AYVA

ŞİMDİ AYVA ZAMANI.

Keos (Kos) Adası’nın en yakışıklı delikanlısıydı, Akontios..
Bekardı..
Genç kızlar peşindeydi..
Ama o aradığı güzeli henüz bulamamıştı..
Artemis şenliklerini izlemek için Delos Adası’na gitti..
Delos, Santorini’nin hemen yanında ilahların yaşadığı bir adaydı..
Tapınakları, heykelleri, tiyatroları vardı..
Genelde zenginler yaşardı..
Akontios Delos’ta güzeller güzeli Kydippe’ye rastladı..
O an vuruldu..
Aşık oldu..
Ama Kydippe Delos’un en soylu ailesinin kızıydı..
Akontios soylu değildi..
Asla Kydippe’yi kendisine vermezlerdi..
Düşündü taşındı, bir hileye başvurdu..
Hem Kydippe’yi, hem Tanrıça Artemis’i kandıracaktı..
Bir ayva aldı, üzerine iri iri yazdı.
“Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios’a varacağım!”

Sonra Kydippe tapınakta dua ederken, ayvayı attı, bağırdı..
“Oku.”
Kydippe ayvayı tuttu..
Antik çağda yazılar yüksek sesle okunurdu..
O da herkesin duyacağı şekilde okudu.
“Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios’a varacağım!”
Bir anlam veremedi..
Ayvadan bir diş aldı, yere attı, sonra tapınaktan ayrıldı..
Ama yemini artık yemin sayılmıştı..
Herkes gibi Tanrıça Artemis de duymuştu.
Ertesi gün Akontios, ailesinden Kydippe’yi istedi..
Vermediler..
Vermemekle kalmayıp Kydippe’yi üç kez zengin insanlarla nişanladılar..
Ama Tanrıça Artemis, üçünde de araya girdi, evliliğe izin vermedi..
Sonunda babası çaresiz Kydippe’yi Akontios’a verdi..
Çünkü Kydippe ayvayı yemişti!.
Akontios’tan başkasına yar olamazdı..

Antik çağdan beri “Ayvayı yemek” deyimi güç durumda kalmak, kötü duruma düşmek anlamında kullanılır..
Bu, binlerce yıllık bir Ege deyimidir.

*. *. *

Datça Pazarı’ndan ayva aldım..
Nefis.
Ekmek ayvası derler ya..
Ondan..
Aydın’dan getirmiş pazarcı..
“Devamı var mı, haftaya da olur mu?” diye sordum.
“Var abi, o kadar çok ki, bu kış ayvayı yedik!” demez mi?.

Anadolu’da ayva bol olursa kışın sert ve uzun olacağına inanılır..
Gerçi istatislikler bunu desteklemese de, köy insanı “ayva-kış ilişkisi”ni böyle yorumlar..
Kasım ayının sonundayız..
Son baharın son demleri artık..
Sonrası kış..
Bakalım, ayvayı yedik mi, yemedik mi?

(Sedat Kaya, Datça)
26 Kasım 2017

İNTİBAH MAYIN GEMİSİ VE HAZİN HİKAYESİ

İntibah Mayın Gemisi ve acı dolu hikayesi…

İntibah Mayın Gemisi 1886 yılında Duncan Company tarafından Glasgow da İngiliz deniz kuvvetleri için inşa edildi. Nisan 1912 tarihinde Osmanlı donanmasına katılmıştır. 1914 yılında Tersane-i Amire tarafından mayın dökücü gemiye dönüştürülerek İntibah adını almıştır…

İntibah Mayın Gemisi Binbaşı Ahmet Halit Bekir komutasında Çanakkale Boğaz Komutanlığı altında görev yaparken Çanakkale Boğaz Savunmasında etkin rol oynamıştır. Çanakkale Boğazına toplamda 5 sıra mayın hattının dökümünü gerçekleştirmiştir. Bu mayın hatları sırasıyla şunlardır;

15 Ağustos 1914 te 3. Mayın Hattı nı teşkil eden 40 mayın
24 Eylül 1914 te 4. Mayın Hattını teşkil eden 29 mayın
1 Ekim 1914 te Anadolu ve Rumeli tabyaları arasına 5. Mayın hattı olarak 29 Mayın
9 Kasım 1914 te 6. Mayın hattını teşkil eden 16 mayın

Toplamda ise 114 mayın ile boğaz savunmasını oluşturan Mayınların dörtte birini tek başına dökmüştür…

Gemi Cumhuriyet donanmamızda da aktif olarak kullanıldıktan sonra 1955 yılında Nusret ile aynı kaderi paylaşıp Ali Rıza ve İbrahim Mete kardeşler tarafından satın alınmıştır. Ardından kostere çevrilen gemi Ararat ismiyle yük taşımacılığında kullanılmaya başlamıştır… Çanakkale gazisi olan gemi 1980 li yıllarda Türkiye-Beyrut arası Koyun taşınımında kullanıldıktan sonra mazisine zerre yakışmayacak bir şekilde 1997 yılında Türkiye den İtalya ya 800 kaçak göçmen taşırken İtalya nın güneyinde karaya oturmuştur…

Size Çanakkale Gazisi bir geminin, Türk milleti’nin bir değerinin tarihin altın sayfalarından yitikliğe giden geçmişini kaleme aldım…

Yorum sizin…

Kaptan Cihat GÜNDOĞDU

MARADONA

Maradona İtalya’nın en yoksul şehri Napoli’yi nasıl değiştirdi?Diego Maradona: Dünya 1984’te değişti. İtalya’da ise 1987’de yeni bir imparatorluk doğdu!Buenos Aires’in gecekondu mahallesinden çıkan bir çocuk 20’li yaşlarına geldiğinde dünyanın en pahalı futbolcusu olmuştu. Hem de İtalya’nın en yoksul şehirlerinden birine transfer olarak! 60 yaşında hayatını kaybeden Diego Maradona, İtalya’nın belki de inancına en bağlı olduğu bu şehirde yaşayanlar tarafından hala ‘Tanrı’ olarak görülüyor. Bu durum da sadece oynadığı futbol ya da kazandırdığı kupalarla açıklanmıyor. O, içinde politikanın da bulunduğu bir isyanın simgesiydi. Napolilerin deyişiyle: “1987’de diğer İtalya yenildi. Yeni bir imparatorluk doğdu”

Takvim yaprakları 10 Mayıs 1987’yi gösterdiğinde İtalyan antropolog Amalia Signorelli şöyle yazmıştı: Dünya değişti… Avrupa’nın en gürültülü, kaosun en bol olduğu şehir terk edildi…Haksız da değildi. O an Napoli’de bulunan bir turist, şehri ‘hayalet şehre’ benzetmişti. Peki herkes neredeydi? Tabii ki Maradona’nın karşılamasında!

Sessizlik bir süre sonra yerini kutlamalara bıraktı. Ama ne kutlama! John Foot’un gözlemlerine göre o anlar, tam olarak Napolitan karakterini yansıtıyordu: İroni, parodi, ürkütücü, müstehcen ve bolca küfür! Şehir mezarlığında bulunan bir duvar yazısı her şeyi özetliyordu: “Çocuklar! Neyi kaçırdığınızı bilmiyorsunuz!”

Napoli’nin ilk şampiyonluğu sadece futbol açısından bir kilometretaşı değildi, aynı zamanda sosyo-politik bir bağlamı da vardı. O dönemde İtalya’da bölgesel ve ayrılıkçı bir politika izleyen Lega Nord partisinin güney karşıtı siyaseti, İtalya’da oldukça kabul görüyordu. Maradonalı Napoli’nin başarısı, bu düzene de bir meydan okumaydı! Napoli’nin verdiği mesaj sadece futbolla sınırlı değildi: “Mayıs 1987’de diğer İtalya yenildi! Yeni bir imparatorluk doğdu!”

Napoli, 1986-87 sezonunda kuruluşundan 61 yıl sonra ilk kez şampiyonluğa ulaşırken mimarı da Diego Armando Maradona oldu. Arjantinli, Platinili Juventus’u, Van Bastenli Milan’ı, Matthauslu Inter’i ve Zicolu Udinese’yi alt etmeyi başardı. Bu hikaye dört yıl daha sürdü…

1988-89 sezonunda Napoli, tarihindeki ilk Avrupa zaferini de Maradona önderliğinde tadıyordu. Hem de Juventus, Bayern Münih ve Stuttgart’ı eleyerek! Bir sezon sonra da Serie A’yı kazanma başarısını tekrarladılar. Hem de futbolda devrim yaratan Arrigo Sacchi’nin Milan’ına rağmen! Sacchi’nin herkesi şaşkına çeviren meşhur ‘ofsayt taktiği’ bile Arjantinli’yi durduramadı!

Maradona ‘histerisi’ne kapılarak Napoli’nin kazandığı şampiyonluklarda diğer yıldızları unutmak kolaydır. 1986-87 sezonunda savunmada Giuseppe Bruscolotti, Moreno Ferrario, Alessandro Renica ve Ciro Ferrera, orta sahada ise Fernando De Napoli ve Salvatore Bagni ikilisiyle birlikte harika bir takıma dönüştüler.

Napoli’nin ilk şampiyonluğunda Ottavio Bianchi, ikincisinde ise Alberto Bigon’un önderliğinde toplanan bu futbolcular, bir şehre unutamayacakları yıllar yaşattı. Ama tüm bunlara rağmen bu takım, Maradona’nın takımıydı! Belki de sorun buydu… Arjantinlinin kişisel hayatı çalkantıya girdiğinde düşüş de başladı…

Dönemin ünlü gazetecilerinden Gianni Brera, Maradona’yı tasvir etmek için ‘İlahi kürtaj’ ifadesini kullansa da Napolililer için Arjantinli, Tanrı’dan farksızdı. Şehrin en yerinde motifleri bulunan Aziz San Gennaro’nun kollarında olduğu grafitiler bile yapıldı! Ama Napolililer bir şeyi unutuyordu: Maradona, insandı.

Birçok zararlı alışkanlığı, hatta uyuşturucu bağımlılığı vardı. Napoli’nin organize suç çetesi Camorra ile olan bağlantıları da eleştirilir hale gelmişti. Napoli bunları hasır altı etmek istese de çok başarılı olamadı. 1991 yılında Maradona, Bari maçının ardından teste girdiğinde kokain kullandığı ortaya çıktı ve 15 ay men cezası aldı. Ardından İspanya ve Arjantin’e dönüş maceraları başladı ancak onlar ayrı bir hikaye…

Şubat 2013’te bir adam bir balkonda aşağıda kendisine ‘tapan’ insanlara bakıyordu. Gülümsedi, el salladı ve aşağıdan yükselen tutku dolu havayı soludu. Bu, Vatikan’da cemaatine seslenen Papa değildi. Vatikan’dan 200 kilometre uzaklıktaki Napoli’de bulunan Royal Continental otelindeki Maradona’ydı!

Giuseppe Garibaldi, İtalya’yı 1861’de politik olarak birleştirmiş olsa da aradan geçen 159 yılda kültürel birleşmenin halen gerçekleştirilemediği düşünülüyor. Kuzeyde Milano, Torino ve Cenova’nın ticaret ve sanayi merkezleriyle İtalya’yı taşıdığı, güneyin ise yolsuzluk, suç ve işsizlikle onları geri çektiği görüşü benimseniyor.

Maradona’nın geldiği 1984 yılına kadar İtalya anakarasında bulunan hiçbir güney kulübü, şampiyonluğa ulaşamamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ise Milan, Torino ve Genoa’dan çıkan kulüpler, 39 şampiyonluğun 33’ünü elde etmişti. Güneydeki en büyük kulüp olan Napoli’nin ise sadece İtalyanların verdiği adla ‘çakma’ İtalya Kupası vardı.

Buenos Aires’teki yoksul bir ailede doğan Diego Maradona, başkentin banliyölerinden olan Villa Fiorito’da gecekonduda büyüdü. Anne, baba ve dört kardeşiyle küçücük bir eve sıkışmışlardı. Bu ailenin kaderi, Maradona’nın mucizevii yeteneklerine bağlıydı.

1984 yılında İtalya’nın ‘fakir’ kulübü, tarihin en yüksek bonservis bedelini ödeyerek suyun akışını değiştirmeyi amaçladı. Başarılı da oldu. 2013’te Maradona balkondan sevenlerini selamlarken uyuşturucu bağımlılığı ya da vergi kaçakçılığı gibi şeyler, hiçbir Napolilinin kafasında zerre kadar yer etmiyordu.

1980’deki yerel seçimlerde oy pusulalarına ‘Viva Maradona’ yazıldı, saçından bir parça yerel bir tapınakta güvenli şekilde korunuyor, yüzü Napoli’deki duvarların birçoğunu hala süslüyor. İşler o duruma gelmişti ki 1990 Dünya Kupası’nda ev sahibi İtalya ile yarı finalde, Napoli’de karşılaşan Arjantin deplasmanda değil kendi evindeydi! Çünkü stadı dolduran Napolililer, İtalya’yı değil, Arjantin’i destekliyordu!

Maradona bugüne kadar bile Napoli’yi ikinci evi olarak gördü ve “Onlar benim insanlarım ve her zaman kalbimde olacaklar” dedi. Bugün Napoli’de doğan ve Maradona’yı hiç canlı seyredememiş bir çocuk bile onu ‘ilah’ olarak benimsiyor. 25.11.2020 –
Çağatay Çelik

UFAK TEFEK GENÇ BİR ÖĞRETMEN

BİLİYOR MUYDUNUZ?
Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkum kadınlara akşam
dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız
girdi.

  • Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim, dedi.
    Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son
    derece de hassas bir insana benziyordu.
    Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey
    değildi… Lakin düşüncesini belli etmedi.
  • Peki, hoca hanım, dedi. Bu işle meşgul olacağım.
    İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki
    akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor,
    süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı
    adımlarla evine koşuyordu.
    Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.
    O, kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya
    başlamışlardı.
    Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.
    Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir
    suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.
    Hakkındaki suçlama: Misyonerlik…
    Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.
    Neler de neler yapmamıştı ki:
    Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar,
    çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.
    Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi….?
    İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Ankara’ya kadar intikal etmiş ve onca
    mühim işi arasında Atatürk meseleyi merak etmişti.
  • Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz, dedi.
    Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen Sıdıka
    Avar’ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk’ün karşısına çıktığı vakit bir
    yaprak gibi titriyordu.
    Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.
  • Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?” diye sordu.
    Avar şaşırmıştı. Yavaşça,
  • Efendim, ben öğretmen Avar, diye fısıldadı.
    Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle
    şunları söyledi:
  • Hayır. Sen misyoner Avar’sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım.
    Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:
    “Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla
    kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu’ya gidecekti.
    Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile
    toplayacaktı….Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar
    birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti.”
    Sözlerinin sonunda:
  • Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.
    Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde Atatürk’ün yanından çıktı.
    İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür. Şimdi; Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder.
    Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
    O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.
    Avar, Doğu’da gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
  • Kızımı da götür, Avar…! diye atın üzengisine yapışıyorlar.
    Şehre, Avar’ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.
    Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm
    Hikmet Feridun Es
    Hayat Dergisi 1957
    Sıdıka Avar; gazeteci Banu Avar’ın annesidir. Duygu dyg.

LORDUM, O ADAM YENİ BİR DEVLET KURUYOR “

Koşarak geldi ve dedi ki: “Lordum, o adam yarın yeni bir devlet kuruyor”

Lord dedi ki:
Kursun, Osmanlıyı yıktığımız gibi, onu da yakın zamanda yıkarız, Osmanlıyı yıkmak uzun sürdü, ama bunları daha kısa sürede yıkarız, çünkü Osmanlıya soktuğumuz fitne hâlâ onların içinde.

-Lordum, ama bu adam çok zeki ve çok güçlü.

-Zeki olmak, güçlü olmak tek başına bir işe yaramaz.

-Lordum, o gücünü etrafına hissettiriyor.

-Güçlülük, birlik, beraberlikle olur, onlar birbirlerine girecekler, onun kurduğu mecliste onlarca bizim amaçlarımıza hizmet edenler var, bazıları zaten bizim adamımız, bazıları da farkında olmasalar bile, söylemleri ve yaptıkları ile bizim amaçlarımıza hizmet ediyorlar.

-Lordum, onların ülkelerinden çok zeki çocuklar ortaya çıkıyor, bu zeki çocuklar, o adamın yolunu takip ederlerse, o ülkeyi Dünya’da hiçbir ülke tutamaz.

-Elbette biliyoruz, o topraklar Dünya’nın en değerli toprakları, o ülkede çıkan ekinler, üzümler, zeytinler, incirler, kayısılar, şeftaliler, armutlar, ahlatlar, alıçlar, haşhaşlar, her türlü meyve sebzeler, çocukların beyinlerini nasıl çalıştırdığını biliyoruz, orada yaşanan dört mevsim, Dünya’da başka bir yerde kolay kolay yaşanmıyor. Suyu, havası, toprağı, güneşi, ülkenin insanlarının çok zeki olmasını sağlıyor.

-Lordum, peki bunlara nasıl engel olacağız?

-Sen merak etme, planlar hazır, ana plan o ülkeyi ele geçirmek, gücünü kırmak, Osmanlı’ya soktuğumuz fitneye devam etmek.

  • Bunlar nasıl olacak Lordum.
  • Planlara devam ederek olacak. Bak haritaları bile ona göre yaptık, onların diğer Türk Devletleri ile bağlarını kopardık.

Onların içine din fitnesi, mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik fitnesi, alevilik, sunnilik fitnesi, ırkçılık fitnesi, sağcılık solculuk fitnesi, o partiden bu partiden deme fitnesi, soktuk.

Bunlar daha da alevlenecek, cemaat ve tarikatları kuran ve onları ayrı ayrı destekleyen zaten bizim atalarımız.
Her cemaat tarikatın içinde onlarca adamımız var, onları yönlendiren zaten biziz, onlar “senden benden, senden değil benden değil” kavgasıyla, ayrımcılık yaparak ülkenin yıkılmasında en büyük etken olacak.

-Peki Lordum, Atatürk’ü destekleyenlere nasıl engel olacaksınız, gelecek nesillerin onunla ilgili sevgileri, onu örnek almaları ne olacak?

  • Atatürk’ü dinsiz, kâfir, deccal olarak göstereceğiz.
  • Ama Lordum, o dama çok zeki, o adamın dinin gerçeğini bilmemesi mümkün değil.

-Bilse ne olacak, önemli olan Halk’ın neye inandığı, Halk’a ne empoze edildiği.
O adamı, bazı hocaların kitaplarında, sohbetlerinde dinsiz, kâfir, deccal ilan ettirerek, Halk’ın kafasına fitnelik sokmaya devam edeceğiz.

Cemaat tarikatlarda her sohbette, Atatürk’ten bahsederek onun dinsiz, deccal olduğunu akıllara kazıyacağız.

Zaten bir ülkeyi yıkmak istiyorsan önce vatanseverlerini yok edeceksin, birbirine sokacaksın, içlere ayrımcılık, kin nefret sokacaksın, biz de onu yapacağız, vatanseverleri küçük düşüreceğiz, Halk’ın gözünde dinsiz gibi göstereceğiz.

Hatta kendini aydın zanneden birçok kimseyi de televizyonlara çıkararak, Atatürk’e “o dine inanmıyordu, o ateistti” diye beyanlar verdireceğiz.

  • Peki Lordum, yetişen zeki çocuklar ne olacak?

-Sen hiç merak etme, o da tamam, o zeki çocukları önce kendi kurduğumuz okullara, aileleri ikna ederek alacağız, sonra da onları kendi ülkelerimizin üniversitelerine alıp, kendi ülkemizin çıkarlarına hizmet ettireceğiz.

  • Ama Lordum, bunu anlayanlar gelmezler ki!
  • Onların bazılarına; ilimden, eşitlikten, adaletten, insanı değerlerden, özgürlükten bahsederek ikna edeceğiz.
    Bazılarını da dinden, Allah’tan, kitaptan bahsederek ikna edeceğiz, onlarda bunlara inanacak, gelecek ve çıkarlarımıza hizmet edecekler.
  • Peki, ikna edemedikleriniz ne olacak Lordum?

-İkna edememek diye bir şey yok, cemaatler tarikatlar ne güne duruyor, o çocuklar; din denerek Allah denerek, kitap denerek, cemaatlerin tarikatların eline düşürülecek ve yine bize hizmet edecekler.

-Peki Lordum, basın, televizyonlar, siyasi alan, üniversiteler, nasıl kontrol edilecek?

  • Sen hiç merak etme, Dünya’da Türkler kadar birbiriyle kavga eden ikinci bir millet yoktur, bak tarihte birbirleriyle kavga ederek, nice kurdukları devletleri yıktılar.

Basını, televizyonları zaten bir kontrol ediyoruz, her gün orada tartışmalar yaptırarak, ülke insanının içine kin aşılamaya, ayrımcılık aşılamaya devam edeceğiz.

Siyasilerin içine adamlarımız koyarak, onları her gün Halk’ın gözü önünde birbirine saldırtacağız, ayrımcılığı işleyip, Halk’ın içine kin nefreti sokmaya devam edeceğiz, her partide her zaman adamlarımız olacak. Devleti yıkıncaya kadar devam edeceğiz.

Üniversiteleri zaten biz kurduk, istediğimiz gibi yapılanmaya devam edeceğiz, bize uyanları, makamlara şöhretlere getirerek besleyeceğiz, uymayanları pasifize edeceğiz.

Evet, plan büyüktür ve oynanıyordu, plan ince ince ortaya konuyordu.

Halk, her gün televizyonlarda tartışmaları izleyerek taraf oluyordu.

Hatta televizyonlarda, 3 kişi bir tarafta, 3 kişi karşı tarafta olarak görsel ayrımcılık beyinlere kazınıyordu.

Sonra sözsel ayrımcılık, beyinlere ekilerek ayrıştırmalar devam ediyordu, hele tartışmaların dozu artırılarak, kin ve nefret iyice alevlendiriyordu.

Plan büyüktü, siyasiler her gün televizyonlarda birbirine girerek, Halk’ın içine, iyice ayrıştırma enjekte ediliyordu, kahvelerde Halk birbirine giriyordu.

Üniversitelerde hocalar birlik olamıyor, içlerde kıskançlık oluşturuluyordu.
Zeki vatanperver çocukların hızla önü kesiliyordu.
Üniversiteler, hızla cemaatlerin eline geçiyor, onlar da kendi taraftarlarını hızla kadrolaştırıyordu.

Evet, plan büyüktü ve ince ince ortaya konuyordu.

Lâkin bir damar vardı, bir türlü ona engel olunamıyordu.

Bir damar vardı, Atatürk’ün işaret ettiği “damarlarındaki asîl kan” işte bu bir türlü ele geçirilemiyordu.

Onlar planlarına devam ediyorlardı, bizi zayıf bırakmaya, saldırmaya devam ediyorlardı.
Biz de onların tuzaklarına düşüyor ve birbirimize saldırmaya devam ediyoruz.

Atatürk cumhuriyeti kurdu, kurduğu gibi duruyor.
Cumhuriyeti kurduk diye avunuyoruz, ama övünemiyoruz.

Zeki çocuklarımız, yabancı ülkelerin üniversitelerine hocalık yapıyor, onların çocuklarını yetiştiriyor.

Binlerce gencimiz yurtdışında, o zeki çocuklar onların çıkarlarına hizmet ediyor.

Atatürk; “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” dedi.

Ama Türk çocuğu zekiliğini yurt dışında, yabancılara hizmet ederek gösteriyor.

Türk çocuğu çalışkanlığını, cemaat tarikatında peşinde koşarak eriyip bitiriyor, birbirine saldırarak harcıyor.

Sadece Amerika’da Üniversitelerde, 10 binin üzerinde Türk çocuğu var.

Düşünün bir kez, 10 binin üzerinde zeki çocuğumuz, onlara hizmet veriyor, onların kalkınmasında rol oynuyor.

Bu çocuklar ülkemize gelmeye kalktığında, ama içerden ama dışarıdan ne oyunlarla geri gönderiliyor.

Hep, Cumhuriyeti kurmakla avunduk durduk.

Ama bir türlü Cumhuriyetimizle övünemedik, gurur duymadık.

Ekonomik olarak kalkınamadık, ülkemizin insanlarından gelecek kaygısını silemedik.
Ülkemizin topraktan çıkan değerlerini, layıkıyla dünyaya pazarlayamadık.

Bir ülkenin ekonomik olarak kalkınmışlığı parasının değeri ile belli olur.
8.000.000, evet bu 8 milyon nedir? Lütfen düşünün.
Onların 1 tanesi, bizim 8 milyonumuz.

Yani onlar 1 dolar, 1 Euro veriyor, siz 8 milyon adet 1 tl veriyorsun. (6 sıfır atılmadan önce).

Dünyada, ekonomik alanda bizim paramızdan daha değersiz bir para yok.

Paranızın değeri, ülkenizin kalkınmışlığı ile ilgilidir.

Her yıl, Cumhuriyeti kurduk diye avunup duruyoruz.
Peki;
Yaşatabiliyoruz mu?
Geliştirebiliyoruz mu?
Kalkındırabiliyoruz mu?

Doğan Cumhuriyeti, her gün biraz daha öldürüyoruz.

Atatürk onu kurdu, ama biz her gün biraz daha öldürüyoruz.

Bir Atatürk ortaya çıktı, ama hiç birimiz Atatürk olamadık.

Cumhuriyeti kurmakla avunduk, ama onu yüceltmekle övünemedik.

Ülkemizin her çocuğunun yüksek bir potansiyeli var, onlar zeki, çalışkan, üretken, bir potansiyelle doğuyor.

Yine de karamsarlık yok, umutsuzluk yok.

Birlik olduğumuz an, fazla değil 10 yılda dünyanın en kalkınmış devleti oluruz.

Çünkü ülkemiz, yer altı, yerüstü kaynakları ile buna müsait.

Bizler, Özbekistan Buhara’da, Horosan’da doğan; İbn-i Sina’ların, Biruni’lerin, Harezmi’lerin, Cabir Bin Hayyam’ların, Ebu Bekir El Razi’lerin, El Kindi’lerin, Farabi’lerin damarından geliyoruz.

Ülkemizin her çocuğunun damarında, bilim damarı, zekilik damarı her zaman var.

Yeter ki uyanık olalım, yerer ki bize kurulan tuzakları görelim.

Birliğimiz beraberliğimiz, geleceğimiz için el ele verelim.

Atatürk’le avunmayalım, her birimiz Atatürk olalım.

İsmail Dinçer

DEPREMDE NASIL DAVRANMALIYIZ?

Ülkemiz deprem kuşağında bulunmaktadır. Geçmişte bir çok deprem yaşadığımız gibi ilerleyen zaman diliminde de yaşayacağız.Depremle yaşamaya alışmalı ve korunma yollarını öğrenmeliyiz.
Bu bilgiler hepimiz için faydalı olacaktır.

DEPREMDE NEREDE DURMALI?

Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.

875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket ‘azaltma’ uzmanıydım. 1985’ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.

1996’da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket ‘çömel ve korun’ metodunu uygularken, 10 maket ‘hayat üçgeni’ metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film ‘çömelip korunan/saklanan’ kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.

Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye’de ve Avrupa’nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika’da RealTV programında izlendi.

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu ‘ayıptı, gereksizdi’ ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim ‘hayat üçgeni’ dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.

Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.

Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:

‘Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan ‘hayat üçgeni’ içinde hayatta kaldım.
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım ‘çömel ve korun’ örnekleridir.

DOUG COPP’UN ÖNERİLERİ ;

1) ‘Binalar çökerken basitçe ‘çömelen ve korunan’ kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

2) Kediler, köpekler ve bebekler’in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür…Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir ‘frekans aralığına’ sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.

Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.

10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur. Dipçe: Neden Deprem düdüğü.

İnsan birkaç saat bile bağıramaz çünkü sesi kısılır. bağırsa bile iş makinelerinin sesi insan sesini bastırır. Oysa düdükle günlerce ses çıkartabilirsiniz.
Alıntı

GEÇMİŞ OLSUN GÜZEL İZMİR

İzmir’li dostlarımıza ve halkımıza geçmiş olsun.Yaralılara acil şifalar, mevtalara rahmet dilerim.
99 Gölcük depremini ve depremin acılarını yaşamış görmüş biri olarak dua ediyorum, Rabbim milletimize acılar yaşatmasın, böyle zamanlar birlik beraberlik ve kenetlenme zamanıdır. Yaraları sarma ve acılara ortak olma zamanıdır.
İzmir yıllarca görev yaptığım, ikamet ettiğim kalbimizde ve gönlümüzde ayrı bir yeri olan güzel şehrimiz.
Bütün kuşlar İzmir’e uçsun, bütün eller izmir için açılsın, bütün dualar İzmir için edilsin.Enkazda kalan varsa tez zaman da kurtarılsın.
Kalbi üzüntümü ve dualarımızla İzmirli kardeşlerimizin yanındayız.

AFRO TÜRK

1880’li yıllar… Kenya’nın Kikuyu kabilesine mensup yerliler, çamaşır yıkamak için, köylerine yürüme mesafesindeki Hint Okyanusu’nun sahiline inmişlerdi. Gözalabildiğine uzanan kumsal, Avrupalı denizciler arasında “köle kıyısı” olarak tanınıyordu.
*
Korsanların saldırısına uğradılar. Kaçmaya çalışırken öldürülenler oldu. Zincire vuruldular, zorla gemiye bindirildiler, kamçılana kamçılana ambara indirildiler. Kadın, erkek, çocuk, 100 kadar talihsiz vardı. İbrahim onlardan biriydi. Eşi ve henüz iki yaşındaki oğlu Ahmet’le birlikte yakalanmıştı.
*
Köle olarak satılmak üzere meçhule doğru yola çıktılar. Kaç gün, kaç gece gittiklerini bilmiyorlardı, sadece su ve kuru ekmek veriliyordu, karanlık, küf ve idrar kokulu ambarda, ayaklarında pranga, birbirlerine sarılarak hayatta kalmaya gayret ediyorlardı.
*
Girit’e vardılar. Her şeye rağmen, diğerlerine göre şanslı sayılırlardı, çünkü ayırmadılar, ailece sattılar. Resmo’da çiftlik sahibi olan, zengin bir Osmanlı ailesinin malı olmuşlardı. Yıllarca çok kötü şartlarda yaşadılar, en pis, en ağır işlerde boğaz tokluğuna kölelik ettiler.
*
İbrahim 20 yıl kadar dayanabildi, yorgun ve kırgın kalbi durdu, rahmetli oldu. Ahmet büyümüştü, bir başka köle kızcağızla evlendirdiler.
*
Takvimler 1908’i gösterirken, Yunanistan Girit’i ilhak etti, çarşı karıştı. Resmo’daki Kandiye’deki çiftlik sahipleri, kölelerini ufak ufak elden çıkarmaya, İstanbul’a satmaya başladılar. Ahmet hariç… Sahipleri son ana kadar ondan vazgeçmedi.
*
1923… Ahmet’in kızı oldu. Henüz kırkı çıkmamış, adı konmamışken, Lozan antlaşması gereğince mübadele başladı, ailesiyle gemiye bindi, Girit’teki Türklerle beraber anavatana geçti, Ayvalık’a ayak bastı.
*
Osmanlı kölesi Ahmet… Atatürk Cumhuriyeti’nde eşit yurttaş oldu.
*
En ufak bir ayrım yapmayan genç Türkiye Cumhuriyeti, sadece bağrına basmakla kalmadı, Ayvalık’ta başını sokabileceği bir ev, geçinebilmesi için zeytin ağaçları da verdi.
*
Özgür insan Ahmet… Mustafa Kemal’e hissettiği sevgiyi, çocuğuna yansıttı, kırk günlük bebiş kızına “Kemale” adını verdi.
*
Yıllar yılları kovaladı… Yoksulluk nedeniyle ilkokulu yarıda bırakan Kemale, aile bütçesine katkı için terzinin yanında çalışmaya başladı, meslek edindi. Büyüdü serpildi, mahallenin delikanlısı Mehmet’e gönlünü kaptırdı. Mehmet de Resmo doğumlu, mübadil bir ailenin çocuğuydu. Kemale siyahken, Mehmet sarışın, mavi gözlüydü. Önceleri konu komşuyu boşver, kendi aileleri için bile yadırgatıcı bulundu ama, aşk kardeşim, önünde durabilmek mümkün mü, üç gün üç gece düğünle evlendiler. Boy boy, dokuz çocukları oldu.
*
1953… Kemale dört kızdan sonra beşinci çocuğunu dünyaya getirdi, erkekti, gene Mustafa Kemal’den yola çıkarak, Mustafa adını verdiler. Minik Mustafa, sarışın babasına değil, annesine çekmişti, dedesi Ahmet’in adeta genetik kopyasıydı, siyahtı.
*
Sokakta arkadaşlarıyla oynarken, kimse ona sen farklısın demiyordu ama, o farkındaydı. Merak etmeye, annesine, ninesine sormaya başladı. Arkadaşlarım, babam, herkes beyazken, ben, kardeşlerim, annem niye siyah? Bu soruyu ne zaman sorsa, büyüklerinin gözleri kederle dolar, cevap vermezler, geçiştirirlerdi.
*
İzmir’e taşındılar. İlkokulu bitirdi, ailenin maddi sıkıntıları nedeniyle devam edemedi, çalışmak zorundaydı, torna tesviye atölyesinde işe girdi. Kitap okumaya inanılmaz meraklıydı, kendi kendisini yetiştirdi. Askerlikten sonra, Halkevleri Derneği’nin aktif üyelerinden biri oldu.
*
1978… Karabağlar Halkevleri, silahlı sağcı bir grup tarafından basıldı, Mustafa sağ bacağından ve sağ kolundan vuruldu. Ameliyat üstüne ameliyat, ölümden döndü ama, sağ kolu bir daha asla eskisi gibi çalışamadı. Meslek değiştirmek zorunda kaldı, mermer ustası oldu. 12 Eylül darbesinde tutuklandı, suç muç yoktu ama, bir sene yatırıldı.
*
Hapisten çıktıktan sonra kaleme sarıldı. Hayatını yazmaya karar vermişti. Kendi kendine yönelttiği ilk soru, çocukluğunun sorusuydu: Ben kimim?
*
Ve, makarayı geriye sara sara, yukarda kabaca özetlediğim, aile ağacının köklerini ortaya çıkardı.
*
Oturdu, ilk kitabını yazdı:
“Arap Kızı Kemale…”
Annesinin öyküsünü anlattı.
Sonra ikinci kitabı “Köle – Kenya, Girit, İstanbul Kıyısından İnsan Biyografileri”ni yazdı. Bu kitap, Fransızca’ya çevrildi.
Ardından, tüm aile öyküsünü içeren belgesel yapıldı, tarihimizdeki kölelik sistemini anlatan ilk belgeseldi, TRT’nin yanısıra, Fransa’da İngiltere’de ABD’de Kanada’da yayınlandı. Belgeselin adını bizzat Mustafa koydu: “Arap Kızı Camdan Bakıyor!”
*
Ve Mustafa, yine tarihimizde ilk kez “Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği”ni kurdu. 2006 yılında derneğin açılış törenine, UNESCO Köle Yolu Projesi Başkanı bile katıldı. Kıt kanaat imkanlarla faaliyet gösteren bu derneğin çatısı altında mucizevi işler başardı, İzmir’deki konferanslara dünya çapında biliminsanları katıldı, Türkiye farkında bile değildi ama, “Afro Türk” kavramını dünyaya tanıttı.
*
Geçen sene… Hayatının en büyük ideallerinden birini gerçekleştirdi, İzmir’de Dana Bayramı’nın kutlanmasını sağladı. (Dana Bayramı, dini değildir, kültüreldir, Afrika geleneğidir, kabilenin ileri gelenleri ortaklaşa dana alır, mayısın ilk haftasında kurban edilir.) Afro Türk Derneği’nin Konak belediyesiyle gerçekleştirdiği Dana Bayramı Festivali’nde, Alsancak sokaklarında bir hafta boyunca Afrika rüzgarı esti, Afrika kostümleri, maskeleri, müzikleri ve danslarıyla kortejler yapıldı. Hayvan haklarına saygı gereği, dana kurban edilmedi, hatta kortejde bile gerçek dana yerine, dana maketi kullanıldı. Piknik yapıldı. Paneller yapıldı. Türkiye’nin gene haberi bile yoktu ama… Kanada’dan İsrail’den, kölelik kavramı üzerine dünya otoritesi kabul edilen biliminsanları konuşmacı olarak katıldı.
*
Şahsi çabalarıyla, adeta tek başına mücadele ederek bu rengarenk bayramın kutlanmasını sağlayan Mustafa, hayatının en mutlu günlerinden birini yaşadı.
*
Oysa, ağır hastaydı. Dana Bayramı boyunca yüzündeki tebessüm asla eksik olmadı, kimseye belli etmedi ama, amansız hastalığın neredeyse son evresindeydi. Son nefesine kadar çalıştı, didindi, çırpındı, Afro Türk kültürünün tanınmasına katkı sağladı.
*
Ve maalesef, hafta başında kaybettik Mustafa’yı… Varyant’taki Fatih camisinde kılınan cenaze namazı sonrasında, Paşaköprüsü’nde toprağa verildi. Sessiz sedasız. Türkiye’nin ruhu bile duymadı.
*
*
Duymak istersiniz diye yazıyorum.
Türkiye çok değerli bir evladını kaybetti.
Mustafa Olpak…
Siyahtı, memleketin yüz ak’ıydı.

YILMAZ ÖZDİL

PARTİ PEHLİVANSÖZÜM SÖZ OLSUN

Bir gözünü savaşın son günlerine doğru kaybetmişti ama silahını bırakmayarak savaşa devam etmiş 9 Eylül 1922 günü sabaha karşı çoğunlukla Rum çetelerinin mesken tuttuğu Bornova’yı basmıştı…

Aslında kayıt dışı bir tarzda İzmir’e ilk giren Kuvayı Milliye müfreze komutanıdır düzenli ordudan önce Bornova üzerinden İzmir’e girmişti…

Çeteci Rumlar,Türk askerinin eline düşmekten korkmam , Parti Pehlivan’ın eline düşmekten korkarım demişlerdi.
Parti Pehlivan Manisa mahpushanesinde baş gardiyandı.O zamanlarda baş pehlivanları baş gardiyan yapıyorlardı…

İzmir işgal edilmiş , Manisa valisi köpek Hüsnüyadis tebdili kıyafetle sabah erkenden trenle İzmir’e giderek İzmir’deki Yunan işgal güçleri karargahına bağlılığını bildirerek Yunan işgal güçlerini Manisa’ya da davet etmişti..

Manisa valisi köpek Hüsnüyadis’in Manisa’yı hiç kurşun atmadan işgal güçlerine teslim edeceğini öğrendiği günün akşamı Parti Pehlivan mesaisi bittiği gibi yakınındaki Çaybaşı kahvelerine çıkar…

Halkın nabzını yoklayan bir davranışla :

— Ey millet,Yunan İzmir’e çıkmış, Menemen’in yolunu tutmuş bile, çok katliam yapmışlar Manisa’ya da gelirse ne yapmalıyız diye sorar…

Millet domino taşı oynamaktan kafasını çevirip hiç ilgilenmemiştir…

Kimse oralı olmamıştır,

Bunun üzerine Parti pehlivan’ın kafasının tası atmış ,sandalyenin üzerine çıkarak sert konuşur :

— Ey millet, Yunan buralara da gelirse ister misiniz ay yıldızlı bayrağımızın yerine bir Yunan paçavrası dalgalansın ?

Parti pehlivanın korkusundan kahvedekiler dama domino oyununu bırakırlar, sonradan Menemen isyanında Kubilay’ın kafasını kesen derviş memed yılışarak seslenir :

— Yahu Pehlivan ağa amma da üzülmüşsün bayrak dediğin nedir ki ,ikisi de bez parçası…

Bunlardan bir halt olamayacağını anlayan Parti Pehlivan evine gitmekten vazgeçmiş, görev yaptığı mahpushaneye geri dönerek, nöbeti ben devraldım arkadaşlar der nöbetçileri evlerine gönderir..

Gecenin tam ortasında, ağır cezalık ve idamlık mahkumları kendi odasında kahve içmeye çağırarak durumun vehametini anlatır…

14 idamlık ve mübbet hapis cezası almış mahkumun önüne Kur’an’ı koyarak,
bu gece hepinizi cezaevinden kaçıracağım,
ama bir şartla…

Çaybaşı çukuruna 15 at getirdim…

Vatanımızı kurtararak İzmir’e tekrar girinceye kadar savaşacağınıza Kur’an’a el basarak yemin edin.

Yemin ederler …

Bir de söz verir Parti Pehlivan :

— “Kurtuluş gününde İzmir Pasaport iskelesindeki Rum’un kahvesinde nargile içeceğiz” der.

Mahkumların 14’ü de Kur’an’a el basarak yemin ettikten sonra,Ulusdağ’ında savaşmak üzere onları arka kapıdan kaçırır…

İŞTE BU RESİMDE, 9 EYLÜL KURTULUŞ GÜNÜNDEKİ NARGİLE KEYFİNİN HİKAYESİ BUDUR…

Mahkumlara ne oldu diye sormuyor musunuz ?

14 mahkumun tamamı da sözünü tutmuş , kurtuluşa kadar savaşmışlar .

9 mahkum savaşırken ULUSDAĞI’NDA şehit olmuş ,9 eylül günü 5 mahkum Parti pehlivanla birlikte İzmir’e girerek kurtuluşu görmüşlerdi…

1941 yılında Hakka yürümüştür. Maalesef ki hiçbir yerde ismi yaşatılmamış ve unutulmuştur. Alıntı

ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU

Bundan 101 yıl önce Ankaralıların “Kızılca Gün” olarak tanımladıkları 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya geldi.

Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geldiği gün Türk milletinin de kaderinin değiştiği gündür.

Ulu Önder, Heyeti Temsiliye üyeleriyle Sivas’ta 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan başlattıkları ve Milli Mücadelenin yol haritasını çizen yolculuğunu Ankara’da Dikmen sırtlarında tamamladı.

Ankaralılar, Mustafa Kemal Atatürk’le Dikmen sırtlarında buluştular ve “zahmet ettiniz, neden geldiniz?” diyen Ulu Önder’e “uğrunda ölmeye, millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik paşam!” diye söz verdiler. Ankaralılar verdikleri sözü tuttular; Anadolu’nun bağımsızlığına olan inançlarını hiç yitirmediler.

Milli Mücadele’nin merkezi olan Ankara, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de başkenti olacaktı. Ve Mustafa Kemal Atatürk bunu şöyle anlatacaktı: “Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim.”

Ankara sadece bir il, bir bölge, bir başkent değildir; Ankara, Cumhuriyet’in sembolü ve demokratik ve aydınlık Türkiye’nin teminatıdır. Ankaralılar 101 yıl önce verdikleri sözü halen tutmaktadırlar ve Milli Mücadele ruhunu korumaktadırlar. Ulu Önder’de Ankara ve Ankaralılara minnetini, “Ankara’nın ve Ankaralıların benim gönlümde bambaşka bir yeri vardır” diyerek göstermiştir. — Ankara’da.

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARI“YİRİK FATMA HANIM”

Gaziantep’te Fransız’larla savaş 1 Nisan 1920 – 8 Şubat 1921 arasında sürmüş, 25 Aralık 1921’de düşmandan temizlenmiştir. Antep’in henüz bütünüyle kuşatılmadığı sıralarda, düşmanın Norman Nakliye Kolu’nun hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan çete teşkilatına Şereküstü Mahallesi’nden Yirik Fatma da katılmıştır
Gelmesini istemeyenler olmuşsa da, o, “Benim kanım, sizinkilerden daha mı şirindir? Gadanızı alıym!” diyerek akıncılarla birlikte yola çıkmıştır. Rumevlek, İbrahimli, Arıl köylerinden gelen çetelerle Sinan Gediği’nde 2 gün 2 gece düşman Nakliye Kolu’nu beklemişlerdir. Bu sırada çetelerin dinlenmesini sağlamak için geceleri nöbet tutmuştur. Bekledikleri düşman gelmeyince cenk edemeden geri döndükleri için üzülmüştür. Elinde büyük bir et satırıyla, “çemrekli şalvarı üzerine inen boz abası, ayağındaki kırmızı yemenisi, ağaran saçlarını kapayan kara baş örtüsüyle” çete teşkilatına katılan Antep’in Yirik Fatması’nın epeyi yaşlı bir kadın mücahidimiz olduğu anlaşılır.
Antep Harbinde, Eline Türk bayrağını alarak sokak sokak gezen ve halkı direnişe ve savaşa davet eden Gaziantepli Yiğit Anamız.. Antepliler yiğittir ama Antep Kadınları bir başka yiğittir…

”GEÇMİŞTE ARAPLARA SATILAN KIBRISLI TÜRK KIZLARI”

“…Kim ne derse desin, Kıbrıs kapanmayan yaralarla dolu. Kapanmayan yaralar bir yana, Kıbrıs’ın bir de az bilinen eski yaraları da var. Bunlardan biri, Araplar’a satılan Kıbrıslı Türk kızları…

Kıbrıs tarihinin bu az bilinen sayfalarına ışık tutanların başında emekli edebiyat öğretmeni ve yazar Neriman Cahit geliyor. Neriman Cahit hiç bilmedikleri diyarlara, hem de satılarak gönderilen kızların öykülerini topladı ve “Araplara Satılan Kızlarımız” adlı bir kitapta yayımladı. Bu öyküler ayrımcılığın, yoksulluğun ve acımasızlığın öyküleri; nice çocuk gelinin öyküsü gibi.

FİLİSTİNLİLERE SATILAN KIZLAR
1920 ile 1950 yılları arasında, Kıbrıs bir İngiliz sömürgesiyken, yaklaşık 4 bin Türk kızı Filistinli Araplara anne babaları tarafından satıldı. Bu kızların çok azı geri dönebildiler. Geri dönemeyenlerin çoğu evlerinin, köylerinin, memleketlerinin özlemi ile yaşadılar ve kaderlerine küstüler.

MÜTHİŞ BİR SUSKUNLUK
Neriman Cahit kitaba varan süreci şöyle anlatıyor: “Ben yıllardır bu kızları merak ediyordum. Öğretmenlik yaptığım köylerde, çalıştığım kadın örgütlerinde hep izlerini sürmeye çalıştım. Fakat müthiş bir suskunluk vardı. Bu kızlar, 11-12 yaşında henüz sek sek oynarken aileleri tarafından para karşılığı taliplileri hiç araştırılmadan, neyin nesi oldukları bilinmeden Araplarla evlendiriliyordu. Dr. Haşmet Gürkan’ın araştırmacı yönü çok güçlüdür. Bir yazısında bu kızlardan bahsediyordu. Hep ona sorular sorardım. Bir gün bana: Sen bu işin peşini bırakmayacaksın. Ama lütfen meselenin adını doğru koy; ‘Biz bu kızları sattık’ dedi.”

TARİHLE YÜZLEŞMEK
Neriman Cahit tarihle yüzleşmek gerektiğine inanıyordu: “Ben bir ilkokul öğretmeniyim. Bu kızları yazmak benim topluma olan borcumdu. Bu konuyu konuşmalıydık. Bu kızlar çok büyük acılar çekmişler ve hâlâ çekiyorlar. Ve Kıbrıslılar onları unutmayı tercih etmiş. Haklarını korumamış. Mesela onların da miras hakkı var. Ama bunu kimse gözetmemiş. O dönemde Kıbrıs İngiliz sömürgesiydi. Köylü çok fakirdi, kuraklık vardı. Ve tefeciler köylünün kanını emiyordu. Kadınlar için bir eğitim söz konusu değildi. Şehirli üst tabakadan ailelerin kızları Kur’an bilirdi. O kadar.”

SATIŞ VE TİCARET
Yoksulluktan kurtulmak, belki de kızlarının yoksulluktan kurtulması umuduyla kimi köylüler çocuklarının para karşılığı ellerinden alınmasına ve evlenmek üzere Filistin’e götürülmesine izin verirler. Baf, Limasol, Larnaka gibi kıyı bölgelerinden, 10-15 yaşındaki kızlar vapurlarla bir bilinmeze doğru yola çıkar. Köylü kızların satılması bir süre sonra Araplara kız bulmak için acente gibi çalışan simsarların ortaya çıkmasına da yol açmış.

Bu kişiler ev ev dolaşarak çoğunlukla sarışın, renkli gözlü kızları bulmaya çalışırlar; satılan kızlar için hem anne babalardan, hem de kızları satın alanlardan komisyon alırlarmış. Simsarların ille de erkek olduğu sanılmamalı. Gündüzleri kadınlara geceleri de erkeklere hizmet veren Tantin Hamamı’nı işleten Pembe ve kızı Fatma kadın simsarlara bir örnek. Damat adayları anne babalara çoğu zaman bir doktor, bir mühendis olarak tanıtılsa da, damatların sözleri çoğu zaman doğru çıkmaz. Satılan kızların çoğu gittikleri yerde büyük bir yoksulluk ile karşılaşırlar. Kimisi kuma durumuna düşer.

KARA HABERLER
Neriman Cahit kızların haberlerinin Kıbrıs’a gelişini şöyle anlatır: “50’ lere doğru Türk toplumu bu kızlarla ilgili birçok şey öğrendi. Filistin bölgesindeki savaşlara İngilizler Türk askerlerini de götürdüler. Askerler boş zaman bulunca genelevlere giderler. Geneleve giden Rum ve Türk askerleri orada Kıbrıslı bir kıza rastlıyorlar. Kız ağlamaya başlıyor.

Nereli ve kim olduğu anlaşılıyor. İnanır mısınız, oradaki askerlerden birinin kardeşi çıkıyor. Meğer kocasının üç karısı varmış. Bizimkini akşam geneleve getiriyor, sabah gelip alıyormuş. Bu kızlar arasından geneleve düşenlerin sayısı az değil. Gariptir bazıları Kıbrıs’a dönmeyi başardı ama kimse sahip çıkmadığı için genelevlerde çalıştılar, ömürleri orada geçti.”

AMAN NE OLUYORUZ?
Filistin’ e götürülen kızların kötü durumda olduğunu duyanlardan biri de İngiliz ordusuyla birlikte Filistin’e giden tercüman Mustafa Bitirim’dir. Bitirim Kıbrıs’a döndükten sonra, 1943 yılında, “Biz, Kızlarımız ve Araplar… Aman Ne Oluyoruz” adlı 16 sayfalık bir broşür yayınlar. Bitirim kendisine durumu anlatan asker mektuplarını da yayınlar.

Bu askerlerin arasında Kıbrıs Rumlar da vardır. Ama durum Filistin’in işgaline dek değişmez. O yıllarda İsraillilerin saldırılarından kaçan Filistinlilerin çoğu Ürdün’e ve çevredeki ülkelere sığınır. Kıbrıslı kızların karşısına bir de sürgün hayatı çıkar. Nice Filistinli gibi onlar da kamplarda yaşamaya başlarlar. Bazıları zaman zaman Kıbrıs’a gelmeyi ve aileleriyle bağlantı kurmayı başarsa da zamanla tüm ilişkiler kopar.

ÜRDÜN ZİYARETİ
Neriman Cahit günün birinde Ürdün’de yaşayan Kıbrıslı Emel Muhareb’le tanışır ve hemen Ürdün’e, artık neredeyse 90’ lı yaşlarının sonlarına gelen Kıbrıslı kızlarla tanışmaya gider. Neriman Hanım ziyaretini şöyle anlatır: “İsrail zulmünden kaçıp Ürdün’e sığınan aileleri bulduk. Kıbrıslı kızlara, çocuklarına, torunlarına ulaştık.

Gördüklerime, duyduklarıma inanamadım! Her şey çok acıydı… Filistinliler kamplarda, inanılmaz bir yoksulluk var. Ben o kadınların yüzlerindeki derin ifadeyi, her hallerine sinmiş hüznü, küskünlüğü gözlerimle gördüm. İçimde hissettim. Benim onları, o acıyı unutmam mümkün değil. Ben gittim, gördüm ve öldüm…”

LEFKELİ HATİCE TEVFİK
Hatice Tevfik, Neriman Cahit ile tanıştığında altı oğlu bir de kızı 97 yaşında bir kadındır. Ürdün’de El Vahdet Kampı’nda yaşamaktadır. Satılmadan önce evin en küçüğüdür. Filistin’e gönderileceğini öğrenince bir resim çizer. Resimde evdeki dört kardeşi çizer ve kendisini temsil eden figürün üzerini karalar. Çocuk gözüyle, “Niye diğerleri değil de ben?” diye sormaktadır.

Hatice Tevfik küçük evinin kapısından tam dokuz yıldır hiç çıkmamış. Çünkü dünyaya küskün. Türkçe bilmediğini söylüyor. Ama çevirmen aracılığı ile soruyor; “Bunca yıl neredeydiniz?” Neriman Cahit onu ikinci kez ziyarete gittiğinde Hatice Tevfik’in kızı gizlice şu bilgiyi aktarıyor: “Bütün gece uyumadı eski sandıkları karıştırdı!” Sandıktan yıllar önce giydiği mor bir elbise, mor bir başörtüsü ile Kıbrıs nakışlarıyla dolu bir bohça çıkarıyor.

Neriman Hanım, yaşlı kadının acıyla, özlemle, ördüğü duvarı yıkamayacağını düşünüyor. Ama son bir gayret; ekip arkadaşı Eralp Adanır’a; “Bir Kıbrıs türküsü söylesene” demeyi akıl ediyor. Sıra “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsüne gelince bir feryat kaplıyor ortalığı; yaşlı kadın; “Beni vurdularrr, beni vurdular! Ölmeden beni mezara goydular… Unuttunuz beniii” diye feryat ediyor.

NECLA ÖMER
Neriman Cahit sayesinde ortaya çıkan öykülerden birisi, güzelliği ile dillere destan Necla Ömer’ in yaşam öyküsü. Necla Baf’ın Evretu köyünden. Yoksulluk içinde babası ile yaşıyor. Bir gün ünlü simsar Halil ile bir Arap damat adayı çıkagelir. Baba direnir, kızını vermez. Ama yoksulluk ağır basar. Necla, aynı köyden Mustafa’ya âşık olduğu halde babasına karşı gelmez.

Kendisini Kıbrıs’ta doktor olarak tanıtan Necla’nın kocası kavun- karpuz satan bir manav çıkar. Üstelik Necla’ya akıl almaz derecede kötü davranır. Bir yandan şiddet, bir yandan aile, memleket özlemi Necla’yı bitirir. Beterin beteri olur ve geneleve düşer. Bu arada İngilizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’ na katılanlardan biri olan Mustafa deli gibi Necla’yı arar.

Necla’yı genelevde Mustafa’nın çok yakın arkadaşı bulur. Ama Mustafa’ya hiçbir şey söylemez, çünkü Necla’ya söz vermiştir. Yıllar sonra Necla, Lefkoşa’nın ünlü genelev mahallesi Kuru Çeşme’de görülür, yaşlanmıştır. Mustafa da Lefkoşa’dadır, Ama bir daha karşılaşmazlar.

VEDİA MUSTAFA
Vedia Mustafa’nın öyküsünü torunu Dr. Ahmed Ali Hamiş şöyle anlatıyor: “Dedem, evlenmek için Kıbrıs’a gitmiş. Simsar aracılığıyla bir miktar para vererek ninem Vedia ile evlenmiş. Ninemin ailesi fakir bir aile.” Beş erkek, iki de kız kardeşi olan Vedia kocasıyla birlikte Filistin’e gider ve Abu Şusu köyünde yaşamaya başlar. Dr. Ahmed Ali Hamiş nenesini hep hüzünlü hatırlıyor: “Ninemi çok severdim. Çünkü hep üzgündü ve hep ağlardı, çok mutsuzdu.

Ben de yanına gider onunla ağlardım. Annem bana kızardı marazi bir çocuk olacaksın diye…” Ahmed Bey, çocuk yaştan itibaren ninesinin vatanını ve ailesini özlediği için mutsuz olduğunu bildiğini söylüyor: “Ninemin mutsuzluğun azaltmak için onun ailesini bulmaya onları buluşturmaya karar verdim. Tabii bu o kadar kolay olmadı…” Ahmed Bey’in arayışı çok uzun yıllar sürer ama o hiç vazgeçmez. Günün birinde amacına ulaşır ve Kıbrıs’taki ailesini bulur. Ve nine Kıbrıs’a götürülür.

Havaalanındaki karşılama anı çok hazin olur. 40 yıldır ailesine hasret olan Vedia nine, sevdiklerine sarılır. Fakat hasretin bittiği an başka bir dram yaşanır. Vedia Hanım’ın dili tutulur ve hayatının sonuna kadar bir daha konuşamaz. Londra’ da yaşayan kardeşleri onu yanlarına alır ve tedavi ettirmek için çalmadık kapı bırakmazlar. İki yıl süren tedavilerin sonucunda doktorlar son sözü söyler:

“KONUŞMAMASI İÇİN, BİR NEDEN YOK!.. KONUŞMAK İSTEMİYOR…”

(Kaynak: Serdar M. DEĞİRMENCİOĞLU)

Toplum Gazetesi/ALMANYA (Konuk Makale: 16 Temmuz 2019)

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ AMİRALE CEVABI.

Kurtuluş sonrası İngiliz Donanması’nın İzmir Limanı’nda kalmayı sürdürmesi Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı çok tedirgin etmekteydi. İngiliz Donanma Komutanı ziyaretine gelir. Gazi konukseverlik gösterir. Amiral, kendi yurttaşları ile azınlıkların durumlarını sorar. Gazi; suç işlemeyenlerin İzmir’de kendisi kadar güvende olacaklarını, suç işleyenlerin yargının önüne çıkacaklarını söyleyince konuşma gerginleşir.

Donanma komutanı der ki:

  • Fakat Paşa Hazretleri, olağanüstü günler geçirdik. Yunan Ordusu’ndan yüreklenen alan bazı Rum ve Ermeniler şımarıklık yapmış olabilir. Bunlar, olağanüstü günlerin olaylarıdır. Hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın düşmanlığına bırakılacak olursa, bütün dünya size karşı ayağa kalkar!

Son tümceye kadar gülümsemekte olan Mustafa Kemal Paşa, amiral gözdağına kalkışınca sözünü bıçak gibi keser:

  • Şu “Efendi Devlet” rolünü bir yana bırakınız Amiral! Uluslara da gözdağı vermekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin (bağlaşıklarının) ayağa kalkıp kalkmayacağını düşünmem! Bunlar ülkemin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına izin vermem!

Amiralin yüzü kül gibi olur:

  • İngiltere Hükümeti’nin uyrukdaşlarını her yerde koruma hakkı, devletler hukukunun güvencesi altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını yalnızca rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz…

İşte o zaman Mustafa Kemal Paşanın tepesi iyice atar:

  • Arkaladığınız Yunan Ordusu’nun denizde yüzen leşlerini sanırım görmüş olmalısınız! Türk Ordusu düzeni sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de… Donanmanızın en kısa sürede limanı terk etmesini istiyorum!

Amiral ne yapacağını şaşırır ve şöyle der:

  • İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?

Paşa burada son sözünü söyler:

  • Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık… Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Bizim gözümüzde “barış antlaşması yapmamış” iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi hemen kara sularımızdan çekmeniz konusunda sizi uyarıyorum!

Amiral kekeler:

  • Affedersiniz!

Amiral odadan ayrılır.

Görüşmeden sonra İngiliz Hükümeti, Türk Hükümeti’ne uyarı verir. Komutana söylenenlerin yazı ile gerçeklenmesini ister… İstenen yapılır. Söylenenler yazılarak olduğu gibi gönderilir. Olay kentte de duyulur ve tedirginlik başlar. Ancak birkaç saat sonra İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirip sessizce çekip giderler.

Salih Bozok o anı şöyle anlatmaktadır:
“Verilen zaman bittiğinde, büyük İngiliz donanmasının uzaklaşmasını izledik. O ise, bakmıyordu bile…”

Kaynak: Hanri Benazus, Anılarla Atatürk’ün İzmir’i.
(Yaveri Salih Bozok’tan.)

ŞEHİT TEĞMEN YILDIRIM KEMAL

Yıldırım Kemal. 98 yıl önce Afyon Küçükköy’de Yunan’a hücum eden İzmirli Teğmen Yıldırım Kemal şehadet şerbetini içti. 27 Ağustos 1922 günüydü. Türk ordusunun 26 Ağustos sabahı başlayan taarruzu şiddetlenmiş ve cephe yarılmak üzereydi. Bu sırada köylerden alınan kılavuzların gösterdiği yoldan, dar bir patikayı takip ederek oldukça sarp Ahır Dağlarını aşan ve Yunan ordusunun gerisine sızan 5. Süvari Kolordusu telgraf ve telefon hatlarını kesmiş, demiryolunu birçok yerden tahrip etmiş ve bazı küçük Yunan birliklerini ortadan kaldırmıştı. Bu sırada 1. Ordu’dan, kolordunun Çiğil Tepe’deki Yunan birliğine arkadan taarruz etmesi emri geldi. Bu görev için bir tümen görevlendirildi.

Böylece 27 Ağustos günü Süvari Kolordusu da diğer birlikler gibi çok yoğun çatışmalara girmiş durumdaydı. Kolordu Karargâh Bölüğü de dâhil tüm birlikler büyük veya küçük bazı Yunan birlikleri ile temas halindeydi. Bu şiddetli çatışmalar sırasında Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin (Altay) Paşa Akçaşar Tepesinde bulunuyor ve buradan birliklerini sevk ve idare ediyordu. Kumarlı ile Akçaşar arasındaki Yunan demiryolu hat muhafız birliğine elde kılıç takımlarının en önünde hücum eden Bayramiçli teğmen Lütfü Osman’ın şehit olduğu haberi gelince Kolordu Komutanı çok üzüldü. Aynı bölgedeki çatışmalarda Teğmen Süreyya da ağır yaralandı. Bu iki Teğmen Kuleli Askerî Lisesi’nde okurken Anadolu’ya kaçmış ve subay talimgâhlarında aldıkları eğitimin ardından teğmen rütbesiyle kıtaya katılmışlardı.

Bu sırada, muharebeler başlamadan önce hastalandığı için Konya Hastanesine gönderilen Kolordu Karargâh Bölüğü subaylarından İzmirli Yıldırım Kemal, Fahrettin Paşa’nın yanına gelerek atından indi ve selam verdi. Yaptığı esprilerle her zaman etrafına neşe saçan ve kabına sığmaz bir genç olan İzmirli teğmenin hastanede yattığını bilen Fahrettin Paşa onu karşısında görünce çok şaşırdı. Fakat daha bu şaşkınlığı üzerinden atmaya fırsat kalmadan Yıldırım Kemal heyecan içinde konuşmaya başladı:

‘’Komutanım… Taarruz haberini alır almaz hastaneden çıktım ve trene atlayıp geldim. Emrinizdeyim.’’

Fahrettin Paşa ne diyeceğini şaşırdı. Anladığı kadarıyla teğmen daha iyileşmeden ve doktorlara haber vermeden Hastaneden kaçmış ve cepheye gelmişti. Fahrettin Paşa bu konuda hiçbir şey söylemedi. Teğmenin elini sıkıp sevgi ve takdir duygularını bildirdikten sonra; ‘’Eski vazifenize devam ediniz.’’ dedi.

Yıldırım Kemal bu emir karşısında bir an durakladı. Kısa süre düşündükten sonra heyecanla tekrar konuşmaya başladı.

‘’Kumandanım… Kılıcımı sallayarak İzmir’e en önde girmek isterim. Beni en ilerideki bir alaya göndermenizi rica ediyorum.’’

Fahrettin Paşa, genç teğmenin bu heyecanını kırmadı ve onu 2. Süvari Tümeni emrine gönderdi. Tümen Komutanı da teğmeni 2. Alay’a gönderdi. Fakat daha iki saat geçmeden Kolordu Komuta yerine Yıldırım Kemal’in şehit olduğu haberi geldi. Teğmen Yıldırım Kemal, Yunan askerlerince savunulan yakınlardaki Küçükköy istasyonuna elinde kılıç hücum ederken şehit olmuştu. Bu haberi duyan Fahrettin Paşa kendini tutamayarak ağladı.

9 Eylül 1922’de Süvari Kolordusu İzmir’e girdiğinde Yıldırım Kemal’in babası, gördüğü her süvariye oğlunu soruyordu. Tesadüfen buna şahit olan Fahrettin Paşa bu durum karşısında çok duygulandı. Bunun üzerine, teğmenin şehit olduğu yerdeki tren istasyonuna Yıldırım Kemal isminin verilmesi için girişimde bulundu. Bu küçük köy istasyonuna zaferden sonra Yıldırım Kemal ismi verildi. İstasyonun bulunduğu eski ismi Küçükköy olan köye de Yıldırım ismi verildi.

Şehit Teğmen Yıldırım Kemal, Afyonkarahisar’ın Sinanpaşa İlçesine bağlı Yıldırım Köyü’nde Tren İstasyonu binasının yanındaki şehitlikte yatmaktadır. Aynı bölgede şehit olan dört subay ve 30 erin mezarı da aynı şehitlikte bulunmaktadır.

Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde Yıldırım Kemal ve aynı şehitlikte koyun koyuna yattığı 30 silah arkadaşını saygı, minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz. Ruhları şad olsun.Alıntı Fatih Altun.

KURTULUŞ SAVAŞINDA BUHARA CUMHURİUETİNDEN GELEN ALTINLARIN HİKAYESİ.

Buhara Cumhuriyeti’nin (şimdiki Özbekistan Devleti) ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, Sovyet Yardımının Hikayesini Anlatıyor

Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında Yakın Tarihimiz Dergisi’ne yaptığı açıklamalarda yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır.

“1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce, temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile, bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.

Nitekim, Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak, bana

“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir? “ dedi.

Hiç tereddüt etmeden kendisine:

“- Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.” deyişim üzerine bu işte zaten kararlı olduklarını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile,

“-Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti.

”- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.

“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”

Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.

“- İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyle yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”

Biz, bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:

“- Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkanı vardır.“ dedim.

Ayrıca paranın miktarını tespit etmek icap ediyordu. Bunu mütehassıslar tespit etsinler dedik ve bizim -aynı zamanda Hariciye Nazırı olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus mütehassıslardan mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tesbit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.

“- Yüz milyon ruble…” dedim.

Lenin tekrar etti:

“-Yüz milyon mu?”

“-Evet… Derhal verebiliriz!”

Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler, dokunmazlardı. Buhara bir Çar emâreti olduğu halde, idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın belegan mâbelâg (haddinden fazla) çoktu.” (Yakın Tarihimiz, Cilt.1, shf.292-293)

Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliğiyle alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.

Parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı, Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim ederler.

O zamanlar dış ilişkilerde tamamen Sovyetlere bağlı olan Buhara Cumhuriyeti ancak yönetim ve malî konularda, yani içişlerinde serbestti. Durum böyle olunca, Buhara’dan gönderilecek yardımların Moskova kanalıyla gelmesinden başka doğru bir yol olamazdı. Öte yandan Moskova’nın bilgisi dışında gizli yollardan gönderilmesi ise zamanın şartları, yol güvenliği ve paranın çokluğu gibi nedenlerden dolayı neredeyse olanaksızdı.

Bu hadiseyi, Türk subayı Raci Çakırgöz’de hatıralarında anlatmaktadır. 1. Dünya Savaşında esir düştüğü Ruslardan kaçarak Türkistan’a gelen ve Taşkent’te öğretmenlik yapmakta olan Raci Çakırgöz, “Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl” adıyla yayımlanan hatıralarında, Sovyet yardımları olarak bilinen yardım hakkında aşağıdaki hususları yazmaktadır.

“Ben Taşkent’teyken Buhara Geçici Hükümeti’nin İstiklal Savaşı vermekte olan, Ankara Hükümeti’ne para yardımında bulunduğunu haber aldım. Maalesef bu yardım bizim gazetelerde Rus para yardımı şeklinde geçmiştir. Ancak son zamanlarda yetkili kimseler bu olayın içyüzünü aydınlatmışlardır. Türkiye’ye bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse, o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi. Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu. Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.

Sonradan öğrendiğime göre Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!

Esasen Ruslar, Buhara halkından ve saraydan topladıkları 12 vagon dolusu altın ki, aralarında çok ağır bir altın avize vardır. Ziynet ve çok kıymetli kuzu derilerini Moskova’ya götürdüler. Bu kuzu derileri ‘astragan’ı sağlayan Buhara’nın koyunları, Karakul denen gölün civar mıntıkasında, üretiliyordu.” (shf.68)

Buhara Emiri Alim Han’ın Terkettiği Hazine

“Genç Buharalılar” hareketinin Bolşeviklerle birlikte yaptıkları darbe sırasında Buhara Emiri, Alim Han’dır. İktidarını kaybeden Alim Han, 1 Eylül 1920’de Buhara’dan kaçıp Afganistan’a sığınmak zorunda kalır. Ardında ailesinin bir kısmını ve Buhara hazinesini bırakır. Özbek yazar Nabican Bakiyev, Sovyet istihbarat arşivlerinden yararlanarak yazmış olduğu “Enver Paşa’nın Vasiyeti” adıyla yayımlanan kitabında, Emir’in hazinesine el konulması olayını aşağıdaki gibi anlatır.

“Emir Alim Han, Buhara’yı terk ettiğinin ikinci günü Sitare-i Mahı (Saray) Ruslar tarafından işgal edilir. 2 Eylül 1920’de Buhara iç şehri tamamen Bolşevikler tarafından ele geçirilerek kontrol altına, Emirin aile fertleriyle, yakınları gözaltına alınmıştır. Bu arada ihtilalcıların bir kısmı Kuşbeği başta olmak üzere, reisi, kadıyı, saray memurlarıyla, Emirin aile fertlerinin öldürülmesini istemektedirler. 2 Eylül 1920’de Kızılordu askerleri tarafından esir alınıp, sorgulanan Kuşbegi Osman Beg verdiği ifade de şunları söyleyecektir.

“Beni hayrete düşüren o ki, Emir Alimhan hazineden bir tek lira (teng) dahi almamış olmasıdır. Bütün hazine, altın ve gümüş paralar, takılar mahzendeki özel yerlerinde duruyordu. Onları saymak mümkün değildi”.

Sonradan Emir’in kendi ifadesine göre, hazinede otuz iki çuval padişah sikkesi, altın ziynetler inci ve yakut gibi kıymetli mücevherlerin sayısını kendi de bilmediği gibi, ayrıca 20 bin adette tüfek bulunmaktadır.

Rus askerleriyle, Kızıl Buharalılar, işgali takiben üç gün boyunca Buhara’da müthiş bir yağmaya girişirler. Nihayet yağma bittikten sonra, Türkistan işgal komutanı yağma edilen hazineyi askerlerden imza karşılığında toplamaya başlar.”(shf.86)

5 Eylül 1920’de Rus hükümet yetkilileriyle, Rusya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi temsilcileri ve Buhara İhtilal Komitesi rehberleri karma bir meclis kurulması konusunda anlaşarak, M. Frunze başkanlığında, Rusya hükümetini temsilen Kovrov, Buhara komünistlerinin reisi Hüseyinov, Buhara Bakanlar Kurulu reisi Feyzullah Hocayev, Buhara İhtilal Komitesi sekreteri Aripov’un katılımıyla bir toplantı düzenlerler. Toplantıda, yağmadan kurtulabilen Buhara hazinesinin muhafaza edilmesine ilişkin aşağıdaki karar alınır.

“Savaş devam derken, Buhara cumhuriyetinin hazinesi yağma edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğundan ve onları korumak zor olduğu göz önünde tutularak, Buhara Devrim Komitesi olarak, hazinenin Semerkant veya Taşkent’teki bankalarından birinde geçici olarak muhafaza edilmesini Rusya hükümetinden rica edilmesi kararına varmıştır”. (shf.88)

Bu kararın ardından Buhara hazinesi önce Sermerkant’a, oradan da daha sonra Moskova’ya nakledilir. 100.000.000 altın ruble, Buhara Cumhuriyeti’nin Başbakanı, aynı zamanda Dış işleri Bakanı olan Feyzullah Hoca tarafından Moskova’ya bizzat teslim edilir. Kitapta anlatıldığına göre, 1921 başlarında Kronştat’da çıkan Denizci isyanında, isyancıları korumak amacıyla Buhara’dan götürülen bu altınlarla silah alınmış, altınlar Bolşevik hükümetinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.

Buhara Hükümeti tarafından gönderilen altının sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı, o da üç yıla yayılarak Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’ye gönderilmesi gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altını, Lenin hükümeti tarafından açıkça gasp edilmiştir. Bu para eksiksiz olarak Türkiye’ye gelmiş olsaydı gerek ordunun gerekse Türk ulusunun ve sanayinin o zamanki yoksul halini düzeltirdi.

Türkistan’dan Gönderilen Üç Kılıç

İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar:

“Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymetdar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet-i muhteremenize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hakimiyeti Milliye, 8 kanunusani (Ocak) 1922.)

Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir.

Kahraman yüzbaşının hikayesini “Üçüncü Kılıç” adıyla kitaplaştıran Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı, kitabın tanıtımı için yaptığı bir açıklamada, Şerafettin (İzmir) Bey 1951´de vefat edince, eşi Siret Hanım’ın “üçüncü kılıcı” İzmir’de açılması planlanan İnkılap Müzesi´ne verilmek üzere İstanbul Valiliği’ne teslim ettiğini, fakat kılıcın kaybolduğunu, bu büyük kahramanın adının maalesef hafızalardan silindiğini söylemektedir.

Utanç Verici Bir Olay

Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık, hatırlandıkça hepimizin utanç duyacağı bir iş yapılır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’ yı sıcak bir ilgi ile kabul eder. Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde, Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ağır hasta olduğu sırada 4 Kasım 1938’de Başbakan Celal Bayar hükümeti Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Osman Hoca TC vatandaşlığından çıkarır. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Kendisine 1944’te tekrar vatandaşlık verilerek, 1944 sonunda İran’dan Türkiye’ye döner. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.

KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA SOVYETLER BİRLİĞİ ARACILIĞIYLA ANKARA’YA GELEN PARA YARDIMININ DÖKÜMÜ (Buhara Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye gönderdiği 100 000 000 ruble altından Türkiye’nin eline geçebilenler)
1920 YILINDA GELENLER

TARİH MİKTARI ALTIN RUBLE
8 Eylül 1920 516 800
9 Ekim 1020 1 000 000
1 Aralık 1020 50 000
1 Aralık 1020 260 000 (100 000 Osmanlı altını karşılığı)
17 Aralık 1020 1 500 000
1920 YILI TOPLAMI 3 326 800
1921 YILINDA GELENLER

TARİH MİKTARI ALTIN RUBLE
28 Eylül 1921 4 000 000
14 Mayıs 1021 4 000 000
14 Mayıs 1021 1 600 000
14 Mayıs 1021 240 000
1921 YILI TOPLAMI 9 400 000
1922 YILINDA GELENLER

TARİH MİKTARI ALTIN RUBLE
7 Ocak 1922 1 100 000
26 Nisan 1022 3 500 000
1922 YILI TOPLAMI 4 600 000
GENEL TOPLAM 18 326 800
Nurettin Doygun, Ulusal Bağımsızlık Mücadelesinde Sovyetler Birliği ve Yardımları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İ. Ü., Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1999, s. 46.

KAYNAKLAR

Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf. 292-293, 1972.

Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.

Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi, 2006.

Sinan Tavukçu

ATATÜRK’ÜN RESMİNİN OLDUĞU YERDE NAMAZ OLURMU?

Başlığı okuyunca herkesin kafasında farklı cevap ve yorumlar şimşek gibi çakmıştır muhakkak, olumlu veya olumsuz.
Başlığın bir hikâyesi var, onu anlatacağım fakat öncesinde hikâyenin kahramanından ve aileden bahsetmem gerek. Önce resmin parçalarından bahsedip, hikâye ile resmi tamamlamak istiyorum.

Dinimiz İslam’ın kaynağı olan kuranı kerim İslam’ın bütün emir ve yasaklarını ve dinimize dair her şeyi anlatmıştır. Ayetlerde bu kaideler kıssalar ile izahatlar ile anlatılmış, örnekleri de Peygamberimiz Hz. Muhammed vasıtasıyla yaşanarak anlatılmıştır. Her Müslümanın inandığı dininin bütün ayrıntılarını bilmesi ve uygulaması gerekmektedir. Bilmek ve öğrenmek için okumak, araştırmak, bilenden sormak gerekir. Gerçek olansa Müslümanların büyük çoğunluğu yıllarca okuyup, araştırmak yerine hep sormayı tercih etmişlerdir.(Haklı ve haksız veya mecburi gerekçeler ile) Bu soruları cevaplandıran âlim, bilgin insanların yanında, kendisini Hoca, Şeyh, Şıh diye tanımlayan bir sürü insan türemiş ve insanların manevi duygularını çıkar amaçlı sömürmüş, peşinden büyük kitleler sürüklemişlerdir. Sayı çoğaldıkça da kendi kafalarına göre yorumlar ve verdikleri asılsız bilgiler ile günümüzde de olduğu gibi İslam dışı inançlar çıkmış ortaya. Kendi çıkar ve varlıklarını sürdürebilmek ve peşinden sürükledikleri insanları diri ve canlı tutabilmek adına bol keseden vaatler ve Cennetten tapu vermeye kadar gitmişlerdir.

Başlıkta da sorulduğu gibi canlı resminin olduğu yerde Namaz kılınır mı? Kedi, Köpek gibi evcil hayvan olan hanelerde kılınan Namaz kabul olur mu? gibi yıllardır cevabını bulamamış sorular hala sorulmaktadır. Diğer konularda sorulan böyle ince nüans sorulara hiç girmeyelim.
İslam’ın ilk emri ‘’Oku’’ dur. Birçok ayette insana, düşünmez misiniz? Akıl etmez misiniz? Görmez misiniz? Bilmez misiniz? diye soru şeklinde uyarılarda bulunularak doğru ve gerçekleri kendi aklı ile de bulup yaşayabileceği anlatılmaktadır.

Müslümanlar olarak okuyup, düşünebilseydik, Kur’an ı baştan sona anlayabilseydik, kendi aramızda müzakereler edip paylaşsaydık ve öğrenme yolunu seçseydik bu tür sorular şu an da kimse tarafından sorulmazdı diye düşünüyorum.

Hikayemize gelecek olursak..
Yörük bir aileyiz. Baba ve Anne tarafından bütün sülalemiz Yörük’tür. Cumhuriyet kurulup yerleşik hayata geçesiye kadar Anadolu da göçebe yaşamış, yayla ve ovalarda Oba kurmuş, kıl çadırlar da konaklamış, bütün obasını gittiği yere beraberinde taşımış Yörüklerden. Osmanlı imparatorluğunun kuruluşunda da var olan, Anadolu’ya beylikler halinde gelip obalar kurup yerleşen İmparatorluğun tohumlarını atıp altyapıyı oluşturan Yörüklerden. Cumhuriyet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Arkadaşlar! Gidip Toros Dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadır da bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu Dünya da hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez’’ sözünde anlattığı Yörüklerden.
Yüz yıllar boyu Vatan için savaşıp, yıllarca askerlik yapıp cepheden cepheye koşan, Vatan ve Millet için kendi canını hiçe sayıp Şehit olan Türklerden.

En son Türk milletimizin ölüm kalım savaşı olan Sakarya meydan muharebesi, Polatlı Sakarya ovasında kazanılıp düşman Egeye doğru püskürtülmeye başlandığı zaman cephede yaralanmış Babamın Dedesi İsa. Eskilerin deyimi ile ’’ESE’’. O yıllarda Polatlı bir köyden ibaret olup, önemini içerisinden geçmekte olan Demir yolu ile kazanmış bir yer. Yıllar içerisinde gelişip büyümüş, tarım ve zirai ürün bakımından ülkemizi besleyen bir ilçe olmuş. Şimdi Tarihi önemi nedeniyle Sakarya savaşı bölgesindeki tarihi yer ve dokular ortaya çıkarılmış, müzeler kurulmuş, her yıl etkinlikler ile cumhuriyetimizin kuruluşundaki haklı yerini ve değerini kazanmış, son kale POLATLI.

Son Kale POLATLI

Büyük Dedem cephede yaralanınca Polatlı Tren istasyonu yanındaki Revire getirilir. Köylüsü koca Osman’ın anlatımıyla. Yaralı halde Revire bıraktık, vedalaştık. Ben Ordu ile birlikte Yunan’ı kovalayarak savaşa devam etmek üzere ayrıldım. Ese’yi yaralı halde bıraktım orada, arkadan gelenlerden hep sordum, bir haber var mı diye. Yıldız tepeyi aştık, Sakarya nehri kenarında Kocahacılı köyünde iken arkamızdan gelen bölük bize ulaştı. Ben yine köylüm Ese’yi sorarken bizim nahiye Çiğil’den tanıdıklara rastladım. Ben sormadan onlar söyleyiverdiler, Başın sağ olsun köylün Ese hakkın rahmetine kavuştu, Şehit oldu diye. Gardaşımın şehit haberini böyle aldım. Acımı bir kenara bırakıp Yunan’ı kovalamaya devam ettik.
Koca Osman Dede ‘Nur içinde yatsın’ Yunan Ege’ye dökülüp savaş sona erince terhis olmuş, memleketi Dığrak’a dönmüş. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Gazi ünvânı ve İstiklal madalyası ile onurlandırılmış. Torunları BAĞCI ailesi ile yakinen akraba ve dostluğumuz devam etmektedir.
Büyük Dedem Ese, bu günkü Polatlı Şehitliğinde isimsiz mezar taşlarının birisinin altın da, Yurdun Özgürlüğünün huzuru ile ve Ay yıldızlı bayrağın gölgesinde huzur içinde yatmaktadır.

Resmin son parçasını yerine koymak gerekirse…

Hacı Annem ve Hacı Babam Polatlı’nın Köyünde ikamet etmektedirler. Allah uzun ömürler versin yaşları seksene gelmiş, evlat, torun ve torun çocuklarının saygı ve sevgisi ile huzur içinde hayatlarına devam ediyorlar. Hepimizin evinde duvarlarımızı süsleyen farklı tablolar, resimler mevcuttur. Vatan, kahramanlık temalı, manzara veya büyüklerimizin resmi, ya da değer ve saygıyı hak eden insanların resimleri süsler odalarımızı.


Köydeki evimiz iki katlı olup, genelde üst kat kullanılır. Köyün yüksekçe bir yerinde olup bütün köyü görebilen manzarası harika bir konumdadır. Balkonun başköşesin de Atatürk temalı bir resim ve yanında Türk bayrağımız yıllardır yaz, kış asılı durur. Köye her gidişimizde merdivenlerden çıkıp balkona ayak bastığımızda ilk onlar selamlar, hoş geldiniz der bize adeta. Yıllardır bu balkonda çektiğimiz hatıra resimlerimizin hepsinde vardırlar.

Köy yerlerinde balkon çok önemlidir. Zamanın büyük çoğunluğu burada geçirilir. Misafir ağırlanır, yemek yenir, gece yarılarına kadar hoş sohbetler edilir. Hep ortamımıza eşlik etmiştir Atatürk temalı resim ve Bayrağımız.


Babam ve Annem yaşları itibariyle çevrenin en ihtiyarları sayılırlar, sevilir sayılırlar herkes tarafından. Babam vakit Namazlarına giderken cebine mutlaka şeker koyar, yolda gördüğü çocukları sevindirmek huyudur. Çocuklarda yıllardır alıştıkları için onu görünce yüzleri güler, şeker yok mu diye bakışırlar adeta ve alırlar da şekerlerini. Bu günlerde artık sık sık camiye gidemiyor. Biraz eve mesafeli oluşu nedeniyle yoruluyor, nefesim yetmiyor diyor. Cumaları kaçırmamaya gayret ediyor.

Geçen yıl bir misafiri geliyor Babamın. Daha önce köyde otururken doksanlı yıllarda iş için büyük şehre taşınan ama köy ile irtibatını koparmayıp sık sık gezmeye gelen bir arkadaşı. Camiye gittiği zaman karşılaşıyor onunla, vakit namazında. Namaz sonrası Babam koluna giriyor ve eve davet ediyor. O da biliyor ki kurtulamaz, davet varsa gidecek. Babam ve Annem misafiri, yedirip içirmeyi, ikram etmeyi çok severler. Misafirin eşini de alıp birlikte bizim evin yolunu tutuyorlar. Sohbet ederek evimize geliyorlar, merdiveni çıkıp balkona ayak bastıklarında bizim duvardaki güzel resmimiz onları da karşılıyor Annem ile birlikte adeta. Balkona oturuyorlar hoş beşten sonra, gözüne ilişen Atatürk resmi misafir amcanın gözüne takılıyor. Kendisi tabir yerinde ise biraz koyu dindar, bazı tarikat, cemaat bağlantıları da var. Babam ise okuryazardır. Tahsili yoktur ama hayat okulunda yıllarca okumuş, güngörmüş insandır, hayattan aldığı bilgi ve tecrübe ile nerede ne konuşacağını bilir.

Misafir amca laf arasında babama, İsa abi bu resmin olduğu yerde Namaz olmaz diyor, Atatürk’ün resmini göstererek. Babamın kendi tabiri ile ‘’tepemin tası atıvermiş, niye kabul olmazmış Namazımız. Muhterem senin cüzdanın var değil mi? İçinde paralarında var. Her zaman yanında taşırsın hiç yanından eksik etmezsin değil mi? Bak bakalım o paraların üstüne, hepsinin üzerinde Atatürk’ün resmi var, senin Namazlar yıllardır kabul oluyor da, bizim duvardaki resimden dolayı Namazlarımız niye kabul olmasın’’ deyiveriyor. Mevzuyu fazla uzatmadan kapatmak için Annem de araya girip konuyu başka yere çekiyor. Yoksa biliyor ki Babam doğru bildiği konudan dönmez ve bu misafire bu konuda ağzına geleni söyler.

Babam bu yaşadıkları hadiseyi aylar sonra bana anlattığı zaman, hazır ve mantıklı cevabından dolayı helal sana baba iyi demişsin deyip sevinmiştim. İşte balkondaki Atatürk resiminin hikâyesi bu.
Biz halk olarak dinimizi öğrenme konusunda gösterdiğimiz hassasiyeti, fen ve teknolojide de, ilim ve irfan öğrenmede de gösterirsek, gelişmiş ülkeler karşısında geri kaldığımız yönlerimize karşı mesai harcar isek, hem kendimize hem de Dünya barışına fayda sağlamış olacağız. Aynı zamanda da Dünyanın güçlü ve Zengin ülkeleri arasında yerimizi alırız. Mesela Adalet ve Hukuk konusuyla başlayabiliriz.
Sonuna kadar okuma zahmetinde bulunduğunuz için saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
‘’Faydasız ilimden Allaha sığınırım’’ diyerek esenlikler diliyorum.
Mehmet Ali TOPÇU
14.09.2020 – ANKARA

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın