TURNA KUŞU

Bir zamanlar, üzerinde yaşadığımız evrende Türk milleti kadar; insanlara, doğaya, hayvanlara, ormanlara ve hatta taşlara bile saygı duyan bir millet yoktu. Örneğin Turna kuşuna, belki yüzlerce türkü ve ağıt yazmıştı dedelerimiz, nenelerimiz. Dünyada kuşlara bizim kadar Türkü, Ağıt yazmış bir millet sanıyorum yoktur. Turna kuşunun tek eşli olması, Orta Asyada en uzun göçü gerçekleştiren kuş olması ve daha birçok nedenden dolayı Türk Milleti; Türk Şamanizm inancında, kutsal bir yer vermiştir Turnaya. Bütün Türk yurtlarında Turna halen özel bir yere sahiptir. Anadoluda şöyle denir: Turnalardan birini vurursan, eşi kargış (beddua) eder. Böylesi yufka yürekli, saygılı bir toplumu, kendini dahi tanımayan, ruhsal sorunlu bireyler yaptılar malesef. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu; fabrika ayarlarınıza, özünüze, milli kimliğinize dönmenizle olur. Başka yol ya da yöntem yoktur.
Milli kimliğe dönüş ise bol miktarda Tarih okumakla ve kendi geleneklerine bağlı bir yaşantıyı benimsemekle olur.K.A (Görsel:Telli Turna Kuşu)Alıntı

KAŞGARLI MAHMUD KİMDİR?

Divan-ı Lügati’t Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmud kimdir?

Kaşgarlı Mahmud

Kaşgarlı Mahmud, tarihi bilgilere göre 1008 yılında dünyaya gelmiş ve 96-97 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Karahanlı Devleti’nin bir parçası olan Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügati’t Türk eseriyle tarih kitaplarının bir parçası olmuştur. Bilimsel ve edebi yönüyle ön plana çıkan Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügati’t Türk adlı eserini 1072 yılında yazmaya başlamıştır. İşte, Kaşgarlı Mahmud hakkında merak edilen bazı detaylar
Kaşgarlı Mahmud, Karahanlı soyundan asil bir ailenin oğludur. 11.yy’da yaşamış ve Türk dilleriyle ilgili çalışmalarıyla tanınmıştır. Kaşgar’ın 45 km güney batısındaki Opal kasabasında dünyaya geldi. Bazı kaynaklara göre ise Isık Göl yakınındaki Bars Kul’da doğmuştur.

Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine”Hemir” demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedir. Kendisinin verdiği bu bilgilerden, Türk tarihinin önemli devletlerinden birisi olan Karahanlı Devleti’nin hanedan sülalesine mensup olduğu anlaşılmaktadır.

Başka araştırmalara göre Batı Karahanlı hakanlarından Buğrahan Muhammet Yağan Tekin (Bogra Yagan Tégin)’in torunu ve Şehzade Hüseyin Emir Tekin’in oğludur. Yağan Tekin, 18 aylık kısa Hakanlık döneminden sonra tahtı kendi isteği ile Kaşgarlı Mahmud’un babası Hüseyin Emir Tekin (Hüseyin Çağrı Tégin)’e devretmek istemiştir.

KARAHANLI SOYUNDAN GELİYOR

Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin (Hüseyin Çağrı Tegin)’in oğludur. Annesinin ismi Bibi Rābiy’a al-Basrī’dir. Babası Barsgan şehrinde yaşamakta iken bilinmeyen bir sebeple Kaşgar şehrine gelip yerleşmişti. O dönemde Kaşgar, önemli bir bilim ve kültür merkezi idi.

Bu devir teslim için büyük ziyafetler hazırlanmış davullar dövülmüştür. Bu ziyafet sırasında Yağan Tekin’in eşlerinden Hanısı, tahta kendi oğlu İbrahim’i geçirebilmek için diğer şehzadeleri zehirlemiştir.

Kaşgarlı Mahmud’un babası da zehirlenenler arasındadır. Bu saray darbesinden sonra İbrahim, 1057 yılında Batı Karahanlıların hakanı olmuştur. Kaşgarlı Mahmud ise bu tuzaktan kendisini kurtararak Batı Karahanlı Devleti’nin topraklarından kaçmıştır. Ancak İbrahim Han’ın adamları her yerde onu aradıklarından o kendisini gezgin veya bilgin gibi sıfatlarla takdim ederek sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştır.

Kesin olarak Kaşgarlı Mahmud, dönemin bütün klasik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Saciye ve Hamidiye Medreseleri’nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya’yı boydan boya kat ederek Anadolu’ya oradan da Bağdat’a gitmiş. 15 yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı.

Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türklerin örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, anadili Türkçenin Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kepenek şivelerini de öğrendi. İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet’le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsçayı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , anadili olan Türkçenin bütün lehçelerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir

BAĞDAT’A YERLEŞTİ

Kaşgarlı Mahmut 1057’de Kaşgar’dan ayrılarak Bağdat’a yerleşti. Kitabında belirttiğine göre, ailesi Kaşgar’dan Irak’a göç etmişti. Melikşah’ın (1072-1092) eşi Terken Hatun’un maiyetinde pek çok Kaşgarlı, bu dönemde Irak’a gelmişti. Mahmut’un ailesinin de bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda Irak İslâm Dünyası’nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi. Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.

DİVAN-I LÜGATİ’T TÜRK ESERİNİ YAZDI

Divânu Lügati’t-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Eserini 1072 yılında Bağdat’ta yazmaya başladı. 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Eserin tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde dört defa baştan sona gözden geçirerek 1076‘da son şeklini verdi. 1077 Ocağında bitirilmiştir. Eserini Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a sunmuştur. Kitabın tek yazması olan nüsha bugün İstanbul’da Millet Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahirü’n Nahv Fi Lugati’t Türk adlı bir eser daha kaleme aldığı biliniyor. Türk dilinin ilk gramer kitabının nerede ve nasıl kaybolduğu belirlenememiştir. Bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

BİNLERCE ÖĞRENCİ YETİŞTİRDİ

Kaşgarlı Mahmut, 1080 yılında Kaşgar’a döndü. O artık, ülkesinin önde gelen bir bilim insanı idi. Adına izafeten, Mahmudiye Medresesi denilen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi.

Mahmud, 1105 yılında, 97 yaşında iken fani hayata veda etti. Naaşı; ders verdiği Mahmudiye mezarlığında toprağa verildi. Burası, Kaşgar şehrine 45 kilometre uzaklıktaki Opal köyünde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir (Enlem 39°18’51.19″ Kuzey, Boylam 75°30’35.82″ Doğu). Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.

Türbede, Kaşgarlı Mahmud’un sandukasının bulunduğu bir oda, Kur’an okumak için bir salon ve müze bölümü bulunuyor. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur’anlar ile bazı eşyaları var. Müzenin duvarında, Doğu Türkistanlı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kaşgarlı Mahmud’u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer alıyor. Müzede ayrıca Uygurların Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpıyor. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtiliyor. Karahanlılar dönemine ait çeşitli madenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çekiyor. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturuyor.

DİVAN’ÜL LÜGATİ’T TÜRK İÇİN ÖLDÜRÜLEN ONLARCA BİLİM İNSANI

Kaşgarlı Mahmud’un kaleme aldığı meşhur eseri Divanü Lügati’t Türk’ü tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim insanları Rus ve Çinliler tarafından katledildi. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları… Dünya üzerinde bir kitap, basımı için bu kadar çok sayıda bilim adamının can vermesine sebep olmamıştır. Bu kitabın ismi; Divanü Lügati’t Türk, yazarı da büyük bilgin Kaşgarlı Mahmud… Bu sene 1000′nci doğum yılı kutlanan ve 2008 yılı da kendi yılı ilan edilen Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’nin ilk büyük sözlüğü ve ilk Türk ansiklopedisi olan Divanü Lügati’t Türk, tam 800 yıl boyunca ortada yoktu; tıpkı bir diğer kitabı Kitab’ül Cevahir gibi… Divan-ı Lügat’it Türk, geçtiğimiz yüzyılın başında, Ali Emiri tarafından bulundu. Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, kitabın bulunuşunu şöyle anlatıyor: “Kitabı sahaflarda Ali Emiri Efendi buldu. Ali Emiri Efendi, kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: ‘Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum… Bu kitabı sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem.’ Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divanü Lügati’t Türk’ü bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı. Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.

Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tespitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu, karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Daha sonra da kitap Matbaa-i Amire’de üç yıl süren bir maceranın ardından basıldı.” Yakup Deliömeroğlu, kitabı kendi dillerine tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim adamının da bu yolda Rus ve Çinliler tarafından şehit edildiğini söylüyor. İşte Rus ve Çinliler tarafından katledilen Türk bilim adamları…

Dîvân ü Lügati’t Türk’ün Türk dünyasında ilk tercüme girişimi Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirir. Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamlar. Fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, olüm olur. 1937 yılında bu kez meşhur Uygur şairi Kutluk Şevki ve eğitimci şair Muhammed Ali Dîvân ü Lügati’t Türk’ü Uygurcaya tercüme ettikleri için katledilirler ve bütün çalışmaları yakılır. Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştür. Bilim dünyasına hizmet için giriştikleri iş, kendi sonlarını hazırlar.

Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devleti’ni kurduklarında, ilk iş olarak Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi işine girişirler. Bu iş için meşhur âlim İsmail Damollam görevlendirilir. Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştır ki, Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırılır ve İsmail Damollam oldürülür. Şarki Türkistan’ın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sinjang Özerk Yönetimi kurulur. Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfulla Seyfullin, maddi kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi, Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirir. 1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlanır ve Pekin’e basılması için gönderilir. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştır. Ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi 20 yıl ağır hapse mahkûm eder ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verir, divanın bütün tercümeleri de yakılır. Yılmayan Uygurların bir başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Şincang Bölümü Müdür Yardımcısı Uygur Sayrami tarafından hayata geçirilir. Fakat hem Sayrani yardımcılarıyla birlikte oldürülür hem de tercümenin metinleri yakılır.

Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktadır. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân ü Lügati’t Türk İbrahim Muti’in yönetiminde Abdusselam Abbas, Abdurrahim Ötkür, Abdurrahim Habibulla, Abdulreşit Kerim Sait, Abdulhamit Yusufi, Halim Salih, Hacı Nur Hacı, Osman Muhammed Niyaz, Emin Tursun, Sabit Ruzi, Muhammet Emin ve Mirsultan Osmanov’dan oluşan 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edilir. Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basılır. Divan’ül Lügat’it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.

Fahri Solak

(Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi)..

NANEYİ YEMEK

Eskiden Mederese ehli arasında ekmeğe, Arapça ‘nân’ kelimesinden türetilen, ‘nân-ı aziz’ denilirdi. Ekmeğe olan hürmetin ifadesi idi.

Anlatılır ki, o zamanlar medrese talebeleri, özellikle Ramazan aylarında köy ve kasaba camilerine gider, vaaz eder, namaz kıldırır ve öğrendiklerini böylece uygulama fırsatı bulurlarmış.

Böyle birkaç medrese öğrencisi, Ramazan ayında bir köye gitmişler. Teravih namazı kılındıktan sonra köyün muhtarı onları misafirhaneye yerleştirmiş. Ayrılmadan önce de sahur için bir istedikleri var mı diye sormuş. Talebeler de “katığımız var, yalnız nân-ı aziz getirirsen seviniriz” demişler.

Muhtar ilk defa duyduğu bu kelimeyi anlamamış:

“O dediğiniz naneden bizim köyde bulunmaz” demiş.
Talebeler de tekrar etmişler “bize nan yeter” demişler.

Şakacı muhtar biraz da konuyu anlamamasını örtmek için, “Ben size ekmek getireyim, biz öyle nane yemeyiz” deyince, talebeler gülüşmüşler ve ‘nân’ın ekmek olduğunu söylemişler.

Bu da hoş bir hatıra olarak anlatılmış talebeler arasında…

Muhtarın “nane yemeyiz” sözü de böylece “hatalı bir söz eden ya da yanlış bir iş yapanlara” söylenen “nane yemek” deyimi olmuş.

Bu deyim, “hiç olmadık yerde yanlış bir söz söylemek ya da yanlış bir iş yapmak” anlamında kullanılır.

ATATÜRK’ün ANNESİNİ OYNAMAK İSTİYORDU

Bembeyaz bir çarşafın altında kendisiyle konuşuyordu. ’’Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ı oynamadan ölme sakın, söz mü?.’’ diye soruyor ve bu sorusunu yine kendi cevaplıyordu ’’Söz tamam ben ölmem de…beni öldürürseler ne olacak’’

Yüzlerce filmde oynamıştı.
En şatafatlı günleri ve geceleri görmüştü.
Üstüne yıldızlar ve alkışlar yağmıştı.
Ödül törenleri
Kameralar
Alkışlar
Kırmızı halılar
Şarap gibi baş döndüren zamanlar…

1921 de sinemaya adımını atmış ve kısa zamanda beyaz perdenin en çok aranılan karakter oyuncularından biri olmuştu. İzleyenler çoğu zaman ’’ Bu kadın oynuyor mu yoksa gerçekten bu kadar kötü biri mi?’’ diye soruyorlardı.

Aslında o oynadığı ’’kötü kadın’’ rolleriyle bizim kötülüklerimizi kapatıyordu. Biz onu seyrettikçe, bizden daha kötü olan birine bakıp halimize şükrediyorduk. Kendimizi temizlemek ve aklamak için ona ve onun gibi ’’kötü insan’’ rollerini oynayanlara ihtiyacımız vardı. Neriman Köksal’a beddua ederken, Erol Taş’ın kafasını taşla yararken, aslında biz kendi vicdanımızı rahatlatıyorduk. Ve bu yuvalar yıkan, binbir türlü entrikalar çeviren, kimseye acımayan, nefretle bakan ve kötülükte sınır tanımayan kadın da bize o kadar benziyordu ki, biz belki de bu benzerliğe, onun bize ayna olmasına çok kızıyorduk.

Film setlerinde bazen aç susuz, bazen uykusuz, yorgun,bitkin, kimi zaman parasız pulsuz…

Hasta olsa bile işinin başında.
Kar kış kıyamet o yine yollarda.
başka şehirler
başka kentler
başka köyler
başka insanlar
başka roller
fakat
başka yarın yoktu
ve
başka bir ömür kalmıyordu insana.

Yüzlerce filmden sonra, işte huzurevindeydi. Sevenleri, hayranları, rol arkadaşları, dostları, sinema salonları, kameralar, alkışlar, bir galadan başka bir galaya, bir filmden başka bir filme derken, işte şimdi bir huzurevindeydi. Yalnızlığı biliyordu ya, şimdi yapayalnızlığı da öğrenmekteydi.

Zayıflamıştı ve sürekli üşüyordu.
Odasının penceresinden uzaklara bakıyor ve geçmeyeceğini bile bile, içinden “bu da geçer’’ diyordu.

Konuşacak kimsesi yoktu.
O bembeyaz bir çarşafın altında kendisiyle konuşuyordu. ’’Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ı oynamadan ölme sakın, söz mü?.’’ diye soruyor ve bu sorusunu yine kendi cevaplıyordu ’’söz ben ölmem de…Beni öldürürürlerse n’olcak’’

Dediği gibi de oldu. Ali’ye Rona 1996 yılında ’’kalp krizi’’ sebebiyle dünyaya veda etti. Ona sahip çıkmayarak, onu unutarak, onu daha ölmeden, huzurevinde
Galiba biz hep en erken en çok sevdiklerimizi öldürdük.

Aliye Rona’nın kaldığı o nazi kampının adı ’’Özel Sevgi Yuvası Huzurevi’’ydi.

Anlatabiliyorum değil mi?
“Özel Sevgi Yuvası Huzurevi’’nde ölmesin sevdiklerimiz.”

t a m e r d u r s u n

EROL TAŞ. YEŞİLÇAM EFSANESİ

EROL TAŞ…
28 şubat 1928 yılında Erzurum’da doğdu
8 Kasım 1998 yılında istanbul’da vefat etti
İki yaşında iken, babası Hamza Bey’in ölümü üzerine annesi Nazife Hanım ile birlikte İstanbul’a taşındı. Ailesine yardım etmek için okuldan ayrıldı ve çeşitli işlerde çalıştı. Bunların arasında hamallık, tezgâhtarlık sayılabilir. O dönem aynı zamanda boksörlük de yapan Taş, 1947 yılında İstanbul ve Türkiye ikinciliğini kazandı. Yine o yıl askere gitti ve üç yıl askerlik görevini yaptı. Askerden dönünce Cankurtaran’da bir iplik fabrikasında çalışmaya başladı.

Erol Taş’ın sinemaya girişi de o sıralarda oldu. Sinemaya tesadüfi girişini şöyle anlatır sanatçı: “Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de işten kaytarıp çekimleri izliyorduk arkadaşlarla. Günlerce süren çekimlerden birinde mahallede oturan birkaç serseri, film ekibine musallat olup onları rahatsız etmeye başladı. Film ekibini korumak için birkaç arkadaşımla birlikte, serserilerle kavgaya giriştik ve Lütfi Bey’in yanında onlara bir güzel dayak çektik. Serseriler toz oldu tabi. Lütfi Akad daha sonra haber göndermiş bana, ‘Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın’ diye. Böylece sinema hayatım başladı. Filmdeki rolümü diğer yönetmenler de beğendi ve ardı ardına teklifler gelmeye Başladı.Türk filmlerinde ya kötü adam ya da dostunu asla satmayan, ölümüne giden kişileri canlandıran ve sert yüz hatları ile dikkati çeken kızarmış tavuğa imrendiren aktör…yıllarca emek verdiği Yeşilçam’dan ona arta kalan topal bir bacak ve yalnız bir ölümdü. ve “gel bakalım geç şu kameranın önüne” diyen rejisörün teklifini kırmaz ve o günden sonra da kameranın arkasında duramaz yeşilçam günleri başlar.’iyi düşün, göz altların buna muhtaç kalacak. üç yıl sonra yalvaracaksın bana bu krem için!’ dedikten sonra, gevrek kahkahasını atarak kadrajı dolduran adam.TRT roportajinda soyledigi üzere (bkz: gözler yalan söylemez) ilk eşiyle evliyken Elia Kazan vasitasi ile hollywood’dan cazip bir film teklifi alır gitmeyi düşünürken eşine kanser teşhisi konmasından ötürü bu teklifi hiç düşünmeden rededer ,kendisinin yerine bu filmin seçilen şahıs sinema ile yakından ilgilenenlerin tahmin edebilecegi veya anımsayabilecegi gibi Ömer Şerif’tir..”ulan sen ne kötü bir adammışsın” denilip bir kaç kişi tarafından dövülme olayı Erzurum’da gerçekleşmiştir.Hayatının son dönemlerinde hayli sıkıntı çekmiş; kesilip gömülen ayağı bile çalınmıştı mezarından.Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukken Atatürk’le karşılaşmasını anlatmıştır. 7-8 yaşlarında bir veletken Atatürk’ün Erol Taşı’n bulunduğu yere yakın bir yere gelip halkı selamlayacağı duyurulmuştur. küçük Erol saçlar sıfıra vurulmuş, entari giyen delifişek bir çocuktur. Gazi paşa gelecek diye kıyamet gibi bir kalabalık var. Erol kalabalığın arasından önlere doğru sıyrılır Gazi paşayı görecek. Tam da o anda Atatürk oradan geçmektedir. küçük Erol’u görür. yaklaşır. Göz göze gelirler. Sıfıra vurulmuş kafasını okşar. Yoluna devam eder.Erol taş olayı şöyle anlatıyor: “Geldi kafamı okşadı. Masmavi gözler alev alev yanıyor. Ata’nın gözlerine bakmak ne mümkün. Devam etti yoluna. Ben orda altıma koyvermişim.”Türk sinemasının en emekçi, en realist aktörlerinden bir tanesi belki de birincisiydi .Susuz yaz’da resmen tek başına resital vermiştir. Soluksuz izlenebilecek karakterlere can vermiş koca yürek, ışıklar içinde uyu…

ERZURUM’LU MEVLÜT AĞA VE MİLLİ MÜCADELE RUHU

03 Temmuz 1919 Atatürk’ün Erzurum’a Gelişi
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa, Üçüncü Ordu Müfettişi olarak Erzuruma geliyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’yi teşkilâtlandırmak üzere 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basışını takiben, Havza-Amasya-Tokat-Sivas-Erzincan üzerinden 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelmiştir.
Ilıca’da Atatürk’ü karşılayanlar arasında bulunan Cevat Dursunoğlu’nun el yazısıyla…

Milli mücadelede “Dadaş “ damgası.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Erzurum’da, cesaret, yiğitlik ve vatanseverliğin adeta sembolü olmuştu Mezararkalı Mevlüt Ağa. Şubat 1916’daki Rus işgali nedeniyle, binlerce Erzurumlu gibi, Mevlüt Ağa da, ailesiyle göçe zorlanmıştı. Erzurum’dan gözyaşlarıyla göç ederken, kim bilir, belki de Milli Mücadele ateşinin yakılacağı ‘3 Temmuz’ günü için hazırlıyordu kendisini… İstikamet, Çukurova’nın kalbi Adana’nın, Karataş isimli beldesiydi… Ceyhan Nehri’nin denize döküldüğü yerin batısında kalan Karataş, sadece Mevlüt Ağa’yı değil, Erzurum’dan göç eden yüzlerce Dadaşa açmıştı bağrını… Rus zulmünden kaçan Mevlüt Ağa, II. Abdulhamid döneminde de, ağır vergiler nedeniyle başkaldırmıştı millet adına… “Bir canımız var, o da Allah’a olan borcumuz. Yarıyorsa işinize, gelin onu da alın.” demişti, vergi memurlarına… Yıllar sonra memleketi Erzurum’dan gözyaşlarıyla göç ederken, kim bilir, belki de Milli Mücadele ateşinin yakılacağı ‘3 Temmuz’ günü için hazırlıyordu kendisini…

Mondoros Mütarekesi’ni, Osmanlı Devleti’ne kabul ettiren İtilaf Devletleri, yurdun dört bir yanına dağılmış olan Erzurumlular gibi, Adana’nın Karataş beldesindeki Dadaşları da huzursuz etti. Erzurum’un, tekrar Ermenilere bırakılmasını öngören Mondoros Mütarekesi’nin hemen ardından harekete geçen Mevlüt Ağa, ilerlemiş yaşına rağmen kırık-dökük bir kağnıyla yola çıktığı Çukurova’dan yönünü Erzurum istikametine çevirdi. Kayseri, Sivas ve Erzincan derken, bayramı da yolda geçirdi Mevlüt Ağa.
Önce Daphan Ovası’na, ardından Alaca’ya ulaştı Mevlüt Ağa; akşam saatlerinde ise, ufukta görünen Erzurum’a varmayı planlıyordu. Kağnısıyla, Ilıca önlerindeydi nihayet ve kaplıcalara yöneldi ağır ağır… Gözüne, söğütlerin altında toplanmış bir kalabalık ilişti sonra; usul usul o yöne doğru yürümeye başladı.

Kalabalığın arasında, sonradan Erzurum’u milletvekili olarak temsil edecek olan Cevat Dursunoğlu da vardı. Tanıdı Mevlüt Ağa’yı ve hemen ayağa kalkarak, buyur etti bulundukları sohbet ortamına… Mevlüt Ağa’yı Mustafa Kemal ve oradakilerle tanıştıran Cevat Dursunoğlu, burada konuşulanları ise, şöyle aktardı 1946 yılından sonra:

Erzurum’un eski ve güzel bir âdeti vardır. Erzurumlular batı semtinden gelen misafirlerini şehrin ilk göründüğü nokta olan Ilıca’dan karşılar, geniş ovanın bu başlangıç noktasından kaleye kadar kendisine yoldaşlık ederler. O gün Mustafa Kemal Paşa’yı küçük bir kafile burada karşıladı.

Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları, ikindi üstü Ilıca’ya varmışlardı. Kaplıcaların önünde düşman baltasından kurtulmuş bir kaç söğüdün gölgesinde misafirlere birer kahve sunuldu. Sekiz on kişilik bu grup kahvelerini içerken günün durumu konuşulmağa başlandı. Bu sırada gözleri Ilıca’nın batısındaki sırtlara ilişti. Sıcak yaz güneşi bu sırtların arkasına doğru çekiliyor ve sırtın üzerini ışıklarıyla süslüyordu. Burada, tam yolun geçtiği yerde bir adam ufka mürtesem düştüğü için çok irileşiyor ve arkasına güneşi aldığı için de koyu ve parıltılı bir cevherden dökülmüş bir heykel gibi görünüyordu.

Heykel, sırtlardan aşağı doğru yürüyor, onu ufkun arkasından çıkan yeni heykeller takip ediyordu. Bu kafilenin ucu sırtların yarı beline yaklaştığı sırada sonu da ufuktan ayrılmış bulunuyordu. Kafilenin önünde yürüyen heykel yavaş yavaş söğütlüğe doğru ilerledi. Bu iri ve dinç bir ihtiyardı. Gür ve ak sakalı göğsünü doldurmuş; Anadolu ovalarının güneşi, dağlarının rüzgarı çehresini tunçlaştırmıştı.

Misafirlerin ehemmiyetli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylü elini göğsünün üstüne koyarak oturanları selâmladı. Mustafa Kemal Paşa, tâ yanı başına kadar geldiği halde heykelliğinden birşey kaybetmeyen ihtiyarın hatırını soruyordu.

Bu kısa hoşbeşten sonra Paşa:

— Ağa böyle nereden geliyorsun? Dedi

İhtiyar:

— Paşam, Çukurova’da muhacirdim. Şimdi köyüme dönüyorum, dedi.

Paşa:

— Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? dedi.

Ağa derhal mukabele etti:

— Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz biçiyor.

Hamdolsun uşaklar da çalışkandırlar. Geçimimiz padişahta bile yoktu.

Yalnız son günlerde işittim ki, İstanbuldaki “Irzıkırıklar” bizim Erzurumu Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, kimin malını kime veriyorlar?

Bu sözler üzerine bu eski Türk kalesine millet işi için milletle beraber çalışmağa gelen büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü ve

Mevlüt Ağa’yı işaret ederek, “İşte bu ihtiyar Türk Milleti’ni temsil ediyor. Ve bu milletle neler yapılmaz ki!” diyerek, tamamladı konuşmasını.“Bu milletle neler yapılmaz!”

dedikten sonra ihtiyarla vedalaştı.

1934 yılındaki kanunla Mezararkalı soyadını aldı.

Mustafa Kemal’in gözleri önünde, kurtuluşun ilk kıvılcımları Mevlüt Ağa’nın şahsında anıtlaştı. Cevat Dursunoğlu, 14 Nisan 1960 yılında, seçkin davetlilerden oluşan bir topluluğa yaptığı konuşmada, Ilıca ilçesinde Mevlüt Ağa’nın kıvılcım çaktığı Milli Mücadele için şu ifadeleri kullandı: “Yurt ve ülkü hizmetlerine karşılık beklemeyen halk adamlarından birisi olan Mevlüt Ağa’nın, o günlerde Türk Milleti’nin azmini en kesin şekli ile anlatan bu güzel sözlerini, ömrüm vefa ettikçe unutmayacağım.”
Mezararkalı Mevlüt Ağa, vatanın düşman işgalinden kurtarılışını gördü, Cumhuriyet’in ilanına şahit oldu ve 1932’de de, Erzurum’da yaşama veda etti. Bu ihtiyar Erzurumun 1319 ve 1322 ihtilâllerine adı karışmış olan Mezararkalı Mevlût Ağa idi.

HALKA HİZMET,HAKKA HİZMETTİR

Bir vali
güzel bir yol yaptırmış.
Ve yoldan
en güzel kim geçecek
diye bir yarışma düzenlemiş.
Yarışma günü
kimi at arabası,
kimi süslediği bisikletini,
kimi en güzel esvabı ile
“en güzel geçen”
olmak için
yol kenarına gelir.
Nihayet,
tüm gün yoldan geçilir.
Tekrar
valinin yanına döndüklerinde
hepsi aynı şikayette bulunur.
Yolun bir yerinde moloz yığını vardır,
bu yolculuğu hayli zorlaştırır.
Günün sonunda
son yolcuda
yorgun argın
üstü başı toz toprak içinde valinin yanına ulaşır.
Bu son yolcu valiye, saygıyla yönelerek
içi altınla dolu torbayı uzatır ve der ki:
Yolda insanların geçmesini zorlaştıran moloz yığınını gördüm.
Hz.Muhammed(sav) in :
“Rahatsızlık veren
bir şeyi yoldan
kaldırmak sadakadır”
sözünü hatırladım
ve yolu temizledim.
Molozun altında
bu altın dolu torbayı buldum.
Ahaliden kimsenin
bu kadar altını olamayacağına göre bu atınlar size ait olmalı..
Vali gülümseyerek cevap verir:
“O altınlar senin.
Zira yarışmanın galibi sensin.

Yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldırandır”.

Allah CC geçtiğiniz bu hayat yolunda önden gidipte,önünüzdeki engelleri kaldıran insanları hayatınızdan hiç eksik etmesin inşaAllah👐

BAYBURT VE KOP SAVUNMASI

Bayburt ve Kop Savunması Kitabesi’nde şu bilgilere yer veriliyor: “Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) Osmanlı Devleti, Çanakkale, Suriye, Irak ve Şark (Kafkas) cephelerinde savaşmıştır. Bayburt’tan savunmayı yöneten Mareşal Fevzi Çakmak’a göre Şark Cephesi’nde savaşan 3. Ordu’nun en mühim harekatı Bayburt Mıntıkası’nda cereyan etmiştir. 3. Ordu’nun ağırlık noktasını teşkil eden 3. Mıntıka Bahtlı, Kop, Ziyarettepe Çoruh ve Masat Deresi arasındaki Kaladere Tepesi, Kaçkar, Kırklar, Soğanlı, Yamalı, Kemer ve Zigana Dağı’na kadar olan mıntıkadır.
Şark cephesinde Ruslar; 16 Şubat 1919’da Erzurum, 6 Mart 1916’da Rize, 15 Mart 1916’da Tercan ve 26 Mart 1916’da Of’u almak suretiyle Bayburt’un çevresini işgal ettiler.
(1) 18 Mart 1916’da Danzut (Darıca), 26 Mart’ta Ahpunus (Çamlıkoz), 27 Mart’ta Çoruh Cephesi ve Masat’ta şiddetli çatışmalar başladı. Binbaşı Halit Bey’in hemen hemen tümü Bayburt ve çevresinden toplanan gönüllü milis ve Teşkilat-ı Mahsusa erlerinden oluşan üç alaylı Çoruh Müfrezesi (2) bu çarpışmalarda üstün fedakarlıklar göstermişlerdir.
16 Temmuz 1916 gününe kadar devam eden bu savunmayı 5. Ordu Komutanı Vehip Paşa ve 5. Kolordu Komutanı Mareşal Fevzi Çakmak ‘Muvaffak Olmuş İkinci Plevne Savunması’ olarak şanlı tarihimize altın harflerle kaydetmiştir. Milis Kuvvetleri hariç resmi kayıp 9700 Şehit, 15. 000 yaralıdır. Başkomutan Grandük Nikola, Bayburt’un düşüşünü Çar’a büyük bir sevinç haberi olarak vermiş ve Rusya’da şenlikler yapılmıştır. (3)
“Turnalar çığlık atar Kop Dağı’nda uçarken,
Bir hüzünlü hal olur zirvede su içerken,
Şehitler ağıt yakar Kop Lalesi açarken,
Diller Fatiha okur, bu dağlardan geçerken.
Tüm Şehitlerimizin Ruhu Şad Olsun.
2010
Kaynaklar:
1-Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri, M. F. ÇAKMAK As. Mat. 1935
2- Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3. ncü Ordu Harekâtı Clt II Genelkurmay Basımevi 1993.
3- Rusların Gümüşhane İlini İşgali Sabri Özcan San. MEB 1991″
15 Mayıs 15 Ağustos 1963 tarihinde yapılan zirvedeki küçük anıtta ise şunlar yazılıdır:
“EY YOLCU!
“Ey Yolcu! Bu anıt 1916 yılında Kop Geçitleri’nde ve Çoruh Havzası’nda altı ay en çetin şartlar altında savaşarak kanları ve canları ile İkinci Plevne sayısız Türk şehidinin aziz hatıralarına ithaf edilmiştir. Bu dağları geçerken her karış toprağında bir şehidin mübarek kanı ve her adımında bir kahramanın saygıya değer kemiğinin yattığını unutma Onlar içimizde ülkü, dilimizde türkü, imanımızda rehber ve hayatımızda gururdur.
ANIT
Köylü ve şehirli bütün Bayburt halkı ile askerî garnizon ve onun değerli kumandanı Kurmay Albay Bedrettin Demirel tarafından yaptırılmıştır. “
Yola bakan şehit anıtında ise şunlar yazılı bulunmaktadır:

BİR YOLCUYA
“Dur yolcu! bilmeden gelip bastığın bir toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda, bu tümsek Anadolu’nda istiklal uğrunda, namus yolunda can veren Mehmet’in yattığı yerdir. “

YERLİ VE MİLLİ CEPHANE ÜRETEN FABRİKANIN NASIL SOBA ÜRETEN FABRİKAYA DÖNÜŞTÜĞÜNÜN HİKAYESİ

Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır,Cumhuriyet ilan edilir ve tarihler 1925’e geldiğinde Mustafa Kemal, Bulgaristan’daki arkadaşı Şakir Bey’i Türkiye’ye davet eder ve “Gel burada silah fabrikası kur” der…

Kabul eder Şakir Bey ve atlar Türkiye’ye gelir… Kendisine Haliç’in kıyısında bir yer gösterilir…

Neresi orası biliyor musunuz?
Şu anda Sütlüce’deki Miniatürk’ün bulunduğu alan…

Cumhuriyet tarihinin ilk özel sektör silah fabrikasını Haliç’te kurar Şakir Bey…
Artık ordumuzun cephanesi millidir.
2 bin kişinin çalıştığı fabrikada kısa sürede
Türk Hava Kuvvetleri’nin 100, 300, 500 ve bin kg’lık bombalarını üretmeye başlar.

Bir yandan hava kuvvetlerinin bombalarını üretirken,diğer yandan Türk Deniz Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan cephanelerini de üretmeye başlar.
Hatta ilk denizaltı bombaları da burada üretilir.
Yine kara kuvvetleri için cephane, el bombası, işaret ve aydınlatma fişekleri, kara mayınları gibi bir çok mühimmat Türk mühendis ve teknisyenleri tarafından bu fabrikada üretilerek ordumuzun ihtiyacı karşılanır.

Hatta fabrika Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelere ihracat da yapmaya başlar.

1922’de İzmir’de denize döktüğümüz
Yunanistan’a 1.5 milyon liralık bomba ihracatı yapmamız dünyada büyük yankı uyandırır…

“Atatürk’le Bulgaristan’da geçen günler, hayatımın en unutulmaz müstesna günleri olarak hatıralarım arasında yaşayacaktır. Anadolu’yu ikinci bir Ergenekon yapan,bu şanlı Bozkurt’la bazen sabahlara kadar vatanımızın mesut ve ışıklı günlere kavuşması için hazırladığı plânlar üzerinde görüşür, tartışırdık” diyen Şakir Bey,fabrikasında mazotla çalışan beş beygirlik ilk Türk motorunu da yapmayı başarır…

Ancak en yakın dostu Atatürk’ün vefatı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika ile yapılan silah anlaşmaları,

Şakir Zümre için sonun başlangıcı olur…

Artık Amerika,İkinci Dünya Savaşı’nın elde kalan külüstür silahlarını yükleyip götürmek yerine Marshall Planı doğrultusunda dağıtmaktadır…

Kendi silahını üreten Türkiye’ye,
“Biz size silah veririz, siz bunlarla uğraşmayın” denilerek silah sanayimize ve geleceğimize ilk darbeyi vururlar…

Yunanistan, Polonya, Mısır gibi ülkeler de Amerika korkusundan artık Türkiye’den silah almazlar…

Artık dışa bağımlı hale gelinmiştir ve Şakir Zümre’den silah alımını durdurmuştur…

Hal böyle olunca Şakir Zümre’nin büyük emekle Türkiye’ye kazandırdığı silah fabrikası yavaş yavaş paslanmaya başlamıştır…

Zaman içinde Şakir Zümre bitmiş;ülke savunma sanayii yavaş yavaş Amerika’nın güdümüne girmiştir…

Şakir Zümre için zor günler başlamıştır artık…

İşçinin maaşını ödeyemez duruma gelmiştir…

Silah, cephane üretimi tamamen durmuştur…

Çaresizlik içinde çırpınan Şakir Zümre, içi kan ağlayarak da olsa koca silah, cephane fabrikasını soba fabrikasına çevirir…

Bugün 50’li yaşların hatırladığı meşhur Şakir Zümre sobalarını üretmeye başlar…

Vatan Caddesi’ndeher 30 Ağustos’ta düzenlenen resmi geçitlerde Şakir Zümre’nin ürettiği bombalar, silahlar boy gösterirken,1950’deki törenlerde içimizi burkan bir olay gerçekleşir…

Şakir Zümre, sobaları yükler bir kamyonete ve Vatan Caddesi’nde gösteriyi izleyen devlet erkânına adeta bir tokat atar;

“Bizi Amerika’ya muhtaç ettiniz… Türk ordusunun yerli ve milli silahını elinden alıp Amerika’nın kucağına oturdunuz” diye haykırarak…

Silahı Amerika’dan alan hükümet, güya Şakir Zümre’nin gönlünü almak ister..

Hani İş Bankası’nın meşhur bir kumbarası Şakir Zümre’nin cephane fabrikasında yaptırılır…

Şakir Zümre 1966’da bu fani hayata veda ederken Türkiye’nin ilk kara, hava ve deniz bombaları üreten fabrikası da 1970’de kapısına kilit vurur…

Sayın Prof.Dr Gürayten Özyurt paylaşımından

TENERE AĞACININ YÜZLERCE YILLIK HAYAT HİKAYESİ

“Tenere Bölgesi, Büyük Sahra Çölü’nün orta güneyinde yer alan dünyanın en yoksul ülkelerinden Nijer’dedir
Tenere vadisi Nijer’deki “çöl içinde çöl”, ya da “çöllerin çölü”dür Tenere’de esen sert rüzgarlar, yükseklikleri dört yüz metreye ulaşan kumullar, kum tepeleri oluşturmaktadır.

Dünya üzerindeki en meşhur yalnız ağaç, Tenere’de bu çetin şartlarda yüzyıllarca dimdik ayakta durabilmiştir.

Yaşadığı coğrafyada L’Arbre du Ténéré olarak bilinen, bir zamanlar Dünya’daki en izole ağaç olarak kabul edilen Tenere Ağacı, kendisine en yakın ağaç ile arasında yaklaşık 400 km mesafe bulunan bir akasyaydı. Bir zamanlar Sahra Çölü’nde yer alan küçük bir mikroekolojik sistemin üyesi iken diğer ağaçların kaybolması ile çölün ortasında tek başına kalmıştı.

Kendisine en yakın ağaç, tam dört yüz kilometre çaplı bir dairenin de dışında kalmaktaydı.

Tenere Bölgesi 400 kilometre karelik bir alanı kapsıyor ve bölgede yaşan Tuareg Halkı’nın dilinde “çöllerin çölü” manasına geliyor.

Bölge her zaman çöl değildi, uzun yıllar önce tropikal bir orman barındırıyordu. Arkeolojik çalışmalarda 60.000 yıl öncesinde yaşayan insanlara ait bulgular elde edildi. Günümüzde bile 10.000 yıl önce çizilmiş olan yeni kaya gravürleri bulunmaya devam ediliyor.

Terere bölgesinde bulunan göçebe Tuareg halkı kutsal kabul ettikleri ağacı beslemek için yanına giderlerdi. Yaşı belirlenemeyen bu ağacın yok olan ormanın çöldeki tek temsilcisi olduğu varsayılıyor.

1930 da Avrupalı askerler tarafından keşfedilen bu ağaç sonrasında harita çizimlerinde büyük yol gösterici olmaya başlamış.
Bomboş arazi içerisinde çok uzaklardan görülebiliyordu. Yüzyıllar boyu batı – doğu ekseninde, Agadez – Bilma arasında gidip gelen kervanlar için adeta canlı bir deniz feneri olmuştu.Büyük kervanlar kışın, küçük kervanlar ilkbaharda Tenere’yi katederlerdi.

Kervanlar bin kilometrelik yollarında Agadez’den darı götürüp, Bilma’dan tuz getirirlerken mutlaka Tenere Ağacı’nın dibinde konaklarlardı.

Tenere Ağacı; çölün yerlisi, çölün “mavi adamları”, göçebe Touaregler için kutsal kabul edilirdi.
Dallarına dokunmazlar, kırıp ateş yakmazlar; nedense develeri de tek yaprağını yemezlerdi.

Fransız etyolojist ve kaşif Henri Lhote bu izole ağacı ilk kez 1934’de, çölün Gadoufaoua gibi, Nigersaurus gibi dinozor kemiklerinin bulunduğu bölgenin yakınlarında, Djanet ve Agadez arasındaki ilk otomobil seferi için Tenere’ye gittiğinde görmüştü.

Dünyanın en yalnız ağacı bir akasyaydı.
Uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasındaydı. Üç metre boyunda, iki gövdesi, çok güzel yeşil yaprakları ve sarı çiçekleri vardı.

Hüzünlü bir şekilde yaşayan ağacın hayat hikayesi hüznüne yakışır bir şekilde sona ermiş.

Sarhoş bir kamyon şoförü 1973 yılında ağaca çarptı ve yüzlerce yıl çölleşmeden kendisini koruyabilen ağaç kuruyarak öldü.

Ağaç yıkıldıktan sonra, başkent Niamey’deki Nijer Ulusal Müzesi’ne taşındı. Yerine de ağacı temsil eden basit bir metal anıt dikildi.

Radyoaktif karbonlama (karbon-14) metoduyla araştırılsa da yaşı belirlenemeyen ağacın çok eski bir zamanda var olan ve sonrasında yok olan bir ormanın hayatta kalmayı başaran tek ağacı olduğu sanılıyordu.

Yok olan ağacın tekrar yeşerebilecegini ümit ederek ağacın dikili olduğu yerde sondaj yapan bilim adamları Tenere Ağacının köklerinin toprağın otuz üç ile otuz altı metre aşağılara kadar ulaştığına tanık oldular.

1939 Yılında Müttefik Askeri Komutanı Michel Lesourd’un Günlüğüne Düşülen Not ;
“Böyle bir ağacın varlığına inanmak için onu görmeniz gerekli. Sırrı nedir? Bölgede yaşayan bu kadar deve neden yapraklarını yemiyor ya da yerli halk olan Touaregler ateş yakmak için dallarını kullanmıyor? Cevabı, ağaç insanlar için bir tabu, onu kutsal görüyorlar.”

Sahra çölü’nün en kavurucu sıcaklarına ve kum fırtınalarına direnen dünyanın en yalnız ağacının sonu yine modern insanın eli değdikten sonra geliyor.”
Alıntı

TARİHTE İLK UYANDIRMA SERVİSİ

Endüstri devriminin ilk yılları… İşe gitmek için sabahın köründe kalkmak gerekiyor tabi o yıllarda alarmlı saatler de yok
Fakat Britanya’da doğan enteresan bir meslek var; knocker-up

Mary Smith’de bu mesleğin erbabı… Uyuyan işçilerin pencerelerine kurutulmuş bezelye atarak onları uyandırıyor ve haftada yaklaşık altı peni kazanıyordu.

fotoğraf; 1870 – 1945 yılları arasında (tam tarihi belli değil) Philip Davies tarafından Londra’da çekilmiştir : )

KURTULUŞ SAVAŞI YILLARI…..EMİRDAĞ SUVERMEZ KÖYÜNDEN DÜNYALAR GÜZELİ GÜLNAZİK’İN HAZİN HİKAYESİ VE AĞIDI

-BU TÜRKÜ ASLINDA BİR AĞITTIR-

YUNAN SUBAYININ KAÇIRDIĞI TÜRK KIZININ YAZDIĞI AFYON EMİRDAĞ
İLÇESİNİN SUVERMEZ KÖYÜNDEN GÜLNAZİK İSİMLİ KADININ AĞIDIDIR.

Olay şöyle oluyor.
Yunan’ın Afyon ve yöresini işgal ettiği zamanlarda meydana geliyor.
Emirdağ’ın Suvermez köyünde dünyalar güzeli 15-16 yaşında bir kız var.
Güzelliği dillere destan.
Kızın güzelliğine bakan gözlerini alamıyor.
Dönüp bir daha bakıyor.
Zalim Yunan’ın işgal ettiği yerlerden birisi de Emirdağ’ın Suvermez köyü.

Yunan askerleri köyde ne kadar ev varsa, ahır, samanlık, ekmek odası her yeri ararlar.
Önemli ve değerli ne varsa savaş ganimeti olarak el koyarlar.
Evlerinin birinde değerli hiç bir şey yoktur.
Aile kıt kanat geçinen garip bir köylü ailesi.
Tek varlıkları çocukları.

İşte çocuklardan biri dünyalar güzeli Gülnazik.
Adı gibi gül gibi bir kız.
Daha 15-16 yaşında.
Gülnazik’in ailesi Yunan askerleri kızlarına göz koymasın diye yufka yaptıkları ocağın bacasının içine gizli bir bölme yapar.
Gülnazik o bölmenin içine gizlenir.
Kızın bir hafta yeme içme ihtiyacı azık olarak yanına konulur.

Kızın üzerinden duvar örülür ve saklanır.Duvar sıvayla kapatılır.
Bir rivayete göre Kara imam lakaplı Hacı Arif yunan subayına bildirir.
(İşgalci Yunan subayı ocaklığa girdiğinde bakar ve ocağın önü yeni sıvanmış olduğunu görerek yıktırır ocağı).Gizli bölmenin içinde altın mal mülk beklerken dünyalar güzeli Gülnazik’i görünce kıza aşık olur.
Kızın güzelliğinden Yunan komutan neredeyse yere yıkılacak.
Dizlerinin bağı çözülür.
Aile şaşkınlık ve panik içinde gözyaşı dökmeye başlar.

Yunan komutan dünyalar güzeli Gülnazik’i kolundan tutar ve yanında götürmeye karar verir.
Kıza aşık olmuştur.
Gülnazil bir yandan anası, babası, kardeşleri diğer yandan feryat figan çığlıkları duvarda yankılanır.
Ama Yunan komutan hiç birine aldırmaz Gülnazik’i kolundan çekerek sürükleyerek alıp götürür.
İlk fırsatta kızı Yunanistan’a gönderir.

İşgal biter Yunan arkasına bile bakmadan kaçmak zorunda kalır.
Kaçarken arkasında ne varsa yakıp yıkar.
Yakılan yıkılan her şey onarılır.
Ama Emirdağ’ın Suvermez köyünde Gülnazik’in ailesinin dünyalar güzeli Gülnazik’in kaybının telafisi yoktur.
Aile yıllarca kızlarının hasretiyle yanıp tutuşur.

Derken yıllar geçer.
Yunan subay kaçırdığı Gülnazik ile evlenir.
3 çocukları olur.
Bir süre sonra Yunan subay hayatını kaybediyor.
Gülnazik vatan ve aile hasretine daha fazla dayanamaz.
Savaş ganimeti olarak kaçırıldığı Yunanistan’dan bir gemiyle Türkiye’ye doğru denize açılır.

Gülnazik, gemide ailem bu çocuklar Yunan diye kabul etmezler düşüncesiyle çocuklarını denize atmayı düşünür.
Ama bir türlü buna cesaret edemez.
Gece hava karardığında yanında çocukları ile dışarı çıkar.
Gözlerinden sicim gibi yaş gelir.
Yüreği yanar ama yinede çocuklarını Ege’nin karanlık sularına bırakacaktır.
Bu anlayan çocuklar Gülnazik’e yalvarmaya başlar.
“Ne olur yapma anne.
Anne atma bizi denize, götür bizi Türk dedemize” diye yalvarırlar.

Gülnazik kafasına koyduğunu yapar çocuklarını bir bir denize atar.
Ege’nin karanlık sularında çocukların çığlığı birkaç kez kulaklarında yankılanır.
Bağrına iki elini bastırarak kaçarak uzaklaşır.
Sonra aşağıda da yer alan ağıdı yakar.

ATİNA TÜRKÜSÜ
Otomobil boyandı
Atina’ya dayandı
Allı kızı görünce
Kafir Yunan dayandı.

Ah turnam allı turnam
Ben Atina’da durmam.

Atina’nın hamamı
İçindedir dumanı
Kimsecikten şüphem yok
Öldürsünler imamı.

Ah turnam allı turnam
Ben Atina’da durmam.

Yumurtanın sarısı
Yere düştü yarısı
Atina’ya gideli
Oldum Yunan karısı.

Turnam al beni turnam
Ben Atina’da durmam.

Top zülüfler yanımda
Tecellim var alnımda (Tecelli-Alin yazisi)
Çocuklarım sorarsan
Balıkların yanında.

Turnam al beni turnam
Ben Atina’da durmam.

Atina’nın üzümü
Ben tutmadım sözümü.
Çocuklarım atarken
Yumdum iki gözümü.

Turnam al beni turnam.
Ben Atina’da durmam.

Yumurtanın kulpu yok
Gözlerimde uyku yok
Çek kayıkçı kayığın
Yunanlıdan korkum yok.

Ah turnam allı turnam
Ben Atina’da durmam.

Atina’nın urganı
Kalın olur yorganı
Üç çocuğumu sorarsan
Balıkların kurbanı.

Turnam al beni turnam
Ben Atina’da durmam.

Gülnazik gene de memleketinde çok sıcak karşılanmaz.Yunan karısı gözüyle bakılır.Dayanamaz ve intihar eder.
Arkasında acıklı bir hikaye bırakır.
Birde bu ağıdı.
Ama işgüzarın biri bu ağıttan şen şakrak bir türkü çıkartmış.
Fotoğraf: Nuray Bilgili’den alıntı

BERGAMA KÜPLÜ HAMAMININ KÜPÜ

BERGAMA KÜPLÜ HAMAMI KÜPÜNÜN HAZİN YOLCULUĞU VE ÜLKE DIŞINA ÇIKARILAN TARİHİ ESERLERİMİZDEN BİRİSİNİN HİKAYESİ

400’lü yılların başlarında Mahmut isminde bir çiftçi, tekke boğazı tarafındaki tarlasını sürerken içi altın dolu üç büyük yekpare oyulmuş küp bulur.

Bergamalı çiftçi bu altınların devlete ait olduğunu düşünüp Küpleri yetkililerine bildirir. Üç küp Osmanlının başkenti Bursa’ya gönderilir.

O zamanlar Fatih’in babası II. Murad tahttadır. Padişah da durumdan haberdar olur ve Bergamalı çiftçinin bu davranışından etkilenir. Altınlara hazineye aktarılır.

Üç küpten daha yüksek, dış yüzeyi pürüzsüz ve söbü şekilli olan ikisi de başkentte kalır. O iki uzun küp bugün Ayasofya’dadır, gidenler mutlaka görmüştür.

İçinde altınlar olan süslü küp ise hatıra olarak boş bir şekilde Bergamalı çiftçiye geri verilir.

Bergama krallığı devrinden kalan ve muhtemelen kraliyet ailesinin sarayında bulunan bu küp yine Bergama’ya geri döner.

Padişahın ödülü bununla sınırlı değildir. Çiftçiye geniş araziler de bağışlanır.

Zenginleşen Bergamalı çiftçinin oğulları sonradan Bergama tepesi eteklerinde bir hamam inşa ettirirler ve bu küpü de baş köşeye yerleştirirler. Hamam o günden sonra Küplü Hamam olarak bilinir.

Yaklaşık dört yüzyıl boyunca küp hamamın başköşesinde durur ama 17 ve 18. yüzyıllarda Bergama’ya gelen Avrupalı gezginler küpü fark ederler ve satın almak için hamam sahiplerine para teklif ederler.

Tarihi Küpün Yolcuğu Başlıyor
Bergamalılar dede yadigarına sahip çıkıp küpü satmazlar. Fakat Osmanlı padişahlarından olan II. Mahmut bu küpü isteyen bir Fransız’ı kırmaz ve Paşa’nın torunlarına bir ferman gönderip küpün derhal Fransız’a verilmesini emreder.

Bergama Krallığının başkenti Bergama’da bin yıldan daha fazla boyunca toprak altında kalan, bulunduktan sonra kısa bir süre Osmanlının başkentini ziyaret eden ama tekrar Bergama’ya gelen ve dört yüzyıl boyunca bir hamamı süsleyen küp artık Fransa’nın başkenti Paris’e ulaşmıştır.

Bugün Louvre Müzesinin nadide eserleri arasındadır. Paris’e yolunuz düşerse Louvre’a uğrayın, Bergamalıların uğruna servet değerindeki teklifleri geri çevirdiği Küplü Hamamın küpünün yanına vardığınızda derin bir iç çekin!

KARA FATMA KİMDİR

SELAMOLSUN

KARA FATMA KİMDİR?

Fatma Seher Erden, 1888 yılında Erzurum’da doğdu. Subay olan Ahmet Bey ile evlendikten sonra Balkan Savaşı’na katıldı ve askerlik hayatını eşiyle paylaştı. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde ailesinden dokuz-on kadınla birlikte cephede savaştı. Eşi Binbaşı Ahmet Bey, Sarıkamış’ta şehit olunca memleketi olan Erzurum’a geri döndü.

1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk ile bizzat görüşebilmek için Sivas’a giden Kara Fatma, Milis Müfreze Komutanı olarak batı cephesine atandı ve burada göreve başladı. Aldığı talimatlar doğrultusunda İstanbul’a giden Kara Fatma, silah ve adam kaçırma görevlerini tamamladı.

İzmir’in Yunan işgaline uğraması sonucunda İzmir’e geçerek savaşan Kara Fatma, 300’ü aşkın birliğiyle Birinci ve İkinci İnönü Savaşı, SakaryaMeydan Savaşı ve Dumlupınar Meydan Savaşı’nda boy gösterdi.

Büyük Taarruz’un ilk günlerinde esir düşse de kaçarak yeniden ordusunun başına geçti ve Bursa’nın Yunan işgalinden kurtuluşunda büyük rol oynadı.

Savaşın ardından Fatma Seher Hanım, çavuş rütbesiyle başladığı askerliğini üsteğmen rütbesiyle tamamladı ve emekli oldu. Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı.

Fatma Seher Hanım, 2 Temmuz 1955’te Darülaceze’de 67 yaşında hayatını kaybetti ve Kasımpaşa’da yer alan Kulaksız mezarlığına defnedildi.

CUMHURİYET NASIL KURULDU?

OKUMAZSANIZ ÇOK ŞEY KAYBEDERSİNİZ.
BEN ÇOK ÖĞRENDİM..HARARETLE TAVSİYE EDİYORUM.
T.C Şikago Başkonsolosluğu …19 Mayıs 2019

19 Mayıs 1919’un 100. yılı münasebetiyle düzenlediğimiz programın açılış konuşmasını, halen Indiana Bloomington’da yaşayan ve hayattaki en büyük halk bilimcimiz olarak kabul edilen Cumhuriyetimizle yaşıt Prof.Dr. İlhan Başgöz yapacaktı. Kurtuluşa giden yolun hikayesini Cumhuriyetimizle yaşıt asırlık bir çınardan daha iyi kim anlatabilirdi ki? Lakin ilerlemiş yaşının getirdiği sağlık sorunları sebebiyle İlhan hoca çok arzu etmesine rağmen aramızda olamadı.

Hazırladığı konuşmayı Başkonsolos Umut Acar okudu.

“Değerli Konuklar

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır.

Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım,, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri kardaşım kalmadı.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,

Açım diye çift sürmeye gitmiyor,

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,

Başımıza bela dölümüz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor
​ ​
Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Savaş yılları, Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darma dağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?” Falih Rıfkı Atay diyor ki: “Ana biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır. ​

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu: “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”.

Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı: “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.”

O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul İtilaf Devletlerinin işgalinde, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış; Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru ilerlemekte.

Dahası var. Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabancı şirketlerin elinde bulmuştur. Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük Batılı şirketlerin elindedir. Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır.

İzmir-Aydın demiryolu 2 milyon İngiliz pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik. Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi. Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca bu sefer ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir. Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor, ya hapse atılıyor veya tütün kolcuları ile çatışıyor ve vuruluyordu. Bir ayınkacı türküsü şöyle der:​

Hacılar köyüne bastığım oldu,
Tütünümün dengi yastığım oldu,
Aman dostlar bakın benim çareme,
Tütünün tozunu basın yareme.

Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da, ekonomik gelişmesine odaklanınca 1930 Dünya Ekonomik Buhranı patlak verir. Buhranın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dışsatımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu kadar düştüğünü gören Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur: “Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.” Teklif kabul edilir.
Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik hayatı idare edecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir. Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı.

Ben çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım. Bu ekonomik kalkınma hamlesini bir yerli malı seferberliği izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik. Çayı Kazova’nın kızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışardan satın alınıyordu.

Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir. Bu bir milli savunma sorunu idi. Atatürk diyor ki; “700 kilometre demir yolumuz var, bir kilometresi bile bizim değil.” 1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın tabiri ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık.
Hoş bir fıkra var. İlk tren Erzurum’a varınca belediye başkanı nutuk veriyor; “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.” O vakit bir vatandaş sorar: “Peki biz 57 gün ne yapacağız?”

Değerli Dinleyicilerim

Ben 1929 yılından itibaren Cumhuriyetle beraber iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir kısmına ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında Sivas lisesinde benim bulunduğum sınıfa geldi. Atatürk adı etrafında oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o kadar kuvvetli imiş ki gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka, gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz hendese idi. (Yani geometri). Atatürk dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu. Atatürk’ün birden kaşları çatıldı ve Saadet’e neden Yunan harfleri kullandığını sordu. Saadet, hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey topu bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu, yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine abc yazdı. Bize; “arkadaşlar Türk alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden abc’li yeni kitabımız geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi.

Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı. Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın Onu Samanpazarı’nda bir kahvede, halka karışmış Zeybek oynarken bulmuşlar.

Cevat Dursunoğlu şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum kongresine gitmektedir, yıl 1919. Ilıca köyüne varınca bir ağacın altına oturup kahve içmek isterler. Kahveler içilirken yolda bir kağnı belirir. Pılı pırtı yüklü kağnıda iki de delikanlı oturmaktadır. Kağnıyı yetmişlik bir ihtiyar sürmektedir. İhtiyar çağrılır. Paşa sorar: “Baba nereden gelip, nereye gidiyorsun?” İhtiyar: “Çukurova’dan gelirem, Erzurum’a gidirem.” Paşa sormaya devam eder: “Baba Erzurum’da ortalık karışık, savaş tehlikesi var. Eşkıya tehlikesi var, niye gidiyorsun? Çukurova’da geçinemedin mi?” İhtiyar Mevlut Dayı “O nasıl söz paşam Çukurova verimli topraktır, insanı diksen yeşillenir. Bizim uşaklar da çalışkandır, bey gibi geçinip gidiyorduk. Ama duymuşam ki padişah Erzurum’u düşmana verecekmiş, gelmişem ki görim, kimin malını kime verir?” der. Paşa yanındakilere der ki “Arkadaşlar bu milletle başarılamayacak hiçbir iş yoktur.”

Değerli dinleyiciler size Atatürklü yıllardan unutamadığım bir olayı daha anlatacağım. 1930’lu yılların başında sanıyorum, Atatürk, gece geç vakit Mısır Büyükelçiliğini ziyaret eder. Sabaha kadar yenir, içilir, eğlenilir. Güneş doğarken Atatürk Mısır elçisini balkona çağırır ve şunları söyler. “Buradan güneşin doğuşunu nasıl görüyorsam, esir milletlerin de birer birer kurtulacaklarını ve bağımsızlıklarını elde edeceklerini öyle görüyorum.” Atatürklü Cumhuriyet her zaman müstemlekecilere karşıt, küçük devletlerden yana, onurlu bir politika uygulamıştır. Cezayirli gençler Fransız müstemlekecilere karşı kanlı bir savaş verirken ellerinde Mustafa Kemal’in resmini taşıyordu.

Hindistan bağımsızlığının büyük lideri Gandi İngiliz parlamentosunda şöyle konuşuyordu: “Haydi beni tutuklayın, ama tutuklamakla iş bitmiyor. İşte Türkler kendi cenaze törenleri için hazırlanan tabutu istilacıların başında parçaladı.” Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Muhammed Ali Cinnah 30 ağustos zaferimiz üzerine şöyle diyecekti: “Bu zafer bütün esir milletlerin zaferidir.”

İngiliz başbakanı Lloyd George, Çanakkale savaşının en büyük destekçisi idi. Türkler koca İngiliz İmparatorluğunu Çanakkale’de dize getirince Lloyd George parlamentoda şöyle konuşacaktı: “Tarih nadiren dahi yetiştirir, bizim talihsizliğimiz şu ki böyle bir dâhiyi bugün Türk milleti yetiştirmiştir, ne yapsak, ne tarafa gitsek Mustafa Kemal’in iradesini kıramadık, ben istifa ediyorum.”

Değerli dinleyicilerim ben yüz yaşına yaklaşmış bir faniyim. Öyle zannediyorum ki İngilizce, Türkçe, Fransızca kitaplarım, makalelerim ve Amerika’da Norveç’te, Rusya’da, İngiltere’de, İran’da ve Türkiye’nin birçok kentinde yaptığım konuşmalarımla bu kadar güçlüklerle bana emanet edildiğine inandığım Cumhuriyete karşı görevimi yaptım

Genç arkadaşlarım, Atatürk Cumhuriyeti özellikle sizlere emanet etmiştir. Onu çağdaş ve gelişmiş memleketlerin daha yücesine çıkarmak sizin çalışmalarınıza ve gayretinize bakıyor. Bu görevi başaracağınıza ben inanıyorum. Konuşmamı bitirirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum”

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARI, SEYMEN RIZA ÇAVUŞ

UZUN AMA GÜZEL BİR YAZI, OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM, (ALINTIDIR)

SEYMEN RIZA ÇAVUŞ ( Elmadağlı )

1974’te ben,Elmadağ Lisesi Türkçe öğretmenliğine, eşim de Elmadağ-Yenimahalle (Yenişeyh) İlkokulu sınıf öğretmenliğine atanmıştık.

Elmadağ, doğup büyüdüğüm ilçem Kalecik’in komşu ilçesi olmasının yanı sıra, öğretmen okulunu okuduğum Hasanoğlan köyünün de bağlı olduğu bir ilçeydi. Doğu’da zor koşullarda 3 yıl çalıştıktan sonra yapılan bu atamaya çok sevinmiştim. Elmadağ, yolculuklarda içinden zaman zaman geçtiğim ve keşke burada yaşasam dediğim; fakat yakından da pek tanımadığım bir yerdi.

Yeni görev yerimde ev bulup yerleşmemiz başlangıçta epey zahmetli olsa da yerleştikten sonra komşularımla ve öğrencilerimle kısa sürede kaynaştık. Komşular, güler yüzlü, yardımlaşmayı seven, her halleriyle dobra ve dürüst insanlardı. Öğrencilerim öğrenmeye de çok istekli görünüyorlardı. Böyle bir ortamda öğretmenlik yapmak, şenliğe katılmak sayılırdı benim için…Atamaya duyduğum sevincin hiç de boş olmadığını kısa sürede anlamıştım ve bu sevinç görev yaptığım süre boyunca da ayrıldığımda da hep sürdü. Elmadağ, iyi insanların özel olarak toplandığı bir yerdi sanki…

O yıllarda daha bir cevval, halkla ilişkiler kurmada daha bir istekli, girişkendim. Öğretmenlerim mi benimsetti, okumalarımla mı ulaştım bilmiyorum, “iyi bir öğretmen okul duvarlarını aşabilen, eğitmeye çalıştıklarının ailesini, yetişme ortamlarını da yakından tanıyan, onlarla da iletişim kurabilen, gerekirse yardımcı olabilendir” düşüncesi taşıyor, buna uygun hareket etmeye, kişiler hakkında kulaktan dolma bilgi ve kanaatlerle değil, kendi gözlem ve yaşam deneyimlerimle kararlar vermeye çalışıyordum.

Çarşamba günleri öğleye dek dersim yoktu. Çevreyi ve eşimin okul ortamını yakından görüp tanımak için eşimle birlikte eşimin okulunun olduğu Elmadağ-Yenimahalle’ye gittik. Okuldaki idareci ve öğretmenlerle tanışıp söyleşme faslı birkaç dakikada bitip öğretmenler derslerine girince ben de okuldan çıktım, o çevre insanlarını yakından tanımak, onlarla sohbet edebilmek için cadde üzerinde gözüme ilk takılan kahveye doğru yöneldim. Bu saatler, kahveye gitmek için erken saat olsa gerek ki kahvede ve kahve kapısı önünde tek tük müşteri vardı. Kahve önünde, bir iki orta yaşlı insan dışında, hafif uzakça bir yerde temiz yüzlü, beyaz sakallı ihtiyar bir adam oturuyordu. Cümlesiyle selamlaştık.

Bir sandalye bulup gözüme kestirdiğim ihtiyara doğru yöneldiğimde o, bir yandan “Aleykümselam, buyur şöyle,” davetini yapmış, bir yandan da o değilden baştan aşağı beni süzüyor, neyin nesi, kimin fesi olduğumu anlamaya çalışıyordu. Onu merakta koymadım tabi… Öğretmen olduğumu, eşimin köylerine öğretmen olarak atandığını, çevreyi tanımak için geldiğimi söyledim. Hafif öne eğilerek dayandığı bastonu üzerinde doğruldu, çakır gözlerinin içi gülüyordu. Torunu Önay’ın da aynı okulda öğretmen olduğunu söyledi.

“Evladım, bak yeğenime, ne içer?” diye kahveciye seslendi.

“ Bana buralarda Yağcıoğulları’ndan Seymen Rıza Çavuş derler.

“ Memnun oldum Rıza Dede. Benim adım da Kadir. Liseye öğretmen olarak atandım.”

……..

İkimizin de tahmin edemeyeceği kısa bir sürede kaynaşmış, ısınmıştık birbirimize. Çaylarımızı yudumlarken nereli olduğumu sordu.

-Kalecikliyim.

“Hangi köyündensin bakayım?”

“Çukurköylü” olduğumu söylediğimde sanki tanımak ister gibi çakır gözleriyle daha bir dikkatle yüzüme baktı:

“Kimlerdensin yeğen?”

Anladım ki bizim köyde eskiden yaşamış olan insanların pek çoğunu tanıyordu.

“Tanır mısın bilmem, Abdurrahmanlar’danım. Abdurrahman Koca derlermiş büyük dedeme.”

“Sizin köyün eski adamlarının çoğunu tanırım yeğen; ama dedeni çıkaramadım şimdi.”

İdris dağının bir yüzünde yerleşim yeri olarak Elmadağ ilçesine bağlı Hasanoğlan, Yeşildere(eski adıyla Dereşıh/Dereşeyh), Yenişıh/Yenişeyh), Kayadibi (Kurbağalı); öte (doğu, kuzeydoğu) yüzünde Kalecik ilçesine bağlı Çukurköy, Gölköy ve Ahmetadil köyleri vardır. Kazaları ayrı olsa da geçmişte bu köylerin insanlarının birbirleriyle tanışlıkları, aksataları çok olurmuş. Ben yine de Rıza Dede’nin bizim yöreyi tanımış olmasına hem çok şaşırmış, hem çok sevinmiştim.

“ Bizim köyü, köylüleri nereden, nasıl tanırdın? Çok gider gelir miydiniz?” diye eşeleyecek oldum.

“Ohoo, gidip gelmek de söz mü! Biz de giderdik, onlar da gelirdi. Sizin köydeki adamlarımızla çok iş çevirdik çok…”

Daldı, o günleri hatırında yeniden yaşıyor gibiydi.

“O devirler açlık, yokluk devriydi. Eşkıyaların, asker kaçaklarının bu dağlarda cirit attığı devirlerdi. Biz, bu dağları hepten onlara bırakacak değildik ya, bu dağlarda biz de vardık elbette.” Söylesem mi söylemesem mi diye ikilem yaşamış olmalı ki biraz duraladı, sonra ekledi: “Diyeceğim o ki, yokluk ve cehaletin hakim olduğu o devirde eşkıya da, eşkıyalık da, hırsızlık pek yaygındı…”

Sohbetimize uzaktan kulak misafiri olmaya çalışanlar da vardı kahvede. Onlar, Seymen Rıza Çavuşu elbette iyi biliyor, tanıyorlar, belki anlattıklarının çoğunu pek çok kere dinlemiş olmalıydılar ya, gerek onunla sohbet eden bu yabancının (benim) kim olduğunu, gerek bu kadar koyu sohbetin konusunu ne olduğunu merak etmiş olmalılar ki sandalyesini çekip birer ikişer masamız çevresinde toplanmaya başlamışlardı. Çaylar da tazeleniyordu bir yandan…

ÇANKAYA KARTALI

Rıza Çavuş, savaş sonrası yıllarda, bizim köyden, Kurbağalı’dan, Dereşıh’tan insanlarla oluşturdukları ekiplerle yapıp ettiklerini anlatıyordu. Bense öncelikle neden ona “Seymen Rıza” dendiğini öğrenmek istiyordum. Diğer anlatmak istediklerini başka zaman da anlatabilirdi. Sözü değiştirmek için:

“Rıza Dede” dedim. “ Sen, Seymen Rıza derler bana, demiştin. Bu seymen adı, sülale adınız mı yoksa Ankara yöresinin meşhur seymenleriyle mi ilgili bir ad?”

Böyle sormamla birlikte gözlerinin içi daha bir parladı. Bastonunu daha bir kavrayıp:

“ Kemal Paşamızı Dikmen sırtlarında, Keklikpınarı’nda karşılayan seymenlerden biriyim ben yeğenim!”

Bir süre bakıştık. O, söylediğinin bende yaratmasını umduğu etkiyi görebilmek için yüzüme dikkat kesilmiş bakarken ben de tarihi bir kişiyle karşılaşmış olmanın mutluluğu ve sevinciyle ona bakıyordum. Böyle bir yerde, böyle biriyle tarihi bir kişiyle karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti! Ne dikkatsiz, özensiz bir tarih bilgisine sahiptim böyle! Ankara Seymenlerinin yaptıkları büyük hizmeti okumuş, duymuştum; iyi de bu seymenler uzaydan mı gelmişti? Mahcubiyetimi gizleyip bu karşılaşmanın benim için gerçekten büyük bir şans olduğu düşünmeliydim. Öyle de yaptım.

Ona saygım ve sevgim daha bir artmıştı.

“Rıza Dede”, dedim. “Seninle karşılaşmak benim için büyük bir şans. Mustafa Kemal Paşamızın Ankara’ya gelişini, nasıl karşılandığını bu olayı yaşayanlardan dinlemeyi çok istiyordum zaten.”

Dalıp gitti… yüzünden bir alaz geçti, o günler gözünün önünde yeniden canlandı sanki… Kaşları kalkıp indi, ateş saçan gözlerini gözlerime dikerek:

“O, bizim kartalımızdı; Çankaya Kartalı… Biz, onda kendimizi bulduk, bu millet, onda kendini buldu yeğenim!..” dedi.

Sustu, gözlerini uzaklara çevirdi, daldı bir süre. Derin bir iç çektikten sonra sürdürdü konuşmasını:

“Ne günlerdi o günler… Hani nasıl derler, ateşle imtihan oluyorduk. Her yan ateş içindeydi. Haa, biz de boş değildik o zamanlar. Ateştik, ateş!

Bizim buralar hep yokluk içindeydi; emme(ama) işin daha da kötüsü cepheden gelen haberler ve memleketin hali daha da kötüydü. Her gelen haber, kara haberdi…Kesimhanede kesim sırasını bekleyen koyunlar gibiydik. Bazı büyük Paşaların Anadolu’ya geçtiklerini, toplantılar neyi yaptıklarını söyleyenler, bize moral vermeye çalışanlar oluyordu ya, pek inanamadık önceleri. Sonra bu Paşa’nın Kemal Paşa olduğunu, Memleketi karış karış dolaşıp önemli adamlarını da yanına alarak Ankara’ya geleceğini, Elmadağlılar grubu olarak bizim de koruma tedbirlerine katılmamız gerektiğini ilettiler bize. Sevinçten coşmuştuk mu desem, sevinçten deliye dönmüştük mü desem, ne desem bilmem ki, ilk defa sevinebileceğimiz iyi bir haber almıştık. Memleketin de, milletin de, kendimizin de kurtulmasını istiyorduk emme(ama) kendi başımıza böyle büyük işlere girişmeyi düşünemesek de dövüşmeye, tedbir almaya, direnmeye… böyle işlere yatkındık. Hemen işe koyulduk. Beynam Ormanları’ndan Dikmen’e kadar her yanda koruma tedbirlerimizi aldık. Bilirsin yeğen, kurt dumanlı havayı sever. Bu havada duşmanın ne yapacağı belli olmaz. Ah, vah, tüh demeden tedbirini alacaksın.Adamını iyi tutacak, iyi koruyacaksın ki sonra pişman olmayasın!..”

Açılmış, coşmuştu bir kere. Gururla sürdürdü konuşmasını:

“ Çankaya Kartalıydı o. Onu karşıladık biz. O, memleketi yılanlardan, çıyanlardan temizlerken de, cumhuriyeti kurarken de yanında olduk biz.”

Seymen Rıza Çavuş’un o “Biz diyen sesi var ya…

O seste neler yoktu ki!

O ses, görevini en iyi şekilde yerine getirmiş olan insanların güven ve gurur duygularıyla örülüydü sanki…

O seste, vatanın kurtuluşu için dövüşenlerin olanca isteğini, heyecanını, vatanı kurtarmış olmalarının yarattığı coşkuyu da görmek mümkündü.

O seste, Kurtuluş Savaşı dönemimizle ilgili, okuyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiklerimde bulamadığım, sadece Seymen Rıza Çavuş’un sözlerinde ve davranışlarında yansımasını bulan bir yan, bir ruh vardı. Zaten beni en çok etkileyen de bu yan, bu ruhtu.Evet, Kurtuluş Savaşımızı zafere taşıyan da, onları Mustafa Kemal Paşamıza koparılamaz bağlarla bağlayan da bu ruhtu.Rıza Çavuş bu ruhun cisimleşmiş haliydi sanki…

O seste bu ruhu, vatanı, kurtuluşu, bağımsızlığı, kavgayı, öndere sevgiyle bağlılığı, insanımızın özgürce, insanca yaşama isteğini bir bütün olarak görebiliyordunuz.

“Hele çaylarımızı tazele.” diye seslendi kahveciye.

“ Savaştan önce de sonra da çok şeyler gördüm, çok şeyler yaşadım. Hepsi bir yana, Dikmen sırtlarında Kemal Paşamızı karşılayışımızı hiç unutamam yeğen.” dedi çayını yudumlarken. “O günlerde her doğru işin, her doğru sözün de, her hatanın, her ihmalin de önemi çok büyüktü. O zaman da bu ‘koruma işini” ciddiye almış, işi sıkı tutup her türlü önlemi almıştık ya, ne yalan söyleyeyim o günlerde Kemal Paşa ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin ve alınacak önlemlerin ne kadar önemli olduğunu o günlerde biraz anlasam bile, şimdi daha iyi anlıyorum.”

Savaşlardan, savaşlardan konuştu. “Çankaya Kartalıydı o” diyordu arada bir. Günlük yaşam kavgalarından, yoklukla, açlıkla, cehaletle, hastalıklarla ihanetlerle ve dış düşmanla nasıl savaştıklarından, Ankara Müftüsü Börekçi Rıfat Hoca’dan, Osmanlı’dan beri dağlardan hiç eksik olmayan eşkıyadan, seferberlik günlerinde dağlarda gezen asker kaçaklarından söz etti.

Savaş yıllarındaki korkulardan, umuttan, umutsuzluk, korku yüklü günlerden, gecelerden, zafer sonrası yoklukların sürmesinden, o günlerin hırsızlarından, hırsızlığın sebeplerinden, Elmadağ’da barut fabrikası kurulana, insanların eli ekmek görene kadar yokluk ve cehalet yüzünden çekilenlerden, hırsızlığın çok yaygın halde varlığını sürdürmesinden, ev soymaya, dağa kadın kaldırmalara kadar varan kepazelikleri anlattı, anlattı, anlattı.

KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI CEHALET VE YOKLUK

Rıza Çavuş, anlatma isteği duya duya, keyifle anlatıyordu. Onun daha çok şey anlatmasını, konuşmasını ben de çok istiyordum; ancak vaktim sınırlıydı ve öğleden sonra okula gitmem gerekiyordu. Nasıl olsa peşini bırakmaz, ileride bir fırsat yaratır, onu konuştururdum. Benim saate baktığımı görünce sözü toparlaması gerektiğini anlamış olsa da diyecekleri varmış daha, aceleyle sıraladı:

“ Unutma yeğenim, insanları aç ve cahil bırakırsan insanlar kötü olur, kötülük yapar. Ekmek verir, karnını doyurur, iyilik yaparsan o da iyilik yapar, melaike (melek) gibi olur. Bir zamanlar burada hırsızdan, soyguncudan geçilmezdi. Bak, buraya (ELMADAĞ)fabrika kuruldu. (Barut fabrikası) Herkesin işi var, aşı var. Kimse hırsızlık yapıyor mu? Hırsızlık yapıp başını belaya niye soksun ki?” (*) “Bak, tazecik gelinler, kızlar boyunlarına asılı altınlar görüne görüne çeşmeden su dolduruyorlar. Altınlarını çalmak, onları dağa kaldırmak isteyen var mı? Bizim zamanımızda olsaydı bunlar hem altınlarına el konmak, hem kendileri oynatılmak… için dağa kaldırılırdı. Bırak boyunlarına açıktan altın takınmayı, altını olduğu bilinen evlerin duvarları yıkılır da, altınlar alınmaya çalışılırdı. Doğru söylüyorum yeğenim, şimdiki gençler melaike melaike. Sizler birer melaikesiniz!”

Kendisi gibi tarihi bir kişiyle tanışmış olmaktan ve anlattıklarından derecesiz memnun olduğumu, fırsat bulursam yine geleceğimi söyleyerek iznini istedim. O da memnun olduğun, ne zaman istersem gelebileceğimi söyledi.

Elini saygıyla öptüm. Yeniden görüşmek dileklerimle ayrıldım.

İhmal ve tembelliğim yüzünden bu değerli insanla bir daha konuşma, anlatacaklarını dinleme olanağı bulamadım. Kurtuluş Savaşı yıllarında milletimize, memleketimize değerli hizmetlerde bulunmuş Ankara/ Elmadağ seymenlerinden Rıza Yağcıoğlu Çavuş’la güzel bir rastlantı sonrası yaptığım söyleşiyi ve bu anımı 44 yıl sonra, 27 Aralık 2018’de Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün Ankara’ya ilk gelişinin 99. yıl dönümünü de içine alan haftaya denk gelecek şekilde paylaşmak istedim. Saygılarımla.11.12.2018

ÖNEMLİ NOT: Atatürk’ün Ankara’ya gelişini tasvir eden yağlı boya tabloda arka planda beyaz bir at üzerindekinin Seymen Rıza olduğu, onun Atatürk tarafından çok takdir edildiği ve Yavuz Sultan Selim’e benzetildiği söylenir.

Seymen Rıza Çavuş’un anılarımızda adı geçen torunu öğretmen Önay Hanım’ın Ankara’da yaşadığını öğrendim. Kendisine uzun ömürler diliyorum.

Notumuzda yer alan bu bilgileri bana sağlayan Elmadağ Lisesinde müdür yardımcısı ve sosyal bilgiler öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra emekli olan öğretmen arkadaşım İRFAN NURİ ÖZTEKİN’e yardımları ve katkılarından dolayı teşekkür ederim. (İ. Nuri Öztekin Elmadağlı’dır ve Seymen Rıza Çavuş ve ailesi ile yakınlığı olan bir ailedendir.)

(*) Görev yaptığım yıllarda Elmadağ, Afşar, Taraklı ve Kalecik-Değirmenkaya’da hırsızlık, soygun, cinayet ve benzeri adli olaylar yok gibiydi. Hele Taraklı ilçe Jandarması işsizlikten(!) şikayetçiydiler. Ne güzel günlerdi o günler…Şimdi ne durumdadırlar, bilmem. Paylaşan : ABDULKADİR ÖZÇELİKSEYMEN RIZA ÇAVUŞ

Rıza Yağcıoğlu Sayfasından Alınmıştır.

TUAREGLER

Afrika çöllerinde Müslüman ve anaerkil bir topluluk: Tuaregler
Vahşi doğanın kraliçeleri ve yüzleri peçeli adamlar

Bin yılı aşkın bir süredir Cezayir, Libya, Mali ve Nijer arasında geniş bir alanda yaşayan Tuaregler,1,5 milyon nüfusa sahip. Sahra Çölü’nde göçebe olarak yaşayıp kervan ticaretiyle uğraşıyorlar. İslam’ın katı kurallarına uymadıklarından Arapçada Tanrı’nın terk ettiği anlamına gelen Tuareg ismini almışlar.
Kültürlerinin en ayırt edici parçalarından biri anaerkil olmaları. Dünyada bu konuda pek az topluluk onlarla karşılaştırılabilir düzeyde. Anaerkil Tuareglerde kadın bir hayli özgür.
Evlilikte de söz kadınlarda bitiyor. Evlilik kadının arzusuna bağlı gerçekleşiyor ve aynı şekilde kadının arzusuna bağlı şekilde bitiyor. Eğer Tuaregli bir kadın evlenmeye karar verirse erkekten onu etkileyecek bir şiir yazmasından başka bir şey beklemiyor. Çocuk doğduğunda ise soyadını annesinden alıyor. Boşanmak da Tuareg halkı arasında oldukça yaygın. Hatta bir kadın boşanmaya karar verdiğinde bir boşanma partisi düzenleniyor. Erkeğe de boşandıktan sonra devesi ile birlikte annesinin evine dönmek kalıyor.
Tuareglerin kadın-erkek ilişkilerindeki belki de en ilginç husus erkeklerin örtünmesi. Diğer Müslüman topluluklarda kadınları peçe takmış görürken Tuaregler’de erkekler peçe takıyor. Peçe takan Tuareg erkekleri “Sahra’nın Mavi Adamları” olarak biliniyor ve peçe takmalarının sebebini de “Kadınlar güzeldir, onların yüzlerini görmek isteriz” diye açıklıyorlar.

Tuareg kültürü farlılıkları yüzünden onları kabul etmeyen İslam alemi, göçerlikten kentleşmeye geçiş geleneklerinin zayıflamasına neden olabilecek etkenler nedeniyle tehdit altında. Kimi Tuaregler kendi kültürlerini dünyaya göre geri ve yanlış bulmaya başlamış ve hatta bazıları ana dilleri olan Tamasheq dili yerine Arapça konuşur duruma gelmiş. Umalım ki; kültürlerini günümüze dek korumayı başarmış olan çölün bedevi savaşçıları hayatın kendilerini yok etmesine izin vermezler ve Tuaregler’de kadına verilen değer, tüm topluluklarda görülebilsin.

“Çöl bizim yurdumuzdur, o bizim yaşamak için seçtiğimiz ve her köşesini bildiğimiz ülkemizdir. Çöl bizim için özgürlük, kimliktir. Çöl bizim evimizdir” Tinariwen (Tuaregli Müzik Grubu)Alıtı Nuray Kaygaz

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın