hüseyin Elbi’nin Hayatı ve Hatıraları”, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, İstanbul, 2012.

İsmail Çolak

Tarihçi/Araştırmacı

BİLİNÇ ALTI

MUTLAKA OKUMALISIN !

1- Bilinçaltınızda her sorunun cevabı vardır.Uykuya dalmadan önce bilinçaltına ” Sabah altıda kalkacağım” emrini verirseniz sizi tam saatinde uyandıracaktır.

2- Her gece yatarken kendi kendinize söylediğiniz olumlu ifadeler sağlığınızın ve yaşantınızın kusursuz olması yönünde olsun; bilinçaltınız Bu ifadeyi buyruk olarak algılayıp buyruğunuzu yerine getirecektir.

3- Bir kitap ya da harika bir tiyatro eseri yazmak, fevkalâde bir konuşma yapmak istiyorsanız, bu fikri sevgiyle hissederek bilinçaltınıza iletin;o da size istediğiniz karşılığı verecektir.

4- Asla “bunu yapamam” ya da “şunun olması imkânsız” gibi sözler söylemeyin. Bilinçaltınız bunu yalın anlamlarıyla alacak ve bu düşüncelerden dolayı yapmak istediğiniz şey için yeteneğiniz olmadığını kabul edecektir.

5- Size zarar verecek ya da canınızı yakacak şeyler düşünmeyin. Çünkü neye inanırsanız onunla karşılaşacaksınız.

6- En doğru şekilde düşünüp hissetmeye başlarsanız huzurlu bir zihne sahip olmanız kaçınılmaz olur. Bilinçaltınız, zihninizden geçirip doğru olduğunu iddia ettiğiniz her şeyi kabul edecek ve size bunu yaşatacaktır.

7- Bilinciniz kapıdaki bekçidir. En önemli işlevi bilinçaltını, yanlış izlenimlerden korumaktır. İyi şeylerin olabileceğini ve şu anda olmakta olduğunu düşünmeyi her zaman tercih edin.

AVRUPA’DA MATBAA VE TEKNOLOJİ DÜŞMANLIĞI

AVRUPA’DA MATBAA VE TEKNOLOJİ DÜŞMANLIĞI!

Alman Johannes Gutenberg ve 1455’de kurduğu matbaa

Kasım 2018 sayısında, Osmanlı’nın bilim ve teknolojide ilerlemesini gerektiği ölçüde sürdürememesinde, yıllarca dillere pelesenk edilen “matbaanın geç geldiği” ve “Batı’nın gerisinde kaldığı için yıkıldığı” lafazanlıklarını inceleyip, ters yüz edilen veya unutturulan tarihi hakikatleri gün yüzüne çıkarmaya çalışmıştık.

Bu sayıda, konuya daha da farklı bir açıdan bakacak ve ezberleri bozmaya çalışacağız: Özellikle matbaa gibi teknolojik icat ve aletlere karşı Batı’da yöneticiler, din adamları, esnaf, işçi ve toplum kesimlerinin gösterdiği şaşırtıcı tepki, hatta düşmanlığı masaya yatıracağız. 

OSMANLI’DA HATTATLAR, MÜSTENSİHLER VE MÜZEHHİBLER

Osmanlı’da hattatlar (yazıcılar), müstensihler (kopyacılar), müzehhipler (süsleyiciler) ve mücellitler (ciltçiler), meslek ve geçimlerini kaybetmek kaygısı ve korkusuyla, matbaanın gelmesine haklı olarak biraz direnmişlerdi.

17-18. yüzyıllarda İstanbul’u ziyaret eden birçok Batılı gözlemci de, matbaanın yaygın biçimde kullanılmamasının esas nedenini, hattatların direnişiyle izah etmişlerdi. 1660’lı yılların başında İngilizlerin İstanbul büyükelçiliğinde sekreter olarak çalışan Paul Ricaut, 1668’de bastırdığı kitabında, Osmanlı Devleti’nin hattatların çıkarlarını korumasını gerçek neden olarak zikretmişti.

1679-1680 ve 1692’de İstanbul’da bulunan İtalyan asıllı Kont Marsigli, 1727’de İstanbul’da 90 bin hattatın bulunduğunu söylemektedir ki, yarısı, çeyreği bile doğru kabul edilse, yine de büyük bir rakamdır. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, ciltçiler, divitçiler ve diğer esnafın baskısı da resmî devlet matbaasının gecikmesinde etkili olmuştur.

Bu gerçeği,1787’de İsveç’in İstanbul Sefiri Mouradgea d’Ohsson da tasdik etmişti:Yazma kitapların alım satımının, sayısız hattat ortaya çıkardığını, bunların devamlı surette kitap istinsahı (kopyalayıp çoğaltma) ile meşgul olduklarını, sahaf denilen pek çok kitapçı dükkânının doğduğunu, bunların devletin bütün şehirleriyle ticaret yaptıklarını, ayrıca müstakil gezici esnafın, hanları, konakları, şehrin mahallelerini gezerek kitap sattıklarını, yazma eserlerin çokluğu ve matbaanın kurulmasıyla müstensihlerin birdenbire dilenecek hale gelecekleri korkusunun, Osmanlı’da matbaacılığın gecikmesinin en büyük sebebi olduğunu yazmıştı.

Avrupa matbaalarında basılan kitapların Osmanlı sınırları içinde satışına izin verildiğine dair Sultan III. Murad’ın 1588’de neşrettiği ferman (Nasiruddin Tusi’nin, “Tahrîru Usûlü’l-Hendese” adlı geometri kitabının giriş kısmında basılmıştır)

İbrahim Müteferrika’nın matbaa kurmak ve dini eserler dışında eser basmak için hazırladığı arzuhal. 

Fakat Müteferrika matbaayı kurarken, dini ilimlere ait kitapları basmayıp, bu alandaki eserlerin yazımını hattatlara bırakması, geçimlerini sağlayacak geniş bir sahanın kendilerine kalmasından ötürü hattatlar ve tabii öteki zanaatkârlardan gelmesi beklenen daha büyük tepkileri dizginlemişti.

1884’de II. Abdülhamid tarafından açılan Kütüphane-i Umumi Osmani. 

BATI MATBAAYI TEPKİYLE KARŞILADI

Ülkemizde yıllardır kitap basmanın dine aykırı olduğu iddiasıyla, Osmanlı ulemasının matbaaya karşı çıktığına dair yanlış bilgi yayıldı. Hâlbuki Orlin Sabev, ulemanın matbaa düşmanı olmadığını şöyle hükme bağlamıştı: “Birçok ulema mensubu gerek Batıda basılan Arapça kitapları, gerek Müteferrika baskılarını evlerinde bulundurur, başta Şeyhülislam olmak üzere önde gelen âlimler de gerek neşriyat projelerinde, gerek tashihlerde Müteferrika’ya yardımcı olurlardı.”

Matbaanın caiz olmadığını ileri süren bazı âlimlerin çıkmış olması mümkün; fakat unutmayalım ki, aynı hâdise Avrupa’da da yaşandı. Modern matbaanın anavatanı olan Avrupa’da bile kurulması ve baskıya geçmesi büyük tepkilere yol açtı:

Avrupa’da modern mekanik matbaanın kurulmasına öncülük eden Johannes Gutenberg

Gutenberg’in matbaasında bastığı ilk kitaplardan biri

Gutenberg ve matbaasıyla ilgili Avrupa kaynaklarında yer alan bir tasvir. 

Papa Alexsandre VI, 1501’de ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emrettiği gibi, Fransız Kralı II. Henry de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etti.

Jacob Burckhadt’ın, “İtalya’da Rönesans Kültürü” adlı eserinde zikrettiği üzere Urbino hükümdarı Federigo, “Basılmış bir kitap sahibi olmaktan utanç duyduğunu” belirtmişti.

Bundan başka İspanya’da Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabelle, ülkenin farklı yerlerinden toplattıkları, Arapça ve İbranice basma ve yazma eserlerden oluşan dev yığınları yakmaktan büyük zevk aldılar.

Aynı şekilde birçok Avrupalı hâkim, İncil’e muhalif diye matbaayı şehirlerine sokmadılar.

İngiltere’deki Hereford Katedrali’nde bulunan 18. yüzyıla ait Zincirli Kütüphane

Zincirli Kütüphane’de Ortaçağ’dan kalma 227 yazma (toplam 500) eser yer alıyor

Zincirli Kütüphane Avrupa’nın bir dönem kitaba-ilme karşı duyduğu bağnazlık ve düşmanlığı simgeliyor. 

1476’da İngiltere Westminster’de ilk matbaayı kuran William Caxton, ilk eserini basması üzerine rahiplerin tepkisiyle karşılaştı ve dinsizlikle itham edildi. Aynı devirde idareciler, matbaacılığa karşı daima düşmanca tutum takındılar. 

William Caxton

William Caxton ve kurduğu matbaayı anlatan İngilizce bir tanıtım. 

Dahası 16-17. yüzyıl Avrupa’sında dahi basım, ancak birkaç sanatkâr ailenin desteklemesi sonucunda, büyük baskılara ve güçlüklere göğüs gerilerek yapılabildi.

Fransa’da sayıları hızla artan matbaacılar, Paris Parlamentosuna şikâyet edildiler. Yakalananlar hapse atıldılar ve bastıkları kitaplar müsadere edildi, yani el konuldu. Tedbirleri bir adım ileriye götüren parlamento, matbaaları kapattırdı.

Batı’da matbaaya başlangıçta karşı çıkıldığına dair Svend Dahl’in, 1968’de New York’da yayımlanan “History of the book” isimli kitabında tafsilat mevcuttur. 

Svend Dahl’in “History of the book” isimli kitabının iç kapağı.

SANAYİ AVRUPA’SINDA TEKNOLOJİ DÜŞMANLIĞI!

Öte yandan 1800-1804 arasında Fransa’da ipek dokuyan makineli (jakarlı) tezgâhı icat eden Joseph-Marie Charles Jacquard, Lyons’lu işçilerin öfke ve kinini kazandı. Fransa, ülkesinde binlerce dokuma tezgâhı bulunmasından dolayı korkuya kapıldı. İşçiler, Jacquard’a karşı birleşerek Place des Terreaux meydanında büyük bir miting tertiplediler; “geçimlerinden mahrum edeceği endişesinden” ötürü icat edilen makinenin tahrip edilmesi yönünde karar aldılar. 1801’de Jacquard’ın sergi tezgâhını tahrip ettiler. Tepkiler, Jacquard’ın ölümüne, 1834’e kadar sürdü. Üstelik bu tarihlerde Avrupa Sanayi İnkılabını yaşamaya devam ediyordu.

Joseph-Marie Charles Jacquard

İngiltere’deki Bilim ve Endüstri Müzesi’nde sergilenen Jacquard’ın Jakarlı Tezgâhı. 

Çok daha ilginci, Sanayi İnkılabına ev sahipliği yapan İngiltere’de ise, 1808’de dantel makinesini icat eden ve 1809’da patentini alan John Heatcoat’ın, Loughborough’daki fabrikası ve içerisindeki 55 dantel çerçevesi, elle dantel ören işçiler tarafından, “kazançlarına engel olduğu” gerekçesiyle 1816’da yakıldı. Kral Bench, hasar sebebiyle 10,000 sterlin tazminat ödemek zorunda kaldı.  

John Heathcoat

Heathcoat ve yaptığı danteli gösteren bir tasvir. 

RAKAMLARIN DİLİYLE MATBAA GERÇEĞİ

Osmanlı’ya matbaanın geç girdiğini iddia edenler, şu önemli noktayı gözden kaçırıyorlar: 1494 yılı itibarıyla dünyada 14 ülkede, toplam 30 merkezde matbaa kurulmuş; bu sayı 1728 yılı itibariyle Osmanlı ile birlikte 22 ülke, 89 merkeze yükselmiştir.

1494 yılına kadar matbaaya sahip olan ülkeler ve matbaa sayıları şöyleydi: Almanya 5, İtalya 7, İsviçre 2, Çekoslovakya 1, Fransa 2, Macaristan 1, Belçika 1, Polonya 1, İspanya 1, İngiltere 5, Avusturya 1, Danimarka 1, İsveç 1, Portekiz 1’dir.

1728 yılında bu ülkelere, ABD, Hindistan, Çin, Meksika, Romanya, Litvanya, Rusya ve (resmen) Osmanlı dâhil olmuştur. Üstelik 1728’de, dünyadaki 89 matbaa merkezinin 37’si Osmanlı sınırları içindeydi. (O. Ersoy: 51-53) 

HÜKÜM

Avrupa’da matbaa ve diğer teknolojik gelişmelere karşı oluşan bu sert tepkilere bakıldığında, aslında Osmanlı’nın matbaaya geçişinin sanıldığı kadar tepki ve sıkıntı doğurmadığı, iddiaların abartılı ve art niyetli olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Kaynakça:

1. Paul Ricaut, Türklerin Siyasi Düsturları, Tercüme: Reşat Uzmen, Ad Yayıncılık, İstanbul, 1996, s.45.

2. Signore conte di Marsigli, Stato militare dell’Impero Ottomanno incremento e decremento del medesimo/L’Etat militaire de l’Empire Ottoman, ses progres et sa decadence, Haga/Amsterdam, 1732, s.40.

3. Mouradgea d’Ohsson, 1170 Yıl Önce İstanbul’da Umumi Kütüphaneleri, Tercüme: Şahap Nazmi Coşkunlar, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, c.6, sayı: 3, 1957, s.54.

4. Orlin Sabev, İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726-1746), Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2006, s.43.

5. İmre Karacson, “İbrahim Müteferrika”, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, c.1, Sayı: 3, İstanbul, 1328/1910.

6. Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV Yayınları, Ankara, 1995, s.56, 59.

7. Server İskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Devlet Basımevi, İstanbul, 1939, s.7.

8. Hüseyin Gazi Topdemir, İbrahim Müteferrika ve Türk Matbaacılığı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s.27-39.

9. İsmet Binark, Türkiye’ye Matbaanın Geç Girişinin Sosyal-Psikolojik Sebepleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, c.26, sayı: 1, 1977, s.23- 47.

10. İsmet Binark, Eski Kitapçılık Sanatımız, Ankara, 1975, s.58-83.

11. http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/31/matbaa-osmanliya-ne-zaman-geldi/ Erişim: 04.11.2018

12. Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, Tercüme: Ziyad Ebüzziya, İstanbul, 1982, s.119

13. Osman Ersoy, Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve İlk Basılan Kitaplar, DTCF Yayınları, Ankara, 1959, s.51-53.

14. Hasan R. Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, c.1, Yenilik Basımevi, İstanbul, 1970, s.34-35.

15.https://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&sl=en&u=https://wikivisually.com/wiki/Joseph_Marie_Jacquard&prev=search Erişim: 04.11.2018

16.https://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&sl=en&u=https://www.gracesguide.co.uk/John_Heathcoat&prev=search Erişim: 04.11.2018

Alıntıdır.

BALKAN’LARDAN GÖÇ EDENLER TÜRK’MÜDÜR!!! MERAK EDENLER ÖĞRENSİN DİYE!!!


Karamanoğlu Beyliği Yörük Türkleridir. Moğollar 1222 yılında Orta Asya da Özbekistan ve Türkmenistan’ı işgal etmişti. Anadoluda ise o zaman Büyük Selçuklu Devleti bulunuyordu. Oğuzların avşar boyuna ait olan Karamanoğlu Beyliği 1228 yılında Moğol baskısından dolayı Anadoluya göç etmişler. Karamanoğlu Beyi Hacı Bektaşi Veli’nin müritlerindendir. Nuri sufi dir.anadoluya ulaşınca Büyük Selçuklu Beyi Alaattin Keykubat Karamanoğlu Beyliğini Karaman ilinin Toros dağlarının içinde bulunan Ermenek ilçesine yerleştirmiş. 1242 yılında vahşi Moğollar Anadoluya ulaşmış ve Büyük Selçuklu Devleti’ni savaşta yenip zayıf hale getirmiş. Selçuklu Devleti zayıflayınca Anadolu’daki Türkler on beylik haline dönüşmüş. Bu beylikler

  1. Karamanoğlu Beyliği
  2. Kadir Burhanettin Beyliği
  3. Eşrefoğulları Beyliği
  4. Aydınoğulları Beyliği
  5. İnançoğulları Beyliği
  6. Alaiye Beyliği
  7. Tacettinoğulları Beyliği
  8. Çobanoğulları Beyliği
  9. Dulkadiroğlu Beyliği
  10. Ramazanoğulları Beyliğidir.
    Osmanlı Beyliği 1289 – 1300 yıllarında Eskişehir Sögütte kurulmuştur. Selçuklu Devleti 1300 yılında çöktü. Osmanlılar batıda Bizans toprağı olan Bilecik, Bursayı alarak batıda ilerlemeye devam etti. Daha sonra geriye dönerek Anadolu’daki Karamanoğlu Beyliği dışındaki Beylikleri teker teker savaşarak topraklarına kattı.
    Anadolu’da en kuvvetli beylik olar Karamanoğlu Beyliğini topraklarına katmak için aralıklı olarak 100 yıl savaşmıştır. 1277 yılında Karamanoğlu Beyliği Moğollar ve Selçuklular savaş yaparak onları yenmiştir. Karamanoğlu Beyliği Konyayı alarak Türkçenin Anadoluya yerleşmesine neden olmuştur.
    Çünkü o yıllarda Anadoluda Farsca, Arapça gibi dillerde konuşuluyordu, Karamanoğlu Beyi Mehmet Bey Konyayı aldıktan sonra Anadoluda Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye emir yayınlamıştır. Osmanlılar 1374 yılında Balkanlara ulaşmış ve Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu almasıyla çok güçlenmiştir.
    Fatih Sultan Mehmet Anadoluda bulunan Karamanoğlu Beyliğiyle 1466 savaş yaparak yenmiştir.
    Fatih Sultan Mehmet oğlu Cem Sultanı Karamana yollayarak 1466-1486 Karamanoğlu Beyliğinin başına geçmiştir. 20 yıl içerisinde Karamanoğlu Beyliğini tamamen bitirmek için Karamanoğlu Beyliği halkını Balkanlara göç ettirmişler ve yerleştirmişlerdir.
    Bugünkü Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan. Böylelikle Balkanlar Türk yurdu olmuştur.
    Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Karamanoğlu Yörük Türklerindendir. Dedesi Hafız Ahmet Efendi Karamanoğlu Beyliğinden Yunanistan’nın Manastır vilayeti Kocacık Nahiyesine yerleşen Yörük Türklerindendir.
    Annesi ise Aydınoğulları Yörük Türklerindendir. 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu Ruslarla savaş yapmış, Plevne savaşın komutanı Gazi Osman Paşa bu savaşta galip durumundayken; İstanbul da Sarayda ihtilal yapılmış ve Padişah Abdülaziz tahtan indirilmiştir.
    Bu kargaşadan dolayı Gazi Osman Paşaya yiyecek ve cephane yeterince ulaşamamıştır ve Gazi Osman Paşa yenilmiştir. Ruslar, Bulgar milisleri birlikte İstanbul Yeşil Köye kadar ulaşmıştır.
    Rus ordusunun önünde 1 milyon iki yüz bin Türk İstanbul’a ulaşmak için göç etmiştir. Göç eden dört yüz bin Türk yollarda soğuktan ve açlıktan ölmüştür. Berlin antlaşmasıyla Ruslar geri çekilmiş ve Bulgaristan’ın yarısına muhtariyet verilmiştir, Dış işleri Osmanlı tarafından iç işleri ise Bulgarlar tarafından yürütülecektir. 1902’ye kadar göç ve Türk direnişi devam etti. 1912-1914 Balkan Savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu Balkanları tamamen kaybetmiştir. Balkanlarda milyonlarca Türk kalmıştır. Cumhuriyet döneminde1926 Yılında Mubadele Olmuş ve Yunanıstan ve Balkanlardan Türk Halkıyla Gayri Müslümler Değiştirilmiş daha sonraki yıllarda devam etmiştir.1938,1950,1968,1979,1989 yılları arasında bir milyon Türk Anadolu’ya gelmiştir. Halen milyonlarca Türk Balkanlarda yaşamaktadır. Balkan Türklerinin kökeni Karamanoğlu Beyliğinin Yörük Türkleridir.

Alıntı
İsmail Atak

DOLAR’IN İMPARATORLUĞU

DOLAR’IN İMPARATORLUĞU

Adına “Dolar’ın İmparatorluğu” da denilebilen bu yazıyı okuyun fırsatınız olursa.

Amerikan halkının İngiltere’ye karşı isyanı 1776 yılına kadar sürdü. Bu isyan sırasında İngiliz Bankerler isyancıları finanse ediyordu. Karşılığında “Amerikan Parasını Basma Hakkını” talep ediyorlardı.

Başarılı oldular. Amerikan kurucu ataları, İngiliz bankerlere Dolar basma hakkı tanıdılar.

1776 yılında Amerika, İngiliz Kralından kurtuldu. Fakat, daha büyük bir felaketin yakasına yapıştığını 1865 yılına kadar fark edemedi.

1865 yılında iç savaşı sona erdiren Lincoln, savaş giderleri gerekçesiyle bankerlerin elinden dolar basma hakkını devlete geri aldı.

Amerikan Devleti, Başkan Lincoln döneminde ilk defa dolar basabildi. Fakat uzun sürmedi. Abraham Lincoln suikaste kurban gitti.

Lincoln ölünce eski düzene geri dönüldü. Bankerler dolar basmaya devam ettiler. Daha sonra gelen başkanlar ile bankerlerin başı dertteydi.

Sonunda orta yol bulundu. 1913 yılında FED adlı banka kuruldu. Amerikan dolarını basma hakkı FED’e verildi.

Ancak FED ortaklarının tamamı banker ailelerinden oluşuyor. FED adındaki bankada, Amerikan Devletinin hissesi dahi yok.

Bankerler Amerika’yı 12 bölgeye bölüp pay etmişlerdi. Bölgeleri temsilen adına guvernör denilen bankacılar FED yönetimine girdiler. Her biri kendi bölgesinde Merkez Bankası Şubesi olarak işlev görüyor. Amerikan Devleti FED Başkanını tayin ediyor.

Bu tayin işlemi de komedi. Bankerler kimi isterse, o tayin ediliyor. FED Amerikan Dolarını basıyor. Merkez Bankası olarak görev yapıyor.

Bankerler iki kere Avrupa’yı kana buladıktan sonra, 1944’te Bretton Woods Anlaşması ile Doları Dünya Parası olarak kabul ettirdiler.

Bu anlaşma ile bir dolar karşılığında 0,888 gr altın olduğu var sayıldı. Katılımcı 48 ülke paralarını Dolara göre tarif ettiler. Böylece dövize
bağlı para sistemi ortaya çıktı.

Herkes memnun idi. Zira, Dolar karşılığında altın var sayılıyordu. Dolaylı olarak altına bağlı para sistemi devam ediyordu.

1960 yılında Başkan J.F. Kennedy, Amerikan Hazinesinin Doları bankerlerden borç almasına karşı çıktı. 1110 sayılı kanun teklifi ile bankerlerin para basma hakkını devlete devredilmesini talep etti. Fakat suikaste uğradı.

Halk Kennedy’leri seviyordu. Yerine R. Kennedy hazırlanıyordu. Fakat o da suikaste uğradı.

Kennedy’nin yerine geçen Başkan Yardımcısı Johnson’un ilk işi 1110 yasayı kadük etmek oldu. Bankerler dolar basmaya devam ettiler.

Bankerler devleti borçlandırmak amacıyla Amerikayı savaşa soktular. Kore ve Vietnam Savaşı, Amerikan Devletinin giderlerini artırıyordu.

Sam Amca, bankerlerden borç alarak savaşı finanse ediyordu.

Amerikalı ölüyor, Amerikalı öldürüyor, ama işin tuhaf tarafı; ne için bu işlere bulaştıklarını dahi bilmiyordu.

1965 yılında Fransa’nın ünlü Devlet Başkanı General De Gaulle, eldeki altından daha çok dolar basıldığını fark etti.

General De Gaulle, Amerika’dan elindeki Dolar karşılığında altın talep etmeye başladı. Bu tartışma, 1972 yılına kadar devam etti.

Başkan Nixon, 1972 yılında Doların altın karşılığını kaldırdı. Dolar karşılıksız kağıt paraya dönüştü.

Fransa’nın sesini kesmek için SDR (Special Driving Right=Özel Cekme Hakkı) adında, devletler arasında geçerli bir para icat ettiler.

Bu para; Dolar, Mark, Yen, Sterlin ve Fransız Frankı’nın belli oranları ile katılımından oluşuyordu. 2002 yılında SDR içerisindeki Frank ve Markın yerini Euro aldı. 2016 yılında Çin Parası da SDR’lere ilave edildi.

Günümüzde uluslararası rezervlerin %4’ünü SDR’ler oluşturuyor. Dolar egemen para olmaya devam ediyor.

1972 yılından beri kağıttan kule dolar, karşılıksız para olarak bankerler tarafından basılıyor.

Dolar dünya parası olarak iş görüyor. Amerikalı ve diğer ülke vatandaşları doları Amerikan Devleti’nin parası zannediyor.

13 aileden oluşan. sayıları bini bile geçmeyen bu bankerler, karşılıksız olarak bastıkları kağıt para Dolar ile dünyayı idare ediyorlar.

Bunun adına da dünyada “Dolar İmparatorluğu” deniliyor.

AMERİKA’YA DİKİLEN İLK İSLAM SANCAĞI

Cenovalı denizci Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de Amerika’ya gerçekleştirdiği keşfin, ‘ilk keşif’ olup olmadığı, tarihin uzun yıllardır en çok tartışılan konularındandır. Yapılan son bilimsel araştırmalar neticesinde elde edilen bilgi ve bulgular gösteriyor ki, Müslümanlar, Kolomb’dan asırlar önce yeni kıtayı keşfetmiş ve buraya yerleşmiş.

Cenovalı denizci Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de Amerika’ya gerçekleştirdiği keşfin, ‘ilk keşif’ olup olmadığı, tarihin uzun yıllardır en çok tartışılan konularındandır.

Yapılan son bilimsel araştırmalar neticesinde elde edilen bilgi ve bulgular gösteriyor ki, Müslümanlar, Kolomb’dan asırlar önce yeni kıtayı keşfetmiş ve buraya yerleşmiş.

İşte Kolomb’un keşfinin, Batılıların uydurduğu ve dayattığı büyük bir yalan olduğunu ispatlayan yeni deliller: 

ABD’li Bilim Adamlarının Çalışmaları

Son yıllarda Harvard Üniversitesi’nden Prof. Barry Fell, Dr. Leo Wiener, Doç. Ivan G. Van Sertima, Dr. Abdullah Hakim Quick ile Howard Üniversitesi’nden Dr. Süleyman Nyang gibi bilim adamları ve arkeologların ortaya koyduğu yeni çalışmalarda yer verilen belgeler ve kalıntılar, Amerika’daki İslam-Müslüman varlığına ilişkin bilgi, kanaat ve ezberleri alt üst etmiştir.

Aynı zamanda ABD Bilim Sanat Akademisi üyesi olan Barry Fell’in (1917-1994), “Saga America” (Efsane Amerika) isimli çalışmasındaki bilgiler gösteriyor ki Müslümanlar, daha Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinden itibaren Amerika’ya ulaşmıştır. 

İlk Müslümanlardan Kalan İzler

Prof. Barry Fell, Prof. Robert F. Heizer ve Prof. Martin A. Baumhoff’un yaptıkları arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular sonucunda ABD’nin Nevada, Colorado, New Mexico ve Indiana eyaletlerinde 7. ve 8. yüzyıllarda açılmış Müslüman okulları olduğu; burada İslam’ın ve bilimin, özellikle denizciliğin okutulduğu bir okulun varlığı ortaya çıkmıştır. 

Batı Amerika’nın el değmemiş bölgelerinde kayalar üzerinde bulunan yazılar, çizimler ve tablolar, Müslümanların o zamanlar ilk ve orta düzeyde bir eğitim sistemini uyguladıklarının kalıntıları durumundadır.  

Kalıntılardaki Kutsal Yazılar

1787’de Massachussets eyaletine bağlı Boston’daki yol çalışmaları sırasında, üzerinde “Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resulullah” yazan, 9. ve 10. yüzyıllara ait Semerkand dirhemleri bulunmuştur.

Nevada’daki kazılarda ise, kayalar üzerinde kûfî harflerle yazılmış “Allah’ın adıyla” ve “Muhammed Nebiyallah” ibarelerine rastlanmıştır.

Amerika ve Afrika’da değişik dönemlerde yapılan arkeolojik kazılar neticesinde ele geçen ve Hz. Muhammed’in (sav) adının yazılı olduğu yazılar arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Gün yüzüne çıkarılan bu kalıntılar Kaliforniya Üniversitesi’nde korunmaktadır.

Bütün bu bilgi ve bulgular, Müslümanların daha Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinden itibaren Amerika’ya ulaştığını ve burada yaşadığını göstermektedir. Yani Batılıların yalanlarından birisi de Kolomb’un Amerika’yı keşfidir

Geçen ay Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’ya gerçekleştirdiği keşfin ilk olmadığını; son yapılan ilmi araştırmalarda ortaya çıkan bilgi ve bulguların, Müslümanların daha 7-8. yüzyıllarda burayı keşfedip yerleştiklerini, geride bıraktıkları kalıntılardan hareketle dikkatlerinize sunmuştuk. Keşif hadisesinin hakikatini keşfetme serüvenimizi bu sayıda da sürdürüyoruz. 

Kolomb’un Anılarındaki ‘Siyah Adamlar’

Kristof Kolomb’a, ikinci yolculuğu sırasında Espanola’daki (Haiti) yerliler, kendisinden önce adaya gelen siyah insanlardan bahsetmişlerdir. Delil olarak da Afrikalı Müslümanların bıraktığı mızrakları göstermişlerdir.  

Bu dönemde ABD’de yaşayan Müslümanlar, bugünkü Iroquois, Algonquin, Anasazi, Hohokam ve Olmec yerli kabileleri olarak tanınmaktadır. 

Kolomb’un Gördüğü Cami Kalıntısı

Dahası Kolomb, Küba’nın kuzeydoğu kıyısındaki Cibara civarında yelken açarken güzel bir dağın üzerinde bir cami gördüğünü 21 Ekim 1492 tarihinde kayıtlarına geçirmiştir.

Hakikaten de daha sonraları yapılan araştırmalar neticesinde Küba, Meksika, Teksas ve Nevada’da minarelerinde Kuran ayetleri bulunan cami kalıntılarına rastlanmıştır. 

Kolomb’un Esas Keşfi: Almayzar 

Kristof Kolomb, 1498’de Güney Amerika’daki yerlilerin simetrik örülmüş “Almayzar” olarak adlandırılan pamuklu ve renkli mendillerden de söz etmiştir. 

Kolomb daha sonra, bu mendillerin aslında Gine’deki başörtülere ve bel kuşaklarına renk, stil ve kullanım olarak çok benzediğini fark etmiştir. 

Almayzar, Arapça örtü, önlük veya etek anlamına geliyor. “Moors” diye tanınan ve 8. yüzyılda İspanya’yı fetheden Arap ve Berberi kökenli Kuzey Afrika halkının yerel giysisi olarak bilinmektedir.

Kolomb, yerli evli bayanların pamuklu çamaşırlar giydiğini görmüş ve “namus” kavramını nereden öğrendiklerine şaşırdığını yazmıştır. 

Bulunan Sığınaklar Arabistan’dakilerle Aynı!

Ayrıca Araştırmacı Arkeolog Jamia Simpson, 1894 yılı sonunda New Jersey’den başlayıp New York’un kuzeyine kadar devam eden araştırmalarında, orman içlerinde yapılmış 300’e yakın sığınma yeri bulmuştur.

Simpson, bunların, Arabistan’ın güneyindeki Jabal Agabih’teki yapılarla aynı olduğunu tespit etmiştir. Kayaların yanında Endülüs Müslümanlarına ait muskalara da rastlamıştır.  

İlk bahseden Birunî…

Amerika kıtasından 1000 yıllarında bahseden ilk defa ilim adamı Birunî’dir (973-1051)Eserlerinde, Hind ve Atlas Okyanuslarının ötesinde büyük kara parçaları bulunması gerektiğini belirterek, Japonya’yla birlikte Amerika’nın varlığından da söz etmiştir. Avrupa ile Asya arasında bir ‘okyanus’un var olduğunu ve ortasında da bir ‘kıta’ olabileceğini iddia etmiştir. 

11. Yüzyılda yaptığı haritada, bu okyanusa dair bulgulara yer vermiştir. Eserleri üzerinde yapılan çalışmalarda, varlığından bahsettiği okyanusun Atlas Okyanusu; büyük kara parçasının da “Kuzey Amerika” olduğu ortaya çıkarılmıştır. (Günay Tümer, ‘Birunî’, DİA, c.6, s.214; Zeki Velidi Togan, ‘Birunî’, MEB, İA, c.2, s.642; Birunî’nin Denizler Haritası, Berlin Devlet Kütüphanesi, No: 5666.)

Kaynakça: 

1. Barry Fell, 1983. Saga America, A Startling New Theory on the Old World Settlement of America before Columbus, Times Book, 1980.

2. Salih Yücel, “Islam and Muslims in America before Columbus”, Fountainmagazine, Issue 58/April-June 2007.

3. Kristof Kolomb, Seyir Defterleri, Keşif Yolculukları Günlüğü, Çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları, İstanbul, 1999.

4. Muhammed Hamidullah, “Kristof Kolomb’dan Önce Müslümanların Amerika’yı Keşfi”, İlk İslam Devleti (Makaleler), Çeviren: İ.Süreyya Sırma, İstanbul, 1992.

5. Mauricio Obregon, The Columbus Papers, The Barcelona Letter of 1493, The Landfall Controversy and The Indian Guides, New York, 1991, McMillan Co.

6. Salvatore Michael Trento, The Search for Lost America, Toronto, 1978, Penguin Books

Alıntıdır.

SONU MUTLU BİR HİKAYE

SARI KURDELELER

Olay 60-70 li yıllarda Amerika ‘da geçer.Ben bunu henüz siyah-beyaz televizyon yayına geçmeden RADYO dan öğrenmiştim.Bizim nesil radyocudur ve farklıdır.Engellere direndiği kadar romantikdir de…Nostaljik takılmayı aşk şarkıları dinlemeyi daha çok sever.YELLOW RİBBON diye bir müzik parçası meşhur olmuş ve sık sık çalınmaya başlamıştı radyoda.Proğramı hazırlayan kişi bunun hikayesini de anlatmıştı .Şöyle :

Adam uzun yıllar hapiste yatmıştır.Çıkmadan bir hafta kala karısına mektup yazar. Uzun yıllar hapiste yattığını ve artık cezasının bittiği için 1 hafta sonra çıkacağını ve tekrar evine dönmek istediğini anlatır.Ama karısının onu tekrar kabul edip etmeyeceğini bilmemektedir.Eğer kendisini kabul etmek istemezse haklı olduğunu belirtir.Kendisinin onu ilk günkü gibi sevdiğini söyler.Kaldığı köyün çok yakınından şehirler arası yol geçmektedir.Hatta kocaman bir ağaç vardır yolun kenarında.Eğer karısı onu hala seviyorsa,eve dönmesini istiyorsa yol kenarındaki kocaman ağacın görülebilecek bir dalına sarı kurdele bağlamasını ister.Otobüsle o yoldan geçecek ve sarı kurdeleyi görürse otobürten inip eve doğru yürüyecektir.Ama görmezse inmeyip yoluna devam edecek ,başka bir şehirde kendine hayat kurup orada yaşayacaktır.

Adam şehirler arası otobüse biner.Yolda giderken yanındaki ile sı arkadaş olur.Muhatabı konuşkan birisi olduğu için hikayesini ona da anlatır.Öyle ki adam bunu tüm yolculara duyurur.Herkesi tatlı bir mutluluk havası sarar.Saatler sonra adamın köyüne yaklaşırlar .Son bir dönemeci dönünce bahsedilen ağacı göreceklerdir tüm otobüstekiler.Heyecan ve güzel temenniler tavan yapmıştır adeta.Herkes yerinden kalkmış tek bir noktayı görmek üzere odaklanmışlardır. Otobüs bir hayli yavaşlamıştır.Ağaç görüldüğünde herkes gözleriyle bütün dalları tarayacak ve tek kurdeleyi arayacaktır.40 kişiye yakın insanın aynı anda bakmasıyla kurdelenin görülmeme şansı olmayacaktır.Hemen herkes sevinç çığlıkları atmaya hazırlanmaktadır. Ve yavaşça giden otobüs son dönemeci döner ve az ileride haşmetli gövdesiyle bahsi geçen ağaç gözükür….

VE…ağacın bir dalında değil tüm dallarına bağlanmış binlerce sarı kurdele vardır…

Alıntıdır

ACILARIN KÜÇÜK HANIM EFENDİSİ

ACILARIN KÜÇÜK
HANIMEFENDİSİ

Ne yaparsan yap, kaderin önüne geçemiyorsun…
Tatlı başlayan hayatlar…
Ne yazık ki, bazen acı bitiyor…
Genç Cumhuriyet’in peş peşe sergilediği…
Büyüme hamleleri arasında gözlerini başkentte açtı…
Babası Gazi Çiftliği’nde ziraat mühendisiydi…
Annesi “bebeği gamzeli olsun” diye…
Her gün üç öğün “ayva” yiyordu…
Belki inanmayacaksınız ama…
Kara kaşlı, kara gözlü o kız bebek…
Gerçekten “gamzeli” dünyaya geldi…
Yaradan, bonus olarak…
Dudağının sol yanına O’na çok yakışan bir de “ben” kondurmuştu…
Sinemaya meraklı anne…
O güzel bebeğe “maşallah” çeken herkese…
“Benim kızım film yıldızı olacak” diyordu…
Anne Refet Hanım’ın duaları kabul oldu…
—-
O minik kız…
Daha dört yaşındayken artistleri taklit etmeye başladı…
Çünkü, annesi o yaşta kızını sinemaya götürüyordu…
Ortaokulu bitirirken…
Babasının onca itirazına rağmen…
Annesi, o güzeller güzeli kızını…
“Artist Dergisi”nin açtığı yarışmaya soktu…
16 yaşındaki gamzeli kız…
Onca yarışmacı arasında birinci olmuştu…
Ne ilginç rastlantıdır ki…
Ayhan Işık da o yarışmada…
Erkekler dalında kral seçilmişti…
Takvimler 1952 yılını gösteriyordu…
Jüride Yeşilçam’ın istikbal vaat eden yönetmeni Faruk Kenç vardı…
Yarışmanın birincisi gamzeli kıza…
İlk gördüğü gün abayı yakmıştı…
O güzelliği ile baş döndüren kızın da gönlü yakışıklı yönetmene düşmüştü…
“Biz evlenmeye karar verdik!” dedikleri gün…
Kız okula veda etti…
Öylesine acele evlendiler ki…
Gamzeli, gelinlik bile giyememişti…
Aralarında 26 yaş vardı…
Bu ayrıntı…
Küçük gelinin umurunda bile değildi…
—-
Yeşilçam’ın “yanağı benli” güzeli…
18’inde evlendi; 19’unda anne oldu…
Yönetmen kocası, “Aldır bebeği, yoksa oyunculuğun biter!” dedi…
Kıyamadı yavrusuna…
Kürtaja karşı çıktı…
Kendisi gibi güzeller güzeli bir kız bebek dünyaya getirdi…
Sanki…
Bundan sonra kendisinin…
Hiç ama hiç gülemeyeceğini hissetmiş gibi…
Yavrusuna “Gül…” adını koydu!
—-
1950’li yılların ilk dilimlerinde…
Gamzeli Güzeli, kimseler tutamadı…
Yeşilçam’ın adeta “tanrıçası” olmuştu…
1955 ila 1965 arasında…
Sadece Zeki Müren’le…
Altı filmde başrolü paylaştı…
Hasılat rekorlarıyla birlikte…
İzdihamdan sinemaların kapıları da kırılıyordu…
—-


Ama en çok Ayhan Işık’la oynadı…
En az 20 filmde birlikte oldular…
1960’lı yıllarda…
Türkiye’nin şahane bir “yıldızları birbirine yakıştırma” huyu vardı…
Vatandaşın yarısı…
Gamzeli Güzeli, Ayhan Işık’ın yanında…
Diğer yarısı da…
Sarışın aktör Göksel Arsoy’un kolunda görmek istiyordu…
Ancaaak…
En güzel, en kalıcı rolü ise…
Ömrü boyunca adıyla özdeşleşen…
“Küçük Hanımefendi” oldu…
Ve o…
Zengin babanın burnu havada şımarık güzel kızı rolü…
Bi’daha hafızalardan hiç silinmedi…
Hatırlayın…
58 yıl önce çekilen “Küçükhanım Avrupa’da” filmi…
Hala…
Nasıl da keyifle seyrediliyor!


—-
Çok güzeldi…
Oyun gücü, Allah vergisiydi…
Gamzeleri şahaneydi ve…
Yanağında bir “ben”i vardı…
O “ben”, sanki alameti farika’ydı…
—-
Güzel günler geride kalıyor…
Evde işler kötüye gidiyordu…
Faruk Kenç’ten ayrıldı…
Dört yıllk evlilik, tek celsede sona erdi…
—-
Başaramadığı bi’şi daha vardı…
Kızı doğduktan sonra aldığı kiloları veremedi…
Acil zayıflaması gerekiyordu…
O tarihte…
Eczanelerde yasal olarak satılan…
Zayıflama haplarını içmeye başladı…
İşte o gün…
Dönüşü olmayan bir yola girdi…
Zayıflama hapları ne yazık ki…
İçenlere geçici bir mutluluk hali veriyordu…
Gidişat hiç de iyi değildi…
—-
Her şeye rağmen…
Yeşilçam’ın Gamzeli Güzeli…
1960’lı yıllara hızlı girdi…
Şanslıydı…
O günlerin yıldızlar dünyasındaki çekici erkeklerinden…
Senarist ve yapımcı Özdemir Birsel’e vuruldu…
Hemen evlendiler…
Film teklifleri üst üste geliyordu…
Balayına bile çıkamadılar…
Bir kaç yıl sonra…
Oğlu Aydın’ı kucağına aldı…
—-
Gelgelelim…
Bir türlü zayıflayamıyordu…
Bir an önce kilo verebilmek için…
Takviye amaçlı…
Başka zayıflama hapları kullanmaya başladı…
Kullandığı ilaçların yan etkisiyle…
Sinir sistemi allak bullak oldu…


—-
70’lerde sinemada seks furyası başlayınca…
Sahneye çıkmaya karar verdi…
Zeki Müren’den ders aldı…
Çakıl Gazinosu’nda sahneye çıkacaktı…
Ve ne oldu biliyor musunuz?
Genel provada seslendireceği şarkıları unuttu!
O gün şarkıcılık hevesi sona erdi…
Dertlerin sıraya girdiği o günlerde…
Yaşadıkları yetmezmiş gibi…
Kocası iflas etti…
Evine icra geldi…
Şişli’deki Fransız Hastanesi’ne kaldırdılar…
O güzel kadına…
Milyonların sevgilisine…
Deli muamelesi yaptılar…
O gece bir kutu uyku hapı içti…
Sessizce ölmek istiyordu…
Zor kurtardılar…
—-
Taburcu olduktan sonra…
Kendini eve kapattı…
Zayıflama hapını kullanmayı bıraktığı için…
120 kiloya çıktı!
20 yıllık kariyerine 78 film sığdırdı…
1972’de oynadığı “Gecekondu Rüzgarı” son filmi oldu…
Bi’daha kameraların karşısına geçmedi / geçemedi…
Yönetmenlerin, “Motor” diye seslenmesine hasret kaldı…
Kalp yetmezliğinden vefat ettiğinde…
59 yaşındaydı!
—-
Belgin Doruk…
Türk Sineması’nın gerçek “Küçük Hanımefendi”siydi…
En çok “hastalanmak”tan korkardı; korktuğu başına geldi…
En çok “yaşama sevincini kaybetmek”ten koktuğunu söylerdi… Korktuğu başına geldi…
Mehmet Karabel.

Sanatçının oynadığı filmler şöyle:
1952’de “Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi”, “Kanlı Çiftlik”,
1953’te “Köroğlu/Türkan Sultan”, “Öldüren Şehir”,
1954 “Çalsın Sazlar, Oynasın Kızlar”,
1955’te “Kader”, “Son Beste”, “Ölüm Korkusu”,
1957’de Mahşere Kadar”, “Çileli Bülbül”, “Lejyon Dönüşü”, “Çölde Bir İstanbul Kızı Şermin”,
1958’de “Daha Çekecek miyim?”, “Beraber Ölelim”, “Hayat Cehennemi”,
1959’da “Kederli Yıllar”, “True Romance”, 1959 Annemi Arıyorum”, “Binnaz Binnaz”, “Kırık Plak”, “Ömrümün Tek Gecesi”, “Ölmeyen Aşk”,
1960’ta “Ayşecik Şeytan Çekici”, “Gece Kuşu”, “Kanlı Firar”, “Satın Alınan Adam”, “İlk Aşk”, “Yeşil Köşkün Lambası”,
1961’de “Aşkın Saati Gelince”, “Bir Demet Yasemen”, “Düğün Alayı”, “Kızıl Vazo”, “Bir Yaz Yağmuru”, “Tatlı Günah”, “Zavallı Necdet”, “Özleyiş”,
1962’de “Bülbül Yuvası”, “Küçük Hanımefendi”, “Aşka Karşı Gelinmez”, “Daima Kalbimdesin”,
1963’te Akdeniz Şarkısı”, “Gönül Avcısı”, “Aşk Tomurcukları”, “Bahçevan”, “Kadınlar Hep Aynıdır”,
1964’te “Bitirimsin Hanım Abla”, “Duvarların Ötesi”, “Evcilik Oyunu”, “Aşk ve Kin”, “Şoförler Kralı”, “Suçlular Aramızda”, “İstanbul Kaldırımları”,
1965’te “Bir Gönül Oyunu”, “Hep O Şarkı”, “Kırık Hayatlar”, “Satılık Kalb”, “Sayılı Dakikalar”, “Yasak Cennet”, “Şoförün Kızı”, “Toprağın Kanı”,
1966’da “Bozuk Düzen”, “Allahaısmarladık Yavrum”, “Sevgilim Bir Artistti”, “Toprağın Kanı”, “Güzel Bir Gün İçin”,
1968’de “Atlı Karınca Dönüyor”, “Kanlı Nigar”, “Yıkılan Gurur”, “İstanbul’da Cümbüş Var” ve “İstanbul’u Sevmiyorum”, 1969’da “Şahane İntikam”, “Ayşecik Yuvanın Bekçileri”,
1970’te “Küçük Hanımın Şoförü”, “Gönül Meyhanesi”, “Pamuk Prenses ve 7 Cüceler”,
1973’te “Gecekondu Rüzgarı”


https://youtu.be/vefPafStVaU


https://youtu.be/naJUucVBosQ

”HOŞ GELİŞLER OLA MUSTAFA KEMAL PAŞA” TÜRKÜNÜN HİKAYESİ

HOŞ GELİŞLER OLA

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Azerbaycanlı besteci Mehmet Türkel Bey tarafından, Azerbaycan halkı adına büyük önder Atatürk’e ithaf edilen bu eser, ilk kez 6 Ekim 1924 yılında eşi Latife Hanım ile trenle Kars’a gelen ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Kars Garı’nda bu oyunlu türkü ile karşılanınca çok duygulandı. Gece de Atatürk ve kurmayları için orduevinde bir gece düzenlendi. “Hoş gelişler ola” türküsü gecede de yeniden oyunlu halde sunuldu. Ekibin başında Kars’ta tanınmış tiyatrocu Artist Settar lakaplı Settar Güldür’ün kızı Gülçehre Güldür (Askeran) oynuyordu. Türkülü oyunun sonunda koynundan çıkardığı Türk bayrağını Atatürk’e sundu. Ulu önder Atatürk de Gülçehre Askeran’ı ödüllendirmek istedi. Ekibe çeşitli hediyeler verilirken, Gülçehre’ye de şimdiki Merkez PTT binası karşısındaki evinin bulunduğu arsa Atatürk’ten armağan verildi. O geceden sonra bu türkülü oyunun sonunda hep Türk bayrağı çıkarılması gelenek halini aldı. Atatürk’ün Kars’a geldiği an, Kars tren garında karşılama töreninde okunmuş ve oyun olarak da oynanmıştır. Bu ziyareti haber alan mahalli müzisyenler ve oyuncular bir araya gelerek karşılama töreninde O’na oynanmak üzere bir oyun hazırlarlar. Bunun üzerine oyunun sözlerini gazeteci Mehmet Türker yazar. Mahalli müzisyen Tağı Bey (Tağı Oşenyüzen)’de bu sözleri şimdiki şekli ile besteler. Başta Tağı Bey olmak üzere o dönemin diğer folklorcuları Kars Garında ki karşılama töreninde ilk olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya oynarlar. Paşa duygulanır. Oyunun söz yazarı ve bestecisini ödüllendirir. Besteci Tağı Bey müthiş bir geçim sıkıntısı çektiği ve buna fazla dayanamayarak intihar ettiği söylenir. Evinde Ata’nın verdiği 500 liralık çek bulunur. Ata’nın imzası olduğu için yaşadığı onca sıkıntıya rağmen o çeki bozdurmağa kıyamadığı söylenir. Bu eserin daha sonra Türkiye’nin her köşesinde sevgiyle benimsenerek okunduğu biliniyor. Muzaffer Sarısözen, Kars yöresi derlemeleri sırasında yöre ekibinden dinleyerek TRT arşivine kazandırmıştır.

Kaynak internetten derlenmiştir.

OSMANLI’DA İLGİNÇ VAKIFLAR

Payitaht İstanbul’da yaşayan Osmanlı cemiyet hayatından çarpıcı bir kesit

OSMANLI ÜLKESİ, akla hayale gelmedik envai çeşit vakıfla bezenmiş bir Vakıf Cenneti gibiydi. Yedi iklim, üç kıtaya adeta çil çil serptiği, nakış nakış işlediği on binlerce hayrat müessesesiyle diğerkâmlığın zirvesini yakalayan Osmanlı insanı, cümle mahlûkata hizmet etmeyi kendisine ulvî bir gaye edinmişti. Prof. Ziya Kazıcı’nın kanaatine göre bu durum; “Müslümanların fazilet, cömertlik, diğerkâmlık ve vatanperverlik gibi millî ve manevî ruh ile heyecanın kuvvetli tezahüründen başka bir şey değildi.”

Allah’ı sevmede ve Ona kullukta sınır tanımayan Osmanlı müminleri, mahlûkatı yaratandan ötürü sevmeyi ve yüceltmeyi kulluğun gereği olarak görüyorlardı. “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan; Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır.” (Ebu Davud, Edeb/57) Hadisi Şerifini kılavuz ediniyorlardı.

İşte Osmanlı Vakıf Cenneti’nden aklın sınırlarını zorlayan, insanı hayrette bırakan ilginç örnekler:

1860 yılı Osmanlı İstanbul’unda çocuklar

PARASINI DÜŞÜREN ÇOCUKLAR VAKFI: 

Annelerinin kendilerine alış-veriş için verdiği parayı kaybeden çocuklar yararına, başta Tunus olmak üzere Osmanlı coğrafyasının pek çok köşesinde vakıflar kurulmuştur.

Osmanlı zamanında bir çocuk

1890’larda bir Osmanlı çocuğu

ÇOCUKLARI GEZDİRME VAKFI: 

Eski Matbah-ı Amire Emiri Haseki Hacı Mustafa Ağa’nın 1768’de İstanbul’da kurduğu vakıf, yılda üç bin akçe sarf edip çocukların temiz hava alarak eğlenmelerini sağlamıştır. Böylece çocukların yılda bir kez ailelerinden alınıp kırlara götürülmeleri ve birbirleriyle kaynaşıp yeni arkadaşlıklar kurmaları arzulanmıştır.

1900’lerde bir muhallebici ve çocuklar

Bir Alman ressamın gözüyle 16. yüzyılda İstanbul Çemberlitaş Meydanında şenlikli bir bayram günü

ÖĞRENCİLERE PİKNİK VAKFI:

 IV. Murad devrinin önemli devlet adamlarından (padişahın kızı Kaya Sultan ile evli) Melek Ahmed Paşa’nın kızı Fatma Hanım’ın 1716’da İstanbul Fatih’te kurdurduğu vakıf, sıbyan mektebi (ilkokul) talebelerini, biri kiraz vaktinde (ilkbahar) diğeri üzüm vaktinde (sonbahar) olmak üzere yılda iki defa pikniğe götürmeyi amaçlamıştır. Her iki vakitteki piknik için 1800’er akçe ayırmıştır.

YETİMLERE EĞİTİM VAKFI: 

Fatma Hatun’a ait 16 Ekim 1612 tarihli vakfiyenin çalışma alanı kapsamında, Hacı Hüsrev Mektebi’nde okuyan yetim çocukların bütün masrafları karşılanmış; yetim sayısı az ise başka okullardan bulunarak ihtiyaçları giderilmiştir. Ayrıca mektebe her yıl yeterince odun ve hasır alımı yapılmıştır.

Osmanlı’da yetim ve öksüz çocukların barındığı ve hayata hazırlandığı Darüleytam (Yetim evleri) isimli yurtlar vardı

Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme) Cemiyeti de kimsesiz çocuklara hizmet veriyor, yurtlar açıyordu

Yetim bir çocuk, İstanbul Boğazı kıyısındaki kabristanda babasının mezarı başında dua ederken

YETİMLERE YAZLIK ELBİSE VAKFI: 

Urfalı âlimlerden Hasan bin Alaeddin tarafından yetim çocuklara yazlık elbise almak gayesiyle 1384’te açılmıştır. Vakfın şartnamesinde bu durum şöyle beyan edilmiştir: “Yetimlere buluğ çağına gelinceye kadar bakılacak, yaza girerken yazlık elbise alınacaktır…”

Öte yandan Sultan III. Mustafa’nın validesi Emine Mihrimah Sultan’ın nedimesi Canfeda Hatun’un 1773’de oluşturduğu vakıf da, her yıl İstanbul’daki mekteplerde okuyan 20 yetime birer kapama (üstlük), ayaklarına birer pabuç, her Kurban Bayramında başlarına birer kumaş kavuk (yanı sıra okulun öğretmenlerine de birer süslü elbise) almayı hedeflemiştir.

ÖĞRENCİLERE BAYRAMLIK ELBİSE VAKFI:

İstanbul’da Ayasofya yakınındaki Üskübi Mahallesindeoturan Zeyni Hatun’a ait 16 Haziran 1587 tarihli vakfiyede geçen bilgilere göre, kurulan vakıf aracılığıyla bayramlarda, Mustafa Çelebi Mektebi’nde okuyan öğrencilere elbise alınmış ve harçlıkları verilmiştir. Artan paralarla da dul ve fakir hanımlara yardım edilmiştir.

1890’larda Osmanlı talebeleri

ÖĞRENCİLERE ALFABE VAKFI: 

Penah Süleyman Efendi’nin 1785’de İstanbul’da kurduğu vakıf, okumaya yeni başlayan öğrencilere, alfabe kitabı alınıp dağıtılmasını temin etmiştir.

1900’lerde bisikletli bir Osmanlı talebesi

ÖĞRETMENLERE İKRAMİYE VAKFI: 

Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan tarafından kurulan vakıf, bayram hediyesi olarak her Ramazan Bayramı’ndan önce her öğretmene birer maaş tutarında ikramiye vermiştir.

MUALLİMLERE TÜTÜNÜ YASAKLAYAN VAKIF:

 Diyarbakır Şehremini (Belediye Başkanı) Mehmed Ragıb bin Mesud tarafından 1833’de teşkil edilen vakıf, hizmetlerini, ilk mektep muallimlerinin tütün içmesini engellemeye hasretmiştir. Caydırıcı olabilmek maksadıyla şehirde bulunan tüm ilk mekteplerde tütün içilmesi yasaklanmış ve bu zararlı maddeyi kullananların “asla ve kat’a” öğretmenlik yapamayacakları ilan edilmiştir: “…Zinhar ve zinhar şarib-i duhân (tütün içici) muallim-i sibyân olmaya…”

FAKİR KIZLARA ÇEYİZ VAKFI: 

Ayşe Revnak Hanım tarafından kurulan vakfın temel amacı, evlenmek üzere olan fakir kızların çeyizlerinin tamamlanarak düğünlerinin yapılmasıdır. Yapılan masraflardan sonra geriye para kalırsa, fakir çocuklara düğün elbisesi alınmış ve o yıl için ayrılan paranın mutlaka o yıl harcanması sağlanmıştır.

Osmanlı’da 19. yüzyılda kullanılan bir gelinlik

19. yüzyılda evlenme çağına gelmiş genç bir Osmanlı beyi

II. Mahmud döneminde başlık parasını ve kızların zorla evlendirilmesini kesin olarak yasaklayan kadılık hükmü

MAHALLE FAKİRLERİNİ GÖZETME VAKFI: 

Ümmühani Hatun Vakfiyesinde; mahallede bulunan fakirlerin ve zor duruma düşenlerin, vakıf çalışanlarınca gözetilip ihtiyaçlarının giderilmesi ve rahatlarının sağlanması istenmiş ve problemleri çözülmüştür. Mahallenin önde gelenlerinin oluşturduğu bir heyet, mahalle sakinlerinin bütün coşku ve sıkıntılarını gözlemleyerek sevinçlerini çoğaltıp, üzüntülerini paylaşmıştır.

Kanuni döneminde Veziriazam Pargalı İbrahim Paşa, Yavuz zamanında fethedilen Mısır’ı teşkilatlandırmak maksadıyla Kahire’ye gittiğinde, şehirdeki tüm sakat, dul, kimsesiz, yetim ve fakirlerin ve 1000’e yakın yetim ve muhtaç çocuğun listesini yaptırıp hepsine maaş bağlatmıştır. 1777’de elsiz ve ayaksız bir çocuğu olan bir İstanbulluya da günde 10 akça maaş tahsis edilmiştir.

Kanunî tarafından fethedilerek Osmanlı sınırlarına dahil edilen Rodos Adası’nın 1570’lere ait görünümü

YOKSULLARA ET VAKFI: 

Rodos’ta kurulan Hacı Ümmü Gülsüm Hanıma ait vakıf aracılığıyla, her yıl Ramazan Bayramı geldiğinde koyun eti alınarak dağıtılması; ayrılan diğer bir kısım parayla da entari, şal, cübbe, fes, kuşak, don, yemeni ve ayakkabı gibi çeşitli giyim eşyaları alınarak bayrama yakın bir zamanda fakir aile çocuklarına ve yetimlere dağıtılması temin edilmiştir.

Osmanlı zamanından bir yeşil Bursa manzarası

FAKİRLERE MEYVE YEDİREN VAKIF: 

Bıyıklızade Mehmed Ağa tarafından  1594’de Bursa İznik’te tesis edilen vakıf, etraftaki fakirlere zeytin, armut ve elma ağaçlarının meyvelerinden belirli bir miktar dağıtılmasını ve daha fazla almak isteyenlere mani olunmamasını vakfiyesinde şöyle şart koşmuştur: “Ve Harmanyeri dairesinde zeytün ağaçlarından maada armut ve elma ağaçlarının meyvesini hâzır olan fukara, rızaen lillâh maan ekledeler… Ve birer dest-i mal miktarı dahi götüreler. Ziyadesine taarruz etmeyeler… Ve bir ferd mani olmaya…” 

İsmail ÇOLAK

Tarihçi / Araştırmacı

Kaynakça:

1. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde mahfuz 10, 633, 570, 571, 578 nolu Vakfiye Defteri.

2. Nazif Öztürk, Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara, 1983.

3. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara, 1995.

4. Ziya Kazıcı, Osmanlı Vakıf Medeniyeti, İstanbul, 2003.

5. Osman Keskioğlu, “Bazı Yönleri ile Vakıflar”, Vakıflar Dergisi (1973), c.10.

6. O. Nuri Ergin, “Türk Belediyeciliği ve Şehirciliği”, İller ve Belediyeler Dergisi (1947)/15-16.

7. Ahmed Akgündüz, Vakıf Müessesi/İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında, İstanbul, 1996.

8. Tahsin Öz, “Yurdumuzda Tesis (Vakıf)”, Vakıflar Dergisi (1973)/X.

9. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, İstanbul, 1984, 333.

10. Tarihte İlginç Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, İstanbul, 2012.

Mehmet Ali TOPÇU

DİN SİYASETÇİLERİN CAN SİMİDİ MİDİR?

Amerika’da gözaltına alınırken Beyaz bir polisin dizini basarak öldürdüğü George Floyd için ülke genelinde protestolar sürüyor. Hatırlanacağı gibi George Floyd “Nefes alamıyorum!” sözleriyle tüm dünyanın hafızalarına kazınmıştı. Acı olay sonrasında başlayan protestolar artarak devam ediyor. Protestocular Beyaz Saray’ın kapısına kadar dayanırken Başkan Trump’ın elinde İncil kameralar karşısına geçerek yaptığı açıklama tepkilerin dozunu daha da artırdı.

Trump Beyaz Saray’da protestocuları tehdit eden açıklamalar yaptıktan sonra St. John Episkopal Kilisesi’ne elinde tuttuğu İncil’le yürümüştü. Yine Papa 2. Jean Paul’ün adını taşıyan ibadethaneyi ziyareti programına almış olan Başkan Donald Trump’a dini liderler sert tepki gösterdi.

Washington Episkopal Piskoposu Mariann Budde“İsa’nın öğretilerine aykırı bir mesaj için arka fon oluştursun diye Yahudi-Hıristiyan geleneğinin en kutsal metnini ve izin almaksızın benim yetki alanımdaki kiliselerden birini kullandı” dedi. 

Vatikan’ın iletişim başkanlığına danışmanlık yapan Cizvit rahip James Martin tweetin de şöyle tepki gösterdi. “Açık konuşayım. Bu mekruhtur. İncil sizin yaslanacağınız bir dekor değildir. Kilise, fotoğrafçılara poz verme sahnesi değildir. Din, siyasi alet değildir. Tanrı sizin oyuncağınız değildir.”

İnançlar arası İttifak Başkanı, Haham Jack Moline de yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Başkan Trump’ın ırksal adalet çağrılarına yanıt olarak ve barışçı protestocuları kovalamak için askeri güç kullanmasının ardından St. John Episkopal Kilisesi önünde elinde İncil tutması, hayatımda gördüğüm en kasti dinin kötüye kullanılmasıydı.”

ABD Başkanı’nın protestocuları ‘terörist’ diye nitelediği, başkente ağır silahlı askerler konuşlandırdığını açıkladığı ve eylemleri ABD ordusunun müdahalesiyle bastırmakla tehdit ettiği konuşmasından sonra, kiliseye yürüyebilmek için Beyaz Saray’ın önünde barışçı gösteri yapanlar, Polis ve Ulusal Muhafız askerleri tarafından göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi sıkılarak dağıtılmıştı

Ardından Trump Beyaz Saray’dan çıkıp, Lafayette Parkını yürüyerek geçip, St. John Episkopal Kilisesi’ne gitmiş, burada üzerinde “Tanrı Sevgidir” yazan bir İncil’le poz vermişti.

Washington Episkopal Piskoposu Budde, kendi yönetimindeki kiliseye Trump’ın ani baskınını “Kiliseyi aksesuar olarak kullanmak uğruna bölgeyi göz yaşartıcı gazla temizleyeceklerini söylemek için nezaketen bile olsa aranmadım” diye eleştirdi.

Budde “Biz, George Floyd’un ve sayısız kişinin ölümü için adalet arayanlarla birlik olduk. Ve ben gördüklerime inanamıyorum. Başkan Trump’ın kilise adına konuşmasını istemiyorum. Kendimizi başkanın mesajlarından ayrı tutuyoruz” vurgusunu yaptı.

Dinle alakasız Başkan’a dindar kesimlerin desteği tam

Siyah Başpiskopos Michael Curry de Trump’ı, İncil’i ‘partizan siyasi amaçlar için kullanmakla’ suçlayarak “George Floyd için, acı çeken herkes için, liderlerin özgür ve adaletli bir ulus olmamıza yardım etmesine ihtiyacımız var” dedi.

Belli bir kilisenin üyesi olmayan, ayinlere nadiren katılan ve tanrıdan af dilemekten hoşlanmadığını sık sık dile getiren Trump, buna rağmen ABD’deki muhâfazakâr kesimlerin yoğun desteğine sahip.

Din ile aldatıla bilinir mi?

İnsanları kontrol etmenin, aldatıp sömürmenin ve kandırmanın en etkili yollarından birisidir inanç sistemi. İnsanlık var olduğundan beri hep bir yaratıcı gücün varlığına inanıp kendine göre bir sistem, düşünce geliştirmiştir. İlahi dinler bu konuda insanlığın ihtiyacını karşılayan en büyük inanç sistemleridir.

Hz. Âdem’ den Hz. Muhammed e kadar yeryüzünde var olan ve hak din olarak kabul edilen inanç yollarının yanında, insanlar kendi ürettikleri ve din veya inanç, manevi güç olarak kabul ettikleri şeylere tapmış, inanmış ve kutsal saymışlardır. Ateşe, Suya, Güneşe, Aya, farklı hayvanlara ve kendi elleri ile yaptıkları Putlara ilah ve tanrı sıfatı yakıştırmışlar, çevresindeki toplumlara bu inanç sistemini kabul ettirmeye çalışmışlardır.

Yine sahip olduğu maddi güç sayesinde kendini tanrı ilan eden Kral ve yöneticilerde tarihte bir hayli fazladır. Bunların en bilineni Hz. Musa zamanındaki Firavunlar gibi.

Geçmişten günümüze kadar din ve inanç sistemi insanlık üzerinde en fazla etki gösteren, kullanılan, insanları düzene sokmak, itaat ettirmek için en çok başvurulan yöntemdir. Bu uygulama geçmiş zamanlarda zorlama ve dayatma ile uygulanmıştır. İlahi dinlerde biraz daha mantıklı ve akılcı olsa da, su istimal edilmesi en kolay yol olmuştur.

Her insan varlığını sağlayan, öldükten sonra da kendisini başka âlemlerde yaşatacak, Dünya’da iken her işini kolaylaştırıp yardım edecek bir yaratıcı inancına sahiptir. İlahi dinlerde Ölüm sonrası dirilişte cennet sevgisi ve cehennem korkusu insanları bu yola sevk eder.

Her insan öldükten sonra cennete gitmek istediği için inancını daha iyi yaşamak, Tanrının istediği şekilde hayat sürmek onun rızasını kazanmak isteği nedeniyle inandığı dinini öğrenmek, bilenlerden yardım almak, onlar gibi olmak ister. İşte burada din sömürüsü ve kullanılması devreye girer. İlahi din inancını İnandığı ve yolunda yürüdüğü Resul ve kutsal kitap ışığında sürdürenleri ayrı tutar isek, tarih boyunca dini çıkar amaçlı, insanları sömürmek, menfaat sağlamak, kendi güç ve iktidarını sürdürmek için en çok kullanılan yol olmuştur inanç ve din konusu.

Tarihe baktığımız zaman Padişah ve Kralların yanında hep din adamlarını görürüz. Tanrı buyruğu ve ilahi yol böyle emrediyor diyerek itaat sağlanmaya çalışılmıştır.

Bireysel olarak ta din ve inanç sistemini kendine kazanç ve çıkar yolu olarak görmüş, hatta kendini peygamber ilan edip din geliştirmiş insanlara da rastlarız. İşte cehalet insanlığın en büyük düşmanıdır deriz ya, kendi aklını yeterince kullanamayanlar başkalarının güdümü ve zorlamasına ve sömürmesine mâhkum olurlar. Bunu en bilinen Musevilik, Hıristiyanlık ve Son dinimiz İslam da bile sık görürüz. Haham ve Rahiplerin kutsal kitaplarının dışında uygulamalarına rastladığımız gibi, İslam dininde de İnsanlardan çıkar ve kazanç sağlama amacıyla uygulamalar yapan kendine yol edinmiş, sahte hocalar, muskacı, üfürükçü, tarikatçı kişi ve gruplara sık rastlarız.

İslamiyet hak ve son din olması nedeniyle inanan ve iman eden insan sayısı çok fazladır. Arapça bir dil ile tebliğ edilmiş olması, farklı dil konuşan insanlar arasında anlama zorluğu doğurmuş, bu yüzden dini anlatacak aracılar ve aracı kurumlar ortaya çıkmıştır. İlk emri ‘’OKU’’ olan Kutsal kitabımızı okuyup anlayamadığımız için hep bir aracıya ihtiyaç duymuşuzdur. Oysaki Kur’an’ın kendi dillerine çevrilmiş halleri mevcuttur. İnsanlara verdiği mesaj ve öğütlere baktığımızda Kitabımız önce okumayı öğrenmeyi emreder. Birçok ayetlerde Allah insanı direk muhatap alarak sorar, hiç anlamaz mısınız? İdrak etmez misiniz? Düşünmez misiniz? diye. Ve yine ayetlerinde Gerçekten Biz Onu, olur ki aklınızı kullanır (anlamaya ve uygulamaya çalışır) sınız diye (ilk indirdiğimiz kavmin diliyle) Arapça bir Kur’an kılıverdik. Diye belirtmiştir.

Arapça bilmeyen, başka bir dil konuşan milletlerde rahatlıkla kendi dillerine çevirip Kur’an ı okuyabilir, anlayabilirler. Peygamberimizde hadislerinde bunu böyle belirtmiştir.

Her işe aklı ve gücü yeten insan inanç konusunu yeterince öğrenmek için uğraş vermemekte ve bunu meslek edinmiş kişilerin anlatıları ile yaşamaya çalışmaktadır. Bu neden ile de devreye farklı fikir, yorum, görüş girmekte ve ortaya günümüzde olduğu gibi birçok mezhep, tarikat, cemaat çıkmaktadır. Son ve hak din olan İslamiyet bu kadar farklı uygulama ve inanış sayesinde bölük bölük parçalanmış ve ayrılıklara düşmüştür. Hatta farklı mezhep ve tarikata sahip olan topluluklar birbirine düşman olmuştur. İslam inancına hiçbir şekilde uymayan bu tür uygulama ve inanç biçimi ne kadar doğrudur düşünmesi lazım bu yolda gidenlerin.

İslamiyet’ten önceki kutsal dinlerde de çok sık rastlanır bu tür uygulamalara, Din hep kullanılmıştır farklı yollar ile.

Trump’ın elinde İncil ile halkın karşısına çıkması ve din sömürüsü yapması, bu güne kadar din ile hiç alakası olmadığı halde başı sıkışınca inanca sarılması, insanlara tanrıdan ve ilahiyattan bahsetmesi ne kadar inandırıcıdır. Verilen tepkilerden de anlaşılacağı gibi din politikacıların kullanacağı bir malzeme değildir.

Normal zamanlarda din ve inancın emrettiği şekilde vatandaşına muamele yapmayan, emir ve buyruklarını uygulamayan yönetici ve güç sahipleri, Siyasi iktidarını, gücünü kaybedeceğini anladığı zaman haktan hukuktan, Tanrının buyruklarından bahsetmesi, halkın karşısına elinde kutsak kitap ile çıkması hiç inandırıcı gelmemektedir. Yine de etkili olduğu kesimler buluna biliyor.

Başkan Trump gibi birçok devlet başkanı, farklı inançlara sahip olsalar da, güç ve iktidarını sürdürmek için din ve Kutsal kitabı her zaman kullanmışlardır. Yakın tarihimizde bunun örneklerini görürüz Saddam, Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Hitler gibi. İlahi kitap hak ve hukuk emreder iken, halkı aç iken açıkta iken kendisinin bolluk içinde yaşayamayacağını emrederken, yöneticisi olduğu halkın her türlü ihtiyacını karşılamak ve refahını sağlamak zorunda olduğunu emreder iken, bunları yok sayıp saraylarda bolluk ve şatafat içinde yaşayanlar, sahip olduklarını kaybetmeye başladıklarında hemen din edebiyatı yapmaya başlamışlardır. Hz. Ömer ve adaletini anlatanlar hiçbir zaman Ömer gibi yaşamamış ve yönetmemişlerdir.

Din Allah ile kul arasındaki ilahi bir bağdır. Kulların birbirini sömüreceği, kullanacağı, eziyet edeceği ve çıkar sağlamak için anlatacağı bir yol değildir. Bütün ilahi dinler de bu şekilde emretmektedir. Yaşantısını ve Söylemlerini dine dayandıranların dinin emir ve yasaklarını bir kez daha gözden geçirmeleri ne kadar gereklidir. Tarihte de birçok örneğini gördüğümüz gibi Kutsal kitapları tebliğ eden ve İlahi dinleri en doğru ve güvenilir şekilde anlatan Peygamberler, yönetici ve din adamları anlattıkları ve öğrettikleri dine inananlar tarafından öldürülmüş ve katledilmişlerdir.

Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın karşılaştığı zorluklar ve yaşadıkları. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, Hz. Muhammed’ in yaşadıkları, Hz. Hüseyin ve Ehli beytin Kerbelâ’ da zamanın İslam halifesi tarafından katledilmesi din adına ve dindarlar tarafından yapılmış muamelelerdir.  

Her insanın yaşama hakkı vardır. Yaşarken mutlu olma, huzurlu olma, yaşadığı toplum içerisinde hor görülmeden, insani değerler içerisinde muamele görme hakkı vardır. Hukuk ve Adalet isteme ve görme hakkı vardır. İstediği dini inanca sahip olma hakkı vardır.

Din, dil, ırk ve fikir ayrımcılığı yapmadan bütün insanların barış içinde, yardımlaşma, dayanışma, saygı ve hoşgörü içerisinde yaşayabildiği bir Dünya dileğiyle.

Mehmet Ali TOPÇU

Haziran – 2020

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın