Kitap şiir tadında anlatılırsa nasıl olur? bence güzel olur/olmuş.sizce?
GEZ GÖR ÖĞREN PAYLAŞ
Kitap şiir tadında anlatılırsa nasıl olur? bence güzel olur/olmuş.sizce?
“Atatürk bazen 5-10 dakika yemeğe başlamaz, yaveri gelip kulağına bir şeyler söyledikten sonra afiyet olsun der yemeğe başlardık. Bir gün bunun nedenini Atatürk’e sorunca ”Sen karışma, yemeğine devam et”dedi, iyice merak ettim. Gittim yaverine, ”Sen Paşa’nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?” diye sordum. Yaver bana gözleri yaşartan şu cevabı verdi, ” Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam.”
-Sabiha Gökçen

Mevlana Celaleddin Rumi’ nin Türbesinin girişinde,
Onun şu beyiti yazar ;

Lâ TAHZEN / ÜZÜLME…
Çünkü hüzün, düşmanı sevindirir, dostunu üzer, haset edenin diline düşürür.
Lâ tahzen / Üzülme
Çünkü hüzün, kaybolanı geri getirmez, öleni diriltmez, kaderi değiştirmez, hiçbir fayda getirmez.
Lâ tahzen / Üzülme
Çünkü hüzün sinirleri yıpratır, kalbini yorar, gecelerini mahveder.
Lâ tahzen / Üzülme
Eğer günah işlediysen tövbe et, istiğfarda bulun,
yanlış yaptıysan düzelt, O’nun rahmeti sonsuz, kapısı hep açıktır.
Lâ tahzen / Üzülme
Şunu unutma yaşadığın günün sınırları içinde yaşamazsan sıkıntı ve kaygıların artacak demektir. Biraz daha açarsak; Sabaha çıktıktan sonra artık akşamı bekleme, akşama kavuşunca da sabahı bekleme… Ne maziye takıl kal, ne de gelecek kaygısı içinde ol. Yani anı yaşa.
Lâ tahzen / Üzülme
Her zorlukla birlikte kolaylık vardır. Yani kolaylık zorluğun içinde saklıdır.
Bir başka ifade ile ; Kolaylık, zorluk zannettiğimiz şeyin taa kendisidir !
Lâ TAHZEN / ÜZÜLME…
Sabah 8’de fırçasını eline alıyor,
akşam geç saatlere kadar,
belediyenin sağladığı boyalar ve vinç ile
10-15 metre yükseklikte,
binaların dış duvarlarına dev resimler yapıyor.

Nazife Bilgin HAZAR !……..
2 çocuğunu büyüttükten sonra
48 yaşında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne giriyor..
En yüksek not ortalaması olan ‘’98.6’’ ile
52 yaşında mezun oluyor…
Şimdi 58 yaşında….
Mersin’in Toroslar İlçesi’nde yaşıyor….
Belediye ile birlikte uygulamaya koyduğu sosyal sorumluluk projesi ile,
binaların dış cephelerine ünlü ressamların eserlerini resmediyor….
-‘’ Kollarım çok ağrıyor ama bu işi çok seviyorum” derken,
içindeki mutluluğunun coşkusu yüzüne yansıyor…
Çocuk cezaevini, kadın sığınma evlerinin duvarlarını, spor kompleksini boyadıktan sonra,
toplu konut binalarını boyamaya başlıyor…
8 ayda 21 binanın yüzeyine can veriyor….
Nazife Bilgin Hazar’ın, binalara resmettiği eserler sayesinde
mahalleli, Osman Hamdi Bey, Johannes Vermeer, Frida Kahlo, Diego Rivera, Vincent Van Gogh, Neşet Günal, Leonardo da Vinci, Pablo Picasso gibi sanatçıları artık tanıyor..
-“Mona Lisa’yı çizmek için 3 hafta uğraştım.
Çok net, renkli çıktısını bulamadım.
Cep telefonumdaki resimden yararlandım..
Güneş vurduğunda net seçemiyordum,
akşam eve göz kapaklarım şişmiş halde gidiyordum” diyor…
İlginçtir, bir mahalleli şunları söylüyor:
-‘’Çarşıdan dolmuşa bindim…Frida Kahlo’da inecek var’ dedim,
dolmuşçu, resmin olduğu binanın önünde durdu !…
Bir kadın da şöyle diyor :
-‘’Sabah kahvemi balkonda oturup Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sı ile birlikte içiyorum..!..’’
Ellerine,yüreğine sağlık,
NAZİFE BİLGİN HAZAR hanımefendi….

Gümüşhane’den Muhtar kızının evi Erzincan depreminde yıkılınca, muhtar devletin deprem mağdurlarına vereceği evi almak için kızının yanına gider.
Kızını alır, valilik binasına çıkarlar, öğlen arası olduğu için ellerinde evraklar beklemeye başlarlar.
Bu arada kot pantolonlu, yakası açık gömlekli biri gelir.

Savaş yıllarıydı elde avuçta bir şey yoktu. Hatırlıyorum; Bolu Sultanisi’nin son sınıfındaydım. Bugünün ifadesiyle ortaokulu bitirmek üzereydim. Halamlara gitmiştim halamın kocası, Bağlarbaşı’nda ucuz tarafından bir ev tutmuştu. Kışın, bağ evinde oturulur mu? Yokluğun gözü kör olsun, oturuyorlardı işte!

Eniştem sütünden, yağından, yoğurdundan, istifade etmek için bulmuş buluşturmuş 3-5 koyun satın almıştı. Tatil aylarında, o koyunları, Karacaahmet mezarlığı çevresinde otlatmak benim vazifemdi. Ben her sabah içinde ekmek peynirden başka bir şey olmayan azık torbamı sırtıma bağlar, koyunları önüme katardım. Artık o tarla senin, bu yamaç benim. Akşam ezanı okunmaya başlayınca eve dönerdim. Bir gün eniştem beni bir tarafa çekti:
Arif, dedi. Moda’da bir hayır kurumu varmış. Kimsesiz çocukları, Allah rızası için
parasız sünnet ettiriyormuş. Bu cuma günü seninle oraya gideceğiz. Hazır ol emi?
Cuma sabahını artık iple çekmeye başladım. Çünkü ben de sünnet olmaya hevesleniyordum. Malûm: Sünnet olmak demek gençliğe veya erkekliğe ilk adımı atmak demektir.
Eskiden hafta tatilleri cuma günüydü. Cumaları biz tatil ederdik, pazarları da hristiyanlar. Neyse, bir cuma günü, eniştemle, Bağlarbaşı’ndan yürüye yürüye Moda’ya gittik. Salonu bulmak zor olmadı. Eniştem, ilgililere dedi ki:
İşte size sünnet olacak bir delikanlı getirdim.
Adı Mehmet Arif.
Peki bu Mehmet Arif’in yatağı yorganı var mı? Sünnette giyeceği entarisi var mı?
Vallahi yok!
Peki ne yapacağız şimdi? Bu çocuğu nereye yatıracağız? Ona ne giydireceğiz?
Eniştem; “Bilmem ki!” diye boynunu büktü. Ağlamaklı olduğu el’an gözümün önündedir. Sünnet düğününü düzenleyenler, baş başa verip kendi aralarında konuşmaya başladılar. İçlerinden biri salondan çıkıp gitti. Bize de oturup biraz beklememizi söylediler. Öyle yaptık.
O giden adam bir süre sonra çıkıp geldi. Koltuğunun altında gazete kağıdına sarılı bir sünnet geceliği vardı. Üstümdeki elbiseleri çıkarıp enişteme verdim. Bir başkasının üzerinden çıkarılıp getirilen sünnet entarisini giyip sünnet odasına gittim. Tanımadığım bir adam kirvem oldu. Beni o odadan çıkarıp salona getirdiler. Peki şimdi nerede yatacağım?
Sünnet bedava ama her çocuğun yatak getirme mecburiyeti varmış. Benim yatağım da yok. Nihayet beni getirip bir başka çocuğun karyolasına uzattılar. Salonda her çocuk bir karyolada yatıyor. Salonda her karyolanın başında bir iki kişi var: Anneleri babaları veya yakın akrabaları.
Salonda yalnız bir karyola var ki içinde iki kimsesiz çocuk yatıyor. Ve salonda yalnız bir karyola var ki başında kimseleri yok. Ben sünnet olduktan bir süre sonra eniştem çıkıp gidince, orada, belki yüz kişinin ortasında yapayalnız kaldım.
Sünnet salonu baştan başa çelenklerle doluydu. Ömrümde o kadar çok çiçeği ilk defa görüyordum.
Yanında uzandığım çocuğa sordum
Senin annen baban yok mu?
Yok. Garda çalışan bir amcam var.
Ya senin?
Benim de annem babam yok. Eniştem var, subay!
Biz böyle konuşurken, salona iyi giyimli kuşamlı adamlar geldiler. Bu yeni gelenler, sünnet olan çocukların karyolalarına gidiyor, onların hallerini hatırlarını soruyor, saçlarını okşuyorlardı. Kucaklarında getirdikleri hediyeleri birer ikişer dağıtıyorlardı. O adamlardan biri, bana da bir büyük çikolata verdi.
Sünnet düğünümde aldığım ilk ve son hediye işte o çikolata paketidir. Sonra eğlence programı başladı. Herkesin görebileceği bir yere bir perde kurup orada Karagöz-Hacivat oynattılar. Sonra türkü söyleyenler, el çırparak oynayanlar ortaya çıktılar. Eğlence, gecenin geç saatlerine kadar sürdü. Derken salon yavaş yavaş tenhalaşmaya başladı. Bir bir fayton getirenler çocuklarını bindirip bindirip götürdüler. Yanımdaki çocuğun amcası da gelip yeğenini aldı.
Salonda tek başıma bir ben kaldım. Allah’ım bu eniştem nerede acaba? Derken derken eniştem çıkageldi. Fakat eniştemin fayton tutacak parası yoktu. Peki ne olacak şimdi? Moda’dan Bağlarbaşı’na kadar yürümek lazım. Aradaki mesafe en az beş kilometre kadar. Eniştemin koluna girdim. Bir elimle de geceliğimin önünü tutup ileri doğru çekiyorum. Yavaş yavaş yürümeye başladık. Eniştem iki de bir soruyordu.
Acıyor mu Arif? Oturalım mı biraz?
Acımıyor enişte! Ama yoruldum ben. Biraz otursak iyi olur!
Bir bahçe duvarına veya bir taş üzerine oturup dinleniyordum. Esasında canım çok acıyordu. Ama ben, eniştem üzülmesin diye “Bir şeyim yok! Canım acımıyor.” Diyordum.
Moda’dan otura kalka, dura dinlene Bağlarbaşı’ndaki bağ evimize geldiğimizde horozlar ötmeye başlamışlardı. Ne günlerdi o günler Allah’ım! Şimdi ben ne zaman bir sünnet düğününe gitsem veya sokaklarda, cicili bicili elbiseler içinde sünnete hazırlanan çocuklar görsem aklıma hep benim o hazin sünnet günüm gelir.
Kendimi çiçeklerle süslü büyük salonda, anasız babasız bir sünnetli çocuğun karyolasında yapayalnız hissederek mahzunlaşırım. Bugünkü hüznüm de elli yıl kadar önce Moda’daki o sünnet günümdendir…

Şair Arif Nihat Asya’nın ( Şairin gerçek adı Mehmet Arif’tir) çocukluk hatıralarından
Alıntı
Kurtuluş Savaşı,Koçgiri ve Pontus isyanlarının bastırılmasında etkili olmuş Topal Osman Ağa komutasındaki 47. Alayın sancak çavuşudur.
Fotoğrafın üstünde; “Kahraman Pembe Hatun” altta ise “Düşmana karşı erkekler gibi harbeden ve sekiz yerinden yaralanan Pembe Hatun” yazılıdır.
Sakarya Meydan Savaşı’na katılan Sancak Çavuşu İğneli Pembe, Büyük Taarruza da katılır ve düşmanın İzmir’de denize dökülüşüne şahit olur. Bu kahraman Türk kadınını merhum Tevfik Gül (Eynesil,1901-1994) şöyle anlatıyor:

“…Sancak Çavuşumuz İğneli Pembe idi. Asker pantolonu ve ceket giyer, başını kara bir çemberle örterdi. Bayrak elinde, kılıcı belinde, askerin önünde giderdi. Taarruzlarda bizimle birlikte koşardı. ‘Oğullarım. Açlığınız var mı yoruldunuz mu oğullarım’ diye bağırarak bizlere moral verirdi. Hareket borusu çalar çalmaz, hemen alayın önüne geçerdi.”
Asıl ilgi çekici olan yanlardan biri de Pembe Hatun 8 yerinden yaralanmasına rağmen yılmadan bir kadının ne kadar dayanabileceğini göstermiş ve savaşmaktan bir an olsun vazgeçmemiştir.
Kahraman Türk kadını Giresunlu Gülpembe, “İğneli Pembe” adıyla da tanınmaktadır.
Kendisine, elinde taşıdığı 47.Alay Sancağı ile çekilmiş fotoğrafıyla birlikte, 1 Ocak 2011’de piyasaya çıkan “Kurtuluş Savaşı’nın Efsane Kahramanı Milis Piyade Yarbay Giresunlu TOPAL OSMAN (Osman Ağa)” adlı kitapta oldukça geniş yer verilmiştir…
Mekânı cennet olsun
Ve kadınlar bizim kadınlarımız.!….
Mekanı cennet olsun bizim kadınlarımızın.

Bugün ki Suud kralı Selman bin abdülaziz el-suud’un büyük dedesi abdullah bin suud, 2. mahmud döneminde devlete isyan eder ve mekke ile medine’yi ateşe verip on binlerce masumun kanına girer. osmanlı devleti isyanı güçlükle bastırır ve abdullah bin suud’u mısır üzerinden istanbul’a getirir. üç gün boyunca sorgulanır ve 27 şubat 1820’de padişah 2. Mahmud’un gözleri önünde idam edilir. yenilikçi reformlarından ötürü gavur padişah olarak bilinen 2. Mahmud, esasen böyle durumlarda ziyadesiyle acımasız, şakası olmayan bir padişahtır.
Abdullah bin Suud, vehhabilik mezhebinin temelini atan abdulvehhab’ın torunudur ve ona göre düşünceleri yaymanın tek yolu kılıçtan geçmektedir. on binlerce başıbozuğu yanına toplayıp istanbul’a isyan bayrağını açar ve 1801’de arap yarımadası’ndan ırak’a gidip kerbelá’ya saldırır. çoluk-çocuk demeden üç günde 5 binden fazla kelle keser, sonra büyük dedesi abdülvehhab’ın “dinde mezar yoktur” düşüncesini hayata geçirme aşkıyla hazreti Muhammed’in torunu hazreti hüseyin’in sandukasını ateşe verir. bu kadarla da kalmaz; ertesi sene taif’e gider ve taifliler’i kıtır kıtır keser. önünde artık mekke ile medine’nin yolu uzanmaktadır; gider, her iki şehre de girer ve oralarda yaşayan binlerce kişinin canını alır. hışmından sadece insanlar değil, din büyüklerinin mezarları bile nasibini alır, peygamberin medine’deki türbesinin dışında ne kadar mezar varsa hepsini yerle bir eder. bugünkü suudi kralı abdullah’ın dedesi sayesinde kutsal topraklara terör hakim olur. hac yolu yıllarca kapalı kalır ve bu arada her şeye rağmen hacca gidenlerden haber alınamaz.
Osmanlı’nın dahi paşası, imparatorluğun son 2 yüz yılını inanılmaz kısa bir zamanla oldukça kapsamlı bir şekilde yazan cevdet paşa, olayı kapsamlı bir şekilde anlatır:
Abdullah’ı taşıyan gemi haliç’te özel bir iskeleye yanaşmış, gemiden zincire vurulmuş olarak indirilen abdullah hapishaneye kapatılmış ve cezası üç gün devam eden bir sorgudan sonra verilmiştir.
İşte, abdullah bin suud’un cevdet paşa’nın meşhur “tarih-i cevdet”inin 11. cildinin 15. sayfasında anlatılan istanbul’a getiriliş öyküsünün ve idamının günümüz türkçesiyle özeti…
“…Mısır’dan istanbul’a gönderilen abdullah bin suud ile adamlarını taşıyan gemi haliç’e girdi ve eyüp sultan civarındaki defterdar iskelesi’ne yanaştı.
… Abdullah ile adamlarının boyunlarına çifte zincir vurulmuştu. divanyolu’ndan geçirilip babıáli’ye getirildiler ve sadrazamın huzuruna çıkartıldılar. sadrazam, abdullah’ı mısır’dan getiren kapı kethüdasına, tatar ağasına, geminin kaptanına ve diğer görevlilere samur kürkler hediye etti ve her birine ömür boyu gelir bağladı. abdullah’la adamları, bostancıbaşı’nın hapishanesine gönderilip mekke’yle medine’den çaldıkları malların ortaya çıkartılması için üç gün boyunca sorguya çekildiler.
Hünkár, o gün yapılan cirit ve mızrak oyunlarını seyretmek için eski saraya gitmişti. abdullah’ı adamlarıyla beraber eski saraya götürüp huzura çıkardılar. hünkár mahkûmları bir müddet seyrettikten sonra idamlarını emretti.
Sorguları sırasında mekke ile medine’den ve hazreti hüseyin’in kerbelá’daki türbesinden çaldıkları bazı mallar hakkında mısır valisi mehmed ali paşa tarafından hapsedilen öteki adamlarının bilgi sahibi oldukları öğrenilmişti. bu konuda mısır’a gereken yazılar yazıldı. kahvecibaşı da, mehmed ali paşa ile oğlu ibrahim paşa’ya kılıç, kalkan ve fermanlar götürmek üzere mısır’a yollandı.”
Kaynak : ilber ortaylı
Murat Bardakçı
2009’da Türkiye’ye gelen 81 yaşındaki Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla, tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor.
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım.
Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan’a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan’ın kuzeyine götürdü.
Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu.
Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur’u da kapsayan 39 kitap) ve İncil’de İsrail’den bahsedilmediğini gördüm.
Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu.
Nuh’un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan…
Hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu.
Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi.
Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı…
Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler.
Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu.
Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir.
Hindular buraya Uttura Kuru adını verir.
Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur.
Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva’nın ülkesi) ve Şambala der.
Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva’nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir.
Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır.
Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde ‘insanoğlu’ anlamında kullanılır.
Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk’tür.
Türkler’in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır.
Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur.
Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya’ya kaçmak zorunda kalmıştır.
Bu anlatılan Büyük Tufan’dı.
Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi yani Türk’tü.
Nuh’un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı’nın Türkiye’deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor.
Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye’ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan’a dağıldı.
Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk’tü.
Kuzey Kutbu’ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa’ya İsveç, Finlandiya, İngiltere’ye ve tüm dünyaya yayıldılar.
Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz.
Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden!
İngiltere’den, Finlandiya’ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz.
Finlandiya’da Kırkpınar diye bir yer var!
Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var.
Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor.
Yunanlıların büyük tanrısı Zeus’un ismi de Türkçe.
Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail’de değil Türkiye’de İsa da bu topraklarda yaşadı.
Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA’sı incelendi ve Altay’dan geldikleri kanıtlandı.
Vikingler, Finikeliler ve İtalya’nın Roma İmparatorluğu’ ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma’nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk’tür.
Estrüskler’in DNA’larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Kızılderililer Türk’tür, bunu kendileri de söyler.
Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar.
Özellikle Amerika’da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar’dan olan Cherokee’ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor.
Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor.
Çoğu kabul de ediyor.
Ancak ABD’deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor.
Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli.
Meksika’daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) +
Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir.
Peru’daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır’dakilerden daha eskidir ve Türkçe’de ‘hükümdar’ anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir.
Meksika’da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor.
Örneğin dağ/tepelere Meksika’da tepek deniliyor
Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor.
Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika’ya ilk geldiklerinde Aztek’lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar ‘İnana’ cevabını vermişti.
Bu Antik Sümer’de de bir tanrıçanın adı.
Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor.
Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle ‘Karaskus’ diye adlandırıyordu.
Demek ki Amerika’yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti.
Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor:
Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya’dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.’
Kaynak :
Gazeteci Mine Akverdi’nin Gene D. Matlock ile röportajı


Hicaz Demiryolu, Sultan Abdülhamid’in Peygamber Efendimize ve kutsal topraklara beslediği engin hürmet, muhabbet ve hizmet aşkının en güzel ifadelerindendi
Sultan II. Abdülhamid’e göre Batı’nın, parçalamak için planlar yaptığı Osmanlı Devleti’ni ve sömürgeleştirdiği İslam topraklarını kurtaracak yegâne çare, tüm Müslümanların emperyalizme karşı Hilafet sancağı ve İslam Birliği davası etrafında birleşmesiydi.
Bunu hatıratında tafsilatlı bir biçimde şöyle izah etmiştir:
“Dindaşlarımızla meskûn olan memleketlerin, büyük devletlerin elinde olması pek acıdır. Osmanlı İmparatorluğu’na yirmi milyon Müslüman kalmıştır, buna rağmen bütün Müslümanların gözü İstanbul’dadır. Düşmanlarımız maddi kudretimizi yıkmaya muvaffak olsalar dahi, manevi kudretimiz baki kalacaktır… İstikbal için yalnız bu birlikte ümit vardır. İslamiyet’in birliği devam ettiği müddetçe İngiltere, Fransa, Rusya, Hollanda elimde sayılırlar. Çünkü tabiiyetlerinde bulunan Müslüman memleketlerinde, halifenin bir sözü, cihadı meydana getirmeye kâfidir ve bu Hıristiyanlar için felaket demektir… İngiliz idaresinde 85 milyon, Hollanda kolonisinde 30 milyon, Rusya’da 10 milyon vs. ceman 250 milyon Müslüman, kurtuluş için Allah’a yalvarmakta ve Hazret-i Muhammed’in (sav) vekili olan Halifeye ümitlerini bağlamışlardır.”
Bu gayeyle, Halifeliğin maddi-manevi nüfuzunu kullanarak Batılıların müstemlekesi altındaki Müslüman topluluklarla ilişki kurmuş ve onları manen İstanbul’a ve kendisine bağlamayı başarmıştır.

Projenin ve İslam Birliği gayesinin kalbi, kutsal mekân Kâbe-i Muazzama’nın Sultan Abdülhamid zamanındaki bir tasviri
İşte Müminlerin Halifesi Abdülhamid Han’ın, İslam Birliğini ve Halifeliği güçlendirmek maksadıyla attığı hayırlı adımlardan biri de “Hicaz Demiryolu Projesi” oldu. Bu proje, Bağdat Demiryolu Projesinin devamı mesabesindeydi. İlk safhada Şam’dan Mekke’ye ulaşması planlanan hattın, ileride Akabe ve Cidde’ye bağlanması, hatta Yemen’e kadar uzatılması düşünülmüştü. Sultan Abdülhamid, demiryolu hattı vasıtasıyla Hindistan’daki 60 milyon Müslüman’ı etkileyecek; Afganistan ve İran’ı da Hilafet müessesesinin tesiri altına alabilecekti.

Vagonlara takılan Hicaz Demiryolu yazılı levha

Namaz kılacak yolcular için özel imal edilen Cami-i Şerif Vagonu (Servet-i Fünun, 23 Ağustos 1907)
Demiryolu, güzergâh itibarıyla Orta Asya, İran, Hindistan ile Mısır’ın kavşak noktasındaydı. Basra Körfezi ve Hindistan Bölgesine karayoluyla ulaşım imkânı sunmasıyla Osmanlı Devleti, İngiltere’nin Akdeniz’deki sömürge idaresinin merkezi durumundaki Mısır’a ulaşarak, yalnızca Süveyş Kanalı’ndaki hâkimiyetinin Hindistan ve Uzak Doğu ile bağlantısını kesmekle kalmayacak; Ortadoğu ve Afrika’daki sömürgelerini kaybetmekle de karşı karşıya bırakacaktı.

Osmanlı arşivlerindeki orijinal proje ve ‘Peygamberler Yolu’ güzergâhı

Demiryolunun nihai güzergâhı
Projenin başarılı olması halinde Osmanlı Devleti, mukaddes topraklarla aradaki mesafeyi kaldırarak Hicaz Bölgesiyle münasebetleri kuvvetlendirecek ve daha da mühimi her yıl Hac için Mekke’ye gelen milyonlarca Müslüman, kardeşlik bağlarını pekiştirecek ve İslam Birliği düşüncesi etrafında kenetlenecekti.
Yanı sıra hat, büyük zahmet ve meşakkatlerle yapılan hac yolculuğunu kolaylaştırarak dinî bir hizmete de vesile olacak; Suriye’den Medine’ye yaklaşık kırk, Mekke’ye elli gün süren, bedevîlerin saldırıları sebebiyle tehlikeli de olan yolculuk, dört-beş güne inecekti.
Abdülhamid Han, projeden beklentilerini ve bitmesi için duyduğu yüksek arzu ve heyecanı, hatıratında şu sözlerle yazmıştı: “Bizim için önemli olan, Şam ile Mekke arasındaki demiryolunu en kısa zamanda inşa edebilmektir. Bu suretle karışıklık arttığında süratle asker göndermemiz mümkün olacaktır. Ehemmiyetli ikinci nokta da Müslümanlar arasındaki bağı öylesine kuvvetlendirmektir ki, İngiliz hainliği ve hilekârlığı bu sağlam kayaya çarparak parçalansın.”


Üstteki görsellerde demiryolunun yapım çalışmalarından kesitleri görüyorsunuz

Hayfa’nın Hicaz Demiryolları’na bağlanması anısına 1903’de dikilen Sütun-u Âlî Anıtı

Dimeşk (Şam) İstasyonu

Şam-Hayfa hattının tren seferleri, gün, saat, sınıf ve ücretlerini gösteren tablo
Demiryolunun inşası zor ve masraflı da olsa Sultan Abdülhamid; “Cenâb-ı Hakk’ın avn ü inâyeti ve Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin imdâd-ı ruhâniyetine müsteniden hatt-ı mezkûrun inşası içün” talimatıyla, tahta çıkışının 25. yıldönümünde, 1 Eylül 1900’de başlattı. 8 yıl aradan sonra 1908’de, tahta çıkışının 33. yıldönümünde, 1 Eylül 1908’de Medine İstasyonunun açılmasıyla, 1464 km olarak tamamlandı. Abdülhamid Han, rayların üzerine şu ibareyi yazdırmıştı: “Hâzâ min hayrâti Emîri’l-müminîn Sultan Abdülhamid Han Gazi azzehu ve nasarahu” (Bu, müminlerin emiri Gazi Sultan Abdülhamid Han’ın hayratındandır. Allah onu aziz ve ona yardım eylesin.)

Rayların üzerine yazılan ibare

Proje için hazırlanan 1908 yılına ait Bağış Makbuzu

Payitahttaki Osmanlı memurlarının bir aylık maaşlarını (27 bin lira) bağışladıklarına dair İkdam gazetesinin 30 Kasım 1900 tarihli haberi
Toplam 4 milyon liraya mal olan demiryolu; 1 milyon 18 bin lirası Osmanlı ülkesinden, 110 bin lirası da Osmanlı toprakları dışından toplanan bağışlarla tamamlandı. Sultan Abdülhamid de kendi kesesinden 50 bin lira (ilk) bağışta bulundu. Başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas Müslümanları olmak üzere Endonezya, Singapur, Güney Afrika, Mozambik, Tunus, Cezayir Müslümanlarından, Avrupa’daki bazı İslam cemiyetlerinden, hatta Amerika’dan bile bağışlar geldi.

1903’te Hicaz Demiryoluna bağış yapan Hindistanlı Müslümanların isim listesi

Demiryolunun yapımı için 1903’de Fas’tan gönderilen yardım listesi

Mozambik’teki Müslümanlar bile yardım gönderdi
Demiryolunun bitirilmesi için Müslümanların seferber olması ve bağış yarışına girişmeleri karşısında Abdülhamid Han duyduğu memnuniyeti şöyle beyan etmişti: “Hicaz Demiryolu için lüzumlu paraların, bütün dünyadaki Müslümanlardan ve bilhassa Hintlilerden, bu kadar çabuk toplanabilmesine hayran oldum.”

Hindistan Müslümanlarının Hicaz Demiryolu’nun açılışı münasebetiyle gönderdikleri tebrik mektubu
Demiryolu yapımı Medine’ye ulaştığı esnada, Sultan Abdülhamid’in verdiği şu talimat; Hazreti Peygambere hürmet, muhabbet ve bağlılıktaki hassasiyetini sergilemesi açısından muhteşemdir: “Mümkün olan aletlerin üzerine keçeler sarınız ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada yatanların ruhları rahatsız olmasın!..”

1907 yılında Hicaz Demiryolu için dua eden Medineliler
Mekke Şerifine gönderdiği telgrafta da, demiryolu Mekke’ye varır varmaz Hac için geleceğini bildirmişti. Maalesef, devletin maruz kaldığı zorlu iç ve dış meselelerden ötürü buna hiçbir zaman fırsat bulamadı. Tercüman-ı Hakikat’in, 2-23 Nisan 1904 tarihli nüshalarında neşredilen bir yazı dizisinde, demiryolunun manevi ehemmiyeti ve değeriyle alakalı şu ifadeler kullanılmıştı: “Demiryolu, Mekke’ye, Resul-ü Hüda’nın gittiği yol güzergâhında yapılmıştır. Böylece bir Hac sevabına vesile olunmuştur. Hazreti Âdem’den Hazreti Muhammed’e (sav) kadar, 13 peygamber bu yoldan geçmiştir.”

1906’da (Ürdün’deki) Maan İstasyonu’nun açılışı. Levhada ‘Padişahımız çok yaşa’ yazıyor

Projenin son noktası olan Medine Tren İstasyonu
Demiryolu projesi, Osmanlı-Batı, Osmanlı-İslam Dünyası ilişkilerinin sınırlarını aşarak, milletler arası stratejik bir önem/anlam kazandı. O kadar ki, “Hasta Adam” olarak nitelendirilen Osmanlı’dan beklenmeyen bir proje; Osmanlı’nın ve Hilafet’in son dev projesi seviyesine yükseldi. Dönemin ağır şartları dikkate alındığında projenin kısa sürede bitirilmesi büyük bir başarı olarak görüldü. Öyle ki, Avrupa’yı bile şaşkına çevirdi; “Hasta Adam diriliyor mu?” endişelerinin canlanmasına yol açtı. Osmanlı Devleti ile İslam Âlemi arasındaki siyasî-dinî bağları güçlendirdi. Sadece Osmanlıların değil, bütün Müslümanların müşterek eseri; İslam Birliği gayesine erişmenin en önemli basamaklarından oldu. Değerini ve güncelliğini kaybetmeyen unutulmaz kutsal bir hadise olarak tarihe geçti.
Arşivlerde “Hamidiye Hicaz Demiryolu” olarak da geçen demiryolu, 1917’ye kadar döşenen raylarla 1750 kilometreye erişti. Medine-Mekke ve Mekke-Cidde hatları, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve kışkırttığı bedevilerin sabotajlarıyla gerçekleşmedi. I. Dünya Savaşı’nda Şerif Hüseyin’in İngilizlerin vaatlerine aldanıp, Haziran 1916’da isyan etmesine ve Ajan Lawrence’in yönlendirdiği saldırılara rağmen demiryolunun büyük bölümü Osmanlı kuvvetlerince kontrol altında tutuldu. Ocak 1919’da Medine Müdafaası’nın kaldırılmasıyla demiryolu üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti son buldu.
Savaştan sonra Hayfa-Semah hattı Filistin’de, Müdevvere-Medine hattı Haşimi Krallığı’nda, Şam-Dera, Dera-Semah hattı Suriye’de, Dera-Müdevvere hattı Ürdün’de kaldı. Suriye, Ürdün ve Filistin’deki hatlar, İngiliz ve Fransız manda hükümetlerince idare edildi. 1948’de Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye, demiryolunun yeniden yapımı için bir komite oluşturdular. Ancak Arap-İsrail anlaşmazlığı, hattın Dera-Hayfa bölümünün kapanmasına sebep oldu. Suriye ve Ürdün’deki kısımlarda trafik sürdü. Suudi Arabistan sınırındakiler ise yıllarca metruk bırakıldı.

Arabistan çöllerine terk edilen hurdaya dönmüş kalıntılardan biri
TCDD, 2007’de İstanbul-Medine arasında demiryolunun yeniden canlandırılmasını gündeme getirdi. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan görüş birliğine vardılar. Türkiye, kendi topraklarında kalan İstanbul-Konya hattını tamamladı. Konya-Karaman, Karaman-Ulukışla, Adana-Osmaniye-Gaziantep arasındaki çalışmalar halen sürmektedir. Suudi Arabistan’da Kuzey-Güney demiryolu projesi tamamlanarak kullanıma açıldı. Riyad-Cidde ve Dammam-Jubail arasındaki Suudi Kara Köprüsü ile Mekke-Cidde-Medine arasındaki Haremeyn Yüksek Hızlı Demiryolu projelerinin yapımı hâlâ devam etmektedir. 2023’de tamamen bitirilmesi ve Türkiye’nin kutsal topraklara yeniden demiryolu ile bağlanması öngörülmektedir. Ürdün’deki demiryolları, “Ürdün Hicaz Demiryolları” adıyla işletilmektedir.
Nisan 2016’da Ürdün Hicaz Demiryolları, TCDD ve TİKA işbirliğiyle 3 bin metrekarelik alana 3 milyon Euro maliyetli bir müze açılması yönünde adım atılmıştır. Ayrıca hattın Amman İstasyonu’nun TİKA tarafından restore edilmesi, 1500 metrekarelik alana demiryolunun hikâyesinin anlatıldığı Amman Hicaz Demiryolu Müzesi’nin tesisi ve 2018’de sonlandırılması kararlaştırılmıştır. Lakin henüz bir neticeye varılamamıştır. Suriye’deki çalışmalarsa, mevcut durum nedeniyle 2011’den beri kesintiye uğramıştır.

Ürdün sınırlarındaki Amman İstasyonu hala kullanılıyor
Kaynaklar:
1-Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul, 1984.
2-İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, İstanbul, 1985.
3-Edward Mead Earle, Bağdat Demiryolu Savaşı, Çeviren: Kasım Yargıcı, İstanbul, 1972.
4-Lothar Rathmann, Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi, İstanbul, 1976.
5-Murat Özyüksel, Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişimi Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul, 1988.
6-Ufuk Gülsoy, “Hicaz Demiryolu”, DİA, c.17, İstanbul, 1998.
7-Orhan Koloğlu, Abdülhamid Gerçeği, İstanbul, 1987; “Hicaz Demiryolu”, Popüler Tarih Dergisi, Ocak 2005, Sayı: 53.
8-Ahmet Uğur, “Osmanlılarda Kâbe Sevgisi”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Haziran 1999, Sayı: 63.

Senede bir defa yaşadığımız ve aynı zamanda da sevdiklerimiz ve ailemiz ile bir araya gelmemize vesile olan Kurban bayramı İslam dininin en güzel günlerindendir. Hem Kurban kesilip bolca et yenir, hem sevdiklerimiz ile hasretlik gideririz, belki senede bir defa da olsa unuttuğumuz yada ihmal ettiğimiz tanıdıklarımızı hatırlayıp arayarak bayramlarını kutlarız. Her geçen yıl nerede o eski bayramlar desekte bayram yine de güzeldir bana göre.
Tabi Kurban sadece biz bol et yiyelim diye emredilmemiştir. Çevremizde imkanı olmadığı için kurban kesemeyen kim var ise onlar ile paylaşmak ve bayramlaşmak içindir.
Artık günümüzde ince hesap yapar isek genelde herkesin kurban kesme imkanı vardır. Devletimiz emeklilere bayram ikramiyesi de verdiğine göre kurban kesemeyen oldukça azdır. Tabiki Bir kaç katı,arabası olupta borcum var diyenler hariç😁
Kurban kesemeyen, yoksul ve fakir olan komşu ve çevre ailelere pay verirken etin en güzel kısımlarından verdiğimiz muhakkak, 😄kendi nefsimizi aşağı görüp, karşımızdaki insanı sevgi ve güzel sözler ile karşılayıp onur ve gururunu kırmadan hayrımızı paptığımızı biliyorum. Yazımı okuyan herkes de evet diyordur zaten. 😃
Bazı gençlerimiz veya aileler bayramlarda aile büyükleri,akrabaları ziyaret edip birlikte Bayram geçirmek yerine tatile giderken yolda kendine kızıp ne yapıyorum ben, bizim örf adet inancımız bu değildir, yanlış yapıyorum diyerek ve çocukları ve eşinede bunu anlatıp yoldan döndüklerini biliyorum, bir çoğumuz doğru söylüyorsun dediniz bile.😄
Bayramlar sevgi muhabbet ve barış içinde geçsin,
İbadet şuuruyla kurbanlarını kesenler olması gerektiği gibi üçe tasnif ederek Hassas Dijital tartı ile etleri aralarında paylaşırlar, aynı Hassasiyetle ihtiyaç sahiplerinin hakkını ayırır ve dağıtırlar, herkes evet dedi zaten,aynen öyle yapıyoruz. Ne güzel değil mi ?👏👏
Zaten biz millet olarak yardımlaşmayı, paylaşmayı,selamlaşmayı, büyüklerimize saygı ve küçüklerimize sevgi dolu insanlarız ve böyle kalmaya da devam edeceğiz. 🇹🇷Kimse kimsenin hakkını ve hukukunu gaspetmez zaten, atalarımızın yaptığı gibi önce karşımızdaki,sonra kendimiz. Hep böyle yapıyoruz dedi herkes bakın.🇹🇷👏👏
Bayram gönlünüzce geçsin, yüzünüz hep gülsüm ve gülmeyen kalmasın. Ağlayan bir çift göz görmek tarihe karışsın dileğiyle.
Hayırlı bayramlar.
M.Ali TOPÇU
01.08.2020

Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder.
Babası Sarıkız’a “Biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kaz Dağları’nın eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler.
Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri Sarıkız’ın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır.
Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider.
O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.
Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.
Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz.
Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, Kaz Dağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.
Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler.
Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler.
Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.
Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder.
Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar.
O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir.
Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir.
Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür.
Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler.
Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.
Giyas yetkin


2 ARALIK 1922 TUZAĞI
Yunanistan’da Kurtuluş Savaşı’nın kaybedenlerinin idam edildiği o 2 Aralık günü, Türkiye’de ise Kurtuluş Savaşı’nın kazananı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, adeta siyaseten idam edilmek istendi.
O gün TBMM’de başkanlık kürsüsünde Meclis İkinci Başkanı Adnan Bey vardı.
Bir ara Adnan Bey şöyle dedi: “Efendim! Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik yapılmasıyla ilgili teklifin görüşüleceği yolunda Tasarı Komisyonu’nun tutanağı var.”
Söz konusu tutanak “Okunsun!” sesleriyle karşılandı.
Başkan, “Teamül gereği, bu kanun teklifinin okunmadan komisyona gönderilmesi gerektiğini” söyledi.
Bunun üzerine Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ayağa kalktı.
“Efendim! Bu kanun tasarısı doğruca şahsımı ilgilendirdiğinden, izin verirseniz birkaç kelime ile düşüncemi bildirmek istiyorum” diyerek söz istedi.
Sonra şunları söyledi:
“Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Selahattin ve Canik Milletvekili Emin beyefendiler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya benim şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak maksadını güdüyor.”
Atatürk’ün bu açıklamasından sonra meclisten “Haşa!” sesleri yükseldi.
Atatürk sözlerine şöyle devam etti:
“14. maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyor ki: ‘Büyük Millet Meclisi’ne üye olabilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra göçmen olarak gelenler, yerleştikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.”
ATATÜRK’ÜN KARŞI HAMLESİ
Atatürk, daha sonra milletvekillerinin gözlerinin içine bakarak neden ve nasıl bu tasarının kendisini hedef aldığını anlatmaya başladı:
“Maalesef, benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim bugünkü milli sınırların dışında kalmıştır. Fakat bu böyle ise bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.”
Atatürk, daha sonra bu tasarıyı verenleri adeta yerin dibine sokan şu cümleleri kurdu:
“Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartları yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamam gerekirdi. Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamam gerekirdi. Bu efendilerin istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemem ve bugünkü milli sınırlar dediğimiz sınırları fiili olarak çizmemem gerekirdi. Zannediyorum ki ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiçbir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum.”
Atatürk, sonra bu öneriyi veren milletvekillerini şöyle sıkıştırdı:
“Ben zannediyordum ki bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum” dedi. Bir gün vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmak isteneceğini asla düşünmediğini söyledi.
Sonra “Bu efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?” diye sordu. “Beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu efendilere nereden verilmiştir? Herkese soruyorum ve cevap istiyorum” dedi.
Atatürk’ün meclisteki bu konuşması basın aracılığıyla tüm yurda duyuruldu. Ülkenin her yanından ve bütün seçim bölgelerinden halk, Meclis Başkanlığı’na protesto telgrafları gönderdi. Bu kanun tasarısını hazırlayıp imzalayan milletvekillerinin seçim bölgelerindeki seçmenler, kendi milletvekillerini ağır bir şekilde suçladılar. Atatürk’ün Nutuk’ta belirttiği kadarıyla ülkenin dört bir yanından kendisine gönderilen destek telgrafları “büyük bir dosyayı” doldurdu. Bu dosyadaki bazı telgraflar o zaman basında da yer aldı.
Atatürk’e kurdukları tuzağa kendileri düştüler
Atatürk, muhalefetin kurduğu tuzağı çok çabuk fark etti. Mecliste yaptığı çok güzel ve etkili konuşmayla bu “siyasi oyunu” bozdu.
Atatürk’ün konuşmasından sonra, ona bu siyasi tuzağı kuran muhalefet çok telaşlandı. Çünkü kendi kurdukları tuzağa düşmek üzereydiler.
Muhalefetin en önemli isimlerinden Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey, Atatürk’ün bu kanun tasarısından “vatandaşlık haklarının elinden alınması” şeklinde bir anlam çıkarmasına “hayret ettiğini” söyledi. “Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir!” dedi.
Bunun üzerine Atatürk, “Hüseyin Avni Bey, madde açıktır. Tefsire gerek yoktur” diyerek konunun çarpıtılmasına engel olmak istedi.
Hüseyin Avni Bey, “Paşa Hazretleri, şahsınız bunun içerisine girmemiştir ve giremez!” dedi. “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri kimseyle mukayese edilemez!” diye de ekledi.
Ancak aynı Hüseyin Avni Bey, daha sonra şu sözleri ağzından kaçırdı:
“Kanun teklifleri usul dairesinde encümene gider, encümen kararını verir. Eğer Mustafa Kemal Paşa’yı meclis feda ederse o da feda edilsin. Söz meclisindir…”
Evet! Zaten amaç tam da buydu. Muhalefet, seçim kanunundaki bir değişiklikle, Atatürk’ü meclis dışına bırakmayı hesaplamıştı. Eğer o gün Atatürk çıkıp da “Bu tasarıyı benim için hazırladılar” diyerek meclisi uyarıp uyandırmamış olsa tasarı mecliste kanunlaşabilirdi. Böylece muhalefet, Hüseyin Avni Bey’in ifadesiyle “Bu kararı meclis verdi! Meclise herkes saygılı olmalı!” diyerek Atatürk’ün seçilme hakkını elinden alabilirdi.
Bayezid Milletvekili Şevket Bey, “Siz müstesnasınız Paşa…” diye bağırdı.
Bunun üzerine Atatürk, “Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur ve müstesna olamam” dedi.
Sonra bu kanun tasarısını verenler yine telaşla tek tek kendilerini savunmaya başladılar.
Önce, Erzurum Milletvekili Necati Bey, “Bu kanun tasarısını verdikten sonra, esas amacı uygun bir zamanda izah edecektim!” dedi. Bu tasarının amacının Atatürk’ü meclis dışında bırakmak olmadığını söyledi. “Ben böyle namussuz bir adam değilim!” diyerek kendini savundu. Bu tasarıyı Türk olmayanları meclis dışında bırakmak için verdiklerini iddia etti.
Sonra, imzacılardan Canik Milletvekili Emin Bey söz aldı. O maddeyi, Atatürk’ü düşünerek yazmadıklarını söyledi. O da Türk olmayanları meclise sokmamak için o maddeyi yazdıklarını söyledi. “Dışarıda, belki Paşa Hazretlerini iddia ederim hepinizden fazla ben severim!” bile dedi.
Sonra mecliste, Atatürk’ü savunan milletvekillerinin sesleri yükseldi.
Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, “Bütün cihanın takdirine mazhardırlar” dedi.
Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey “Türkiye’nin kurucusudurlar” dedi.
Cebelibereket Milletvekili İhsan Bey “Millî ve dinî bünyede bir yara açtınız; tedavi ettirmek için söz söyletiniz Reis Bey” diyerek başkanı eleştirdi. (TBMM Zabıt Ceridesi, C. 25, s. 159-164)
Demem o ki Atatürk, mecliste tam zamanında yaptığı çok etkili bir çıkışla, muhalefeti adeta kendi kazdığı kuyuya düşürdü.
Bu arada o çirkin kanun tasarısı sayesinde herkes, Atatürk’ün vatan ve millet için cepheden cepheye koştururken beş yıl bir yerde oturmaya fırsat bulamadığını öğrenmiş oldu.
Önergeyi verenler, Atatürk’ün “aklının” ve “kurtarıcı kişiliğinin” karşısında ezildiler, adeta yerin dibine geçtiler.
Atatürk, dışarıda Lozan görüşmelerini takip edip içeride cumhuriyet hazırlıkları yaparken muhalefet, basit, etkili ve çirkin bir siyasi oyunla Atatürk’ten kurtulmak istemişti.
O günlerde Atatürk’ün bazı muhalif silah arkadaşları, Milli Mücadele’den sonra Atatürk’ün artık köşesine çekilmesi gerektiğini savunuyordu. Fakat Atatürk “asıl savaş” dediği “uygarlık savaşını” da kazanmadan çekilmeyi düşünmüyordu. Emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı bağımsızlık savaşını kazanmıştı. Şimdi “cehalete karşı” savaşacaktı. Ancak cehalete karşı savaşta çok daha yalnızdı. Bazı iyileştirmelerle o eski düzenin aynen devam etmesini isteyen; saltanatçı, hilafetçi, cumhuriyet karşıtı bir muhalefet vardı. İşte o muhalefet, Atatürk’ten kurtulmak için her şeyi yapıyordu.
2 Aralık 1922 tuzağı, cumhuriyet öncesinde Atatürk’e kurulan tuzaklardan sadece biriydi. O günlerde Atatürk’e daha başka tuzaklar da kurulacaktı. Mesela, 2 Aralık 1922 tuzağından yaklaşık dört ay sonraki (27 Mart 1923) Ali Şükrü Bey cinayeti de Atatürk’ün üstüne yıkılmak istenecekti.
Atatürk’ü mecliste bir türlü etkisiz hale getiremeyenler, sonunda Atatürk’ü öldürmek için plan yapacaklardı; 1926’da İzmir suikastıyla Atatürk’ü ortadan kaldırmak isteyeceklerdi.
Ancak başaramadılar. Atatürk kazandı, Türkiye kazandı.
Hani hep derler ya “Devrim kendi evlatlarını yer!” Bizde durum tam tersiydi. Bizde “Evlatları devrimi ve devrimciyi yemeye kalktılar.” Ancak Atatürk, Cumhuriyet Devrimi’ni canı pahasına koruyup kolladı. Karşıdevrimcilere göz açtırmadı.
Sinan MEYDAN
Trafik Cezası…
Papa Vatikan’dan çıkıp araba ile Paris’e gitmek ister.
Şoförü makam arabasını hazırlar ve Papa’yı Paris’e götürmek üzere yola koyulur.
Bir’ süre sonra papa şoföre ‘yıllardır araba sürmüyorum Paris’e kadar ben kullanayım’ diyerek şoförle yer değiştirir.
Fransa sınırını geçtikten sonra papa radara yakalanır ve polisler aracı çevirir.
Polis memuru Papa’yı arabanın içinde görünce ne yapacağını şaşırır ve müdürünü arar.
Memur: müdürüm, radara kim yakalanırsa yakalansın cezasını kesin demiştiniz.
Müdür: evet, kim olursa olsun cezayı kes.
Memur: ama müdürüm.
Müdür: kim olursa olsun cezayı kesin dedim.
Kim yakalandı milletvekili mi?
Memur: yok müdürüm.
Müdür: olsun, başbakan bile olsa cezayı keseceksiniz herkese eşit davranmakla yükümlüyüz.
Memur: yok müdür başbakan da değil.
Müdür: olsun, cumhurbaşkanı bile olsa cezayı kes.
Memur: değil müdürüm cumhurbaşkanı da değil.
Müdür: kim lan o zaman bu?
Memur: müdürüm kim olduğunu bilmiyorum ama adamın şoförü Papa!…
Lan yoksa Isa mı? Aman Allahım…

Ayasofya Camii’ndeki eşsiz çinileri hangi ‘Saray’lı hırsız çaldı?..
Ayasofya Camii’nde padişah ve şehzade türbelerinin bulunduğu pek bilinmez.
Oysa bu muhteşem eserin avlusundaki üç türbede padişahlar; ll.Selim, lll. Murad, ve lll. Mehmed’in yanı sıra, çok sayıda şehzade ve sultan yatıyor. Avluda şehzadeler için de ayrı bir türbe mevcut. Türbelerin biraz ilerisinde ise Ayasofya’nın kilise olduğu zamanlarda, yeni doğan bebeklerin vaftizlerinin yapıldığı ‘vaftizhane’de, “Deli” diye ünlenen Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim ile bazı hanedan mensuplarının mezarları yer alıyor.
Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim ve hanımı Nurbanu Sultan’ın yattığı türbe, 1577’de, tarihin en büyük mimarlarından Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Türbede padişah ve eşi de dahil olmak üzere 42 sanduka bulunuyor.
Türbenin daha ilk bakışta göze çarpan özelliklerinden biri, kapı girişinin iki yanına göz alıcı İznik çinilerinden oluşan muhteşem panoların yerleştirilmiş olması.
Ama o eşsiz değerdeki çinilerin bir bölümü, daha sonra çalınmış ve yerlerine sahteleri konulmuş.
Nasıl mı? Hemen anlatayım:
Sultan ll. Selim Türbesi’nin kapı kenarlarında bulunan ve 60 çiniden oluşan iki panodan soldakinin sahteliği ilk bakışta bile soluk renginden anlaşılıyor.
1890’lı yıllar…
O tarihte Osmanlı İmparatorluğu tahtında Padişah II. Abdülhamit oturuyor.
Sarayın özel bir diş hekimi var; Fransız Albert Sorlin Dorigny…
Ayasofya Camii ve türbelerindeki çinilerle seramiklerin yıprandığı tespit edilerek tadilata karar veriliyor. Çinilerin restorasyonuna, Avrupa’da geniş çevreye sahip bulunan sanat tarihi meraklısı Fransız dişçi talip oluyor.
Abdülhamit’in de onayıyla ll. Selim Türbesi’ndeki çiniler özenle söküldükten sonra, ambalajlanıp Fransa’ya götürülüyor.
Ancak Dorigny, çinilerin bir bölümünü onarmak yerine Louvre Müzesi’ne götürüp babasının malıymış gibi fatura karşılığında satıyor. Uyanık dişçi, hırsızlığı anlaşılmasın diye de Fransa-Sevr’deki bir fabrikada üretilen sahtelerini İstanbul’a gönderiyor.
Ama İznik çinilerinin sahtesini yapmak ne mümkün!
Nitekim türbedeki yerine konulan ve 60 parça sahte çiniden oluşan pano, zaman içinde sararıp solmaya başlıyor. Sanat tarihiyle ilgisi olmayan ziyaretçilerin bile ilk bakışta fark ettikleri bu durum yetkililerce resmi kayıtlara geçiriliyor. Kültür Bakanlığı uzmanlarının yaptığı soruşturma sırasında yerlerinden sökülünce de arkalarında Sevr’deki seramik fabrikasında üretildiğini belgeleyen yazılar çıkıyor! Bunun üzerine Louvre Müzesi’nde sergilenen kültür mirasımızı geri almak amacıyla girişim başlatılıyor. Ancak 2008 yılında Ayasofya’yı ziyaret eden Louvre Müzesi Müdürü Henry Loyrette “Kesinlikle kaçırma, çalma ve saklama söz konusu değil. Eserlerin restorasyonda çalındığına dair söylentiler var. Ancak bunlar ispatlanamaz, belgelenemez. Ayrıca bizi ilgilendiren, bizim kanuni yollarla satın almış olmamızdır. Bu eserler Fransız dişçiden satın alındı ve konu ile ilgili faturalar arşivimizde bulunmaktadır” diyerek talepleri geri çeviriyor.
Kültür Bakanlığı’nın çabaları sonuç vermeyince, 2009-2011 yılları arasında Ayasofya Müzesi Başkanlığı yapan Prof. Dr. Haluk Dursun, ll. Selim Türbesi’ndeki hırsızlığı teşhir etmek amacıyla, sahte çinili panonun önüne şu yazıyı koyduruyor:
“Osmanlı Devleti döneminde, 1882-1896 yılları arasında Fransız uyruklu Albert Dorigny tarafından yapılan restorasyon çalışmaları sırasında burada bulunan ve 60 karadon oluşan 16. yüzyıl İznik çini pano şaheseri, restorasyonunun yapılması amacıyla Fransa-Paris’e götürülmüş, ancak Sevr’de taklidi yapılarak geri getirilmiş ve aslının yerine monte edilmiştir. Bu tamamen güveni kötüye kullanma ve bir sanat hırsızlığı örneğidir. Şu an önünde bulunduğunuz bu çiniler, asıllarının bir kopyasıdır. Orijinal çinilerimiz, Paris-Louvre Müzesi’ndeki İslam Eserleri Seksiyonu’nda, ‘Ayasofya Müzesi’nin haziresinde Sultan 2. Selim Türbesi’nin çinileri’ bilgisiyle sergilenmektedir. Çinilerimiz hakkında Fransa Devleti Kültür Bakanlığı’na yapılan tüm iade taleplerimize rağmen bugüne kadar maalesef olumlu sonuç alınamamıştır…”
Dünyanın sayılı kültür miraslarından, 1.500 yıllık Ayasofya’da anlatılacak çok şey var.
Bugün size, Sultan ll. Abdülhamit döneminde güya Saray’a diş tedavi etmek ya da diş çekmek için gelen bir Fransız hırsızın söküp götürdüğü harikulade çinilerin öyküsünü anlattım…
UĞUR DÜNDAR
Sözcügazete
A lady says: It was the year of 1919. Istanbul was completely under the occupation of the British. I just finished high school.
I was a beautiful girl. Yesterday they started coming.
Someone was a lawyer. They showed from afar that he was a handsome man with a tall body, I like it.
We're engaged. I loved my fiance ..
With the eagerness to establish a happy home, I knitted needlework under the lamp light until morning and made dowry.
But it was not too late that a gossip spread around the neighborhood.
They said, "Ayşe's fiancé was not a lawyer, he was one of the strings, and the mosque was fed by carrying a coffin in front of them."
I'm upset. My father took me, we watched from afar, he was really carrying a coffin…
I'm crushed. We threw away the engagement and left.
5 years have passed. I got married, and I had a child.
It was the year 1924. Our country was free now.
I came across him one day in Beyoğlu.
My son was with me.
She trembled when she saw me, she buttoned her jacket.
He stood in front of me with respect. "If you have time, I would like to offer you a tea," he said.
"It will," I said. We entered an office.
This was a law firm and was writing its name at the door.
Their assistants were working inside.
I said, "Are you really a lawyer?" "Yes," he said.
"Well, why are you carrying a coffin in front of the mosque when you are a lawyer," I asked.
He stopped, his head bent forward. "Forgive me," he said.
“Istanbul was under occupation. British soldiers were swarming all over.
They were looking for everything.
We, too, were smuggling arms with coffins by giving funeral decoration to Anatolia and National forces.
It was a vital job for this country.
I couldn't even say that to you… ”
We owe this VATAN to those who can afford their lives and love ...
Can readers to the end leave a comment? 👊💪
Hi, Mustafa Kemal Atatürk, hello to our heroic martyrs, hello to those heroes of that day


Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgâli altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış. Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum..
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
“Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş” dediler.
Alt üst oldum. Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde. “Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim” dedi.
“Olur”, dedim. Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçerde yardımcıları çalışıyordu.
“Siz gerçekten avukat mısınız” dedim. “Evet” dedi.
“Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz” diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi. “Beni affedin” dedi.
“İstanbul işgâl altındaydı. Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadoluya, Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayatî bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim…”
Bu VATAN’ı, canlarını ve aşklarını fedâ edebilenlere borçluyuz…
Sonuna kadar okuyanlar yoruma nokta bırakabilir mi?👊💪
Selam sana Mustafa Kemal Atatürk, selam sizlere kahraman şehitlerimize, selam sizlere o günün o kahramanlarına

Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi’nin Mallıcaköyünden 104 yaşında idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.
Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Sorduklarımı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?”, içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi.
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı.
Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü, panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
🇹🇷Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı.
Al sancağı teslim etti Allah’a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana🇹🇷
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı .
O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.
C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan