YÖRÜKLERİN KONAK SEÇME METODU…

Yörüklerin konaklamak için arı vızıldamalarına kulak kesildiğini okudum. Yanlarında arılarını da taşıyan yörükler, kütük kovanlardaki arılarını urganlarla eşeklerine ya da develerine bağlarlarmış. Kütük kovanlara kulaklarını dayar, “burada ses vermiyor” der yola devam eder, ta ki arıların vızıldamalarını işittiklerinde “tamam, burayı beğendiler, burada duruyoruz” derlermiş. “Konaklayacağı yeri arıya sormak çok bilgece gerçekten” arıların seçtiği yerin yörükler için diğer birçok yerden daha verimli bir yer olduğunun ispatı .. ..Yörükler kendilerine ve hayvanlarına uygun iklim ve florayı takip ediyorlar. Kışın Toroslar’da daha düşük rakımda birkaç ay ılıman iklimde yani kışlaklarında kalıyorlar. Onların mekân anlayışları üç tür; kışlak, yaylak, güzlek… Sonra baharla birlikte 100’er metre rakım yükselerek, yaz ortası veya başında yaylaklarına ulaşıyorlar. Bu süreç haftaları ve ayları buluyor. Bahar aylarında kışlağın taze ot ve yapraklarını yiyen keçiler bir iki haftalık konaklamalarla biraz daha yükseğe çıkarak, çıktıkları yerin taze ot ve yapraklarını yiyor. Sonra tekrar yükselerek yeni yapraklara… Bunu yaparlarken vakitlice yapıyorlar ki hayvanların yediği taze yapraklardan sonra, makilikler tekrar kendilerini yenileyip yeni taze yapraklar çıkartsın. Yani bir nevi ön budama oluyor. Flora da kendisini vakitlice tazeliyor. Bu tazelenmiş makilikler sonbaharda dönerlerken yeniden olgunlaşmış olarak onları yiyeceği oluyor tekrar. Eğer dökülmüşse yaprakları bu kez kuru yaprakları yiyip toprağı eşeliyorlar; yüzeyde kalmış bitki tohumlarını toprağa karıştırarak bitkilerin yeniden üremesinin yardımcı oluyorlar. Bir nevi “eko-sistem hayvancılığı” yani…

Konaklayacakları yerlerde çadırlarını 15 dakikada kurup 15 dakikada toplayabiliyorlar. Mekân örgütlenmeleri çok pratik, güvenli ve sağlıklı. Çadırlarını mutlaka hafif eğimli zemine kuruyorlar. Bu olası sağanaklarda su baskınına önlem oluyor. Ayrıca hafif eğim uykularını da hafifletiyor. Hastane yatakları gibi sırt ve başları biraz yüksekte kalıyor ve reflü olmuyorlar. Çadırın giriş bölümüne ateş yakarak duman zehrinden kurtuldukları gibi, vahşi hayvan ve yılan çiyan gibi sürüngenlerden korunuyorlar. Aynı zamanda ısınıyorlar. Çadır eşiğinde çıkan kontrollü isin belli miktarı dışarı tüterken, belli miktardaki duman işi de çadırın gözeneklerine sıva ve yapışkan etkisi yaparak izolasyonu sağlıyor. Çadırın gözenekleri doğal otomatik klima gibi. Yağmur yediği zaman büzüşüyor ve yağmuru geçirmiyor. Sıcak olduğu zaman gevşiyor gözenekleri daha da açılınca doğal serinletici klima oluyor. Onun dışında kıl çadır olması hasebiyle yılan ve sürüngenler de uzak duruyor. Kıl olduğu için canlı hayvan zannediyor onu, akrep ve yılanlar…
‘Alıntı’

GAZİ KOVAN

😥😥😥😥😥😥😥😥
GAZİ KOVAN..

Mart 1921 İnönü Ovası, insanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş’un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu.
Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu.
Ethem Çavuş, 75 mm’ lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
*
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.
Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu.
Mermiyi topa sürüp ateşledi.
Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı.
Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti.
Batarya komutanı, Ethem Çavuş’a istirahat verdi.
İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.
*
Kovanın üzerinde “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4.Alay 2.Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339 İnönü” yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu.
Boşalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.
*
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti.
Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu.
Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının “kalem” dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti.
Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. “Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339 İnönü”
*
Beş gün sonra Ankara’da Atölyenin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgahlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi: “Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı.”
“Kamil Usta.!
Müjdemi İsterim.!
Senin yavru cepheden dönmüş.!”
Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar.
Tabii ki bu şeref Kamil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuş’un notunu okudu.
Atölyede bir bayram havası esmişti.
Tüm çalışanlar, Kamil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır duaları ediyorlardı.
Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar.
Kamil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu.
Mermi hazır olunca, Ethem Çavuş’un kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan “Allah kavuştursun” deyip işlerinin başına döndüler.
Kamil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp “Selametle git aslanım.
Allah muvaffak etsin.
Çok bekletme bizi” dedi.
Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kamil Usta’nın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu.
Karahisarlı Seyfi Çavuş’un başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi, ama denemeye değerdi.
Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.
Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.
*
Eylül 1922 Ankara..
Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.
Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı.
Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi.
Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklal Savaşı’nın her zorlu durağından Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.
Türk ordusunun İzmir’e girdiği gün Ankara’da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.
Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2.Tabur 8.Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz” yazılıydı.
Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;
Bismillahirrahmanirrahim.
Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah’a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor.
Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kafiri kovalıyor.
Güzel İzmir’e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık.
İki gün evvel Banaz’daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum.
Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır.
Lakin beş gün önce Karahisar’ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuş`un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik.
Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu.
Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.
Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.
Başınız sağ olsun.
Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.
Yüzbaşı Muhsin Talat
4.Alay 2. Tabur 8. Batarya
14 Muharrem 1341 Salihli”
*
Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu.
Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.
*
Kamil Usta yutkunarak tezgahının başına oturdu.
Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı.
Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı.
Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
*
Ocak 1923 Ankara..
Savaşın bitmesinin ardından Ankara’daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu.
Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu.
Teğmen Hamdi Vasıf, Kamil Usta’nın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının belki de yıllarca sandıkların İçinde kalmasına gönlü elvermedi.
Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü.
Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı.
*
29 Ekim 1923 Ankara..
Teğmen Hamdi Vasıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce 20.30 sıralarında Meclisten, Cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu.
101 pare top atışıyla Cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş’un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı.
Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti.
Yüzbaşı Muhsin Talat’ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi:
“Hamdi Vasıf Edirne.!
Bir maruzatım var komutanım”
Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
“Evet teğmenim.
Sizi dinliyorum” Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı:
“Yüz birinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım.
Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim.”
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı.
Sevinç gözyaşlarını tutamadı.
O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı.
Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı.
Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu.
Mermiyi şapkanın içine yatırdı.
Toplar atışlara devam ediyordu.
82, 83, …97, 98, 99… On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş “Yüzüncüyü attık komutanım” deyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi.
Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara’nın her duvarından yankılanıp dört yıllık İstiklal Savaşının tüm hikayesini anlatmıştı sanki.
Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı.
Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vasıf sarıldılar.
Kovan ayaklarının dibindeydi.
Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı.
Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.
Dipnot..
“Bu vatan kolay kazanılmadı.”
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.
Saygılarımızla.
🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARI..

Çete Emir Ayşe (1894 – 1967)
Yunan askeri Aydın’a doğru geldiğinde iki arkadaşı ile birlikte Menderes’in diğer tarafına geçmeye çalışan Emir Ayşe, arkadaşlarının kayıktan düşüp boğulması sonucunda geri dönmüş ve Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek almış, dağa çıkmış, Yörük Ali Efe’ye katılmıştır. Aslen İmamköylü olup, dağların ilk kadın efesidir. Aydın’ın kurtuluşu olan 7 Eylül tarihine kadar Yunanlılar’la savaşmıştır. Savaş sonrası Atatürk İstasyon Meydanı’nda Çete Emir Ayşe’nin de aralarında bulunduğu kahramanlara İstiklal Madalyası takmıştır. “Savaştım Yunana karşı, elimde kalan en değerli şey Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyasıdır” demiştir…

MEVLANA MÜZESİNDEKİ HALININ HİKAYESİ

ATATÜRK’ÜN YAVERİ MUZAFFER KILIÇ ANLATIYOR;

Bir gün Atatürk’le beraber Abidinpaşa’dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus’a geçiyorduk.

O zamanlar Samanpazarı’nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara’da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk’ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.

Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata’yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;

  • Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok” dedi.

Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;

  • Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim” dedi.

Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;

  • Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz” dediler.

Kitapçı;

  • “*Paşam 40 lira istemişlerdi ” *deyip yine halı sahibinin ismini vermedi.
    Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;
  • Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam ” dedi.

Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü
doğru bir kişiydi.

Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.

Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.

Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi’nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;

  • Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor” diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;
  • Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi’nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.” dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

Aynı akşam Abdülhalim Efendi’nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.

Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.

Abdülhalim Efendi;

  • Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.” dedi.

Atatürk de;

  • Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.” diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;

  • Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı…” derken Atatürk sözünü keserek mütebessim;
  • Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.” diyerek veda edip ayrıldılar.

Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi’ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin, en az bu nitelikleri kadar büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan etmiştir.

SUUD KRALININ OSMANLIYA İSYANI VE BAŞINA GELENLER.

Bugün ki Suud kralı Selman bin abdülaziz el-suud’un büyük dedesi abdullah bin suud, 2. mahmud döneminde devlete isyan eder ve mekke ile medine’yi ateşe verip on binlerce masumun kanına girer. osmanlı devleti isyanı güçlükle bastırır ve abdullah bin suud’u mısır üzerinden istanbul’a getirir. üç gün boyunca sorgulanır ve 27 şubat 1820’de padişah 2. Mahmud’un gözleri önünde idam edilir. yenilikçi reformlarından ötürü gavur padişah olarak bilinen 2. Mahmud, esasen böyle durumlarda ziyadesiyle acımasız, şakası olmayan bir padişahtır.

Abdullah bin Suud, vehhabilik mezhebinin temelini atan abdulvehhab’ın torunudur ve ona göre düşünceleri yaymanın tek yolu kılıçtan geçmektedir. on binlerce başıbozuğu yanına toplayıp istanbul’a isyan bayrağını açar ve 1801’de arap yarımadası’ndan ırak’a gidip kerbelá’ya saldırır. çoluk-çocuk demeden üç günde 5 binden fazla kelle keser, sonra büyük dedesi abdülvehhab’ın “dinde mezar yoktur” düşüncesini hayata geçirme aşkıyla hazreti Muhammed’in torunu hazreti hüseyin’in sandukasını ateşe verir. bu kadarla da kalmaz; ertesi sene taif’e gider ve taifliler’i kıtır kıtır keser. önünde artık mekke ile medine’nin yolu uzanmaktadır; gider, her iki şehre de girer ve oralarda yaşayan binlerce kişinin canını alır. hışmından sadece insanlar değil, din büyüklerinin mezarları bile nasibini alır, peygamberin medine’deki türbesinin dışında ne kadar mezar varsa hepsini yerle bir eder. bugünkü suudi kralı abdullah’ın dedesi sayesinde kutsal topraklara terör hakim olur. hac yolu yıllarca kapalı kalır ve bu arada her şeye rağmen hacca gidenlerden haber alınamaz.

  1. mahmud, abdullah bin suud’un estirdiği terör karşında çaresizdir ve mısır’da hüküm süren kavalalı mehmet ali paşa’dan yardım istemek zorunda kalır. şu zibidiyi yakalayıp bana yollayın minvalinde bir ferman yollar. fermanı alan mehmet ali paşa oğlu ibrahim paşa’yı mısır ordusu’nun başına geçirir ve arap yarımadası’nın iç kısımlarına gönderir. abdullah aylar süren takip ve kanlı çatışmalardan sonra paket edilip, iskenderiye’den bir gemiyle istanbul’a karşı ödemeli olarak yollanır. itlikte serserilikte sınır tanımayan, binlerce kişinin katili abdullah bin suud istanbul’a ulaştığında müslümanlar bayram yapmaktadır. adet yerini ancak birkaç gün sonra bulur. binlerce kişinin katili abdullah’ın kafası beyazıt meydanı’nda, sultan mahmud’un huzurunda bostancıbaşı halil ağa’nın kılıcıyla sultan mahmud’un gözleri önünde kesilir.

Osmanlı’nın dahi paşası, imparatorluğun son 2 yüz yılını inanılmaz kısa bir zamanla oldukça kapsamlı bir şekilde yazan cevdet paşa, olayı kapsamlı bir şekilde anlatır:

Abdullah’ı taşıyan gemi haliç’te özel bir iskeleye yanaşmış, gemiden zincire vurulmuş olarak indirilen abdullah hapishaneye kapatılmış ve cezası üç gün devam eden bir sorgudan sonra verilmiştir.
İşte, abdullah bin suud’un cevdet paşa’nın meşhur “tarih-i cevdet”inin 11. cildinin 15. sayfasında anlatılan istanbul’a getiriliş öyküsünün ve idamının günümüz türkçesiyle özeti…

“…Mısır’dan istanbul’a gönderilen abdullah bin suud ile adamlarını taşıyan gemi haliç’e girdi ve eyüp sultan civarındaki defterdar iskelesi’ne yanaştı.

… Abdullah ile adamlarının boyunlarına çifte zincir vurulmuştu. divanyolu’ndan geçirilip babıáli’ye getirildiler ve sadrazamın huzuruna çıkartıldılar. sadrazam, abdullah’ı mısır’dan getiren kapı kethüdasına, tatar ağasına, geminin kaptanına ve diğer görevlilere samur kürkler hediye etti ve her birine ömür boyu gelir bağladı. abdullah’la adamları, bostancıbaşı’nın hapishanesine gönderilip mekke’yle medine’den çaldıkları malların ortaya çıkartılması için üç gün boyunca sorguya çekildiler.

Hünkár, o gün yapılan cirit ve mızrak oyunlarını seyretmek için eski saraya gitmişti. abdullah’ı adamlarıyla beraber eski saraya götürüp huzura çıkardılar. hünkár mahkûmları bir müddet seyrettikten sonra idamlarını emretti.

Sorguları sırasında mekke ile medine’den ve hazreti hüseyin’in kerbelá’daki türbesinden çaldıkları bazı mallar hakkında mısır valisi mehmed ali paşa tarafından hapsedilen öteki adamlarının bilgi sahibi oldukları öğrenilmişti. bu konuda mısır’a gereken yazılar yazıldı. kahvecibaşı da, mehmed ali paşa ile oğlu ibrahim paşa’ya kılıç, kalkan ve fermanlar götürmek üzere mısır’a yollandı.”
Kaynak : ilber ortaylı
Murat Bardakçı

DUMLUPINAR ŞEHİTLİĞİ BABA-OĞUL ANITI

1912 yılında daha oğlu Mehmet 8 yaşında iken Balkan Savaşı’na katılmak için köyünden ayrılan, daha sonra sırasıyla Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya’da 11 yıl cepheden cepheye koşarak çarpışan, Çetmili Kara Ali Çavuş (Çetmi, Konya’nın Beyşehir ilçesine bağlı bir kasabadır. Günümüzde Akçabelen Mahallesi olarak geçer.) ve oğlu Onbaşı Mehmet’in muhteşem destanını sembolize eder.

Çetmili Kara Ali Çavuş, Anadolu’da millî mücadele başlayınca, Doğu Cephesi’nden Kurtuluş Savaşı’na koşmuş, Başkomutan Meydan Muharebesi’nde 19 yaşındaki Alay Sancaktarı Mehmet Onbaşı ile karşılaşmıştır. Mehmet Onbaşı, onun 11 yıl önce bırakıp gittiği oğludur. Bu büyük asker, 31 Ağustos 1922 günü, 11 yıl sonra kavuşabildiği oğlunun kollarında şehit düşmüştür.

Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.

Kaynak: İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Kütahya Tanıtım Broşürü

NAR ANNE ÇİFTLİĞİ

“NAR ANNE”. Çocukluğundan beri topladığı bin 200 çeşit yerli tohumu gelecek nesiller için saklıyor

Kocaeli’nin Kandıra ilçesinde yaşayan emekli öğretmen Nardane Kuşçu, 120 dönüm arazi üzerine kurduğu çiftliğinde organik tarım yapıyor. Ormanın içinde kurulan çiftlikte yapılan üretimin yanı sıra, vatandaşlara çeşitli eğitim, aktivite ve atölye çalışmaları, tatil yapabilme imkanları sunuluyor. “Nar Anne” olarak çevresinde tanınan Ürettiği organik ürünlerle ve çiftliğindeki çeşitli imkanlarla vatandaşlardan büyük ilgi gören Nardane Kuşçu, “Nar Köy” adını verdiği çiftliğinde çocukluğundan beri tohum topluyor. Çiftlikte kurulan tohum bankasında Kuşçu’nun yıllardır topladığı, bin 200’den fazla çeşit tohum saklanılıyor. Geçmiş dönemlerde kadınların tohumları saklamasından etkilendiğini ifade eden Kuşçu, biriktirdiği tohumların gelecek nesillere aktarılmasını amaçladığını belirtti.

Tek hayalinin her evde bir tohum bankası kurulmasını olduğunu belirten Nardane Kuşçu, “Benim çocukluğumda doğal tarım yapılıyordu. Geri dönüşüm anlamında da anlayış buydu. Her şey para ile ilgili değildi. Her şey bir şeye dönüştürülürdü. Elimiz arkaya dönmeli, temizlenmeli. Ben tohumları çocukluğumdan beri topluyorum. Marshall yardımını görüp uyanmış çocuklardan birisiyim. Öyle bir dünyaya uyanmak farklı oluyor. Babaannem pamuk tohumlarını tarlaya atarken karpuz, domates tohumları da atardı. Kurda kuşa yem olsun diye bunları atardı. O tohumlarla bu hayatı geri getirmek istedim. Büyük anneleri babalar, ayırt etmeden hep birlikte oynayabilsin, oturabilsinler. Bir belgesel çekilirken bana tohumun benim için ne ifade ettiğini sordular. Bu köyde de kendine yetmek üzere kuruldu. O tohumlara atalık diyoruz ama onlar büyük olarak anneler tarafından toplanır. Kadının vazifesi budur. Onlar evlatlar için tohumları sakladılar. Ömrüm boyunca tohumun peşinden gidemeyeceğim bir yer yoktur. Bir hayalim var. Her evin bir tohum bankası olmalı” dedi.

“Bu tohum bankası bizim geleceğimizin en büyük hazinesi”

Tohum bankasında saklanan tohumlar hakkında bilgiler aktaran çiftlik çalışanlarından Kadir Macit ise, “Burası aslında bir tohum bankası üzerine kurulmuş. Bizim can damarımız bu tohum bankası. Burası geleceğe bir yatırım. Burada bin 200’ün üzerinde yerli tohum var. Buradaki her tohumun üzerinde kodu tarihi var. Tohumlar bozulup bozulmama durumlarına göre belirlenen sıcaklıkta bu odada saklanıyor. Gelecekte olası bir kıtlık olabilir. Bir kısır döngü olmasın, üretim devamlı hale gelsin diye aslında bu tohumları saklıyoruz. İleride açlık, kıtlık nedeni ile savaş olmasın. Bereket, bolluk olsun bunlar saklanıyor. Bu tohum bankası bizim geleceğimizin en büyük hazinesi diyebilirim. Yüzyıllar sonra bizim geleceğimiz burada” dedi.

TÜRK ULUSUNUN DİRİLİŞÖYKÜSÜ

Osmanlı imparatorluğunun 300 yıldır süren geri çekilme ve çöküşü 30 Ekim 1918 Mondros antlaşması ile nihayete ermiş, Topraklarımız iç ve dış güçler tarafından kuşatılmış, Balkan,Kafkas, Hicaz, Trablusgarp, Irak cephelerinde savaşan askerlerimiz, iç isyanlar ve ingiliz kışkırtması nedeniyle asker kaybederken,bir çok cephede de savaşı kaybetmiş,güçsüz duruma düşmüştür. Çok uluslu Osmanlı imparatorluğu içeride milliyetçilik akımı ve farklı etnik kökenlerin düşman tarafından desteklenmesi ile isyanlarla boğuşurken, Silah mühimmat ve yiyecek azlığı nedeniyle de iyice güçsüz duruma düşmüştür. 1915 yılında Kazanılan Çanakkale zaferinin ardından bir yıl geçmeden İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş, Saray adeta esir alınmış ve her istedikleri yapılır hale gelmiştir. Mondros antlaşması ile de yurdun her tarafı işgal edilebileceği, ordularımızın dağıtılıp askerlerimizin terhis edileceği, lüzum gördükleri heryeri işgal edebilecekleri imza altına alınarak kabul ettirilmiştir.

Bütün bu olumsuzlukların yanında birde iç isyan ve ayaklanmalar başlamış, İngilizlerin destek ve kışkırtması ile Ermeni ve Rum vatandaşlarımız isyan ve katliama başlamışlar,ayrı devlet kurma hayallerine kapılmışlar, aşiretler kendi yönetimlerini kurma düşüncesi ile milli mücadeleye katılmak yerine isyan etmişler ve kendi ordusu olan kuvvayi milliye ile savaşa tutuşmuşlardır.

Ulusun kurtuluşunu Anadolu’da gören ve bu düşünce ile 19 Mayıs 1919 da Ordu müfettişi olarak görevli geldiği Samsun’da mücadele ateşini yakan Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a ayak bastığı anda engeller ile karşılaşmaya başlamış, bu mücadelenin ne kadar zor ve uzun olduğunu görmüştür. İstanbul hükümeti ve Sarayın İngiliz esaretinde olmasından dolayı milli mücadele konusunda kendisine destek vermeyeceklerini anlamış ve o zamana kadar ömrünü verdiği askerlik mesleğinden istifa ederek mücadelesine başlamıştır.
Anadolu’da halkın ve ileri gelen kişilerin her yerde ve bölgelerde vatanın kurtuluşu için destek ve birlik olması,Anadolu halkının vatanı savunmak için gösterdiği azim ve mücadele ile bir çok toplantı ve kongreler gerçekleştirilmiş, gerekli oluşumlar sağlandıktan sonra Ankara da toplanan fedakar insanlar 23 Nisan 1920 de TBMM’yi kurmuşlar ve işgal altındaki Anadolu topraklarını savunmak, isyan halindeki çeteler ve aşiretleri milli mücadele altında birleştirmek için uğraş vermişlerdir.
Anadolu da doğmakta olan yeni Türk devleti yurdun her yerinden destek görmeye başlamış, çeteler ve aşiretler büyük oranda ikna edilmiş, düzenli orduya katılmışlardır.

Yeni Türk devleti ve ordusunun verdiği ilk savaşlardan olan İnönü savaşları(1921) zaferle sonuşlanmış, fakat İngiliz destekli Yunan güçleri toparlanarak tekrar harekete geçmişler ve Eskişehir üzerinden Ankaraya doğru hücum etmişler, buna karşılık Türk ordusu yeniden toparlanmak ve taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmiştir. Taktik ve savunma amaçlı geri çekilme halkın maneviyatı üzerinde ciddi bir sarsıntı oluşturmuş ve meclisteki muhalifler tarafından eleştirilmeye başlanmıştır.
“Ordu nereye gidiyor,millet nereye götürülüyor? bu hareketin elbet bir sorumlusu vardır, o nerededir? bu çok acı veren durumun ve yürekler acısı görünümün gerçek sorumlusunu ordunun başında görmek isteriz” diyerek Mustafa Kemal Paşaya yüklenmeye başlamışladılar.
Meclis ve dışında halk tarafından son çare olarak Paşa’nın Ordunun başına geçmesi konusunda bir kanaat oluştu. 04 Ağt.1921 de TBMM tarafından Başkomutanlık ve meclisin yetkilerini kullanma hakkı verildi.
Mustafa Kemal 12 Ağustos 1921 de Polatlı’daki cephe karargahına giderek ordunun başına geçti. Burada attan düşüp kaburgası kırılınca Ankara’ya tedavi için gelmek zorunda kaldı,Doktorların kaburga kırığı tespit edip bir kaç ay iyileşme süresi tanımalarına aldırış etmeyip Polatlı’ya cepheye geri döndü. Böylece Sakarya savaşı, Başkomutanlık meydan muharebesi ve Büyük taarruz ile Anadolu toprakları düşmandan temizlendi.Türk ulusu kendi kaderini kendi çizmiş ve yeniden dirilmişti. İşte bu süreçte bütün sorumluluk ve başarı hakkında Atatürk bir mecliste şöyle anlatmıştır.
“Prof.Sadi Irmak şöyle anlatıyor.
Beraber bulunduğum bir meclisteydik.
Bir aralık konu istiklal savaşına geldi.Dikkat ettim Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini,nerede bulunduğunu bir gün önce olmuş gibi hatırlıyordu.O savaş ki araç gereç personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi.Tümenlere Binbaşılar,Kolordulara Yarbaylar komuta ediyordu! Fakat bu kadro canını diline takmış bir ekipti. Var olmak yada olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı.30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi.Böyle bir dramı, hem yazarı hemde baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu.O anılar Ata’yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu.Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki,hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk.Anlatışlarını şöyle bağladı:
-İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şereflerde ortaktır.
Bu alçak gönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı.Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
-Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı. Bu belagat karşısında göz yaşımı tutamadım.Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.”
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI YILDÖNÜMÜ TÜRK ULUSUNA KUTLU OLSUN. ŞEHİTLERİMİZİ MİNNET İLE ANIYORUM.

M.Ali TOPÇU
30 Ağustos 2020
Ankara

YER DUA TEPE POLATLI

BU ADAM BİR BAŞKOMUTAN..
SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİNİ YÖNETİYOR.
DÜRBÜNLE BAKTIĞI YER CEPHE HATTI.
Dünyayı dize getiren İngiliz’in desteklediği ve her türlü teknik üstünlüğe sahip olan Yunanla savaşıyor. Bu adam 300 yıldır geri çekilen bir milletin geri çekilmesini durduracak ama yaverinin ayağında bile köselesi aşınmamış ayakkabılar varken, kendi ayakkabısının altı delik. Hiç kibri yok. Hiç dert etmiyor.

Ama benim asıl dikkatinizi çekeceğim nokta bundan çok daha ulvi bir durumdur.
Neden oturarak savaş yönetiyor biliyor musunuz?
BU RESİM ÇEKİLMEDEN BİR KAÇ GÜN ÖNCE ATTAN DÜŞTÜ VE KABURGALARI KIRILDI. ONU (şimdiki) ANKARA SIHHİYE MEVKİSİNDEKİ HASTANEYE GÖTÜRDÜLER. DOKTORLAR ONA, 2 AY KESİN İSTİRAHAT DEMELERİNE RAĞMEN KİMSE ONU SIHHİYE’DE TUTAMADI. TRENLE POLATLI’YA KADAR GELİP, DUATEPE MEVKİSİNE ÇIKIP BİZZAT BİRLİKLERİ YÖNETTİ.

2 KABURGASI KIRIK OLDUĞU İÇİN AYAKTA DURAMIYORDU. YERE SERİLEN POSTUN ÜZERİNE BİR YANINA YATIK ŞEKİLDE ALTI DELİNEN AYAKKABISI İLE
OTURUP SAVAŞI YÖNETTİ.

Başta Başkomutan Gazi M.K.Atatürk olmak üzere tüm Gazi ve şehitlerimizi sayğı,minnet ve rahmetle anıyorum.

FATİH OLMADAN İSTANBUL’UN FETHİ OLMAZ

Bazı aklı evveller, “Kurtuluş savaşı tek kişiye mi bağlı…” diyor.

Evet, bazı olaylar kahramanlarından bağımsız var olamazlar. Bu sebeple tek kişiye bağlıdırlar.

Kahramanlarına!..

İsterseniz deneyin..

Buyurun Fatih’i çıkarın, alın bir kenara koyun ve İstanbul’u fetih edin de görelim..

Nasıl yapacaksınız?

Fatih olmadan İstanbul’u asla fetih edemezsiniz..

Seyit Onbaşı’yı yok sayarak Çanakkale’yi anlatamazsınız.

Alpaslan olmadan Anadolu’yu zapt edemezsiniz.

Tıpkı bunun gibi.

Mustafa Kemal olmadan da Kurtuluş savaşını başaramazsınız.

Kahramanları olmayan öyküler yaşamaz.

Bu sebepledir ki Atatürksüz Türkiye Cumhuriyeti olmaz. Siz istediğiniz kadar Atatürksüz 19 Mayıs kutlamaya çalışın, herkesin zihni kahramanı arayacaktır.

Nitekim 19 Mayıs 1919’un siyasal ve askeri aktörü, Mustafa Kemal’dir. Siyasal olayların ana figürü odur. O yok sayıldı mı gerisi gelmez. Anlatamazsınız. Daima eksik kalır.

Amasya tamimi dersin?

Kim yönetti derler..

Onun adını anmadan anlatamazsın eksik kalır.

Sivas Kongresi dersin..

Laf gene Mustafa Kemal’e gelir dayanır.

Sıra meclise gelir. Gene o temel figürdür. Asıl aktördür. Kendisinden istediğin kadar söz etmemek iste, istediğin kadar yok say..

Anlatamazsın. Çünkü her yerde o var! Ve bir şey daha; O var olduğu için sen varsın.

Biyolojik olarak değil, yurttaş olarak, içinde bulunduğun eğitim düzeyinde ve makam sahibi isen makam adamı olarak…

Unutma!!

Tarih kahramanların omuzunda yükselir…

Ahmet Gürsoy

BOZKURT SEMBOLÜNÜN ANLAMI

Bir röportaj sırasında İngiliz televizyoncunun
dikkatini duvardaki Hilâl ve Bozkurt çeker.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey’e bunun ne olduğunu sorar:
”O Bozkurt’tur.” der Elçibey ve ekler.
”O gördüğünüz Türk Milleti’ nin sembolüdür totemidir.”
İngiliz televizyoncu biraz düşündükten sonra özür dileyerek tekrar sorar;
”Niçin kendinize vahşi ve yırtıcı bir hayvanı sembol olarak seçtiniz?
”Elçibey’ in cevabı:
”İngilizler’ in sembolü olan aslan hayvanların kralıdır değil mi?
Ancak bu kral dediğiniz hayvana sirklerde 3 kg sosis verip yanan halkaların içinden sağa sola zıplatırsınız…
Vahşi ve yırtıcı dediğiniz Bozkurt’ a bunu yaptıramazsınız.
O, özgürlüğünü ve onurunu hiçbir şeye değişmez.
Bozkurt’ u zincire vurup kafese atsanız bile, ya üzüntüden ölür yada zincir ve kafesi parçalayıp gider.
Onu yok edebilirsiniz. Onu öldürebilirsiniz ama sindirip esir edemezsiniz.
Bozkurt’ u kendinize tâbi kılamazsınız.
İşte bu nedenle Türkler kendilerine mücadele sembolü olarak Bozkurt’ u seçmiştir.”
Ruhun şad mekanın cennet olsun.

EbulfezElçibey

ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI

22 Ağustos 1922’de Aydın’ı işgal eden Yunan askerleri Araplı Köyü katliamını gerçekkeştirir.
Yunan Komutan Bakoyanis’in bir sabah canı petekli bal çeker. Komutan, işbirlikçilerinden biri olan Sarı İmam’ı çağırtarak, canının bal çektiğini söyler ve kendisinden bal getirmesini ister. Sarı İmam da Aydın’da en güzel balın üretildiği Araplı köyüne, köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil’in evine gider. Yunan komutanın çok acele bal istediğini söyler. Softaoğlu Halil petekleri yeni kestiğini ve kesilen balları da sattığını, birkaç gün beklerlerse bal verebileceğini söyler.

İstediği balı bulamadan komutanın yanına dönen Sarı İmam, köylülerin bal vermediğini ve asi efelere yataklık yaptıklarını anlatır. Zaten Anadolunun Türk halkına işkence yapmak, kıymak için bahane arayan Yunanlı komutan bu durum üzerine Araplı Köyüne gider ve köyü kuşatır.
Köyde bulunan bütün erkeklerin köy ortasında toplanmasını emreder. 22 Ağustos 1922 tarihinde köy odası önünde bulunan Piynar (Pırnal) ağacına 12 kişiyi ayaklarından astırarak askerlerine kurşunlatır.
Ardından komutanlarının emriyle Yunan askerleri 44 kişiyi urganla bağlayarak köyün dışında bulunan Dervişyeri Mevkii’ne götürür ve makineli tüfekle tarayarak katleder. Bu 44 köylünün cansız bedenleri kurda kuşa yem olur.
Yunan askerleri köyden çekildikten sonra köyün kadınları buraya gelerek kurttan kuştan ne kaldıysa toprağa gömerler. Başlarına taşlardan birer şahide dikerler.

Yıllarca köy kadınlarının erkeklerinin ardından ağladığı Araplı Köyü’nün adı Kurtuluş Savaşımızdan sonra akan gözyaşları unutulmasın diye Gözpınarı olarak değiştirilir. Araplı Köyü’nde Yunan işgalinden önce nüfus 315’dir. Yunan Araplı Köyü’nde işgal boyunce 245 kişiyi katlederek şehit etmiştir.
Kurtuluş Savaşımız bitip Araplı köylüsü özgürlüğüne kavuştuğunda köyün nüfusu 100’den azdır. Aydın Efeler ilçesi Gözpınar Şehitliği Abidesi Yunan’ın 22 Ağustos 1922’de gerçekleştirdiği katliamın şahidi olarak dimdik ayaktadır ve Dünyaya 20. yy başında Yunan’ın Anadolu topraklarında Türk milletine yaşattığı acıları haykırmaktadır.
Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde Gözpınar Köyü şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Ruhları şad olsun.
Alıntı Fatih Altun

BİZ BİR ZAMANLAR ÇOK TUTUMLU İNSANLARDIK.!

KİBRİT ÇÖPÜ !
Bizim zamanımızda kibritler vardı ve
ocaklar ve sobalar bu kibritle tutuşturulurdu..

Kibrit yakılınca ucu yandı.
Ucu yanan kibritler, ucu yandı diye çöpe atılmaz, lâzım olduğunda evin bir yerinde yanar ateş varsa oradan oraya ateş bu ucu yanmış kibrit çöpü ile olurdu.

Kağıtlar da asla atılmaz saklanırdı.
Ocaklar ve soba bu kağıtlarla tutuşturulur du..

VİTA TENEKELERİ !
Bizim zamanımızda bakkallar da
teneke kutularda nebati yağ da satarlardı.

Yağın markası da hep Vita idi..

Biten tenekeler atılmaz, gazocağında 
ısıtılarak içindeki katı yağ bulaşığının erimesi
sağlanır ve sıvılaşmış bu yağ, bir bardağa
alarak bir sonraki yemekte kullanılırdı.

Bu işin sonrasında yıkanıp paklanan teneke kutunun ağız kenarları çekiç ya da keserle ezilip çapakları alınır ve dibine yakın bir delik delinirdi.

Daha sonra toprak doldurulan ve içine dayanıklı bir çiçek ekilen teneke kutu, balkonun kenarındaki dizide yerini alırdı.

Sokağın ucundan bakıldığında yanyana sarı kırmızı etiketleri ile vita kutuları ve onlardan ormanmışçasına fışkıran çiçekler ekilirdi.

Ekilen çiçekler
genelde sardunya ve begonya olurdu…

MİNTAX KUTULARI !..
Bizim zamanımızda; Mintax
kaplarını atmaya gönül razı olmazdı.

Kaplar güzelce temizlenir, kurutulur,
sonra içine düğme, çengelli iğne,
bozuk para konurdu.

Bozuk para deyip geçmeyin, en olmadık zamanda eline gelir, yüzünü güldürürdü.

ÇAMAŞIR MANDALLARI !
Bizim zamanımızda; Yıkanan çamaşırlar balkon iplerine asıldığında rüzgardan düşmesinler diye tahta mandallarla tutturulurdu..

Bu tahta mandallar
zaman içinde kırılır veya yayları düşerdi.

Mandallardan yayı
bozulanların tahtaları yakılmaz,

bir kutuya konur, sağlam
yayı olup da tahtası kırılanlarla eşlenirdi..

YER SOFRA BEZLERİ !..
Bizim zamanımızda; İnsanlar yer sofrasında yeyip, çayı hemen sonrasında bağdaş kurarak içerler, yemekten sonra sofra bezi bahçenin alt köşesindeki tavuk kümesine silkelenirdi.

Yazları karpuz kabukları iyice
didiklesinler diye tavuklara verilirdi.

Çay çöpleri belli bir sıra ile çiçeklerin
diplerine, vita tenekelerine dökülürdü.

Öyle de bir gübre olurdu ki.
Çiçekler azar kudururdu.

Bizim zamanımızda;
bir kırıntı ekmeği bile tavuklarına vererek değerlendiren tutumlu insanlar vardı..

Haluk Cangökçe

NECDET TOSUN

Yüz yaşını geride bırakan Yeşilçam’ın görüp görebileceği en şeker, en vazgeçilmez aşçı karakteriydi. Neredeyse 200 kiloydu. Balıkesir Burhaniye’de yaşıyordu. Ortaokulu bitiremeden ekmeğini taştan çıkarmaya başladı; lokantada, leblebicide, terzide çırak olarak çalıştı…

O sırada Burhaniye’de çalışan bir film ekibi onu İstanbul’a davet etti…

1957’de, “Allı Gelin”le sinemaya ilk adımı attı…
Aşçı rollerinde o denli başarılıydı ki, bazen aynı günde üç film setine yetişmek için çırpınıyordu…

18 yıl boyunca, kimilerine göre 400, bazılarına göre 500 filmde oynadı… Farkında olmadan dünya rekoru kırmıştı…

Yürürken göbeği kendisinden önce gidiyor, onun mimiklerine bakan gülme krizine giriyordu…

1960’da sevdiği kadın Sevim Tosun’la dünya evine girdi. Bu aşkın meyveleri, ilk “tosun” Erdal, 1963’te doğdu. İkinci “tosun” Gürdal, dört yıl sonra gözlerini dünyaya açtı. Her iki “Yavru Tosun” dörder kilogram doğmuşlardı. Doğuştan iştahlıydılar, yani, zaten yemek yemeyi çok seven bir aileydi…

Çünkü, Sevim Anne öyle güzel yemekler yapıyordu ki…

Necdet Tosun, çok sempatik bir şişmandı. Hep güler yüzlüydü. Bir setten diğerine koşarken ne yazık ki, para kazanamıyordu…

Akşam eve döndüğünde, cebinde deste deste para yerine bir senet koçanı olurdu… Geleceğe güvenle bakamıyordu…

Çok sevdiği yavruları Erdal ile Güldal’ın sıkıntı çekmesini istemiyordu…

Birkaç yıl üst üste İzmir Fuarı’ndaki Benelüks Aile Gazinosu’nda şov yapıp, hayranlarını mest etti…

Geleceğe güvenle bakmak istiyordu. Çocukları için her şeyi yapmaya hazırdı. Çünkü bağırsaklarından şikayetçiydi…

O’na sanki kötü işaret veriyordu vücudu!
Oysa, Necdet Tosun, o tarihlerde henüz 40’lı yaşlarının ortalarındaydı…

Sonra… Çok acıklı bir şey oldu… O kocaman şahane adam, yeni bir iş için Almanya’dan teklif aldı…

Takvimler 1975 yılının, 27 Nisan’ını gösteriyordu…

Gurbet elde trafik kazası geçirdi. Hastaneye kaldırıldığında ağır yaralıydı. Durumu biraz düzelince İstanbul’a getirildi…

Ne var ki, o kazadan tam 13 gün sonra, 10 Mayıs 1975’te hayatını kaybetti…

Henüz 49’una yeni girmişti. Evlatları Erdal 13, Gürdal ise 8 yaşındaydı…

Tosun Ailesi’nin evi karalara boyandı…
Yüzüne baktığınız anda gülmeye başladığınız Necdet Tosun’u kaybedeli tam 45 yıl oldu…
Hiç unutulmuyor; çünkü her gece en az iki siyah-beyaz filmi TV ekranlarında…

Rolü kısa ama, kalplere girmiş bir kere o tonton aşçı, unutmak mümkün değil…

Ama, ah, şu kader yok mu?
Necdet Tosun, geriye gözü yaşlı bir eş ve henüz çocuk yaşta iki erkek evlat bıraktı… Anne Tosun, iki evladını da iyi yetiştirmeye çalıştı…

Ancaaak… Bakın neler oldu…
Necdet Tosun öksüz bıraktığında, büyük oğlu Erdal ortaokuldaydı. Konservatuvarı bitirdi; babası gibi oyuncu olmak istiyordu. Atıf Yılmaz teklif edince 17 yaşında, “Mine” filminde oynayarak sinemaya başladı…

Sonra İstanbul Devlet Tiyatrosu’na geçti, Uğur Yücel’le “Özel Tiyatro”yu kurdu…

Sonunda, her şeyi bıraktı, Yılmaz Erdoğan’ın BKM Oyuncuları arasına katıldı… “Bir Demet Tiyatro” oyununda, “Eyvah Necdet” karakteriyle büyük alkış topladı… Türkiye onu böyle tanıdı, babası gibi bağrına bastı…

Dört yıl önce, Kasım’ın son günüydü. Sarıyer Büyükdere Caddesi’nde yaşayanlar sabaha karşı büyük bir gürültüyle yataklarından fırladılar! Kontrolden çıkan bir otomobil, Sarıyer’den Levent’e doğru giden Erdal Tosun’un aracına olanca şiddetiyle çarptı. Araçta sıkışan Erdal, oracıkta son nefesini verdi; diğer aracın sürücüsü ise yaralandı… Erdal, o sırada 53 yaşına yeni girmişti…

Tosun Ailesi’nden geriye Sevim Anne ile iki numaralı evlat Gürdal kalmıştı…

Gürdal’ı, genç nesil hatırlar. Babasının genlerini taşıdığı için o da oyuncu olmuştu. Ağabeyi Erdal gibi konservatuvarı bitirdi, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahne tozu yuttu…

Gürdal Tosun, son olarak “Bir Demet Tiyatro” ekibinde görev aldı. Burada canlandırdığı “Bakkal çırağı Tombalak” tiplemesi hiç unutulmadı…

Delikanlılığından beri böbrek yetmezliği çekiyor, bir yandan da aşırı kiloları nedeniyle tedavi görüyordu…

Dört gözle uygun böbrek bekliyordu. Ne yazık ki o böbrek bulunamadı…

Dünya sevimlisi “Tombalak”, İzmir’deki Bozyaka Hastanesi’nde, en verimli çağında, henüz 33 yaşında hayata gözlerini yumdu…

Bir eş, bir baba, iki evlat kaybetmişti Sevim Tosun… Hepsi, son 60 yıl içinde hayatına girmişti. Üçünün de acısını hep içinde sakladı…

Bu yılın Şubat ayında o da çok sevdiği eşinin ve iki erkek evladının yanına kanatlandı. Ne kocasına doyabilmişti, ne de evlatlarına….😥😥

Mehmet Karabel

COVID-19 Tehlikesi!

Sokakta elini kolunu sallaya sallaya virüs salgını yokmuşçasına gezenler var. Özellikle onlar okusun bu yazıyı!
Herkes Entübe olma ile ilgili konuşuyor. Ancak bunun ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan çok insan var.

İnsanlar sanki entübe etmeyi ağzınıza oksijen maskesi takma şeklinde düşünüyor. Oysa bu o kadar basit bir işlem değil.

Havalandırmada entübasyon, COVID-19 için son noktalardan biridir ve genel anestezi altında yapılan bir işlem olup, nefes alma borusuna ağızda gömülü bir tüp ile hareketsiz, genellikle baş aşağı (ventral dekübitus) bir tüp ile 2-3 hafta kalmayı içerir ve bağlı olduğu makinenin ritmik hareketleri ile solunum yaparsınız.

Doğal olarak konuşamaz, yemek yiyemez veya hiçbir şey yapamazsınız.Hissettiğiniz rahatsızlık ve ağrıda cabası! Hastanın yapay bir koma sırasında nefes alması için makineye ihtiyacı olduğu sürece tüpün toleransını sağlamak için sakinleştirici ve ağrı kesicilerin uygulanmasına ihtiyaç duyulur. Yoksa o koskoca boruyu gırtlağınızda tutmak mümkün olmayacaktır.

Genç bir hastada bu “yumuşak tedavinin” 20. gününde kas kütlesi kaybı % 40’tır. Ve bu kas ile güç kayıplarının rehabilitasyonu 6 ila 12 ay arasında olacaktır. Ağız travması ve hatta ses tellerinde oluşabilecek ağrıdan bahsetmeye zaten gerek yok. Sonuçta kocaman bir boru oradan çıkacak.

Bu denli solunum sıkıntısı olan ve entübe olarak izlenen hastalarda ölüm oranı çok yüksektir.(% 90 üstü ölüm oranı). Dikkat etmeden bulaştıracağınız ve hastalanmasına veya ölümüne sebeb olacağınız insanların vebalini alacağınızı,kul hakkına gireceğinizi de unutmayın!!!

Vaka sayıları hızla artıyor…Lütfen maskenizi takın,1.5 metre sosyal mesafeye uyun ve ellerinizi sık olarak en az 20 sn yıkayın…
(Bu vebali kimse almak istemez sanırım)

AH BİR ATAŞ VER

1953 yılında batan Dumlupınar Denizaltısı’nda şehit olan Bafralı Deniz Assubayı Kemal Acun`un yürek yakan hikayesi…

1953 yılında, 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece su üstünden seyreden Dumlupınar denizaltısı saat 02.10 sularında Çanakkale Boğazı Nara Burnu açıklarında Naboland adlı bir İsveç bandıralı yük gemisiyle den izcilik tarihine acı dolu bir sayfa daha ekleyecekti.

Naboland, baş torpido dairesinin sancak tarafından Dumlupınar’a çarpmıştı. Çarpışmanın şiddetiyle Dumlupınar’ın güvertesinde bulunan 8 asker denize düşmüş. Denize düşen 8 askerden ikisi pervaneye takılarak, biride boğularak şehit olmuştu…

Olay yerine ilk olarak Gümrük Motoru yetişmiş. Sağ kalan 5 asker Gümrük Motoru tarafından Çanakkale’ye götürülerek hastaneye yatırılmıştı.

Denizaltı öylesine hızlı batmıştı ki geminin içindeki 81 askerden yalnızca 22’si kıç torpido dairesine sığınabilmişti.

Burada mahsur kalan 22 asker battı şamandırasını, su yüzüne fırlatarak kurtuluş için elinden gelen tek şeyi yapmıştı . Güneşin doğmasıyla birlikte civarda dolaşan balıkçı tekneleri tarafından şamandıra görülecek.ve yetkililere hemen durumun iletilmesiyle Gümrük Motoru derhal şamandıranın yanına gelecekti.

Gümrük Motorunun ikinci çarkçısı Selim Yoludüz, şamandıradaki ahizeyi kaldırarak “Alo” diyerek denizin dibinde kurtarılmayı bekleyen denizcilere seslenmiş ve istediği cevap gelmişti,

Denizaltıdan cevap veren Assubay Selami Özben; elektriğin kesik olduğunu, geminin sancak tarafına 15 derece yatık olduğunu, kıç torpido dairesinde 22 asker olduğunu bildirecekti.

Gümrük motorunun çarkçısı Selim Yoludüz, Kurtaran gemisinin çok yakında geleceğini söylerek denizcilere moral vermiş, dediği gibide

Saat 11.00 sularında Kurtaran olay yerine gelmişti,çalışmalar. 72 saat boyunca durmaksızın sürmüş. Fakat boğazdaki şiddetli akıntı nedeniyle tüm çabalar sonuçsuz kalmıştı. Denizaltı yaklaşık 90 metre deniz tabanına oturmuş denizcilerde bunu basıncı gösteren saate bakarak görmüşlerdi.

Tüm denizciler bilirdi ki bu derinlikten canlı kurtulmak asla mümkün olamazdı. geri dönülmez bir yola girilmiş,denizaltıdaki denizciler için yapacak bir şey kalmamıştı,

22 denizcinin içinde bulunan Bafralı hemşerimiz ve en yakın komşularımız Acun ailesi için zor saatler başlamıştı, o ana kadar oksijenleri bitmesin diye fazla konuşmamaları ve sigara içmemeleri istenen denizcilerin kurtarılma ümidi kalmadığından kurtarma gemisinin üzgün komutanının ağzından şu sözler dökülecekti, artık sigarada içebilirsiniz türküde söyleyebilirsiniz. .

1929 Bafra doğumlu Deniz Assubayı Kemal Acun, Dumlupınar Denizaltısında arkadaşlarıyla birlikte şehit olacak,bu olay bizim çocukluğumuzda bile Bafranın gündeminden hiç düşmeyecekti,

Bundan sonrasını, Şehit Assubay Kemal Acunun kuzeninin torunu Alper Palabıyıktan dinliyoruz. Dedesinin kuzeni Kemal Acun`a hep dedem diyen Alper kardeşimden aile büyüklerinin anlattıkları,

Dedemin şehit olduğu denizaltıyla yapılan konuşmalar canlı bağlantıyla ulusal radyodan verilmiş

denizaltıda sadece isimleri tespit edilemeyen 22 denizcinin bulunduğu açıklanmış. Denizcilerin fazla konuşması zaten az miktardaki oksijenin tüketimini artıracağından mümkün olduğunca az konuşmaları istenmiş

Bu yüzden kimlerin hayatta kaldığı bilinememiş

Bafra`nın büyük bir bölümü evimizin önüne kurulan radyodan haberleri takip etmişler.

Radyo dinleyen ailem ve Bafralılar, seslerden dedemin sesini tanıyıp, buruk bir sevinç yaşamışlar.

Batıkla konuşma bağlantısı kopunca tüm Bafra`yı bir ölüm sessizliği kaplamış…

Sigara nefeslerinden ve çakmak seslerinden başka bir ses duyulmamış…belkide dedem çok sevdiği bafra sigarasını son kez yakarak ölüme giden yolda kendi hayatını bir film gibi izledi ve kendini sonsuzluğa uğurladı,

Dedem ve diğer denizci arkadaşlarından umut kesildikten Sonraki gün gıyabi cenaze töreni düzenlenmiş. ve tüm ülke yasa boğulmuş.

Aile büyüklerimin bana anlattığı rivayete göre denizaltıyla bağlantı tamamen koptuktan ve kurtarılmaları yönünde bir umut kalmadıktan sonra 22 kahraman denizci tekbir getirip vatan sağolsun dedikten sonra birbirlerini vurmuşlar.

Bafra`da doğup büyüyen Assubay Kemal Acun biri kız üç kardeşin en büyüğüydü.

Denizciliği çok seviyordu..

Assubay Kemal Acun, ülkesine çok sevdiği denize ve yuvasını kuracağı biricik aşkına doyamadan şehit olmuştu…

Sevdiği kız acı olaydan sonra İstanbul`a yerleşecek ve anılarıyla yaşayacaktı.

Onlar şahadet şerbetini içerken radyolardan onların adına yakılan bir türkü ülkenin tüm insanlarının yüreklerini dağlıyordu.

AH BİR ATAŞ VER

Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
Sen sallan gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği
Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
Arkadaşlar uykulardan uyansın…

Tüm şehitlerimizin Mekanları Cennet olsun…
(Alıntıdır)

FIKRA ZAMANI

KAYSERİDE POLİS KAYITLARINA GEÇMİŞ BİR OLAY..😊😊😊

Hırsızın biri, bir evinçatısına çıkar ve anten kablosunu keser.
Evin reisi tam televizyona dalmışken yayın kesilince, televizyonunu biraz kurcalar, görüntü gelmeyince de;
“Bozuldu herhalde” diyerek uyumaya geçer.
Ertesi gün adam işe gittikten sonra hırsız kapıyı çalıp adamın karısına;
“Yenge, beni abi gönderdi, televizyon bozuk, alın da bir bakın dedi” der.
Saf kadıncağız nereden bilsin, televizyonu verir tabiki…
Adam işden eve döndüğünde televizyonu yerinde göremeyince, meraklanıp sorar eşine. Kadın durumu anlatınca da şok olur adeta.
Şaşkına dönen çift, nasıl böyle bir oyuna geldiklerine inanamazlar bir türlü…
Aradan birkaç gün geçer…
Aynı çift, balkonda çay keyfi yapmaktadır. Caddeden geçerken sırıta sırıta balkona bakan delikanlıyı gören kadın, heyecanla yerinden fırlar;
“İşte ordaa, televizyonu çalan hırsız buu” diye bağırmaya başlar.
Adam telaşla yerinden fırlar ve hırsızın peşine düşer. Pijamalarıyla ve yalınayak o caddeden bu caddeye koşturur durur…
Beş dakika sonra kapı çalar. Kadın kapıyı açtığında düzgün kıyafetli bir adam önce kendini tanıtır;
“Ben polis memuru Yaşar. Beyiniz az önce yakaladığı bir hırsızı emniyete teslim etti. Fakat pantolonunu ve cüzdanını evde unutmuş, onları almaya geldim.”
Kadın çok sevinir bu duruma ve bir çırpıda koşar getirir pantolonu ve cüzdanı.
Aradan 15 dakika geçer ve adam koşmaktan bitkin düşmüş bir halde eve döner.
Kadının keyfi yerindedir ama… Adam içeri adımını atar atmaz boynuna sarılır:
“Helal olsun sana bey, bu yaşında nasıl da yakaladın o genç adamı, bravo sana.”
Adeta burnundan soluyan adamın şaka kaldıracak hali yoktur:
“Dalgamı geçiyorsun benimle hanım, ne yakalaması? Tazı gibi koşuyo şerefsiz. Don, gömlek rezil etti beni yedi mahalleye.”
Bir anda tüm neşesi kaçar kadının. Kısık bir sesle:
“Eee? O zaman o polis niye öyle dedi?” diye sorar.
“Hangi polis?”
“Pantolonunla cüzdanını almaya gelen polis.”
“Neee? Yoksa onlarıda mı verdin?”

DUÂ EDİN BAŞINIZA GELMESİN
( ALINTIDIR )

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın