BİLİNMEYEN YÖNLERİ İLE SAKARYA IRMAĞININ DOĞDUĞU YER ÇİFTELER

SAKARBAŞI/SAKARYABAŞI

Sapsarı buğday tarlalarının, Anadolu’nun buram buram bereket kokan topraklarının içinde adeta yemyeşil bir vaha.. Devasa sazan ve yayın balıklarının size eşlik edeceği, tertemiz billur gibi suyuyla içinizin açılacağı, gönlünüzün mest olacağı, ruhunuzun yenileceği bir diyar Çifteler. Son yıllarda ülkemizden ve dünyanın dört bir yanından misafirlerini ağırlayan Çifteler, en gözde dalış merkezlerinden biri olmaya aday.

ESKİŞEHİR İLİ SINIRLARINDA

Sakarya nehrinin doğduğu iki merkezden biri olan Çifteler ilçe merkezinde ki bu kaynak Sakaryabaşı olarak da isimlendirilmektedir. Sakarya nehrinin diğer kaynağı Afyonkarahisar’ın doğusundaki Bayat yaylasıdır. Kuzey batı Anadolu bölgemizde yer alan Eskişehir, Ankara, Kütahya, Bilecik, Bursa, Bolu, Sakarya gibi illerimize adeta can suyu veren Sakarya nehrinin toplam uzunluğu yaklaşık 825 kilometredir. Bu uzunluğuyla Sakarya nehri, Kızılırmak ve Fırat nehirlerinden sonra ülke içindeki en uzun üçüncü nehir, Kuzeybatı Anadolu’nun ise en uzun nehri konumundadır.

İSİM SANGARİUS’TAN GELMEKTE

Sakarya ırmağı antik çağlarda çok tanrılarıyla meşhur Yunan mitolojisinden almış. Sangarius antik Yunan’da nehir tanrısına verilen isimdir.

PORSUK ve ANKARA ÇAYLARIDA SAKARYA NEHRİNE BAĞLANMAKTA

İç Anadolu bölgemiz için son derece önemli olan Porsuk ve Ankara çayları da Sakarya nehri ile Polatlı civarlarında birleşmektedir. Daha sonra Sakarya’ya; Mudurnu Çayı, Koca Çay, Kirmir Çayı, Çark Suyu ve Darıçay Deresi de katılmaktadır. Sakarya ırmağı böylece Kızılırmak nehrinin tersine bir kıvrımla kuzeye doğru dönmekte ve Karasu’dan Karadeniz’e dökülmektedir

BATILILAR TÜRKLERİ NEDEN SEVMEZ?

Hitler’den kaçan ve 1933 de Atatürk tarafından Türkiye’ye çağırılan 86 profesörden biri olan Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.

İktisat Fakültesi’nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.İstanbul üniversitesinde hocalık yaparken Prof. Neumark’a bir öğrencisinin sorduğu “Avrupalı bizi neden sevmez?” sorusuna verdiği cevap her şeyi gözler önüne sermektedir.
– Çok samimi olarak itiraf edeyim ki Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir.

Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir, der.

Sebeplerini de şöyle ifade eder;
1 -Müslüman olduğunuz için sevmezler, fakat Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam ederler.

4- 2 – En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz, Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar da Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler. Karadeniz’in kuzeyinden gelip Papalığı bile tehdit eden Atilla ve Cengiz Han’lar da cabası.

5- 3 -Sizi silah ile yenemeyeceklerini anlayınca sizleri içten, yapınızı, sisteminizi bozarak hâkimiyet sağlama yoluna gittiler.

6- 4- Her türlü misyoner faaliyetlerine (Hıristiyanlaştırma) rağmen Müslüman ülkelerde başarılı olamayınca, İslamiyet’i sapık inançlara kanalize etmeyi seçtiler.

7-5- Müslüman coğrafyasında İngiliz sömürge (dominyon) Bakanlığının çalışmalarıyla, Vahabilik ve daha birçok sapık tarikat İngilizler tarafından organize edilip Müslüman dünyasına sokuşturuldu.

Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı İslamiyet belki bugün sadece Hicazda varlığını devam ettirirdi.

8- 6 -Kilise Türkler yüzünden İslamiyet üzerinde tam hakimiyet sağlayamamaktadır. Bu yüzden Kilise size kin kusmaktadır,

9- 7 -Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındalar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivleri tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihin yeniden yazılması gerekir.

10- 8 -Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an, refahını sömürgecilik üzerine kurmuş olan Avrupa’nın tüm sistemi, dolayısıyla refahı çöker.

9 -Yani sizler Avrupa’nın hem tarihi hem de ekonomik düşmanısınız. Ve daima düşman olarak kalacaksınız.

11-Batının bu tutumunu bilen Atatürk “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapma kuvvetini kendinde bulacaktır (1930)” diyerek, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumlarını kurar. Anadolu da arkeolojik çalışmaları destekleyerek Sümer, Eti, Hitit gibi kadim medeniyetlerin,

12-Türklerle bağlantısını araştırır.

1936 da Atatürk “Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda bulunan 5500 yıllık buluntular Dünya Tarihini yeniden ele almaya sebebiyet verecek niteliktedir” der ve duygularını el yazısı ile aşağıdaki gibi kâğıda döker.

13-“Bu memleket dünyanın beklediği, asla unutamadığı bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık bir Türk beşiğidir. Beşiği rüzgârlar salladı beşikteki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın yıldırımlarından, şimşeklerinden,

14-kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası olarak tanıdı.
Onların oğlu oldu.
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

15-Atatürk “Anadolu en aşağı 7000 yıllık bir Türk Beşiğidir”.

Batı, Atatürk’ün vefatından sonra, Osmanlı’ ya uygulayıp başarılı olduğu “içten fetih” faaliyetlerine tekrar başlar.

16-ABD ile 1 Nisan 1939’da başlayan ve 27 Aralık 1949 da yapılan Eğitim Antlaşmalarıyla, Türkiye’de eğitimi Amerikalıların ele geçirdiğini artık herkes biliyor.
O yıllardan sonra Türk Halkına ancak Batı Dünyasının işine geldiği gibi (Mankurtlaştıran) eğitim verildi.

17-Neumark’ın anlattığı sebeplerle tarihten Türkleri silmek isteyen Batı, Anadolu’ya Türklerin 1071’de gelerek işgal ettikleri tezini okullarımızın tarih kitaplarına sokarak Türk halkının zihnini bulandırır durur..!
Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı yola tekrar giremezsek işimiz zor…
BU TOPRAKLAR TARİHTE TÜRKTÜ VE TÜRK KALACAKTIR…
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK

1974 YILI KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI, KOCATEPE MUHRİBİMİZİ BOMBALAYAN VE BATIRAN UÇAKLARIMIZ VE HİKÂYESİ

KOCATEPE

Tarih geçmişten ders alıp geleceğe güvenle yürüyeceğimiz ve ders alacağımız olay ve hadiseleri barındırır. Millet olarak genellikle tarihteki kahramanlık hadiselerinin, göğsümüzü kabartan sahneleri, milli duygularımızı kabartan hikayeleri hep anlatırız da, acı hatıralar ve olaylardan bahsetmeyiz. Asıl ders ise yaşanmış acı ve olumsuz hadiselerden alınmalı ki yenileri yaşanmasın. Yıllar önce, 1974 Kıbrıs barış harekatında yaşanmış acı ve hüzün dolu bir olayı farklı kaynaklar ile hatırlatmak ve öğrenmeye vesile olmak istedim.

M.Ali TOPÇU – 2020

Bundan 44 sene önce, 1974’ün 21 Temmuz’unda Akdeniz’de bir facia yaşanmış ve Kıbrıs Harekâtına katılan savaş uçaklarımızın “TCG Kocatepe” isimli muhribimizi Yunan savaş gemisi zannederek yanlışlıkla bombalamalarının neticesinde 54 denizcimiz Şehid olmuş, Kocatepe de Akdeniz’in sularına gömülmüştü. Amerika’nın efsanevî dışişleri bakanlarından Henry Kissinger, hatıralarının “Years of Renewal”, yani “Yenilenme Yılları” ismi ile 1999’da yayınlanan cildinde Kıbrıs harekâtı ile Bülent Ecevit’e geniş yer ayırmış ve Kocatepe muhribinin kendi uçaklarımız tarafından batırılmasından hemen önce Ecevit ile yaptığı çok önemli bir telefon görüşmesinin zaptını da vermişti.

Akdeniz’de bundan 44 sene önce, 1974’ün 21 Temmuz günü Kıbrıs Harekâtı bütün şiddeti ile devam ederken denizcilik tarihimizin en büyük facialarından biri yaşanmış, savaş uçaklarımız harekât bölgesinde bulunan “Kocatepe” isimli muhribimizi Yunan savaş gemisi zannederek yanlışlıkla bombalamış ve 54 denizcimiz şehid olurken muhrip de Akdeniz’in sularına gömülmüştü. 

Sonraki senelerde hadise sırasında Kocatepe’nin komutanı olan ve ileride Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Amiral Güven Erkaya başta olmak üzere yurt içinde ve dışında çok sayıda kişi ve makam tarafından hayli yayın yapıldı. Ama bu yayınlar arasında bir Amerikalı’nın,  Birleşik Amerika’nın efsanevî Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in yazdıklarının ayrı bir önemi vardı…

 Henry Kissinger

Kissinger, Birleşik Amerika’nın otuz sene boyunca Amerikan dış politikasının önde gelen isimlerinden olmuştu. Vietnam savaşının sona ermesinden Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Barışı’na ve Amerika ile Kızıl Çin arasındaki yakınlaşmaya kadar 1970’li yıllarda dünyanın dört bir yanında yaşanan birçok diplomatik gelişme onun eseriydi.

Amerikan Dışişleri’nde 1950’lerde başlayan kariyerinin zirvesine 1973’ün Ağustos’unda tırmandı ve dışişleri bakanı oldu. Bakanlık koltuğunda 1977’ye kadar kaldı, sonra Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden Georgetown’da hocalık yapmaya başladı ve hatıralarını yayınlamaya başladı.

Kissinger’ın anılarının “Years of Renewal”, yani “Yenilenme Yılları” isimli son cildi 1999’da çıktı ve 1150 sayfalık kitap Amerika’da bir anda listebaşı oldu. Amerikalılar Vietnam Savaşı sırasındaki gizli temasları, 1970’lerde yaşanan petrol ambargosunun perde arkasını, Latin Amerika’daki bilinmeyen pazarlıkları, Angola’yı kan gölüne çeviren iç savaşın ardında olup bitenleri ve daha birçok hadiseyi birinci elden, yani Kissinger’dan öğrendiler.

Henry Kissinger’in hatıralarının Kıbrıs Harekâtı’nı anlattığı cildi

Henry Kissinger hatıraların bir bölümünde 1957’de Harvard Üniversitesi’nde düzenlenen bir seminere katılan ve seminerde kendisinden de ders alan Bülent Ecevit’ten söz ediyor. Ecevit hakkında “şair şahin çıktı” anlamına gelecek ifadeler kullanıyor, Kıbrıs harekâtı sırasında Amerika ile Yunanistan’ın nasıl bir acz içinde kaldıklarını ve Ecevit’in şartları nasıl değerlendirdiğini anlatıyor, Kıbrıslı Rumların lideri Makarios’tan “Düzenbaz piskopos” diye bahsediyor ve Kocatepe muhribinin batışından hemen önce Ecevit ile yaptığı çok önemli bir telefon konuşmasının da metnini veriyordu.

Bülent Ecevit

Ecevit, 54 denizcimizin şehid olduğu günün sabahında Kissinger ile yaptığı telefon görüşmesinde bazı Yunan savaş gemilerine NATO karargâhında Türkçe öğrenmiş personelin yerleştirilip Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söylemiş, Kissinger ise biran önce ateşkes istemişti.

İŞTE, GİZLİ GÖRÜŞMENİN ZAPTI…

Kissinger’ın o sabah Ecevit ile yaptığı görüşmenin zaptı hatıralarda şöyle yer alıyordu:

 * ECEVİT: Bir sorunumuz var. Yunanistan’ın inanılırlığından şüpheliyiz. Yuannides’in (Yunan cuntasının lideri) şeref sözü bir oyundan ibaret. Sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söylüyor ve gemileri Türk bayrağı çekiyor!

* KISSINGER: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

* ECEVİT: Hayır Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

* KISSINGER: Evet bay başbakan, eğer bunlar hakikaten Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri ise batırabilirsiniz.

* ECEVİT: İki çeşit hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Türk pilotlar kodumuzu biliyorlar. Onlar, yani Türk bayrağı çekilmiş Yunan gemileri Türkçe konuşuyorlar; pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Yunanistan’ın sözlerine daha fazla itimad edemeyiz.

* KISSINGER: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bunu kabul edemem. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

* ECEVİT: Mütareke istediklerini söylüyorlar. Ateşkesi adaya asker yığmak için istismar etmek istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu metodlara son vermeliler.

* KISSINGER: Hangi metodlara son vermeliler?

* ECEVİT: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Halihazır da bize ateşkesi ihlâl etmekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

* KISSINGER: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

* ECEVİT: Ateşkesi kabul edeceğiz.

* KISSINGER: Bugün mü?

* ECEVİT: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz”.

Kissinger, görüşmeyi bu şekilde naklettikten sonra “Sonuçta o gün öğleden sonra, Türk Hava Kuvvetleri Amerika’nın sözlerindeki ağırlığı doğrularcasına pilot hatası neticesinde bir Türk destroyerini batırdı” diyordu.

‘ŞAİR, ŞAHİN ÇIKTI!’

Amerikan Dışişleri Bakanı, hatıralarında Kıbrıs meselesinin geçmişinden başlayarak Amerika’nın Türkiye ile o günlerdeki ilişkilerini de anlatıyor ve Ecevit’ten “Şair, şahin çıktı” diye bahsediyordu:

“Londra ve Zürih Andlaşmaları üç yıl içinde çöktü. Makarios ayrılmaya yol açabileceği endişesiyle Türkler’e herhangi bir ciddi otonomi vermedi…

Makarios, 1963’ün sonlarına doğru anayasada çoğunluk yönetimine dayalı üniter bir devlet sonucunu veren on üç değişiklik yaptı. Toplumlararası çatışma kaçınılmazdı. 1974 olaylarında önemli bir rol oynayacak olan Nikos Sampson adındaki eşkiyanın liderliğinde Lefkoşa’nın Türk mahallesinde bir katliam yaşandı. 1964’de taraflar arasında önce Londra’da, sonra Cenevre’de bir konferans toplandı ve Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball’ın başkanlığındaki bir uzlaştırma heyetinin de katıldığı bu konferans başarısız oldu.

Türkiye soydaşlarını korumak maksadıyla istilâ tehdidinde bulundu ama Başkan Lyndon Johnson’un gönderdiği ve Sovyetler Birliği’nin bir tepkide bulunması halinde müttefiklerin Türkiye’yi Sovyetler’e karşı korumak yükümlülüğünü dikkate almayacağı yolundaki ihtarı üzerine bundan vazgeçti. Bir başka ifadeyle, Atlantik İttifakı’ndan korunma istenemeyecek ve Türkiye Sovyetler Birliği’nin merhametine terkedilecekti.

Hiçbir NATO müttefiki daha önce bu şekildeki bir üslûba muhatap olmamıştı ve bundan sonra da olmadı. …NATO, üyelerini potansiyel saldırıların kurbanı olacakları için değil, aralarında Birleşik Amerika’nın da bulunduğu diğer bütün üyeleri ulusal çıkarları gerektirdiği için koruyordu. Bu, özellikle Türkiye gibi jeopolitik bakımdan vazgeçilmez bir bölgede bulunan ülkeler için böyleydi. Son derece önemli hayatî varsayımlar üzerinde bir şüphe yaratan Johnson’un mektubu NATO’nun garantisini stratejik bir mecburiyet olmaktan çıkartıp Amerikan politikasının kaprisi haline getirdi. Türkiye gerçi uçurumun kenarından geri çekildi ama bunu Kıbrıs’ın ilerideki krizlerini ipotek altına alan kırgınlıklar bahasına yaptı.

…Ecevit’i 1957’den, Harvard’daki uluslararası bir seminerdeki öğrenciliğinden beri tanırdım. Mesleğine yazar olarak başlamış, siyasetle henüz bütünüyle uğraşmaya başlamamıştı. O zamanlarda  Paris’in edebî merkezlerinden etkilenen Avrupalı entellektüellerin geleneksel sol görüşlerine sahipti. Bu fikirler siyaseti meslek olarak seçmesinden sonra önemli bir değişikliğe uğramadı. Zira şiir ilk tutkusuydu ve siper harbihi tercih edecek olan alışılmış Türk siyasetçilerinden daha esnek ve hassas davranacağını ümid ediyordum. Böylelikle hiç kimsenin, hatta Makarios’un bile beklemediği patlama nihayet 15 Temmuz 1974 sabahı geldi.

…Ankara’da yeni başbakan Bülent Ecevit’in sosyalist partisiyle liderliğini aşırı İslamcı Necmettin Erbakan’ın yaptığı aşırı milliyetçi Milli Selâmet Partisi arasında kurulmuş istikrarsız bir hükümet vardı. Ecevit yola bir şair olarak çıkmıştı, Yuannides aslında bir polisti, Makarios ise din adamı kılığında bir Makyavelci.

…Yuannides, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki tavrını yanlış anladı. Bütün bunların ötesinde Türkiye otonom bir Türk bölgesi talebinden hiç vazgeçmedi ve 1964 ile 1967’deki rezaletleri asla affetmedi. Watergate (skandalıyla) meşgul olan Amerika Birleşik Devletleri ise durumun kritik bir noktaya yaklaştığına inanmadı.

…Ecevit’in zihninde (Kıbrıs’taki) eski statükoyu onarmak vardı. Daha doğrusu, Türkiye’nin on yıldan fazla bir zamandan beri elde etmek için gayret gösterdiği, denize çıkışı olan bitişik bir Türk bölgesi hedefini güçle veya baskıyla gerçekleştirebilecek fırsatı yakalamıştı. Nixon (Watergate skandalı yüzünden) resmen suçlanmanın eşiğindeydi, Kıbrıs yönetimi hiçbir devlet tarafından tanınmamıştı, Yunan cuntası ise milletlerarası bir parya halindeydi. Ecevit, karşı koyulması imkânsız olan bütün bu şartların biraraya gelerek oluşturduğu bir ortam buldu”.

KOCATEPE MUHRİBİ, NASIL BATTI ?

Işık Biren : ”Pilotlar, Yunan gemilerindekilerin Türkçe konuşarak kendilerini aldattıklarını sanıyor. Baktım olmayacak, gemiden hedef gözetmeyen baraj ateşi başlattım ve sonunda hepsi gitti”

Emekli komutan Işık Biren, Hürriyet Gazetesi’nden Yener Süsoy’a verdiği mülâkâtta, ” Kocatepe dendiği anda yüreğim sızlar, gözlerim dolar Yener’ciğim. 53 arkadaşımın hayatını kaybettiği o feci kazayı an be an yaşadım, geminin parçalanışı, batışı gözlerimle gördüm. Aslında her harekâtta dost kuvvet zayiatı diye bir bölüm vardır, Amerika’nın da kendi tankını, kendi birliğini vurduğu görüldü. Biz cumhuriyet tarihimizin ilk sıcak savaşını yaşadık Kıbrıs’ta, bunu unutmamak lâzım. Buna rağmen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın indirme, çıkartma, atma planları, koordinasyonu hálá Amerika’da ders olarak okutulur. Bu kazanın nedeni ‘‘Bir Yunan konvoyu adaya takviye birliği götürüyor’’ raporuyla başladı. O tarihte Nejat Tümer Harp Filosu komutanı, ben de özel görev kuvvetinin kurmay başkanıyım” diyor.

 Güven Erkaya, personelini kurtaran bir kahramandır. Kocatepe denildiğinde koca cüsseli Işık Biren’in koca gözleri buğularla doluyor, koca koca damlalar süzülüyor göz pınarlarından. Gördük ki, amiraller de ağlıyor. – Kocatepe dendiği anda yüreğim sızlar, gözlerim dolar Yener’ciğim. 53 arkadaşımın hayatını kaybettiği o feci kazayı an be an yaşadım, geminin parçalanışı, batışı gözlerimle gördüm. Aslında her harekâtta dost kuvvet zayiatı diye bir bölüm vardır, Amerikanın da kendi tankını, kendi birliğini vurduğu görüldü. Biz cumhuriyet tarihimizin ilk sıcak savaşını yaşadık Kıbrıs’ta, bunu unutmamak lâzım. Buna rağmen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın indirme, çıkartma, atma planları, koordinasyonu hálá Amerika’da ders olarak okutulur. Bu kazanın nedeni ‘‘Bir Yunan konvoyu adaya takviye birliği götürüyor’’ raporuyla başladı.

O tarihte Nejat Tümer Harp Filosu komutanı, ben de özel görev kuvvetinin kurmay başkanıyım. AKDENİZ’DE YASAK BÖLGE Bu raporu alınca silahlı keşif yapmaları için İrfan Tınaz komutasında Adatepe, Kocatepe ve MF Çakmak gemilerini Baf bölgesine gönderdik. Bakmışlar orada Yunan konvoyu filan yok, Akdeniz’in bir kısmı yasak bölge ilan ettiğimiz için Doğu Akdeniz’in bütün trafiği konvoy gibi görünüyor. Tınaz ve ekibi gemilerin daha da yakınlarına gidip bordo işaretlerini bile rapor etti. Fakat Ankara o kadar inanmıştı ki bu Yunan konvoyu işine.

Bu arada Deniz Kuvvetleri’ne Baf’ın güneyinde gemimiz olup olmadığını soruyorlar, bizim muhripler Baf’ın kuzeyinde. Rahmetli Güven Erkaya’nın Kocatepe gemisiyle devamlı temas halindeyim, normal muhabere hatlarına ilâveten özel bir teleks hattı kurdurmuştum. Güven sırada NATO’ya tayin olmuş ama, bir türlü Brüksel’e gidemiyor. İRTİBAT KESİLDİ Bir ara Kocatepe’yle aramızdaki teleks irtibatı kesildi, Ada’nın arkasına kaydıklarını sandım. Biraz sonra ‘‘Taarruza uğradık’’ diye bir mesaj geldi İrfan Tınaz’dan. ‘‘Kocatepe, Adatepe, Çakmak yaralandı, kuzeye doğru seyrediyoruz’’ diye devam etti. Bunun duyar duymaz kıyı başındaki görevlerimizi yardımcılarımıza devredip, Nejat Tümer’le birlikte karargâh gemisi Tınaztepe’yle olay yerine son hızla gitmeye başladık.

Aramızda 140 mil mesafe var, nereden baksanız 4 saate yakın bir yol. Bu arada bizim radar ekranında da birden uçaklar belirdi. Sonradan öğrendik ki değişik sortiler de 86 uçak gönderilmiş. Bize verilmiş parolaları alıp geminin Savaş Harekât Merkezi’ne girip uçaklarla telsiz telefonu teması kurdum. Dedim ki ‘‘Çocuklar yanlış iş yapıyorsunuz, buradakilerin hepsi Türk gemisi, parolalar şu.’’ Pilotlar bir türlü bana inanmıyor, hepsine ‘‘Negatif’’ diyor. Çok sinirlendim; ‘‘Siz satıh kuvvetleriyle uğramayın, sahili defolup terk edin’’ diyerek galiz şeyler söyledim, bastım kalayı. Pilotların kendi aralarındaki konuşmalarını da dinliyorum, birisi; ‘‘Adam çok güzel küfrediyor, bu kadar aldatma olamaz’’ diyor.

Onlar Yunan gemilerindekiler Türkçe konuşarak kendilerini aldattıklarını sanıyor. Baktım olmayacak gemiden hedef gözetmeyen baraj ateşi başlattım ve sonunda hepsi gitti. Gece saat tam 22.00’de Kocatepe’yi alevler içinde yanarken gördük, o anda personelin gemiyi terk edip etmediğini bilmiyoruz. Derken peş peşe iki büyük infilâk oldu ve saat tam 22.05’de Kocatepe ikiyi bölünüp suda kayboldu. O kadar bekledik denizde yüzen herhangi bir şeyle karşılaşmadık.

 ERKAYA şoktaydı. Bu arada Ankara’daki Deniz Kuvvetleri bize durmadan Girne’deki görevlerimizin başına dönmemiz talimatını veriyordu.

Tümer Paşa dönmek taraftarı değildi, geminin daha yakınına gidip personelin durumunu görmek istiyordu. Biz dönüş yoluna girdik, İzmit ve Berk gemileri araştırma ve kurtarma için o bölgeye gitti. Onlardan öğrendik ki, Kocatepe personeli bizim gördüğümüz infilaktan saatler önce gemiyi terk edip birbirine bağladıkları tahlisiye botları, can sallarıyla denize açılmış. Bir kısmını bizimkiler, bir kısmını da İsrail gemileri kurtarmış, 53 arkadaşımız ise şehit olmuştu. Güven Erkaya’yla karşılaştığımda onun büyük bir şok geçirdiğini gördüm. Rahmetli Güven Erkaya komutan personelini kurtaran kahraman bir denizcidir, bunlar yaşanmadan anlaşılmaz. Gemiyi terk etmeseydi de, 250 kişi havaya uçsa daha mı iyi olurdu?

45 yıl sonra TCG Kocatepe Şehitleri

TCG Kocatepe şehitlerimiz bu yıl ilk kez hem Girne’deki Deniz Şehitleri Anıtı’nda hem de denizde yapılan bir törenle KKTC’de anıldılar.

Kıbrıs sularında Mavi Vatanımızın bağrında yatan, tam 45 yıl önce kaybettiğimiz TCG Kocatepe (D 354) muhribimizin 54 şehidini andık. Gemi, bugün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) kısmında, adanın batısındaki Baf Limanı’nın karasuları içinde batmıştı. 21 Temmuz sabahı Girne açıklarında Kocatepe gazileri ve şehit yakınlarının bulunduğu gemiden anavatandan getirilen çiçek demetlerini Akdeniz’in turkuaz sularına bıraktık. Anavatan ve yavru vatandaki milyonların kalbinin derinliklerinden gelen vefa ve minnet duyguları Kıbrıs’ın batısında deniz dibinde yatan D354 borda numaralı, çelik mabede erişerek, kaybettiğimiz 3 subay, 14 astsubay ve 37 erimizin ölümsüz ruhlarını sardı. TCG Kocatepe şehitlerimiz 1974 yılından bu yana 18 Mart’ta (2002 öncesinde 4 Nisan’da) diğer deniz şehitlerimiz ile birlikte anılıyor. Ancak bu yıl ilk kez hem Girne’deki Deniz Şehitleri Anıtı’nda hem de denizde yapılacak bir törenle KKTC’de anıldılar. Her iki törene de TCG Kocatepe gazileri ile şehit aileleri katıldı. Sayın Levent Karataş başkanlığındaki Boğaziçi Deniz, Çevre ve Spor Kültürü Platformu ile Kıbrıs Türk Şehitlikleri ve Mili Parklar Vakfı işbirliği ve eşgüdümle icra edilen bu törene anavatandan 22 şehit yakını ile 22 gazi davet edildi.

KOCATEPE İSİMLİ BİR MUHRİP

Kocatepe trajedisi ile tanışmam bahriye öğrenciliğime uzanır. 21 Temmuz 1974 Pazar günü, Heybeliada’da 16 yaşında Deniz Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Kıbrıs Barış Harekâtı bir gün önce başlamış, kahraman deniz piyadelerimiz Girne’de Yavuz plajında kıyı başını tutmuştu. Bizler henüz gerçek bir savaş gemisinde bulunmuş bile değildik. Ama kalplerimiz Kıbrıs ve denizdekilerle beraberdi. O sabah aynı heyecanla uyandık ve televizyondaki haberlere koştuk. Ordumuzun güneye ilerlemesi devam ediyordu. Çok gururluyduk. Ama akşamüzeri tam yatakhanelerimize dönmüştük ki, bir arkadaşımız “Duydunuz mu? Kocatepe muhribi batmış!” diye koşarak içeri girdi. Şok olmuştuk! Yatağıma girdim, ağladım. O ana kadar hiçbir muhripte bulunmamıştım. Kocatepe isimli bir muhrip olduğunu okul koridorlarındaki resimlerinden biliyordum. O gemide tanıdığım hiç kimse de yoktu ama Kocatepe haberi üzerine sanki bir yakınımı kaybetmişim gibi ağlamıştım. Ertesi gün sabah taburunda detayları öğrendik. Kıbrıs Harekâtı nedeniyle üç hafta sonu izine çıkamadık.

Daha sonra eve geldiğimde Kocatepe’nin kaybı sebebiyle komşularımızın ve tanıdıklarımızın baş sağlığı dilemeleri beni çok duygulandırmıştı. Demek ki bahriye artık benim ikinci ailemdi. Sonraları gerek Kıbrıs ve gerekse Kocatepe hadisesi meslek hayatım boyunca her zaman ilgilendiğim, ders çıkardığım, çıkardığım dersler paralelinde fikir ürettiğim bir konu oldu.

Deniz Lisesi’nden mezun olduğum 1976 yılında sınıf subayımızın, geminin SHM (Savaş Harekât Merkezi) Subayı Gazi Üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu olması bu merakımı daha da artırdı. “Hedefteki Donanma” isimli 2013 yılında yayınladığım (Kırmızı Kedi Yayınevi) kitabımda trajediye neden olan karşılıklı müdahaleyi analiz etmeye çalıştım. Kendi uçaklarımız tarafından bu mümtaz gemimizin batırılmasının sebep ve sonuçlarını, deniz ve hava kuvvetleri arasında bir bilek güreşi ya da suçlu bulma saikı ile yapmadım; dünya deniz ve hava harp tarihinde yaşanan karşılıklı müdahale ya da dost ateşi vakaları paralelinde inceledim. Üst üste gelen talihsizlikler, bilgi ve eşgüdüm eksikliği ve yanlış kararlarla birleşince karşılıklı müdahale kaçınılmaz olmuştu. Her iki tarafta da ciddi durumsal farkındalık ve komuta kontrol zafiyeti söz konusuydu.

JEOPOLİTİK KAZANIMLAR

Kıbrıs Barış Harekâtı, yakın Türk tarihimizin en önemli kilometre taşlarından biridir. 15 Temmuz 1974 Nikos Sampson darbesinden kabaca 96 saat sonra Anadolu’da oluşturulan askeri güç, denizaşırı bir harekât ile Kıbrıs Adası’na aktarılmak üzere Mersin’den harekete geçmiş ve darbeden 120 saat sonra Türkiye Girne batısındaki Yavuz Plajı’nda kıyıbaşını tutmuştur. Bu başarı o kadar önemli ki, sayesinde tank ve zırhlı araçlarımız adaya intikal edebilmiş ve nihai askeri zafer sağlanmıştır. Diğer bir deyişle; eğer çıkarma gemilerimiz ve onları koruyan donanma olmasaydı, askeri zafer kazanılamaz ve bugün bize jeopolitik güvence sunan KKTC mevcut olamazdı.

Bu savaşta her savaşta olduğu gibi Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin müşterek ya da bağımsız faaliyetleri sırasında operatif, taktik ve teknik hataları olmuştur. Şüphesiz bunların içinde en ciddi olanı, 54 denizcimizi kaybettiğimiz Kocatepe muhribimizin batırılmasıdır. Diğer taraftan, Kıbrıs’ta elde edilen ve bugüne yansımaları hayal edilenin çok ötesinde olan jeopolitik kazanımların yanında TCG Kocatepe’nin kaybı kabul edilebilir bir kayıptır. Kıbrıs Barış Harekâtı, Cumhuriyet Donanması’nın tarihindeki en büyük stratejik başarısı.

Başta her iki dünya savaşı olmak üzere, deniz harp tarihinde birbirine karşılıklı müdahale sonucu taarruz eden onlarca dost muhrip, denizaltı ve uçak var. Bunların içinde en yakını 1982 yılında yaşanan Falklands Savaşı sırasında 25 Mayıs 1982 tarihinde kendisini koruyan gemilerin hatası yüzünden vurulan İngiliz Atlantic Conveyor gemisidir (Geminin batmasına neden olan taktik kararı veren İngiliz Amiral ile 1998 yılında tanışma ve tartışma fırsatım olmuştu).

Bugün için mesele, denizdeki bir savaşta aynı hatanın tekrar edip etmeyeceği. Günümüzde teknolojik olanak ve yetenekler ile gerek Deniz gerekse Hava Kuvvetlerimizin doktrinleri ikinci bir Kocatepe trajedisi yaşanmasına izin vermeyecek kadar ileri düzeyde. Hemen hemen her ay, iki kuvvet de üç ayrı deniz harekât alanında denizde müşterek eğitimler icra ediyorlar. Müşterek harekâtın sevk ve idare edileceği komuta yerleri de son derece gelişmiş durumda. 21 Temmuz 2019 tarihinde Kocatepe’nin 54 deniz şehidini Girne’de andık. Onları Baf’ın batısında kaybetmiştik. 45 yıl sonra Baf’ın batısında neredeyse aynı enlem üzerinde, Fatih sondaj gemimiz, Mavi Vatanımızın dibine Türk bayrağını çaktı.

Aziz Kocatepe şehitlerimiz, Kocatepe muhribimiz ile birlikte Fatih gemimizi  ve onu koruyan donanmayı selamlıyor. Nasıl ki Atılay ve Dumlupınar denizaltılarımız şehitlerimiz ile birlikte Çanakkale Boğazı yaklaşma suları ve Nara’da ana vatanın giriş kapısını koruyor, Kocatepe ve şehitlerimiz de Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ın güney cephesini koruyor. Ruhları şad olsun. Tüm şehitlerimizle birlikte Kocatepe şehitlerimizin aziz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum. Kocatepe gazilerimize büyük takdir hislerimle huzurlu ve sağlıklı günler diliyorum.

KOCATEPE MUHRİBİMİZİ NASIL BATIRDIK?

21 Temmuz 2004

Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri, çıkarma gemilerimizi korumak için Mersin’den Kıbrıs’a onlarla birlikte iki kez gidip geldi.
Tarih 21 Temmuz 1974 Yani tam 30 yıl önce bugün.
Ankara’da (Genelkurmay’da) kurulu Savaş Harekat Merkezi’nde yoğun koşuşturma var. 21 Temmuz sabah erken saatlerde bir istihbarat geliyor:
Rodos Adası açıklarında savaş gemileri destekli bir gemi konvoyu Kıbrıs’ın Baf Limanı’na doğru hareket halinde.
Konvoy oraya asker ve malzeme mi götürüyor? Girne önlerinde bulunan 3 Türk muhribine derhal o tarafa yönelip konvoyu durdurma emri veriliyor… Çünkü oralar daha önce savaş bölgesi ilan edilmiş, ‘bölgeye hangi gemi girerse vurulacağı’ dünyaya duyurulmuş.

Üç muhribimiz oraya doğru gitmeye başlıyor. Uçaklarımıza da ‘Baf Limanı yöresinde konvoyu ve bütün yüzer cisimleri vur’ emri veriliyor. Sorun işte bu anda başlıyor.
Savaş gemilerimizle uçaklarımız arasında haberleşme yok. Gemilerde, uçakları doğru hedefe yönlendirecek havacı irtibat subayları yok.
Konvoyun Baf’a doğru geldiği deniz keşif uçakları tarafından defalarca bildiriliyor. Ayrıca radarda da bu görünüyor.
Baf’a iyice yaklaşan Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri öğle saatlerinde uçak saldırısına uğruyor. O bölgede bizim gemimiz olmadığı bildirilen uçaklar saldırıyor, gemilerimiz onlara ateş ediyor. Gemiler uçakları, uçaklar da gemileri Yunan zannediyor.
Üç muhrip birden isabet alıyor. Haberleşmeleri tümüyle kesiliyor. Kocatepe olduğu yerde kalıyor. Üzerinde yoğun bir duman kümesi var. Öteki ikisi çok isabet almış, ağır ağır ve uçak saldırısından korunmak için zikzaklar çizerek Anadolu sahiline doğru kaçmaya başlıyor.
***
Bu aşamada uçaklar gitmiş durumda. Mareşal Çakmak karar değiştirip ağır yaralı Kocatepe’nin yardımına, mürettebatı kurtarmaya gidiyor. Fakat uçaklar yine beliriyor ve bombalama yeniden başlıyor.
Kocatepe hareketsiz. Elden çıkmış ama henüz batmamış. Mürettebat gemiyi sallarla terk etmiş. Uçaklardan roket, bomba ve makineli tüfek saldırısı bir kez daha başlayınca Mareşal Çakmak da denize dökülenleri bırakıp oradan kaçmak zorunda kalıyor.
Bütün bunlar yaşanırken Ankara’da Savaş Harekat Merkezi’nde ilginç olaylar oluyor. Havacılar bunların Türk gemisi olmasından kuşkulanıyor. Denizciler ısrarla ‘Baf yakınlarında gemimiz yok, bütün yüzer hedefleri bombalayın’ diyor.

Bunun üzerine Ankara’dan havalanan filolara ‘devam edin’ deniliyor ve ikinci kez bombalama yapılıyor.
Aksamüstü anlaşılıyor ki, kuvvetler arasındaki bu iletişimsizlik nedeniyle kendi gemilerimizi bombalamışız. Havadaki uçaklar derhal geri çağrılıyor. Ancak bunlar yüklü. Üslerine böyle inmeleri çok tehlikeli. Bunun üzerine bombaları Baf liman tesislerine boşaltıp orasını yok ediyorlar… Ve geri dönüyorlar.
***
Kocatepe batıyor. Mareşal Çakmak ve Adatepe yaralı halde Anadolu sahiline ulaşmaya çalışıyor. Sonunda güçlükle Mersin limanına varıyorlar. Kocatepe’nin komutanı, sonraki yıllarda Deniz Kuvvetleri Komutanı olan rahmetli (yarbay) Güven Erkaya.
Kocatepe’nin sağ kalan mürettebatını denizden İsrail ve İngiliz gemileri topluyor. Şehit cesetleri Kıbrıs sahillerine vuruyor.
Bilanço: 3 subay, 13 astsubay ve 40 er olmak üzere 56 şehit. 186 kişi kurtuluyor.
Peki ama böyle bir konvoy var mıydı? Radarlarda bile görünmüştü ama aslında yoktu! Ya elektronik bir aldatmaca, ya da Rodos açıklarında birikip savaş nedeniyle orada kalmış, veya yön değiştirmiş bir ticaret gemileri topluluğu idi. Yani ortada yanlış bir istihbarat, yanlış algılama, yanılgı vardı.

Bu yüzden kendi gemilerimizi vurduk. Bu olayda havacılar, tümüyle denizcileri suçluyor. ‘Gemileri yanlış yerdeydi, haberleri yoktu’ diyor. Ama ne olursa olsun, kuvvetler arasında bir iletişim ve haberleşme boşluğu vardı.

Günlerden 21 Temmuz 1974. Tam 30 yıl önce bugün, Kıbrıs önlerinde kendi muhribimizi batırıyorduk. Bu olayın gerçek nedeni kamuoyuna bugüne kadar açıklanmadı.

Ancak hemen belirteyim, bu bir ilk değildi. Dünyadaki bütün savaşlarda bu tür hatalar olmuş, ordular yanlışlıkla kendi birliklerine, uçaklarına, gemilerine saldırmıştır.

Kaynak: Habertürk – Hürriyet – Sözcü – Youtube – İnternet

ATATÜRK VE KARŞIYAKA

🇹🇷İzmirli ve Karşıyakalı dostlarımız için🇹🇷

ATATÜRK VE KARŞIYAKA

Mustafa Kemal Atatürk’ün Karşıyaka ve Karşıyaka Spor Kulübü ile tarihi buluşmaları imza attı. Karşıyaka Spor Kulübü, 1 Kasım 1912 günü Karşıyaka Mumaresei Bedeniye Kulübü asıyla daha sonraki yıllarda bir Kuvai Milliye kahramanı olarak anılan Zühtü Işıl ve silah arkadaşları tarafından kuruluyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün, birçok spor kulübü tarafından kendi kulüplerinin taraftarı olduğu söylemi sadece İzmir’de değil, bütün Türkiye’de ifade edilmektedir. Bu konuda gerek söz konusu spor kulübü sitelerinde, zaman zaman basında yer alan bazı yazıları okumaktayız.

Biz Karşıyakalılar olarak, “Ulu Önder hangi takımın taraftarıydı?” tartışmasına girmeden, onun devrimlerine ve ilkelerine bağlılığımızı sürdürerek, ulusal egemenliğimize sahip çıkmamız konusunda işaret ettiği hedeflere inatla yürümeye devam ediyoruz.

13 Karşıyakalı evladımızı şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın şu anısını sizlerle paylaşırsak;

Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini tutup Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına getirir. Paşa, İngiliz askerine, memleketinden kalkıp buralara niçin geldiğini sorduğunda “Spor için.” cevabını alır. Mustafa Kemal: “Bizim neferi nasıl buldun?” diye sorar. Esir asker, “Spor bilmiyor.” diye cevaplar. Bunun üzerine Mustafa Kemal; “Bana, ‘Spor nedir?’ diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor, vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiyet-i maddiyesi ve maneviyesidir.” demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, yine değerli araştırmacı Sancar Maruflu’nun Karşıyaka Spor Kulübü’nün 95. yıl dönümü nedeni ile düzenlenen paneldeki konuşmasında Ulu Önder’in “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” sözünü, Karşıyaka’yı ikinci ziyaretinin etkisiyle söylediğini, tarihçi Afet İnan’a atıf yaparak anlatmıştır. 1937’de şöyle demiştir Ulu Önder; “…Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” Bu sözlerden sonra aslında söylenecek pek fazla söz yok. Kısaca bu nitelikler hangi spor kulübünde, hangi takımda, hangi sporcuda ise, Atatürk; o kulübün, o takımın, o sporcunun taraftarıdır.

Diğer yandan Mustafa Kemal’in Karşıyaka ve Karşıyaka Spor Kulübü ile tarihi buluşmalarına bakacak olursak;

Karşıyaka Spor Kulübü, 1 Kasım 1912 günü Karşıyaka Mumaresei Bedeniye Kulübü adıyla, daha sonraki yıllarda bir Kuva-i Milliye kahramanı olarak anılan Zühtü Işıl ve silah arkadaşları tarafından kuruluyor. Zaten kulübün renkleri de Türklüğün en önemli iki değerinden geliyor. Karşıyaka kırmızısını bayraktan, yeşilini ise İslam’dan alıyor.

Mustafa Kemal Atatürk de kulüp yöneticilerinin Milli Mücadele’deki etkinliklerini karşılıksız bırakmamış. Örneğin; İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşundan sonraki ilk gün, yani 10 Eylül 1922’de bu şehirde bir karargâh oluşturmasını istediğinde adres olarak dönemin Karşıyaka Spor Kulübü başkanı Sadi İplikçi’nin köşkünü göstermiş. Herkes tarafından bilinen, Atatürk’ün ayaklarının altına Yunan bayrağının serilmesi ve kendisinin bunu başka bir milletin değerlerine böyle hakaret edemeyeceğini söyleyerek yerden kaldırması olayı da bu köşkte yaşanmıştır.

Atatürk’ün Karşıyaka’ya olan ilgisi elbette bu olaylarla sınırlı değil. Milli Mücadele döneminde ve sonrasında İzmir’e yaptığı her seyahatinde Karşıyaka Spor Kulübü’nü ziyaret eden Gazi, defalarca futbol ve tenis takımlarının antrenmanlarını da izlemiş. Kulübün armasında Ay-Yıldız kullanılması emrini de bizzat kendisi vermiş.

Gazi Mustafa Kemal’in genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak ilk ziyaret ettiği kulüp Karşıyaka Spor Kulübü’dür. Kendisinin kulübe yaptığı iki ziyarette imzaladığı hatıra defterindeki yazılar da aşağıda yer almaktadır.

İlk ziyaret 13 Ekim 1925 tarihini taşıyor,

Gazi bu yazısında deftere şu notları düşüyor: “Karşıyaka Spor Kulübü’nde karşı karşıya bulunduğum gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik muvacehesinde istikbalin kuvvetli saadeti ne bariz görünmektedir.”

Atatürk ve Karsiyaka
Gelelim ikinci ziyarete. Önce, o tarihlere bir gidelim. 1925 yılı içinde ve 1926’nın başlarında devrimlerin önemli bir kısmı gerçekleşmişti. Bu arada Terakkiperver Fırkası irtica ile ilgili görülerek kapatılmıştı. İrtica dalgaları zaman zaman ortada görülmekte idi. Eskiye bağlı olmaktan kurtulamayanlar, çıkarcı düşüncelerin etrafında birleşenler, cumhuriyete ve onun başındaki Cumhurbaşkanına karşı bir takım çalışmalar içindeydiler.

Gazi 8 Mayıs 1926’da Konya’dan başlayarak bir yurt gezisine çıkmıştı. 16-30 Haziran 1926 tarihleri arasını da İzmir’e ayırmıştı. 14 Haziran günü Balıkesir’den İzmir’e geçeceği sırada İzmir Valisi’nden İzmir’de kendisine karşı bir suikast düzenleneceği haberini aldı. 14 Haziran gecesi Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunacaklardan, ulusal bağımsızlık savaşında Mustafa Kemal’in yanında yer almış olan Kadı Hurşit’in oğlu da vardı. Mustafa Kemal, babasının hizmetlerinden ötürü, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Rize Milletvekili olarak Ziya Hurşit’i seçtirmişti. Mustafa Kemal, suikastçıların yakalanmasından sonra, 15 Haziran saat 19.00’da İzmir’e doğru yola çıktı. 16 Haziran’da, Soma ve Menemen’e uğrayarak, 16 Haziran akşamı saat 18.00’de İzmir’e vardı.

İşte bu önemli gelişmelere rağmen Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ve beraberindeki heyet 24 Haziran 1926 tarihinde Karşıyaka Spor Kulübü’nü ziyaret eti. Karşıyakalı kadın tenisçilerinin maçlarını seyrederek KSK Şeref defterine şu satırları kaydetti;

“Bu defaki ziyaretimde, geçen aylarda masarrıf ve mesai hizmetin kıymetli asarını gördüm. Teşekkür ve tebrik ederim.”

Atatürk ve Karsıyaka

24 Haziran 1926 ziyareti. Oturanlar soldan sağa, Orgeneral Fahrettin Altay, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, İsmet İnönü, Atatürk ve arkasında Karşıyaka Belediye ve KSK Başkanı Fikri Altay
Mustafa Kemal 15 Ocak 1923 tarihinde çok sevdiği annesi Zübeyde Hanım’ı Karşıyaka’da kaybediyor. 27 Ocak 1923 tarihinde mezarı başına gelen Mustafa Kemal annesinin mezarı başındaki konuşmasının sonunda şu yemini ediyor; “Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah`ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletimin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin muhafaza ve müdafaası için icap ederse validemin yanına gitmekten asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Karşıyakalılar, ulusal egemenlik yolunda bu yeminin de bekçisi olduğunu aradan geçen 88 yıla rağmen unutmamıştır.

Gazi Mustafa Kemal 11 Ekim 1925’te Karşıyakalılara hitaben Naim Palas Oteli’nin balkonunda yaptığı konuşmasında, burayı ne kadar çok sevdiğini anlatmak için şu sözcükleri tercih ediyor: “İzmir’in Karşıyakalıları; sizi derin muhabbetle selamlarım… Ben bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız, bir rastlantı beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar! Annem, sizin sinenizde, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar! İzmir’i gördüğüm gün, öncelikle Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan anamın mezarını gördüm.”

Gazinin evlenmek için ise Karşıyakalı bir kızı, annesinin defnedilmesi için ise Karşıyaka’yı seçmesinin de tesadüf olamayacağı da aşikârdır.

Atatürk ve Karsiyaka
Karşıyaka Halk evindeki onuruna düzenlenen baloya gelirken (1930)

ŞEHİT PİLOT YÜZBAŞI CENGİZ TOPEL

KIBRIS HAREKATI’NIN KAHRAMAN PİLOTU CENGİZ TOPEL

 8 Ağustos 1964’te Eskişehir’den Kıbrıs’a, F-100 uçağıyla yaptığı uçuş sırasında uçağı Yunan savaş gemisi tarafından düşürüldü. Peki, paraşütle atlayarak kurtulan ve Rumlara esir düşen savaş pilotu Cengiz Topel nasıl öldürüldü?


Olayların başlaması

1960 yılına kadar İngiliz idaresinde yaşayan Kıbrıslı rumlar 1931 yılından itibaren ENOSİS’i (Birleşme, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması) gerçekleştirmek için isyan etmeye başlamışlardır.

1953 yılında Rumlar EOKA’yı (Kıbrıslılar’ın Millî Mücadele Örgütü) kurdular. 1 Nisan 1955’te yayımladıkları bildiriyle Türkleri ve İngilizleri adada istemediklerini ve düşman ilan ettiklerini açıkladılar.

BM, Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler arasında süren çatışmaları durdurmak için Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerini, 14 Mart 1964 tarihinde Ada’ya gönderilir. BM’nin sorunu çözememesi ve Rumların Türklere karşı saldırılarını önlemek için Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi, Garanti Anlaşması’nın 4. maddesine dayanarak, 16 Mart 1964 tarihinde, adaya müdahale kararı alır.

Rumların Türklere karşı yaptıkları saldırıları önlemek amacıyla Türk uçaklarının Kıbrıs semalarında uyarı uçuşu yapılmasına karar verilir.

Uyarı uçuşları için, 7 Ağustos 1964 tarihinde, Eskişehir’deki hava üssünden dört jet havalanır. Cengiz Topel dörtlü kol komutanı olarak kullandığı F-100 uçağıyla Kıbrıs semalarında uyarı uçuşu yaparken yerden yapılan bir saldırı ile uçağı düşürülür.

Cengiz Topel, paraşütle atlayarak Rum kontrolündeki bölgeye iner ve Rumlar tarafından esir alınır.

Esir pilotunu geri isteyen Türkiye, eğer pilot sağ salim teslim edilmezse intikam saldırılarına başlayacağını açıklar.

(ortadaki) Şehit Pilot Cengiz Topel

Rumlar Yüzbaşı Cengiz Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Şehit pilotun cesedi beş gün sonra BM vasıtası ile Türk hükümetine teslim edilir.

Rumlar, Türk hükümetine pilota Kıbrıs’ta cenaze töreni yapılmamasını eğer yapılırsa cenazeyi çalacaklarını söyleyerek tehdit ederler.

Şehit yüzbaşı Cengiz Topel’in gördüğü işkenceler

Şehit yüzbaşının cesedini inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesine göre, pilotun sol gözü oyulmuş, her iki kolunun pazusu matkapla delinmiş, edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı kırılmış, boğazından göbeğine kadar göğüsü yarılmış kalbi çıkarılarak öldürülmüştür. Ceset kalbi ve karaciğeri noksan olarak teslim edilmiştir. Ayrıca öldürüldükten sonra üzerine ateş edilmiş olduğu anlaşılmıştır.


Şehit pilot Cengiz Topel için Sultanahmet Camisi’nde cenaze töreni düzenlenmiş ve cenazesi Edirnekapı şehitliğine defnedilmiştir

‘FAETHON’ ADLI YUNAN SAVAŞ GEMİSİNİN SUBAYI DİMİTRİOS MİÇAÇOS, 1964’TEKİ O SAVAŞI ANLATTI.

Kıbrıs’ta, 1964’te şehit edilen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in kullandığı uçağı düşüren Yunan savaş gemisinin harekat subayı D. Miçaços, “Bir uçak vurduk ve pilotu paraşütle atladı, ancak öteki yaralı halde Türkiye’ye dönmeyi başardı” dedi.
Kıbrıs’ta Dillirga bölgesinde 1964 yılının Ağustos ayında yaşanan çarpışmalarda pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağını vuran uçaksavar ateşinin, Yunanistan’ın gizlice Ada’ya gönderdiği “Faethon” isimli savaş gemisinden açıldığı ortaya çıktı. Rum Fileleftheros gazetesi, “Faethon” gemisinin Yunan mürettebatından, o dönemde yaralanan ve büyük gizlilik içinde Yunanistan’a gönderilen Dimitrios Miçaços’un anlattıklarını yayımladı. Mesajlarının Rum Radyo Televizyon Kurumu (RİK) üzerinden gönderildiğini belirten Miçaçoş, gizli görev emriyle ilgili olarak özetle şunları kaydetti:
‘Sanki korsanlar gibiydik’
“Ben Yunan filosunda yaver ve harekat subayıydım. Bir gün komutan beni çağırdı ve beni Kıbrıs’ta gizli bir göreve seçtiğini söyledi. Pire’den bayraksız, ayırt edici işaret olmadan ayrıldık. Kıbrıs karasularına ulaşana kadar sinyal vermememiz emri vardı. Sanki korsanlar gibiydik… Üssümüz Girne’deydi. Gemikonağı’na ulaştığımızda yemek için karaya çıktık. Dışarı çıktığımda bir keşif uçağı gördüm. Bunu, savaş uçaklarının saldırısının takip edeceğini anladım. Gemiye döndüm, evli ve çocuklu olanlara isterlerse gidebileceklerini söyledim. Ben subay olarak kalıp savaşmak zorundaydım. Yalnız bir mermim vardı, çünkü diğer dördü mühimmat olarak yanlış verilmişti. Tek motorla süratle kaçmaya başladık. Saldırıdan kurtulmak için Amerikan bayrağı çekmiş yük gemileri gördüm. Uçaklar bizi vurdu. Mürettebattan ölenler oldu, ben de elimden yaralandım ancak yola devam etmeliydim. Mürettebata gemiyi terk etmesini emrettim. Bir uçak vurduk ve pilotu paraşütle atladı, ancak öteki yaralı halde Türkiye’ye dönmeyi başardı.”
‘Acaba doğru yapmadık mı?’
Miçaços’un elindeki yaranın çok ciddi olduğunu, hastaneye götürülerek müdahalede bulunulduğunu ve ardından Atina’ya gönderildiğini yazan gazete, Miçaços’un söylediklerini şöyle aktardı: “Daha sonra Atina’ya götürüldüm. Orada, gazetecilerin bulmaması ve olayın ortaya çıkmaması için kullanılmayan bir hastaneye kapattılar. Ancak orada tıbbi bakım yoktu, elim kangren oldu ve kestiler. Denizin içinde, insanın ne kadar vahşi olduğunu öğrendim.” Rum tarafına 1964’ten sonra ilk kez 2007’de gittiğini anlatan Miçaços, “İlk zamanlar bazı nedenlerle Yunanistan’dan Kıbrıs’a dönmeme izin vermediler. Faethon ölüleri asla tanınmadı. Yunanistan’da, asla anlamadığım nedenlerle o kişilerin fedakarlığı asla tanınmadı. Acaba doğru bir şey yapmadık mı? Acaba bunu yapmamalı mıydık diye soruyorum…”

Grafik: AA/Gözde Gültekinler

20 TEMMUZ 1974 KIBRIS BARIŞ HAREKATI

“Bugün 20 Temmuz,Kıbrıs barış harekatı yıl dönümü. Tarihini bilmeyen milletler geleceğe emin adımlarla yörüyemezler. Konu ile ilgili paylaşımlar yaparak herkesi bu konu da bilgilendirmek görevimiz olsun.”

BOĞAZDA BOĞAZ BOĞAZA

20 TEMMUZ 1974 SAAT 04.00 – KAYSERİ ERKİLET HAVAALANI

Kayseri Hava İndirme Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren az sonra Kıbrıs semalarından demir bir balyoz gibi Rumların tepelerine inecek askerlerine moral konuşması yapıyordu :

-Kadim Türk Yurdu Kıbrısımıza dadanan eşkıyaları temizlemeye, orada zulme uğrayan Türkleri kurtarmaya, ay yıldızlı şanlı al bayrağımızı yeniden ada semalarında nazlı nazlı dalgalandırmaya gidiyoruz. Komandolar hazır mısınız ?

-Komandoooo

-Türk Anaları vatana kurban olsunlar diye evlatlarının ellerine kına yakarak yollarlar asker ocağına onları. Her biriniz benim has evladımsınız. Metehan’ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün torunlarısınız. Hepiniz önce Allah’a sonra komutanınız olarak bana emanetsiniz. Bu yüzden ilk ben atlayacağım, sizler de peşimden geleceksiniz. Vatan bugün bizden hizmet bekler. Komandolar var mısınız ?

-Komandoooo

-Birazdan şurada gördüğünüz uçaklara binip gideceğiz. Bu işin sonunda gazi olmak ta var, şehadet şerbetini içmek te. Benim hakkım hepinize helaldir, haklarınızı helal ediyor musunuz?

-Komandooo

-Allah yar ve yardımcımız olsun.

Bu konuşmanın ardından orada bulunan Kayseri Müftüsü askerin maneviyatı yükseltecek bir dua yaptı.

Saat 04.58 te ilk iki taburu taşıyan uçaklar havalandı.

Tugaydaki subay, astsubay, er ve erbaşların toplamı 1800 kişi civarındaydı.

Onları çok zorlu bir atlayış bekliyordu.

Normal şartlarda 450-500 metre yükseklikten yapılan bu indirme operasyonu, Mehmetçikler havada fazla kalarak açık hedef haline gelmesinler diye 250 metreden yapılacaktı. Bu da paraşütlerin 80-100 metrelik serbest düşüşten sonra açıldığı göz önüne alındığında atlayışları oldukça riskli hale getiriyordu.

Saat 06.05 te uçaklardaki atlama zili çaldı.

Tuğgeneral Sabri Evren Mehmetçiklerine söz verdiği gibi ilk sırada atladı.

Kıbrıs’ta gökten Türk askeri yağıyordu.

Çok küçük bir zayiatla gayet başarılı bir şekilde yere indiler.

Sabri Evren Paşa’nın indiği bölgenin üç tarafı da Rum mevzileriyle doluydu. Ancak hiç siren çalmıyor, hiç ateş te gelmiyordu.

Baskın planlandığı gibi tam bir baskın olmuştu.

İlk Rum ateşi askerimiz Ada’ya indikten yarım saat sonra açılmıştı.

Yıllardır Türk mevzilerine doğru yüksek sesle “Bekledim de Gelmedin” şarkısını dinleten Rumların bekledikleri kabus gibi gelmiş ancak onlar bunun farkında bile olamamışlardı.

Tugayın kalan son iki taburu saat 9 civarında atlayış yaptı.

Hamitköy’deki karargah noktasından havada üçlü kol halinde uçan 30 uçağımızı ve göklerde dört nala giden akıncılar gibi süzülen 1200 aslanımızı görünce Sabri Paşa’nın göğsü kabardı.

Hemen kolordunun emrine girip Girne Boğazının doğusunu savunmaya ve sonrasında da taarruz ederek ilerlemeye başladılar.

20 Temmuz’u 21 Temmuz’a bağlayan gecede Kıbrıs harekatının en kritik anları yaşanmıştır.

Dar bir bölgeye havadan indirilen birliklerimiz oluşan yoğunluk karşısında önceleri bocalamışlardır. Karışan birliklerin düzenlenmesi, uçaklardan atılan topların bulunup atışa hazır hale getirilmesi için hesaplanandan fazla bir zamana ihtiyaç duyulmuştur.

Bununla birlikte Mehmetçik ve Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kahraman Mücahitleri Girne Boğazı Bölgesinde, Bozdağ’da, Gönyeli’de, Doğruyol’da, Ada Tepe’de zifiri karanlıkta düşmanla boğaz boğaza savaşarak taarruz eden düşmanı durdurmayı başarmışlardır..

Bayrak Tepe’de mevzilerinden geri çekilmek zorunda kalan Mehmetçik, Rumların gönderden ay yıldızlı şanlı bayrağımızı indirdiklerini görünce aşka gelmiş ve insanüstü bir mücadele vererek sabahın ilk ışıklarında bayrağımızı yeniden göndere çekmiştir.

21 Temmuz sabahı şahit olunanlar insan yüreğinin kaldırabileceği şeyler değildir.

Rumlar mevzilerini bastıkları Mücahitlerimizi canlı canlı kayalardan atmışlar, öldürüp yakmışlar, çarmıha gerip uzuvlarını kestikten sonra göğüslerine de bıçakla haç çizerek şehit etmişlerdir.

Sabri Evren Paşa ve onun komutasındaki Hava İndirme Tugayı kendilerine verilen bütün emir ve görevleri harfiyen yerine getirmiş, Sabri Paşa 22 Temmuz günü Girne’ye giren ilk komutan olarak havadan indirilen ve denizden çıkartılan Türk Birliklerinin birleşme anına şahit olmuştur.


İlerlemiş yaşına rağmen Mehmetçiklerinin önünde Kıbrıs semalarına ilk paraşütle atlayan kişi olan Emekli Tuğgeneral Sabri Evren Paşamızı 11 Ağustos 2014 tarihinde 90 yaşındayken ebediyete uğurladık.

Ruhu Şad Mekanı Cennet Olsun.

İLHAN KOMAN KİMDİR?

İLHAN KOMAN
17 Haziran 1921’de Edirne’de doğdu. Babası doktorluk ve çiftçilikle uğraşan Fuat Bey, annesi Sevinç Leman Hanım’dır.

Baba tarafı Mohaç Savaşı’ndan sonra Konya’dan Balkanlar’a yerleştirilmiş Türk köylülerindendi… Çocukluğu Edirne’nin Kaleiçi semtinde geçti. Edirne Lisesi’ni bitirdikten sonra, 1941’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Hocalarının tavsiyesi üzerine bir yıl sonra heykel bölümüne geçti, Rudolf Belling’in öğrencisi olarak 1945’te bu okulu bitirdi.
1947’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Neşet Günal, Refik Eren ve Sadi Öziş’le birlikte devlet bursu ile Paris’e gönderildi.
1947-50 arasında Fransa’da Academie Julian ve l’Ecole du Louvre’da çalışmalar yaptı.

Yurda döndükten sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde mecburi hizmetine başladı. 1958’e kadar burada görev yaptı.
1952’de Anıtkabir Heykel Yarışması’nda “Şeref Holü’ne çıkan merdivenlerin sağındaki kabartma kompozisyonu” birinciliğini kazandı.

1952–1954 yılları arasında bu proje kapsamında gerçekleştirdiği ‘Sakarya Meydan Muharebesi’ konulu rölyefleri Paris’te görüp etkilendiği Mezopotamya ve Mısır rölyeflerinden izler taşımaktadır.
1959’da İsveç’e yerleşti. 1965 yılında M/S Hulda adlı 1905 yapımı, iki direkli bir yelkenliyi satın alarak içinde yaşamak ve çalışmak üzere restore ettirdi 1986’da ölümüne kadar bu tekneyi ev ve atölye olarak kullandı.

Bir çok önemli bienal ve sergilerin yanında, 1956, 1962 ve 1979 yıllarında Venedik Bienali, 1957’de Soa Paolo Bienali, 1966 yılında 5. Tahran Bienali, 1961 yılında Paris, Rodin Müzesinde gerçekleştirilen 2. Uluslararası Çağdaş Heykel Sergisine katıldı ve aynı zamanda hem Türkiye’de hem de İsveç’te bir çok kamusal sanat çalışmalarına bulundu.

1986 yılında 65 yaşında İsveç’te vefat eden Koman, Türk Heykelinde, orta kuşağın, kalıplaşmış formu parçalamakta ve yeni arayışlara yönelmekte etkili olan üyeleri arasında önemli bir yere sahiptir.

Çoğunluğu Stokholm’da olmak üzere 20 şehrin sokak ve meydanlarında Koman’ın heykelleri bulunur. Stokholm’da Mimarlık Yüksek Okulu önünde “Leonardo’ya Selam” heykeli sanatçının beğenilen eserlerindendir.
Yapı Kredi Sigorta Genel Müdürlüğü binasının önünde bulunan “Akdeniz Heykeli” ve Anıtkabirde Şeref holüne çıkan merdivenlerin sağındaki Sakarya Meydan Muharebesi konulu rölyefleri sanatçının Türkiye’de bulunan çalışmalarından en bilinenidir.

Koman, Sedat Simavi Ödül Töreni’ndeki konuşmasında Akdeniz’i şöyle anlatıyor:

“İnsanın kucaklaşması, sevgisi anlatılırken Akdeniz aklıma geldi. Akdeniz büyüktü, bizden bir denizdi.
Kucak açmayı bu adla anlatmak istedim. Sevgiyi ve kucaklaşmayı anlatırken bir kadının bütünlüğünden yararlanmak istedim.”

Akdeniz bugün, Yapı Kredi Kültür Sanat binasının üçüncü katından Galatasaray Meydanı’na, İstiklal Caddesi’ne ve İstanbul’a bakıyor.

Derleyen:
Gamze Kaya
Alıntıdır.

BİR ELMA BİR ALTIN

Çok çok anlamlı.Biraz da benzerlik var gibi😁

Bundan yıllar yıllar önce bir ülkenin acayip mi acayip bir kralı varmış. Bu kral bir gün, sarayında otururken, pencereden içeri sesler gelmiş.

Güzel elmalarım vaaar…

Kral sarayının balkonundan bakmış. Yaşlı biri, at arabasıyla elma satıyor
Etrafında müşteriler

Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış:

– Al sana 5 altın, koş bana elma al.

Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış:

– Al sana 4 altın, koş elma al.

Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış:

– Al sana 3 altın, koş elma al.

Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış:

– Al sana 2 altın, koş elma al.

Komutan nöbetçiyi çağırmış:

– Al sana 1 altın, koş elma al.

Nöbetçi çıkmış yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve “Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. Arabana da elmalara da el koyuyorum” demiş.

Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve iyi dalavere çevirdiğini düşünerek:

– İşte, 1 altına yarım araba elma.

Komutan saray görevlisine dönmüş:

– İşte, 2 altına bir çuval elma.

Saray görevlisi vezire dönmüş:

– İşte, 3 altına bir torba elma.

Vezir, baş vezire dönmüş:

– İşte, 4 altına yarım torba elma

Baş vezir kralın huzuruna çıkmış:

– İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.

Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş, “Beş elma – Beş altın.
Bir elma – bir altın ve halk elmalara hücum ediyor.
Demek ki vatandaşın durumu çok iyi. Vergileri hemen artırmak lazım.. 😏

ESKİŞEHİR’İN KURTULUŞU NASIL OLMUŞTUR?

İşte Eskişehir’in tarihi hikayesi…

Geniş ve verimli ovalara sahip Eskişehir, konum olarak önemli bir ticari, ekonomik ve stratejik noktalardan biridir. Anadolu’yu batı doğu ve kuzey güney doğrultularında kesen doğal yolların buluşma noktası olması askeri ve ticari önemini kat be kat artırır. Ki bu nedenle de güç savaşlarının merkezi konumundadır. Hele de Kurtuluş Savaşı döneminde. Geçelim tarihi hikayesine ve Eskişehir’in kurtuluşuna…

  1. yüzyılın başlarında Eskişehir, bağımsız bir mutasarrıflıktı ve kalabalık bir nüfusa sahipti. Tarım, Eskişehir’in yaşam damarıydı. 1890’lı yıllarda Eskişehir’e gelen demiryolu da gelişerek, doğal ticaret yollarını takip etmiş, Eskişehir, batıdan gelip doğu ve güneye giden demiryollarının bir kesişim noktası haline gelmişti.
    1892 yılında kurulan Cer Atölyesi, demiryolunun ve demiryolu araçlarının bakım ve onarımını yapan önemli bir kuruluş olma özelliğini de taşıyordu. Demiryolu Eskişehir’in ticaretini canlandırmış, burayı ticaretin yanı sıra askeri açıdan da önemli bir stratejik nokta konumuna getirmişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı’ndan müttefikleriyle birlikte yenik çıkması, askeri açılardan zayıflaması ve 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’ne bağlı olarak İtilaf Devletleri’nin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki önemli noktaları güvenlik gerekçesiyle işgal etme hakkı vardı. Bu maddeye dayanarak 13 Kasım 1918 tarihinde herhangi bir karşı direnişle karşılaşmadan İstanbul’a çıkan İngiliz kuvvetleri, İstanbul Bağdat demiryolu hattı boyunca kendilerince önemli gördükleri yerleri işgal etmeye başladılar ve 1919’da 520 mevcutlu bir İngiliz birliği Eskişehir’e karargah kurdu.

İngiliz işgaline sempati ve tepki!
İngilizlerin Eskişehir’i işgali sırasında Eskişehir mutasarrıfı Hilmi Bey’di ve bu kişi Damat Ferit Paşa tarafından kurulan ve işgalcilere sempati duyan Hürriyet ve İtilaf Hükümeti’nin adamıydı.
Eskişehir halkı işgale tepkiliydi. gösteriler düzenlenmeye başladı. Hilmi Bey işgale karşı yapılan başkaldırı ve gösterileri “Huzur bozucu ayaklanmalar” olarak görüyordu.

Eskişehir’de 17 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalini kınayan bir miting düzenlendi. Bu miting sonrasında işgalcilere karşı olan direniş, giderek daha örgütlü hale geldi ve güçlendi. Ki direnişi başlatanlar Eskişehirli aydınlardı. Bu tarihlerde 20. Kolordu Komutanı olan Ali Fuat Paşa ve Çerkez Ethem’in de Kuvayı Milliye örgütlenmesine ve Eskişehirli direnişçi aydınlara destekleri oluyordu. Ayrıca Ali Fuat Paşa, süvari yarbayı Atıf Bey’i de Eskişehir Mıntıka Komutanlığı’na atamıştı. Atıf Bey, demiryolu dolayısıyla Eskişehir’in ne denli önemli bir stratejik noktada olduğunun farkındaydı.
4 Eylül 1919’da gerçekleştirilen Sivas Kongresi’ne Eskişehir’den üç delege katıldı. Bunlar; Bayraktarzade Hüseyin Bey. (Akbaşlı) Hüsrev Sami ( Kızıldoğan ) Siyahizade Halil İbrahim Bey’di. Kongrenin tutanaklarının bastırılması için gerekli maddi kaynak yoktu ve baskı için Eskişehir delegesi Bayraktarzade Hüseyin Bey 200 Osmanlı Altını bağışta bulundu ve tutanaklar böylelikle basılabildi.

İngilizler, Kuvayı Milliye güçlerine karşı saldırılar düzenlemek üzere Eskişehir’e yığınak yapmaya başladı. Ali Fuat Paşa 13 Eylül 1919’da Ankara’dan Sivrihisar’a intikal etti, 20 Eylül’de ise Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanı sıfatıyla bir bildiri yayınlayarak , Eskişehir’de bulunan yerel yöneticilerin İstanbul Hükümeti’nin emirlerini dinlememesini istedi. Bu arada İngiliz kuvvetlerine de bir çağrıda bulunarak, İstanbul Hükümeti’ne karşı başlatılan bu harekatta taraf olmamalarını istedi. Bu tarihlerde Kütahya’da da bir İngiliz işgal kuvveti bulunuyordu. İsmail Hakkı Bey komutasındaki bir müfreze Kütahya’ya giderek İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e doğru çekilmelerini sağladı. Kütahya’da bulunan İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e çekilmelerinden sonra Türk birlikleri Eskişehir-Kütahya Demiryolu üzerinde bulunan Alayunt köprüsünü yıkarak İngilizlerin tekrar Kütahya’ya gelmesini engelledi. Bu Eskişehir’de bulunan Hürriyet ve İtilaf Hükümeti yanlılarını rahatsız etti ve Mutasarrıf Hilmi Bey, İngilizlerden yardım istedi, ancak İngilizler bu çatışmaların Osmanlı İmparatorluğu’nun iç sorunu olduğunu belirterek, Mutasarrıf Hilmi’ye destek vermedi.

1 Ekim 1919’da Damat Ferit hükümeti istifa etti. Yeni bir hükümet kuruldu, hükümetin başı Ali Rıza Bey’di, Kuvay-ı Milliye yeni hükümetten bir çok istekte bulundu ve bu isteklerini de kabul ettirdi. Eskişehir’de mutasarrıflığına Hilmi Bey yerine Kuvay-ı Milliye yanlısı Çolakoğlu Sabri Bey getirildi. İbre bir anda tersine dönmüştü. Kuvay-ı Milliye’den kaçanlar İngilizlere sığındı. Mutasarrıf Hilmi 4 Ekim 1919’da uğradığı bir saldırı sonucunda öldürüldü.
16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan dağıtıldı, 11 Nisan’da ise resmen kapatıldı ve Osmanlı Devleti hükümetsiz kaldı.
Ankara’yı ve Ankara’daki çalışmaları güvence altına almanın bir yolu İngiliz işgal ve denetiminde olan demiryolunu tekrar ele geçirmekti, Ali Fuat Paşa 17 Mart 1920’de, 143. Alay’la yola çıkarak Ankara-Eskişehir arasındaki demiryolunu tekrar ele geçirdi ve denetimi sağladı. Direnen İngiliz asker ve subayları da tutuklandı. 20 Mart 1920’de Milli Alay’a komuta etmekte olan 20. Kolordu komutan vekili Mahmut Bey, Eskişehir’deki işgal kuvvetlerine bir uyarı yaptı ve Eskişehir’i bir saat içinde terk etmelerini istedi. Aynı gün, sürenin uzatılması istekleri reddedilen İngiliz kuvvetleri çok sayıda araç gereç ve mühimmat bırakarak Eskişehir’i terk etti.

Uşak ve Bursa üzerinden Kütahya ve Eskişehir üstüne saldırıya geçen Yunan kuvvetleri, 20 Temmuz 1921’de Eskişehir’i işgal etti. Türk Batı Cephesi güçleri Çifteler’e dek geri çekildi. Durum Türk kuvvetlerinin tümüyle aleyhine dönmüştü. İşgal kuvvetlerinin Ankara yakınlarına kadar gelmesi Türkiye Büyük Millet Meclisinde rahatsızlıklara neden oldu. Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa Ankara’nın terk edilerek meclis çalışmalarının Kayseri’ye taşınmasını istiyordu. Ancak TBMM’de kesinlikle Ankara’nın terk edilmemesini yönünde karar aldı ve 5 Ağustos 1921 tarihinde Mustafa Kemal meclis yetkileriyle donatılarak “Başkomutan” oldu.
Yunanlıların Eskişehir’i işgallerinden iki gün sonra 22 Temmuz 1921’de Yunan kralı Konstantin Eskişehir’e geldi, yanında Yunan ordusunun üst rütbeli subayları bulunmaktaydı. Eskişehir’de yapılan toplantıda kral Konstantin Yunan Orduları Başkomutanı oldu, bundan beş gün sonra Kütahya’da yapılan bir başka toplantıda ise Ankara’ya saldırı kararı alındı. Yunan Ordusu yaptığı büyük hazırlıklardan sonra, üç koldan 13 Ağustos’ta Türk mevzilerine karşı hücuma geçti. Sonra ne mi oldu?

Kurtuluşun kronolojisi
1 Ağustos 1921: Sivrihisar, 16 Ağustos’ta Mihallıçık işgal edildi.
21 Ağustos 1921: Yunan Ordusu Sakarya Nehri’nin Güneyine geçti, 23 Ağustos’a dek ciddi bir direnişle karşılaşmayan işgal ordusu komutanı Papulas, Batı Cephesi mevzilerine saldırılması ve ve cephenin iki yerden yarılmasını istedi. Mangal Dağı’nı tutan Türk birlikleri Mangal Dağı’nda bir alaylık güç bırakarak geri çekildi.

24 Ağustos 1921: Yunanlılar Mangal Dağı’nı ele geçirdi ancak Türklerin burayı çok çabuk terketmelerinden de kuşku duydu. İki gün beklemeyi tercih etti. Bu beklemeden yararlanan Başkomutanlık, mevzilerin arkasına güç yığdı.
25 Ağustos 1921: Yunanlıların saldırısı püskürtüldü. Ancak Yunan kuvvetleri çok geniş bir alana yayılmıştı.
30 Ağustos 1921: Yunan birlikleri yeni bir saldırı başlattı, beş gün boyunca süren çatışmalarda büyük kayıplar verdiler ve Çal Dağı’nı zorlukla ele geçirebildiler.
4 Eylül 1921: Yunan Komutanı Papulas Savaş bakanına yazdığı bir raporda Ankara’ya kadar ilerlemenin olanaksız olduğunu belirtti.
6 Eylül 1921: Mustafa Kemal, Fevzi Paşa (Çakmak) ve İsmet Paşa yaptıkları toplantıda Yunan kuvvetlerinin iyice güç kaybettiği konusunda fikir birliğine vardı.
7 Eylül 1921: Keşif saldırıları yapıldı ve iyi sonuçlar elde edildi.
10 Eylül 1921: Türk Kuvvetleri “Genel Karşı Saldırı” karan aldı ve Dua Tepe ele geçirildi. Yunanlılar Beylikköprü sırtlarına dek geriledi.
12 Eylül 1921: Kartaltepe ve Beştepe ele geçirildi.
13 Eylül 1921: Yunan birlikleri tümüyle Sakarya’nın batısına geçti.

14 Eylül 1921: Yunanlıları izleyen Mürettep Süvari Tümeni Sivrihisar’a girdi.
17 Eylül 1921: Türk Kolorduları Yunanlıları güneyden sarmaya başladı, Papulas Eskişehir’e çekilmeyi planladı. Aynı gün öncü birlikler Mihalıççık’a girdi.
20 Eylül 1921: Cephane yetersizliği dolayısıyla oldukça yavaş hareket edebilen Türk birlikleri, Sakarya’nın batısına geçti.
23 Eylül 1921: Yunan birlikleri Eskişehir’e dek geriledi, burada yeni güçler ve cephanelerle desteklendi. 1921 yılının eylül ayı sonlarında bitebilecek olan Yunan işgali, malzeme ve cephane yetersizliği dolayısıyla bir yıl kadar uzadı. Bu arada Yunanlıların Avrupa’da siyasi destek arayışları devam ediyordu, ancak İngiltere ve Fransa gibi güçlü devletler, savaşın sonunu görmüşlerdi, dönemin Fransa Başbakanı Briand, Yunanlıların Türklerle bir an önce barış yapmalarını önerdi, İngiliz Başbakanı Lloyd George ise bir an önce Serv ruhunun terk edilmesi gerektiğini söylemeye başlamıştı. 1922 yılının bahar ayları boyunca hem Türk birlikleri, hem de Yunan birlikleri karşılıklı saldırı için hazırlıklarını yaptı. Yunan Ordusu’nun başına Hacı Anesti getirilmişti.
22 Ağustos 1922: Mustafa Kemal tüm hazırlıkların 15 gün içinde tamamlanması buyruğunu verdi.
24 Temmuz 1922: Yunanlılar İstanbul’u işgal için bir harekata girişti, bu harekat Türk saldırısının hızlanmasını sağlamaktan başka hiç bir işe yaramadı.
26 Ağustos 1922: Büyük Taarruz başladı.
30 Ağustos 1922: Büyük Taarruz bitti.
1 Eylül 1922: Seyitgazi düşman işgalinden kurtuldu.
26 Ağustos 1922’de Türk Ordusunun başlayan taarruzu sonucu, 2 Eylül 1922’de Eskişehir düşman işgalinden kurtuldu. Ancak işgalciler geri çekilirken yakıp, yıktı kenti harabe haline getirdi.

Eskişehir’in yaraları sarıldı

TBMM Hükümeti, korkunç manzaraya rağmen idari mekanizmayı kurmakta gecikmedi. Eskişehir’in işgalinden sonra memurlarıyla birlikte Sivrihisar’a taşınmış olan Mutasarrıf İbrahim Bey, geri dönerek yönetimi ele aldı.
İlk icraat, Eskişehir’i İstanbul ve Ankara’ya bağlayan tren raylarının ve köprülerinin onarımına başlanması oldu. Zira bu icraata öncelik verilmesinin temel nedeni, stratejik olmasının yanısıra, sosyal ve ekonomik yaşamla da yakından ilgili olmasıdır. İki ay içinde tren hattı onarılarak işletmeye açıldı.
Adliye örgütü, kentte eğitim ve öğretime başlanması için eğitim kurumları ve yangından zarar gören kentin su ve elektrik tesisatı yeniden yapılandırıldı.
Özetle; Kurtuluş Savaşı’nın 5 önemli meydan muharebesinin üçü Eskişehir’de geçmiştir. Onlar da I. İnönü Mu, II. İnönü ve Kütahya-Eskişehir Meydan Muharebeleridir.
Cumhuriyetin ilanından sonra, sancak ve mutasarrıflıkların il yapılmaları üzerine, Eskişehir’de 1923 yılında il olmuştur.

ŞEHİTLERİMİZİ VE KAHRAMANLARIMIZI BÜYÜK BİR SAYGIYLA ANIYORUZ VE SELAMLIYORUZ…

IŞIK DOĞUDAN GELİR (EX ORIENTE LUX)

İSHAK PAŞA SARAYI (AĞRI)

Hazırlayan: Osman Kürşat SERTTÜRK

İshak Paşa Sarayı “Medeniyetler geçidi” olarak nitelendirilen bölgede Lale Devri’nde inşa edilmiştir. Topkapı’dan sonra Türkiye’nin ikinci büyük sarayı olan İshak Paşa Sarayı’nın mimarı Ahıskalı ustalardır.

Türk mimari tarihinin en güzel eserlerinden biri olarak kabul edilen ecdat yadigarı şaheserin yapımı 99 yıl sürmüştür;Yapımına 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanmış, aynı soydan Küçük İshak Paşa zamanında, 1784’te, tamamlanmıştır. 7600 m2’lik bir alan üzerine oturtulan İshak Paşa sarayı, Selçuklu Devleti ortadan kalkmasına rağmen onun sanat anlayışı ve geleneklerinin yoğun biçimde devam ettiğinin en güzel örneklerinden biridir.

İshak Paşa Sarayı aynı zamanda dillere destan efsaneleriyle ünlüdür. Yaşar Kemal, “Ağrı Dağı Efsanesi” adlı yapıtında birbirine kavuşamayan Gülbahar ile Ahmed’ in İshak Paşa Sarayı’nda geçen destansı aşklarını şöyle anlatır: “Ağrı Dağı’nın yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl var, adına Küp gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğünde. Çok derinlerde. Göl değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı, keskin, bıçak ağzı gibi ışıltılı kayalarla çevrili. Sonra gölün mavisi başlar. Bu, bambaşka bir mavidir… Gülbahar, Ahmed’i Küp Gölü’nde yitirdi. O gün bugündür, Küp Gölü’nün oralardan geçenler, gölün kıyısına oturmuş, kara, ışık gibi akan uzun saçlarını sırtına sermiş, başı iki elleri arasında gözlerini som mavi suya dikmiş Gülbahar’ı görürler. Arada sırada Ahmet, gölün sularında Gülbahar’ın gözüne gözükür, Gülbahar kollarını açıp Ahmed’e yürür ve “Ahmet, Ahmet!” diye bağırır. Sesi bütün dağda yankılanır. Göl kaynar, Ahmet silinir, Gülbahar silinir, küçük ak bir kuş gelip kanadını suyun som mavisine batırır ve sonra da bir atın kapkara gölgesi suyun üstünden gelir geçer.”

Döneminin en modern mimari anlayışı ile yapılmış olan İshak Paşa Sarayı, Türk saray geleneği ve mimarisinin ana prensiplerine uyularak inşa edilmiştir.
Taş yapının motif ve kompozisyonlara bakıldığında geleneksel Selçuklu ve Kafkas sanatının izleri belirleyicidir. Devasa yapının 116 odası vardır. Sarayın, bazı bölümleri tek, bazı bölümleri iki, bazı bölümleri ise üç katlı ve iki büyük avlu çevresinde oluşturulan bölümlerden meydana getirilmiştir. Birinci avlusundan ikinci avlusuna Gotik tarzda yapılmış anıtsal taç kapıdan geçilir. Saray öylesine büyük ve ihtişamlıdır ki, içinde barındırdığı cami, divan odası, fırın, mutfak, ahırları ve hamamıyla adeta küçük bir şehirden farksızdır.

İshak Paşa’nın yattığı düşünülen sekizgen planlı türbe, hareketli cephesiyle dikkat çeker. Ayrıca avluda, yöre halkı arasında ‘Süt Çeşmesi’ olarak bilinen bir çeşme bulunur. Motif ve süslemeleriyle dikkat çeken çeşmenin üzerinde, su ile gül arasındaki aşkı sembolize eden damla motifinin içinde kıvrık dal ve yapraklarla birlikte işlenmiş gül motifi etkileyicidir. Sarayın pek çok bölümünde uzun ömrü temsil eden servi ağacı motifinin yanı sıra kabartma tekniği ile yapılan değişik figürler, geleneksel Türk – İslam sanatının yaratıcılığı ve geldiği nokta hakkında bize bir fikir vermektedir. İshak Paşa Sarayı UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’nde yer almaktadır.

Prof.Dr.Ayşe BAYSAL

1930 yılında
Karaman’ın
Uğurlu köyünde
Bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Adını Ayşe koydular.

Ayşe 15 yaşına kadar köyde eğitim aldı.
Sonra Köy Enstitüsüne gitmek istedi.

Köy Enstitüsü İvriz’deydi.
Bir çıkı hazırladılar Ayşe’ye
İçine çökelek, pekmez, yufka koydular.

4 Temmuz 1945’de yürüyerek yola çıktılar eniştesiyle.
İki geceyi dağda geçirdiler.
Karaman’a vardılar, oradan kağnı ile Ereğli’ye
Oradan İvriz’e.

Ayşe öylesine okuma heveslisiydi ki.
1950 yılında
İvriz köy Enstitüsünü
Birincilikle bitirdi.

Ardından
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu kazandı.
Onu da birincilikle bitirdi.

Ankara Valisi Kemal Aygün
Ayşe’yi takip ediyordu.
Gel danışmanım ol dedi,

Ama o
Köylere gidip çocukları yetiştirmem gerek’
Deyip öğretmenliği seçti.

Trabzon-Vakfıkebir ilçesi
Beşikdüzü’nde öğretmenliğe başladı.
Yetmiyordu, daha çok şey yapmalıydı çocuklar için.

Burs bularak ABD’ye gitti…

Wisconsin Üniversitesi’nde doktora yaptı.
Okulda hoca ol dediler

Ama o
Ülkemdeki çocuklara bakmam gerek’ dedi,
Ankara’ya döndü.

Hacettepe Üniversitesi
Temel Bilimler Yüksek Okulu’na bağlı
Beslenme Bölümü’nde ders vermeye başladı.

Yetmedi,
Kişisel çabalarla
Ankara Üniversitesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu’nu kurdu.

Burada bir laboratuvar açtı.
Laboratuvarda besin üzerine çalışmalar yaptı.

Köydeki çocukların hastalıklarına çare olmak için kimyasallar hazırladı.

Köydeki salgınlara karşı ishali engelleyen bir ilaç geliştirdi.

Türkiye’nin her köyüne ilaç yolladı.
Ve tüm bunları parasız yaptı.

Bir vakıf kurdu;
Beslenme Eğitimi ve Araştırma Vakfı
Besvak.

Burada burs beslenme uzmanları yetiştirdi, kurslar verdi.

Yetmedi,
Vakıf bünyesinde çocuklara burs sağladı ve okuttu.
Bilhassa kız çocuklarını,
Yani, kendi gibi köylü kız çocuklarını…

Prof. Dr. Ayşe Baysal
2016 yılında
86 yaşında
Ankara’da
Vefat etti

(Alıntı)

MIGUELİNA ANA VE OĞUL BENJAMİN

Duygu yüklü bir kavuşma hikayesi
Küçük hikâyemiz çok uzaklardan geliyor. Hikâyenin bir ucu, Peru’nun en yüksek dağlarının, en yüksek dorularında yaşayan ve en çok sömürülmüş, en çok fakirleştirilmiş bir halkın kadını ile İsviçreli bir gönüllü hemşirenin kesişen yollarını anlatıyor.
Genç bir hemşire olan Elizabeth içindeki macera ve biraz da yardım etme duygusuna uyarak, birleşmiş milletlerin bir projesine katılmaya karar verdi.
Tam olarak nereye gideceğini, hangi ülkede, hangi kıtada çalışacağını bile bilmiyordu.
Bir gün kapısını çalan postacı, ona hayatını değiştirecek bir haber getirmişti. Birleşmiş Milletler Peru’da bir sağlık istasyonu açıyorlardı. Hemşire olarak orada görevlendirilmişti.
Hemen haritayı açıp önce Peru’yu sonra görevlendirildiği şehri buldu, ama asıl görevlendirileceği merkzi bulamadı. Bir büyüteçle bakınca, dağın doruğunda bir isim okudu.
Yazının yarısı dağın, yarısı bulutların üstündeydi.
Konuşulan dilin İspanyolca olduğu belirtilmişti. Hemen İspanyolca öğrenmeye başladı. Yakınlarına haber verdi. Aslında hiç kimse onun gitmesini istemiyordu.
Hatta en çok sevdiği erkek arkadaşı bile, gidersen ilişkimiz biter demişti. Genç adamın hediye ettiği kolyeyi boynunda çıkarıp vedalaştı. Sonra da ömrünün 20 yılını geçireceği Peru dağlarına doğru yola çıktı.
Peru’ya geldikten sonra yolculuğun bir kısmını ağzına kadar dolu otobüslerle, bir kısmını trenle yapmıştı ama sağlık istasyonuna giden son bölüme tren çıkmıyordu.
İstasyonda bekletilen katırlarla dağa tırmanmaya başladılar. Yükseklik arttıkça, oksijen azalıyor, alışık olmayanlar için nefes almak zorlaşıyor, başı dönüyor ve midesi bulanıyordu.
İlk günler çok zor geçse de sağlık merkezine gelen insanların yoksulluğu, çaresizliği karşısında kendisini çabuk toparladı.
Aslında o bir doğum hemşiresiydi. Yeni doğmuş bebeklerin sağlığından, hamile ve doğum yapan annelerden sorumluydu.
Birkaç yıl gece gündüz çalışarak geçti.
Bu bölgenin kadınları oldukça yoksul bırakılmış insanlardı. Örf ve adetlerine bağlı yaşayan halk, tutunacaklar tek dal olarak inançlarını ve adetlerini görüyordu.
Oralarda evlilik dışı hamileliklere ve bu hamilelikten doğan çocuklara hoş bakılmıyordu. Birçok anne çocuklarını doğumdan sonra almadan merkezden ayrılıyor, bebekler şehirdeki yetiştirme yurduna gönderiliyordu.
Bir gün, merkeze, çok genç bir anne geldi. Doğum sancıları tutalı birkaç saat olmuştu. Kayıtlarda yaşı 16 yazıyordu. Miguelina sevgilisinden hamile kalmıştı, ama babası asla doğacak çocukla eve dönemeyeceğini söylüyordu. Üstelik de genç kadın çalışmak zorundaydı. Çalışmadan bir ana-babanın bile evlatlarına verebilecek kadar yiyeceği yoktu. Çocuğun babası evlenmeye yanaşmıyordu. Pek çok kadının yaptığı gibi evladını merkezde bırakarak baba evine dönmekten başka çaresi yoktu.
Doğumu hemşire Elizabeth yaptırdı. Küçük ve oldukça cılız bir erkek çocuk dünyaya geldi. Belli ki anne karnında yeterince beslenememişti. Yaşaması mucize olacaktı. Doğumdan sonra 5 gün Miguelina sağlık merkezinde kaldı. Küçük oğluna Benjamin adını vermişti. Beş gün sevdi, okşadı ve emzirdi. Ama daha fazla merkezde kalmasına izin verilmiyordu. Başka annelerin de bu yataklara ihtiyacı vardı. Altıncı gün uzatılan evraklara parmak bastı. Küçük oğlunu bir daha görüp aramamak üzere orada bırakıyordu. Gözyaşları kimsenin umurunda değildi aslında. O çocuğunu bırakan ne ilk kadın oluyordu ne de son olacaktı. Fakirlik çaresizlik kadınları canlarından koparacak kadar yakıcıydı.
Hemşire Elizabeth o genç anneyi de, kollarına bırakılan minik bebeği de bir başka sevmişti. Genç kadının gözyaşlarını silip, ellerini tutup, “ o benim oğlum olacak, ona hep ben bakacağım; sakın merak etme” dedi.
40 YIL SONRA
Aradan çok uzun yıllar geçmiş ve hemşire Elizabeth ile oğlum dediği Benjamin çoktan İsviçre’ye dönmüşlerdi.
Benjamin annesinin sağladığı her türlü imkânı en iyi şekilde kullanıp, okumuş, Lozan’da bir üniversite bitirmiş ve çok başarılı bir mühendis olmuştu. 10 yıl önce evlenmiş ve artık iki çocuk babasıydı.
Annesinden gerçek annesini, gerçek memleketini her fırsatta sorup öğrenmeye çalışıyordu.
Hemşire Elizabeth hiç evlenmemiş ve başka bir çocuğu da olmamıştı. Benjamin onun her şeyiydi. Ana oğlu bir kader birleştirirken, ne yazık ki başka bir anayı oğlundan ayırmıştı.
Benjamin baba olduktan sonra gerçek annesini daha çok düşünmeye başlamıştı. O şimdi neredeydi? Başka kardeşleri var mıydı? Acaba yaşıyor muydu? Köklerinin yaşadığı yerler nasıldı? Ama hepsinden önemlisi annesini, onun kokusunu merak ediyordu.
Kırkıncı yaş günü yaklaşırken hemşire Elizabeth oğluna bir soru sordu:
-Benjamin, sevgili oğlum, söyle yaş günün için sana ne hediye edeyim?
Genç adam bu sorunun cevabını senelerdir biliyordu. Onu büyüten annesini kırmaktan korktuğu için bir türlü söyleyememişti. Ama şimdi söylemenin tam zamanıydı.
-Annem, beni affet ama ben yıllardır beni doğuran annemi merak ediyorum. Onun nerede yaşadığını sen biliyorsun. Gitsek oralara, belki de seninle birlikte gerçek annemi de bulabiliriz. Benimle Peru’ya gelir misin?
Yaşlı kadın oğlunun bu haklı isteğini çoktan biliyordu. Hatta oğlunu doğuran kadını bulmak için, kayıpları arayan bir kuruluşa başvurmuştu. Gelen haberler oldukça olumluydu. Bazı olumsuz gelişmelere rağmen umudunu kaybetmiyordu. Ne yazık ki çalıştığı sağlık merkezi, Birleşmiş Milletlerden yardım gelmeyince, yıllar önce kapanmış, orada çalışan yerli halk da bölgede yaşayan insanlar da kaderlerine terk edilmişlerdi.
Yakın köylerde yapılan araştırmalar, köylülerin 40 yıl öncesinden daha fakir, daha çaresiz ve yoksul olduklarını gösteriyordu.
Peru’da yaşayan ve kayıpların bulunmasında yardımcı olan gönüllülerle hummalı bir arama sürüyordu.
Hemşire Elizabeth heyecanla haber beklemeye başlamıştı. Tek isteği, oğlunun doğum gününden önce, annesini bulmaktı.
Beklediği haber çok şükür doğum gününden önce gelmişti. Uçak biletlerini alıp, oğluna “ gidiyoruz, doğum gününü seni doğuran annen ile kutlayacağız” dedi.
40 YIL SONRA PERU
Migueline ana, bir dağ köyündeki kerpiçten kulübesinde kocası ile yoksul bir hayat yaşıyordu. Birkaç tane laması vardı. Biraz da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar küçük bir tarlası…
Benjamin’i bıraktıktan sonra, ailesinin de rızasıyla bu adamla evlenmişti. İki oğlan ve bir kızı olmuştu. Yoksulluk içinde büyüttüğü çocuklarından hiç ayrılmamış ve aynı yerde yaşayan insanlarla evlendirmişti. Tam 7 torunu vardı. Çocuklarının hepsi, dünyanın herhangi bir yerinde, hemşire ile tanışmak gibi hiç umutları olmasa da annelerinde küçük Benjamin’in doğumunu ve evlat edinilmesini masal gibi dinliyorlardı. Haberi olmasa da Benjamin, ailesinin her zaman bir parçası olmuştu.
Migueline ana iyice ufacık kalmış, güneş yanığı ile esmerleşen yüzünde yüzlerce kırışık belirmişti. Yaşından çok daha yaşlı gösteriyordu. Elleri dağ başında rüzgâra kafa tutan doruktaki çatlak topraklar gibiydi. Bir zamanlar genç ve güzel küçük eller olduğuna kimse inanmazdı.
Bol renkli, fırfırlı eteği, renkli buluzü, omuzlarına attığı kilim desenli şalı ve geleneksek şapkası ile ressamlara ilham verecek bir görüntü içindeydi…
Oğluna sarılınca, kara gözlerinden dökülen yaşları silmeden bıraktı…
Benjamin, ufacık kalmış annesini kucaklayıp kaldırdı. Sonra kardeşleri sarıldılar. Hemşire Elizabeth, arabadan birkaç mum ve bir kek çıkardı.
-Biliyor musun? Bu gün Benjamin 40 yaşına giriyor.
Beklenmedik bir şey oldu. Hepsi “ biliyoruz” diye bağırdılar.
Meğer Migueline ana, oğlunun doğum günün asla unutmaz ve her yıl bir çörek yapıp, ailesi ile kutlarmış.
Kız kardeşi içeriden bir çörek çıkardı. Ailece ilk defa doğum günü kutladılar.
Migueline ana Benjamin için mutlu oldu; çok güzel bir hayatı olmuş, zenginler gibi en iyi şartlarda yaşamış ve meslek sahibi biriydi. Çocuklarına da iyi bakacak kadar para kazanıyordu.
“ seni kurtardığım için çok mutluyum” dedi.
Benjamin son sözleri olarak, “ annemi hep sevdim, onu tanımadan çok özledim. Ama buraları görünce anladım ki, evlatlık verip, İsviçre’ye götürülmem benim için daha iyi olmuş. Hem artık yarım değilim. Hatta fazlasıyım, iki annem, iki ülkem, üç kardeşim ve 7 yeğenim var. Buraya ilk gelişim. Bundan sonra her zaman geleceğim ben bu köyün ve ailenin parçasıyım.Fotoğraf alıntıdır.

Alıntı Sabriye Cemboluk

UMUDUN FOTOĞRAFI

UMUDUN FOTOĞRAFI……….

Beşiktaş Akaretler’deki 76 numaralı ev;
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın evi…
Gazeteci Ruşen Eşref (Ünaydın) o evin kapısından girmek üzere…
Ruşen Eşref heyecanlı! İlk kez böyle bir röportaj yapacak.
Röportaj başlarken evde gördüğü manzara şu:
“Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanepeleri bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambrand vari bir tabloyu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında kararlılık, tevekkül, tevazu, vakar, yumuşak huyluluk, sertlik, temizlik, zekâ… Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz…”

Ruşen Eşref Bey’in anlatımıyla Atatürk’ün üzerinde “sivil lacivert bir elbise”, elinde “doksandokuzlu bir Necef tespihi” vardır. (Bu arada, Atatürk’ün lacivert elbise giymediği koca bir yalandır).
Atatürk, Ruşen Eşref Bey’e önce bir sigara ikram eder, sonra küçük masanın üstündeki çıngırağı iki kere çevirir, derhal kapının önünde mahmuzlarını birbirine vuran şık bir nefer belirir.
“Çocuğum bize iki kahve, sobanın da ateşine bakın” der.
Böylece 3 gün devam edecek röportaj başlar. (24-27 Mart)
Ruşen Eşref şöyle diyor:
“Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden ele geçirilme koca bir makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, yazılardan süzülen Çanakkale menkıbesinin özetini, bu sabırlı ve temkinli kumandandan 3 gün ve her mülâkat 12 saatten aşağı sürmemek şartıyla, 3 gün dinledim.”
Atatürk’ün Çanakkale Savaşları’nın önemli ayrıntılarını Ruşen Eşref Bey’e anlattığı bu röportaj aynı yıl “Yeni Mecmua”nın Çanakkale Özel Sayısı’nda “Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal İle Mülakat” başlığıyla yayımlanır.
O röportajla başlayan Atatürk, Ruşen Eşref dostluğu devam edecektir.

Ruşen Eşref’in, 24 Mart 1918 tarihli bu röportajından tam 2 ay sonra, 24 Mayıs 1918’de, Atatürk, Ruşen Eşref Bey’e bir imzalı fotoğrafını hediye edecektir.

Ancak bu sıradan bir imzalı fotoğraf değildir; bu, üzerindeki kısa notta ülkenin aydınlık geleceğinden söz edilen şaşırtıcı ve özel bir fotoğraftır.
Fotoğraf gerçekten de şaşırtıcı ve özeldir, çünkü o günler hiç de aydınlık bir geleceğe gebe görünmemektedir. Tam tersine her yer kap karanlıktır:
1911-1918 arasında tam 7 yıldır savaşan; Balkan bozgununu, Sarıkamış felaketini, Kanal hezimetini yaşamış, Yemen’den Galiçya’ya yüz binlerce kilometre kareyi çocuklarının kanlarıyla sulamış, varını yoğunu kaybetmiş; yoksul, hastalıklı, çaresiz bir millet, büyük bir endişeyle I. Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemektedir.

O günlerde I. Dünya Savaşı bitmek üzeredir. Osmanlı büyük bir bozgunun eşiğindedir.
Nitekim Atatürk’ün Ruşen Eşref Bey’e o imzalı fotoğrafı vermesinden 5 ay sonra, 30 Ekim 1918’de imzalanacak Mondros Ateşkes Antlaşması’yla büyük bozgun gerçekleşecektir.
1918 yılı itibarıyla geriye Çanakkale Zaferi’nin onurundan, gururundan başka hiçbir şey kalmayacaktır.
İşte o kara günlerde Atatürk, gazeteci Ruşen Eşref Bey’e imzalayıp hediye ettiği o güzel fotoğrafının bir kenarına aynen şu satırları yazmıştır:
“HER ŞEYE RAĞMEN MUHAKKAK BİR NURA (AYDINLIĞA) DOĞRU YÜRÜMEKTEYİZ. BENDE BU İMANI YAŞATAN KUVVET, YALNIZ AZİZ MEMLEKET VE MİLLETİM HAKKINDAKİ PAYANSIZ MUHABBETİM (SONSUZ SEVGİM) DEĞİL, BUGÜNÜN KARANLIKLARI, AHLAKSIZLIKLARI, ŞARLATANLIKLARI İÇİNDE SIRF VATAN VE HAKİKAT AŞKIYLA ZİYA (IŞIK) SERPMEYE VE ARAMAYA ÇALIŞAN BİR GENÇLİK GÖRMEMDİR…” (Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, I, Kasım 1998, s. 5,6.)

O sırada Atatürk’ün Samsun’a çıkmasına daha 1 yıl, TBMM’yi toplamasına 2 yıl, Büyük Taarruz’u kazanmasına 4 yıl vardır.
Bu, tek kelimeyle “umudun fotoğrafı”dır.
Ne diyor Atatürk?
“Her şeye rağmen” kesinlikle “bir aydınlığa doğru yürümekten” söz ediyor.
Bu düşüncesinin iki kaynağı olduğunu açıklıyor:

  1. Millete olan sonsuz sevgisi ve güveni,
  2. Vatan ve gerçek aşkıyla hareket eden bir gençlik görmesi.
    Yokluğun, yoksulluğun, geri kalmışlığın kol gezdiği, mağlubiyetlerin acısının olanca şiddetiyle hissedildiği, yeni felaketlere gebe o umutsuz günlerde Atatürk, bir fotoğrafını adeta “umudun fotoğrafı”na dönüştürmüştür.Sinan Meydan

SREBRENİTSA KATLİAMI YIL DÖNÜMÜ

SREBRENİTSA KATLİAMI YILDÖNÜMÜ

Bir çoğumuzun zihinlerinde hala canlı olan Bosna savaşının ve Srebrenitsa katliamının yıl dönümü. Balkanlar da Müslüman kimliğini yok etmek ve yaşama hakkı vermemek için sırp’lar tarafından yapılan ve diğer batılı ülkeler tarafından görmemezlikten gelinen, boş siyaset ve yorumlar ile işlerini bitirsinler diye sırplara zaman kazandırılan o günler. Katledilen Müslüman Boşnak kardeşlerimiz ve yapılan katliam unutulmamalı.

1995 yılının yaz aylarında NATO görevi için üç ay Adriyatik denizinde keşif karakol görevi yaptık,TCG AKDENİZ Fırkateyni ile.Yaptığımız görev savaşan ülkelere silah yardımı ve destek malzemesi götüren gemileri engellemekti, batı tarafımız İtalya, doğu tarafımız savaşın devam ettiği Sırp ve Bosna toprakları.Silah sesleri ve Top atışlarını canlı olarak izleyebiliyorduk.Aslında izlediğimiz Boşnak Müslüman kardeşlerimizin katledilişiydi, ama ne elden gelen bir çare vardı nede yapabildiğimiz bir şey. Görev sonrası Ana limanımıza döndüğümüzde NATO Tarafından tüm personele Yugoslavya Savaşı katılım madalyası verilmişti.

Bir Millet kendi kaderini yine kendi çizdi, binlerce insan canını vererek kurdu Bosna’yı. Allah bir kez daha insanlığa böyle hadiseler yaşatmasın diye dua ediyoruz.

Temennimiz #DOĞUTÜRKİSTAN en kısa zamanda aynı zulümden kurtulsun ve özgür bir ülke olsun. #srebrenica

O zamanlar da yazdığım ve bugüne kadar hiç paylaşmadığım, şiir kitabıma dahi koymadığım bir şiirimi de burada paylaşmak isterim.

AĞLAYAN BOSNA

Uyan artık arkadaş artık uyan

Uyan ki bütün Müslümanlar ağlıyor kan

Bir avuç toprak birkaç çocuk elde kalan

Feryadı figanla bağırıyor, yok mu kurtaran

Uyku girmiyor artık bu günlerde gözüme

Neşelenip gezdiğim günler kaldı dünde

Kalkın artık ey yiğitler kalkın artık

Düşmanlar zalim, artık bunaldık

Bekliyoruz gözlerimiz ufuklarda

Eski günlerin özlemi var buralarda

Güneş batıyor, günler bir bir bitiyor

Yetiş artık Mehmedim son sancakta elden gidiyor

Düşman zalim, dostlar münafık çıktı

Kapı komşular yılan gibi soktu

Hedefleri camiiler, minareler yıkılıyor

Ata yadigari yerler bir bir yakılıyor

Yiyecek yok, açlık başladı

Bugüne kadar arayıp soran olmadı

Biraz ümit vardı, oda kalmadı

Silah yok ki elde savaşalım

Şehit olana kadar savaşalım

Gözümüzde uyku yok, canlarımız gırtlakta

Belki bir kurşun gibi son kelime dudakta

Kalmadı hiç takadımız, gücümüz

Geride kalan bir sürü öksüz

Sağ kalanlar götürülüyor itip kakılarak

Sağlam bir yuva yok hepsi yok oldu yanarak

Bir nebze ümidim var artık

Hak yolunda yürürken hep başardık

Hakkı unuttuk gaflete daldık

Her tarafımız olmuş bataklık

Uyumuşuz yıllarca, küfre dalmışız

Dalalet yüzünden cahil kalmışız

Gafilce batılı hak sanmışız

Hakka döndük tövbe ediyoruz

İnanan üstündür artık biliyoruz.

Temmuz 1995

M.Ali TOPÇU

Temennimiz #DOĞUTÜRKİSTAN en kosa zamanda aynı zulümden kurtulsun ve özgür bir ülke olsun. #srebrenica

SREBRENITCA MASAKLE GODINE

Godišnjica rata u Bosni i masakru u Srebrenici, koji je još uvijek živ u glavama mnogih od nas. Na Balkanu su oni dani koje su Srbi činili kako bi uništili svoj muslimanski identitet i nisu im dali pravo na život, a oni koje su ostale zapadne države ignorisale, a njima je dato vreme da Srbi završe svoj posao praznom politikom i komentarima. Našu ubijenu braću Bošnjake i masakr ne treba zaboraviti.
U ljeto 1995. godine, tri mjeseca za NATO misiju, zajedno s fregatom TCG MEDITERRANE, služili smo kao istraživački punkt u Jadranskom moru. i mogli smo gledati pucnjavu uživo. U stvari, to je bilo ubistvo naše braće Bošnjake Bošnjake, ali nije bilo lijeka ili bilo čega što bismo mogli učiniti. Jedan narod je nacrtao svoju sudbinu, hiljade ljudi je dalo svoje živote i osnovalo Bosnu. Još jednom molimo čovječanstvo da ne izazove takve događaje.

СРЕБРЕНИЦА МАСАКЛЕ ГОДИНЕ

Годишњица рата у Босни и масакра у Сребреници, који је још увијек жив у главама многих од нас. На Балкану су били дани које су Срби чинили како би уништили свој муслимански идентитет и нису им дали право на живот, и они које су остале западне земље игнорисале, а њима је дато време да Срби заврше свој посао празном политиком и коментарима. Нашу убијену браћу Бошњаке и масакр не треба заборавити.
У лето 1995. године, заједно са фрегатом ТЦГ МЕДИТЕРРАНЕ, три месеца за мисију НАТО служили смо као истраживачко место у Јадранском мору. и могли смо уживо да гледамо пушке. У ствари, то је било убиство наше браће Бошњаке Муслимане, али није било лека или било чега што бисмо могли учинити. Један народ је нацртао своју судбину, хиљаде људи је дало своје животе и основало Босну. Још једном се молимо да Аллах не нанесе такве догађаје човечанству.

TELLİ TURNA


Türk Gelinlerini, “Gümüş Gelin Tellerinden” tanıyabilirsiniz. Geleneksel Türk özelliğidir.

Türk Mitolojisinde Tanrıça Ayısıtın avatar hayvanı su kuşlarıdır. Turna, Kuğu, Kaz vb hayvanların kılığına girebilir. Tanrıça Ayısıt “Beyaz Tülünü” giyince Kuğu ya da Turna’ya dönüşür. Türk Mitlerinde Kuğu’ya “Tülü Kuş” adı da verilir. Kuğunun Beyaz Tüğleri, Tül olarak düşünülür. Türkçe “Tül” kelimesinin “Tüğ” ile etimolojik bir bağı vardır.

Türk kozmolojisinde Ak Renk Batının, Venüs ve Ay gibi dişil gezegenlerin yerleştirildiği konumdadır. Turna, Kaz ve Kuğu gibi su kuşları, “Suları Yöneten” Ay ile ilişkilendirlir.

Aklık Tanrıçalara özgü bir renk sembolizmidir. Ak Kadın, Ak Kız, Ak Ana gibi isimler Türk kadınlar için verilir. Türk gelinler, Telli Turna’naya öykündükleri için “Gelin Teli” takarlar. Telin Gümüş rengi, Ay’ı simgeler. ( Ay Gümüş Güneş Altın elementiyle simgelenir) Altay Mitolojisinde Tanrıça Umay Ana, “Gümüş Saçlı” bir kadın olarak tarif edilir. Yakut Mitolojisinde Tanrıça Ayısıt “Gümüş Tüylü” bir kısrak suretinde yeryüzüne iner.

Günümüzde yaşattığımız, fakat asıl mitolojik anlamını unuttuğumuz bir çok gelenek, Kolektif Bilinçaltında yaşamaya devam eder. Nuray Bilgili.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın