Öne çıkan

İlk Blog Gönderim

GÜN GURUBA ÇALARKEN

GÜN GURUBA ÇALARKEN
Yine terk ediyor gün, güneş guruba çalarken.
Yüzümü ısıtan son ışık ile,İmbat tenimi yalarken.
Merhaba derken akşama hüzünlü hatıralar.
Gecenin karanlığında beni derinden yaralar.Yalnızlığın soğukluğu, üşütürken tenimi.
Gurubun hüznü sarar bütün bedenimi.
Al götür dertlerimi ey güneş, ufuğa dalarken.
Acılar yok olsun, gün guruba çalarken.


DAY TO THE SUNSET

The day he is leaving again, while the sun is playing in the sunset.

With the last light that warms my face while licking my skin.

Saying hello to the evening, sad memories.

It deeply hurt me in the darkness of the night. The coldness of loneliness, my skin while cold.

The sadness of the group surrounds my whole body.

Take it, take my troubles, while the sun is diving into the horizon.

May the pain disappear, as the day plays to the sunset.

9.11.2019
İzmir

YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

MEVLANA.

또는 당신이 좋아하거나 좋아하는 것처럼.
ttoneun dangsin-i joh-ahageona joh-ahaneun geoscheoleom.
O como te gusta o como te ves.
أو سواء كنت تحبه أو تحبه.
O COME TI PIACE O TI PIACE.

Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,
Abdal, ata binince; BEY oldum sanır,
Kupa, sarhoş elinde MEY oldum sanır,
Cebir, zorba emrinde; REY oldum sanır.

İp, elde gerilince; YAY oldum sanır,
Sıpa, kısrak yanında; TAY oldum sanır,
Gasp, haydut üleşince; PAY oldum sanır,
Yolak, içinde su akınca; ÇAY oldum sanır.

Topuk, Kırata kalkınca; BAŞ oldum sanır,
Eğri, ahunun betinde; KAŞ oldum sanır,
Gazel, dalda kalınca; YAŞ oldum sanır,
Kum, harca girince; TAŞ oldum sanır.

Kütük, çaya düşünce; SAL oldum sanır,
Kök, yerden çıkınca; DAL oldum sanır,
Hal, çingene dilinde; FAL oldum sanır,
Yal, kaba konunca; BAL oldum sanır.

Tümsek, ovada yığılsa, DAĞ oldum sanır,
Gün, miskine sorunca; ÇAĞ oldum sanır,
Şalgam, aşa girince; YAĞ oldum sanır,
Vaha, çölün içinde; BAĞ oldum sanır.

Yablak, yüzüne gülünce; YAR oldum sanır,
Kırağı, şafağa erince; KAR oldum sanır,
Tef, çingene kolunda; TAR oldum sanır,
Kemik, itin ağzında; ZAR oldum sanır.

Yonga, yosun içinde; KAV oldum sanır,
Kumsal, dalga altında; TAV oldum sanır,
Kıvılcım, yanan tende; LAV oldum sanır,
Ses, çalgı telinde; SAV oldum sanır.

Tavuk, komşu gözünde; KAZ oldum sanır,
Kıymık, suyun içinde; SAZ oldum sanır,
Çile, derviş gönlünde; HAZ oldum sanır,
İnat, keçi huyunda; NAZ oldum sanır.

Mıcır, kopsa kayadan; TÖZ oldum sanır,
Değnek, körün elinde; GÖZ oldum sanır,
Yalan, çıkınca dilden; SÖZ oldum sanır,
Kül, sönen ocakta; KÖZ oldum sanır.

Kuytu, muhtaç anında; HAN oldum sanır,
Leş, sırtlan karnında; CAN oldum sanır,
Arka, köçek belinde; YAN oldum sanır
Ayıp, rezil dilinde ŞAN oldum sanır.

Diken, bülbül konunca; GÜL oldum sanır,
Gayret, namert işinde; ZÜL oldum sanır,
Kömür, ateş görünce; KÜL oldum sanır,
Aba, Yörük perinde; TÜL oldum sanır.

Parmak, tetik çekince; KOL oldum sanır,
Sağ, ayna önünde; SOL oldum sanır,
Dar, cılız belinde; BOL oldum sanır,
Kıl, sırat üstünde; YOL oldum sanır.

Kertek, çerçeve üstünde HAT oldum sanır,
Yama, fakir yeninde; KAT oldum sanır,
Yavan, tatsız ağzında; TAT oldum sanır.
Kişi eline davul alınca; KAM oldum sanır..

Şah, benim elimde; MAT oldum sanır..

ŞAH-MAT

EŞEĞİ ÖLEN FAKİR KÖYLÜ

Öykünün geçtiği yer Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinin bir köyü. Hikayeyi aktaran kişi ilçede öğretmen olarak çalıştığı yıllarda Gümüşhacıköy’de yaşayan birinden dinlemiş.
1940-50 yılları arası Gümüşhacıköy ilçesinin bir köyünde yoksul bir genç yaşarmış. Kimi kimsesi yokmuş. Bundan dolayı köyde kimse kız vermemiş. Evlenememiş. Bu yoksul köylünün sadece yaşlı bir eşeği varmış. Onunla dağa gider, odun toplar, taşır, odunları eşeğine yükler, şehre götürür, satar, kazandığı para ile acil ihtiyaçlarını karşılarmış. Günler ayları, aylar da yılları kovalar, hep böyle geçermiş.
Kimi kimsesi olmayan yoksul genç, yine bir gün dağa oduna gitmiş. Topladığı odunları eşeğine yüklemiş ve satmak için şehrin yolunu tutmuş. Yolda kimseciklerin olmadığı bir anda aniden yaşlı eşek ağır yük altında yere çökmüş. Yaşlı eşek acı acı inlerken fakir köylü telaşlanmış. Hemen eşeğin üzerindeki odunları yere indirmiş ve hayvanın semerini çözmüş. Bir süre sonra acılar içinde inleyen eşek oracıkta ölüvermiş. Yoksul genç, başını iki elinin arasına alarak başlamış ağlamaya. Sağa bakmış, sola bakmış, yola bakmış, ne gelen var, ne giden. Fakir genç ölen hayvanı için çok üzülmüş. Nasıl üzülmesin ki? Dünyadaki tek varlığı ona yardımcı olan eşeğiymiş.
Eşeğine son vefasını yapmak için kazmayı küreği alarak başlamış yol kenarında mezar kazmaya. Ağlaya ağlaya kazdığı çukura eşeğini gömmüş. Toprağı iyice yükseltmiş ki mezar olduğu anlaşılsın. Kalın odunlardan hayvanın baş ve ayakucunu mezar tahtası dikerek tam bir mezar haline getirmiş. İşini bitirip gideceği sırada yoldan birilerinin geçtiğini gören genç, mezarın başına çömelmiş ve ellerini açarak duaya durmuş. Onun bu durumunu gören yolcular merak edip sormuşlar;
-Başın sağ olsun. Ölen kimdi? Yoksul genç göz yaşları içinde:
-Kara toprağa verdiğim dünyadaki tek varlığımdı. Her şeyimdi, varımdı, yoğumdu, dayanağımdı, işimdi, aşımdı. Bana her şeyi o verdi. Mezara koyduğum rızık kapımdı.
Bunu duyan yolcular çok üzülmüşler. Sabır dileyip gitmişler.
Eşeği mezara koyan genç, çaresiz köyüne dönmüş. Günlerce işsiz güçsüz, parasız pulsuz, avare avare gezmiş. Sonunda köyde kimsem kalmadı diyerek gurbete çıkmaya karar vermiş ve ver elini İstanbul.
Önceleri büyük şehre alışamamış. Geldiği köyüne hiç mi hiç benzemiyormuş ama kararlıymış. Her işte çalışmış. Çalıştıkça kazanmış, kazandıkça gayrete gelmiş. Bakmış ki köyde iken yılda kazandığını burada bir ayda kazanıyor azmi daha da artmış. Yeterli para kazandığını düşündüğünde evlenme zamanının geldiğini de hesaba katarak helal süt emmiş biriyle evlenmiş. Doğduğun yer değil doyduğun yer evindir diyerek yuvasını kurup çoluk çocuğa karışmış.
Aradan uzun uzun yıllar geçtikten sonra zenginleşen genç köylü baba evine özlem duyup köye dönmeye, ziyaret etmeye karar vermiş. Köyü, tozlu yolları, yıkık dökük evleri, hele çalışmaktan nasır tutmuş elleri, bakımsızlıktan çatlamış dudakları olan köyün insanları hasret olup gözünde tüymeye başlamış. Eşine ve çocuklarına, artık dayanamayacağım, memleket gözümde tütüyor, bir gideyim de dolaşayım demiş.
Çıkmış İstanbul’dan yola. Gelmiş Gümüşhacıköy’e, tanıdıklarla kucaklaşmış, muhabbet ederek hasret gidermiş. Artık köye araba ile gidilebildiği için köyün arabasına binmiş ve yola çıkmış. Araba tıklım tıklım dolu ama kimseyi de tanıyamamış. Araba köye doğru yol alırken yolda kendi kendine “Hey gidi günler! Nereden nereye! Eşekle gittiğim yere araba ile gidiyorlar” diye aklından geçirmiş. Sonra birden aklına eşeği gelmiş ve dün gibi hatırladığı yer aklına gelmiş. İçinden “Şimdi dümdüz toprak olmuştur” diye düşünmüş.
Bindiği araba eşeğini gömdüğü yere yaklaştığında araç durmuş ve içinden birçok yolcu inmeye başlamış. Şöyle camdan dışarı baktığında bir de görmüş ki eşeği gömdüğü yerin civarı yem yeşil ağaçlarla dolu. Yeşilliğin ortasında kırmızı kiremitli bir bina, çevresinde de insanlar dolup taşıyor. Dayanamayıp aracın sürücüsüne sormuş;
-Burası neresi? Arabanın sürücüsü;
-Beyim burası Rızık Baba Türbesi. Adamın şaşkınlığı daha da artmış.
-Nasıl yani? Şoför başlamış anlatmaya;
-Buranın ziyaretçisi çok. Her gün yüzlerce insanı buraya getirip, götürüyoruz. Burada yatan evliya; işi olmayana iş, aşı olmayana aş, eşi olmayana eş, çocuğu olmayana çocuk, hasta olana şifa, ne dilersen ne murat edersen her bir şeyi veriyor, demiş.
Adamcağız şaşkınlıktan dili tutulacak olmuş. Diğer insanlarla beraber o da inip şöyle bir kontrol etmiş ki kesinlikle burası eşeği gömdüğü yer. Eşeğin mezarı üzerine türbe yapılmış meğer.
Bir kenara oturup kendi kendine düşünmeye başlamış. “Bu nasıl bir iş? Bunu kim yapmış ola ki, bilerek mi bilmeyerek mi yapmış? İnsanlar bilmeden nasıl bir yanlışa düşmüşler?” Acaba ne yapmalı diye de bir yandan karar vermeye çalışıyormuş. Acaba gerçeği açıklasın mı, yoksa aman! olan olmuş! kime ne zararı var deyip çekip gitsin mi? Bir süre düşündükten sonra sonunda karar vermiş “Yazık değil mi? Bunca insanın umutlarına. Kim bilir nerelerden ta buralara gelip umuda yolculuk ediyorlar. Gerçeği açıklayacağım.” diyerek yüksek bir yere çıkıp, biraz korku, biraz heyecan içinde sesi titreyerek;
-Dostlar beni dinleyin! Size çok önemli bir şey açıklayacağım! Diye haykırmış. Sesi duyanlar gelmişler, etrafında toplanmışlar. Adamcağız cesaretini toplayarak devam etmiş;
-Ziyaret diye geldiğiniz bu yer, evliya diye medet umduğunuz, iş istediğiniz, aş istediğiniz, çocuk dilediğiniz, şifa umduğunuz bu türbede yatan evliya değildir.
Adamcağızın “evliya değildir” sözü ağzında dökülünce kalabalıktan bir dalgalanma başlamış. Bağırarak:
-Sen kimsin? İn misin cin misin? Bizim evliyamıza nasıl saygısızlık edersin?” Demişler. Adamcağız;
-Can dostlar! Ne olur beni dinleyin. Ben ne inim ne cinim. Bu yolun ulaştığı köydenim. Yıllar önce köyümden ayrıldım. Şimdi de köyümü ziyarete geldim. Kalabalıktan birisi yüksek sesle;
-Madem yıllar önce köyünden ayrıldın, ziyarete geldin ne hakla bizim evliyamıza laf ediyorsun? Adamcağız yeniden cesaretini toplayarak;
-Yıllar önce ben yoksul bir gençtim. Şehre odun götürürken tam eşeğim burada ölmüştü. Onu çok sevmiştim. Onu buraya gömdüm. Üstüne mezar yaptım. Şimdi türbe yapmışlar. Burada yatan evliya değil benim yaşlı eşeğimdir.
Adam “Burada yatan evliya değil benim eşeğimdir” deyince önce derin bir sessizlik olmuş. Kim ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilememiş. İnsanlar birbirine bakmış. Sonunda kalabalıktan birisi;
-Ne oluyor yahu. Kim bu adam? Tanıyan bilen var mı? Deli mi, mecnun mu, meczup mu? Nasıl bizim evliyamıza Rızık Baba’mıza hakaret eder? İndirin şu adamı!
Der demez. Kalabalık hemen adamcağızı yere indirmişler. Başlamışlar vurmaya, tekmelemeye. Kafa göz girişmişler adama. Adamcağız aldığı darbelerle kendinden geçmiş. Her yanı kan revan içindeyken kalabalıktan birisi;
-Siz ne yapıyorsunuz? Evliyanın başında insan dövülür mü, diyerek kalabalığı yatıştırmış. Kanlar içinde kalan adamcağızı alarak Gümüşhacıköy’e sağlık ocağına ulaştırmış. Allahtan ki aldığı yaralar fazla ciddi değilmiş. Yaralar temizlenmiş, pansuman yapılarak taburcu edilmiş.
Adamcağız çok şaşırmış. Memlekete geldiğine bin pişman olmuş. Ama bu böyle olmaz demiş. Doğruca ilçe kaymakamlığına gitmiş. Kaymakama olup biteni baştan sona anlatmış.
İlçe kaymakamı; savcıyı, jandarmayı alarak olay mahalline gitmiş. İncelemeden sonra Rızık Baba Türbesi’ndeki mezarın açılmasına karar vermişler. Mezar açılınca içinden boylu boyunca yatan eşek iskeletinin kemiklerini bulmuşlar. Resmi zabıt tutup, türbeyi mühürlemişler. Olay böylece aydınlığa kavuşmuş.
Ama durun bundan sonrası daha önemli; Buranın türbe ve içinde yatanın da evliya olduğuna inanan insanlar aralarında dedikoduya başlamışlar. Anlatılanlara göre aslında burada yatan evliya Rızık Baba, mezar açıldığında kendini gizlemek için eşek kılığına girmiş. Mezarı açanlara da bu yüzden eşek gibi görünmüş.
O mezarın şimdiki konumu türbe gibi olmasa da yine de ziyaretçileri var. Yolu düşenler Rızık Baba’ya dua edip ondan aş, iş istiyorlar. Artık kimin eşeklik yaptığı da kimsenin umurunda değil.

ALINTIDIR……

Adamın biri müslüman mezarlığına ölü bir köpek gömer.

Görenler onu, zamanın Kadısına şikayet ederler.

Kadı adamı çağırır ve işin aslını sorar.

Adam:
“Doğrudur, öyle yaptım, çünkü köpeğin bana vasiyeti böyleydi, onun vasiyetini yerine getirdim.” der.

Kadı:
“Sen bizim aklımızla alay mı ediyorsun efendi?” diye çıkışır.

Adam:
“Hayır efendim, aynı zamanda Kadiya da 10.000 dirhem vermemi vasiyet etti.” der.

Bunu duyan Kadı hemen:
“Rahmetli köpeğin ölümü bizi ziyâdesiyle üzdü.” der.

İnsanlar, kadının değişen bu tavrına hayret ederler.
Kadı onlara der ki:

“Bu durum sizi hayrete düşürmesin, bu köpeğin geçmişini araştırdım, Ashab-ı Kehf köpeği Kitmir’in soyundan geldiğini keşfettim.”

Kadıyı satın aldığın gün ADALET ölür, adaleti öldürdüğün gün DEVLET ölür…

VATAN

🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🙏
●Düşünsene;
Köydesin.
Tarlada uğraşıyorsun.
Gazetelerden Yunanlıların Ege’ yi işgal ettiklerini okuyorsun.

Yaşadığın köye çok uzaktalar. Sana gelene kadar durdurulacaklarını ve köyüne gelemeyeceklerini düşünüyorsun.

İki gün sonra gazeteye bakıyorsun.
Komşu şehirdeler. Yolu yarılamışlar.

Endişeleniyorsun.

Birkaç gün sonra gazete de çıkmaz oluyor.

Çevre köylerden haber geliyor.
Hepsinin basılıp yakıldığını duyuyorsun.

Bıçak kemiğe dayanmış.

Gidecek yerin de yok.

Bekliyorsun. Sabah oluyor , akşam oluyor sonra tekrar sabah oluyor .

Belki bizim köye gelmezler diyorsun.

Köyden silah sesleri gelmeye başlıyor.

Kaçınılmaz son geliyor.

Artık senin köyündeler.

Düşünüyorsun.

Eşini kızını ve oğlunu kilere saklıyorsun. Silahını alıp evin camından dışarısını gözlüyorsun.

Dakikalar sonra evin önünde 30 kişilik düşman müfrezesi görünüyor.

Basıyorsun tetiğe.
Biri indi.

Bir daha basıyorsun. Bir düşman daha indiriyorsun

Üç dört beş derken mermin bitiyor.

Dalıyorlar evin içine. Dipçik ile suratını dümdüz ediyorlar.

Aman beni vurup gitsinler de ailemi bulmasınlar diye dua ediyorsun.

Buluyorlar.

Askerlerden üçü ” Biz bunu bir sorgulayalim ” deyip pis pis gülerek eşini sürükleyip ahıra götürüyor.

Diğer üçü de kahkahalar ile ” Biz de bunu sorgulayalim” deyip kızını bahçeye çıkarıyor.

Askerlerden biri oğlunu işaret ediyor.
” Öldürün bunu. Büyüdüğünde intikam almak ister”

iki asker vurmak için oğlanı evin arkasına götürüyor.

Çaresizsin.

Beni vurun onlara dokunmayın diyorsun ama nafile.

Ellerin bağlı. Bir şey yapamıyorsun.

“Herşey buraya kadarmış” diyorsun.

Tam bu esnada köyde silah sesleri başlıyor.
Ancak bu sefer çığlıklar köylülerden değil düşman askerlerinden geliyor.

Türk askeri giriyor köye.

5 Mehmetçik evin arkasına koşuyor oğlanı kurtarmak için. Düşman askerini indirip oğlanı kurtarıyorlar.

4 Mehmetçik. Ahıra saldırıyor eşinin ırzına geçmesinler diye. Son anda yetişiyorlar. Orada ki düşman askerini de vurup hatunu kurtarıyorlar.

Diğer Mehmetçikler evin bahçesine dalıyor. Kısa sürede çatışma bitiyor. Kıza da zeval gelmeden kurtarıyorlar.

O asker senin canını, namusunu , şerefini kurtarıyor.

Şimdi sen bu askerlere ” Oruç tutuyor musun, namaz kılıyor musun , cumaya gidiyor musun, hangi partilisin, mezhebin nedir, dinin nedir ” diye soru sorar mısın ?

O noktadan sonra senin için önemi olur mu ?

Bizi birleştiren partimiz , rengimiz, dinimiz ya da mezhebimiz değildir.

Bizi birleştiren maya akrabalıktir, Türklüktür,

Birbirinize sahip çıkın.

Sizin köyünüze sıra gelmeden… Anadoluyu vatan yapan, " Yurtta Barış, Dünyada Barış " diyerek bağımsız ve özgür Türkiye Cumhuriyetini kuran, eşsiz, yüreğinde sadece vatan sevgi ve şuuru olan önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, kahraman ve fedakar komutan ve silah arkadaşları ecdadımızı ve vatan millet yolunda can veren tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. 🇹🇷

Diriliş/Turgut Özakman’dan

DÜRZİLER

Dürziler…

Suriye’de yaşananlar sebebiyle Son 2 gündür gündemde olan inanç topluluğu.

Türkçe’de “Dürzü” bir hakaret tanımıdır ve en büyük haydut anlamındadır.

Peki kimdir bu Dürziler? Ne kadar tanıyorsunuz? İnceleyelim.

Dürziler bir halk değildir, bir inanç topluluğudur. Orijin olarak Araptırlar. İnanç olarak İslamiyetten ayrılmışlardır.
Tam olarak Şii İslam’ın İsmaililik mezhebinin gnostik bir kolu olup Yeni Platoncu felsefi bir dindir.

Dürzilik her ne kadar İslamın içinden çıkmışsa da İslamın 5 şartının bir kısmını kabul ederler ama oruç tutmayı ve hacca gitmeyi reddederler. Tevhid inancına sahiptirler.
Dürzi inancında Tanrı ile karşılaşma, etkileşime girme, dost olma ve reenkarnasyon vardır.

Dürzi adı, Dürziliğin kurucularından biri olan Muhammed bin İsmail ed-Derazi’den, Derazi, Farsça’da terzi anlamına gelmektedir. İlginçtir ki Dürziler isimlerini Ed-Derazi’den almışlardır, ama Derazi’yı “sapkın” olarak kabul ederler. Dürzi kitaplarında Derazi için küstah, dar görüşlü, aceleci gibi sıfatlar kullanılır.

Zaten Dürziler kendilerini “Muwaḥḥidūn” olarak adlandırır, kitaplarında kendilerinden bu şekilde bahsederlerdi. Onların dışında kalan topluluklar onlardan Dürzi olarak bahsederlerdi.
Bunun bir örneğini de Aztekler’de görüyoruz, Aztekler kendilerine Mexicali derlerdi.

Bugün Dünya üzerinde 1 Milyon Dürzi yaşamaktadır ve Dürziler izole bir toplumdur. Dürzi olunamaz, Dürzi olarak doğulur.
En çok Dürzi nüfusuna sahip ülke Suriye’dir. Suriye’de 700 bin Dürzi yaşamaktadır. Lübnan’da 350 bin, İsrail’de ise 140 bin Dürzi yaşar. Dürziliğin çıkış yeri Kahire’dir. Fakat Dürziliğin kurucu önderleri burada bir ayrılık yaşamış, birbirlerine düşmüşler ve Dürzilik sapkınlık ilan edilmiş, Fatimi Halifesi Al Hakim, Ed Derazi’yi idam ettirmiş ve Dürziler Mısır’dan kovulmuşlar. Fakat Fatimi Halifeliği Dürzileri yok etmeye karar vermişti, Suriye, Lübnan, Filistin ve Antakya’ya yayılan Dürziler üzerinde bir katliama girişildi. Bu katliamlardan en büyüğü ise 5000 Dürzi’nin katledildiği Antakya katliamı olmuştur. 11. yy sonlarında başlayan Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlar Dürzileri kovalamaktan ve katletmekten vazgeçtiler. Aynı şekilde Dürziler de Haçlılara karşı Müslümanlarla ittifak kurdular.

Lübnan-Beyrut’taki Haçlıları gözetleme, oyalama görevi Dürzilere verilmişti. Haçlı Seferleri ile hayat şansı bulan Dürziler, Lübnan’ı anavatan olarak bellediler. Yine Haçlı Seferlerinin ardından Memlük otoritesine tabi oldular ve Lübnan’da vasal varlıklarını sürdürdüler. Memlükler adına Lübnan’daki Haçlı bakiyelerini temizlemeye başladılar. Artık Dürziler vasal bir krallık ve feodal güçtü ve bu feodalite Maan Hanedanını ortaya çıkardı. Maan Hanedanı hem Memlüklere tabi olmuş, hem de Abbasi Halifesinin desteğini almıştı. Ma’anlar, Beyrut ve Sayda arasındaki deniz ovasına bakan Lübnan Dağı’nın tek hakimiydiler. Ayrıca Maan Hanedanı Nureddin Zengi tarafından da bölgenin tek otoritesi olarak tanınmıştı.
Fakat Dürziler, Maan Hanedanlığı vasıtasıyla Siyasi olarak güç elde etmiş olsalar da Şii ve Sünni Müslümanlar tarafından sapkın kabul ediliyorlardı. Maan Hanedanının Lübnan’da kurduğu bu hakimiyet 200 yıla yakın sürdü, fakat 14. yy sonunda Memlükler Suriye’deki Sünni olmayan Müslüman gruplara karşı cihat çağrısı yapan bir fetva yayınladı. Bu cihat fetvası sonrası başlatılan seferlerde sünni olmayan müslümanlar dışında Hristiyan Maruniler ve Dürziler de hedef alındı, pek çok Maruni ve Dürzi köyü yakıldı, harekat Lübnan’da da devam ediyordu. Dürziler artık dağlara çekilmişlerdi.
100 yıl kadar süren bu katliamlar Osmanlı’nın Mısır Seferi ile son bulmuştu. Artık bölgenin hakimi Osmanlı’ydı. Fakat Dürziler dağlardan inip kervanları yağmalıyordu.

İşte Osmanlı’nın Dürzilerle tanışması böyle oldu.

Dürzi kelimesi “en büyük haydut” anlamı ile Türkçe’ye geçti ve günümüzde Dürzü olarak kullanılmaktadır.

16 ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı bölgede Dürzi isyanları ile çok uğraştı. Dürziler zaptedilemiyordu, Osmanlı çareyi İltizam sistemi ile bölgeyi Dürzi bir emire vermekte buldu ve Lübnan’da yeniden Maan Hanedanı işbaşına geldi. Dürziler nüfus olarak azlardı, lakin iyi savaşçıydılar ve siyasi olarak çok güçlüydüler. 16. yy’da bölgenin tek feodal hakimi olduğu Osmanlı tarafından kabul edilen Dürziler, en parlak dönemlerini 2. Fahreddin Döneminde yaşadılar. 2. Fahreddin, Osmanlı’dan tüm Suriye’nin kendisine boyun eğmesi yetkisini aldı ve adeta devlet içinde güçlü bir devlet kurarak kendi adına fetihler yapmaya başladı.
Tüm Lübnan Dağı (Cebel-i Lübnan ve Şam’ın güneyinde kalan tüm Suriye 2. Fahrettin’in kontrolündeydi. 2. Fahrettin bunlarla yetinmedi, Lübnan dağı’nın doğusuna seferler düzenleyerek Palmira’yı kendine bağladı. Suriye’nin büyük bölümü artık Maan Hanedanı tarafından kontrol ediliyordu, Fahrettin bunlarla sınırlı kalmadı. Toscana Düklüğü ve Napoli Krallığı ile ittifak yaptı. 2. Fahrettin’in bu yaptıklarından sonra 1605’teki Canbulat isyanına da katılarak Osmanlı’ya isyan etti.
Fakat isyan Osmanlı tarafından bastırıldı. Ne hikmettir ki isyana katılan tüm yerel liderler idam edilirken, 2. Fahrettin Lübnan Dağı Emirliği yapmaya devam etti. Birkaç yıl sonra nihayet Osmanlı, 2. Fahrettin’in üzerine bir ordu gönderdi, Fahrettin Lübnan’dan kaçmak zorunda kaldı, Toscana ve Sicilya’da sürgünde yaşadı. Birkaç yıl sonra Lübnan’a geri döndü. Ne var ki 4. Murat döneminde yeniden tesis edilen devlet otoritesi ile Fahrettin’in sonu gelmişti. Fahrettin Osmanlı Ordusu tarafından 2 oğlu ile birlikte esir alındı, İstanbul’a götürüldü ve Yedikule zindanına atıldı. Ve 4.Murat’ın emriyle Fahrettin’in başı kesilerek idam edildi. Esir alınan 2 oğlu da boğduruldu. Fahrettin’e uzun uzun değindim, zira kendisi Dürzilerin efsane lideri olarak kabul edilir, ayrıca burada Osmanlı’nın yönetim sistemine de dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı fethettiği yerlerde hiçbir zaman hakimiyet kuramamıştır. Çünkü fethedilen yerler yerel beylere veriliyordu. Yerel beyler de tıpkı Fahrettin örneğinde gördüğümüz gibi, vergi verdiği sürece istediği gibi hareket edebiliyordu. Bugün Osmanlı Coğrafyası dediğimiz bölgelerde Osmanlı’nın kültürel etkisinin neredeyse sıfır olması işte Osmanlı’nın bu yanlış politikasının sebebidir. Neyse biz Dürzilere dönelim yeniden. Fahrettin’in idamından sonra Osmanlı yine Maan Hanedanından birini Lübnan’a vali olarak atadı. Fakat Dürzi Maan Hanedanı Osmanlı’ya sürekli isyan etmeye devam ediyordu. 17. yy sonunda Lübnan’da Maan Hanedanı sona erdi, onların yerine Sünni Müslümanlığa dönmüş Maruni Hristiyan olan Şihablar Lübnan’ı yönetmeye başladı.
Şihablar görünüşte sünni Müslümandılar, ama özde Hristiyanlardı. Osmanlı kandırılmıştı. 18. yy sonlarına doğru 2. Beşir Dönemi başladı. Beşir’in işgalci Napolyon ile işbirliği yapması neticesinde Maruni Şihablar Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından iktidardan indirildi.
İbrahim Paşa ayrıca Dürzileri silah altına aldı Dürzi birlikleri oluşturdu. Lübnan’da yönetim yeniden Dürzilere geçmişti, fakat Dürziler bir önceki hanedan olan Maruni Şihab hanedanından intikam almak istiyordu ve Lübnan’da Maruni katliamı yapmaya başladılar.
Bu katliamlar Suriye’ye de sıçradı ve neticesinde Fransa Lübnan’a askeri müdahalede bulundu. Evet yanlış okumadınız, Lübnan Osmanlı toprağı, ama Fransa iç karışıklıktan dolayı askeri müdahalede bulunuyor. İşte az yukarıda eleştirdiğim Osmanlı yönetim sisteminin neticesi. Eyaletleri Türk değil yerel feodal beylere emanet edersen onlar da dış güçlerle anlaşma yapar.
Fransa da yerel Dürzi Beyleri ile yaptığı anlaşmaya istinaden Osmanlı toprağı Lübnan’a askeri müdahalede bulunur. İşte bu müdahale daha sonra Lübnan ve Suriye’de Fransız mandasına kadar gidecek. Neyse, dönelim 1860’a.
Dürzilerin Marunilere karşı katliama girişmesi ve Fransa’nın askeri müdahalesi sonrası Lübnan’ın statüsü değiştirildi ve Lübnan Dağı Mutasarrıflığı teşkil edildi. (1861)
Lübnan artık Maruni (Hristiyan) bir vali (Mutasarrıf) tarafından yönetilecekti. Lübnan’ın bu yeni statüsü günümüzde de devam eden Lübnan’daki Confessionalist sistemin doğuşu olmuştu.
Bu tarihten itibaren de Lübnan her ne kadar siyasi olarak Osmanlı Toprağı olarak kabul görse de sürekli dış müdahalelere maruz kaldı. Takip eden süreçte ve akabinde gelişen 1. Dünya Savaşı sonrasında fiili olarak Avrupalılar tarafından yönetilen Lübnan, Fransız Mandası altına girdi. (1920)
Fransız Mandası altında teşkil edilen “Greater Lebanon” (Büyük Lübnan) bugünkü Lübnan’ın coğrafi sınırları oldu. 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesi ile birlikte, Lübnan’da da Fransız Mandasından kurtulma hareketi başladı ve 1943 yılında Lübnan bağımsızlığını ilan etti. Lübnan’daki etnik ve dini gruplar Mithaq al Watani (Milli Pakt) bildirisi altında birleştiler. Mithaq al Watani uzlaşmasına göre Lübnan’da yönetim şöyle olacaktı;
👉Cumhurbaşkanı–>Maruni Hristiyan.
👉Parlamento Başkanı–>Şii Müslüman.
👉Başbakan–>Sünni Müslüman.
👉Başbakan Yardımcısı–>Rum Ortodoks.

Bu Confessionalist sistem Devletin her idari katında geçerli olacaktı. Lübnan’ın başkenti Beyrut ise bu dönemde bölgesel bir finans ve ticaret merkezi haline gelmiş, barış ve huzurun gelmesi ile “Ortadoğu’nun Paris’i” ünvanını almıştı.
Ne var ki Lübnan’ın ve Beyrut’un bu güzel günleri çok kısa sürecekti. 1948… Sonun Başlangıcı…

1948’de İsrail’in kurulması ile birlikte Lübnan çok büyük bir hata yaptı ve 100 bin kişilik ilk Filistinli Mülteci Dalgasının ülkelerine girmesine göz yumdu.

1948-1968 yılları arasında toplam 200 bin Filistinli Mülteci Lübnan’a geldi. 60’ların sonuna kadar etnik ve mezhepsel çeşitlilik Lübnan için bir sorun teşkil etmiyordu. Lübnanlılar için önemli olan etnik kimlik yahut mezhep değil, üst kimlik olan Lübnanlılık’tı…
1967’deki 6 gün savaşından sonra çok daha fazla Filistinli Lübnan’a gelmeye başladı. Her gün binlerce Filistinli geliyordu.
Gelenler çoğu Sünni Arap’tı. Lübnanlılar ensar olmuştu, gelenler muhacir.

1943-Mithaq al Watani Ruhu kaybolmaya başlamıştı.
Filistin’den gelen Sünni Araplar demografik dengeyi değiştirmeye başlamıştı. Lübnan yönetiminde etkili söz sahibi olmak isteyen Sünni Müslümanlar, Filistinli Mültecileri de kendi etnik/mezhep kimliğine katarak ülkedeki diğer etnik grupları tehdit etmeye başladılar. Tabi diğerleri de boş durmadı. Ve 1970 yılına gelindiğinde “Kara Eylül” olayları ile Ürdün’den kovulan yüzbinlerce Filistinli mülteci akın akın Lübnan’a yerleştiler.
Birkaç yıl içinde Lübnan’a yerleşen Filistinli mülteci sayısı 1.5 milyona ulaşmıştı. Filistinli mülteciler artık #Lübnan nüfusunun 3’te 1’ini oluşturuyorlardı. Barış ve huzur içindeki bir ülkenin demografisi değişmişti. Aslında Lübnan halkı bu duruma büyük tepki gösteriyordu. Mültecileri istemiyorlardı. Halk mültecileri istemezken, ülkenin dini grupları “onlar bizim ümmet kardeşimiz” diyerek halkı etki altına alıyordu, ülkedeki hümanist aydınlar ise batıdan ve İsrail’den aldıkları fonlar ile mülteci lehine konferanslar verip yazılar yazarak mülteci güzellemeleri yaptılar. Değişen demografi sorunları da beraberinde getirdi. Mültecilerden önce Müslüman-Hristiyan nüfusu dengede olan ülkede Müslümanlar çoğunluk haline gelmişlerdi.
Kaçınılmaz olarak dini çatışmalar başladı Bu dini çatışmalar, uzun yıllar sürecek olan Lübnan İç Savaşı’na dönüştü. İç savaş ile birlikte ülkenin güneyi İsrail tarafından, kalan kısmı ise Lübnan hükümetinin çağrısı ile Suriye tarafından işgal edildi.
Ülkede tam bir kaos hakimdi.
Hristiyan, Sünni, Şii militan gruplar, bunların dışında Filistin Kurtuluş Örgütü ve diğer Filistinli gruplar, Komünist militan gruplar, Baasçı militan gruplar, Dürzi militanlar.
Her biri bir silahlı güç.
Öte yanda İsrail ve Suriye ordusu.
Barış ve huzurun şehri, Ortadoğu’nun Paris’i Beyrut tam bir harabe şehre dönmüştü. 1975-1990 yılları arasında süren bu iç savaş neticesinde 300 bin kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı ve 1 milyondan fazla insan #Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı.
1990’dan bugüne değin hala belini doğrultamayan Lübnan, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte 2. kez #mülteci istilasına uğradı.
Suriye iç savaşı ile birlikte Lübnan 1.5 milyon civarında mülteciden oluşan yeni bir demografik işgal ile karşı karşıya kaldı.
70’lerin başından itibaren kaybolan Devlet Otoritesi, 80’lerden itibaren Hizbullah’ın ayrı bir güç olarak yapılanmasına sebep oldu. Hizbullah 90’lardan itibaren Lübnan siyasetinde de sahne almaya başladı. Her ne kadar Lübnan halkının çoğunun desteğini almıyor olsa da Hizbullah bugün silahlı kanadı sayesinde Lübnan’da hakim güç durumunda. Lübnan’dan sonra hedef Türkiye, İsrail Türkiye’yi işgal edecek” diyenler. İşte Lübnan böyle bir ülke.
📌Lübnan’da bir devlet yok, devlet otoritesi yok.
📌Terör örgütleri ülkeye hakim ve istediklerini yapıyor.

Türkiye’yi gerçekten Lübnan’la ya da ortadoğudaki herhangi bir ülkeyle bir mi tutuyorsunuz?

Şayet böyle ise Türkiye’yi 22 yıldır kim yönetiyorsa bunun sorumlusu odur.

VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN MAHMUD


“Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.
Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı Baba, çay getir!
Tıkandı Baba, kahve getir!
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
– Hele baba anlat bakalım, nedir bu “tıkandı baba” meselesi?
– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi
kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi.

O gün bu gün adım “Tıkandı Baba “ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına: “Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın
koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler.
Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.
– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel
yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu
tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya. Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para
ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim,diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var.

Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı
getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi.
Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş
ve anlaşmışlar.
Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut: “Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan:
– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.
– Geldi sultanım!
– Peki, ne yaptın sen o kadar baklavayı?
– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir”
Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek.

Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git
onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.
“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları ‘peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
Baba, “niçin?” demiş. Askerler: “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.
Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.
“Ne olacak şimdi” demiş.
“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş.
Adamcağız oracıkta ölmüş.

Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler.
İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur
sözünü söylemiş:
“VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT🙏🙏💖💖

SUMERLER VE KADİN

SŰMERLER VE KADIN ❣
Muazzez İlmiye Çığ

Sűmerlerde kadın:
Tek eşlilik var
Ticaret yapabiliyor
Doktor olabiliyor
Ebeler sadece kadın
Kadın katipler var
Kadın tek başına tanıklık yapabiliyor
Kadın műfettişler var
Yarı omuzu açık pilili elbiseler veya şeffaf elbiseler giyiyorlar
Kadınlar makyaj yapabiliyor
Kadınların her tűrlű sűs eşyaları, parfűm ve cilt yağları var,
Kadınlar műzik aleti çalıp, şarkı sőyleyip, dans edebiliyorlar
Kadınlar cinsellikle ilgili şarkılar sőyleyebiliyor, şiirler yazabiliyorlar

Sűmerler yazıyı icat eder etmez okullar açıp yazıyı őğretiyorlar,
hukuki antlaşmaları őğretiyorlar,
kızlı erkekli matematik, astronomi, geometri őğreniyorlar
Ikinci dil olarak Akatça őğreniyorlar
Çocuklar bűtűn gűn okula gidiyor ve düzenli tatilleri var.
Temizlik çok őnemli
Çocuklar okullarda reçete yazmayı őğreniyor
Műzik dersleri var

Sűmerler tabletlerde destanlar, ilahiler, şiirler yazmışlar
Sűmerler hukuka son derece őnem vermişler, kanun yapmışlar herşeyi yazmışlar mesela gűműşde faiz yűzde 30, arpada yűzde 20

Sűmerlerde mahkeme var hatta yűksek
mahkeme var
Sűmerlerde kadın erkek eşit űcret alır kanunu var
Sűmerlerde dişe diş gőze gőz yok, tazminat var
Sűmerler halkın űzerinden aşırı vergi yűkűnű kaldırmış, vergide reform yapmışlardır.

Sűmerler çok Tanrılı ama en bűyűk Tanrıları Gők, Yer, Hava ve Su Tanrıları!
Sűmerler kendilerine Kenger diyor.

Muazzez İlmiye Çığ
Sűmerler.

Resim: Sűmerli bir kadın heykeli, Metropolitan Műzesi New York , M.Ő 2500-2600

GUNESİ TOPLAYAN ADAM

GÜNEŞİ TOPLAYAN ADAMIN HİKAYESİ

Osmanlı’nın Bulgaristan’da hakimiyetini sürdürdüğü son dönemler olan 1800’lü yıllarda geçen hikayeye göre; o dönem Osmanlı toprağı olan Bulgaristan’ın Tırnova (Tırnovo) şehrinde yaşayan bir aile vardır.
Dizide geçen kalburla güneş toplayan adamın gerçek hikâyesi de işte burada yaşanmıştır.

Mehmet ve Fatme, Tırnova şehrinin kırsal kesimlerinde çiftçilik yapmakta olan Müslüman bir ailedir.
Evliliklerinin üzerinden 10 yıl geçmiş ama halen çocukları olmamıştır.
Mehmet ve Fatme birbirlerini o kadar çok sevmişlerdir ki, hikayelerde anlatılan aşklar bu ikisi için basit kalabilecek bir seviyededir.

Fakat Fatme’nin o dönemlerde çaresi olmayan bir hastalığa yakalanması ile bu büyük aşk gölgelenmiş, Mehmet ile Fatme’nin sevgilerini doya doya yaşamalarına fırsat kalmamıştır.
O bölgede yaşayan herkes neredeyse istisnasız bu hikâyeyi dedelerinden ve ninelerinden dinlemişlerdir.
Birbirlerini büyük bir aşkla seven Mehmet ve Fatme’nin imtihanı da çok büyük olmuştur. Fatme evliliklerinin onuncu yılında hastalığından ötürü iki gözünü de kaybetmiştir.
Mehmet onun gözlerini açtırabilmek için her yolu denemiş hatta elinde ne var ne yoksa bu uğurda satarak harcamıştır.
Gitmediği doktor, çalmadığı şifacı kapısı kalmamıştır, ama olumlu bir sonuç alamamışlardır.
Mehmet ise Fatme’sini kurtarmak için ellerinde avuçlarında olan her şeyi satar ve o dönem Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul’a büyük hekimlere götürmek için yola revan olurlar. İstanbul’un hekimlerinin karısının gözlerini açacağı umuduyla yola çıkarken ise başına geleceklerden habersizdir.

Mehmet ve Fatme’nin İstanbul yolculuğu tam bir yıl sürer.
Gitmedik doktor, uygulanmadık şifacı ilacı bırakmazlar.
Ellerinde avuçlarında olanı tüketince de gerisin geriye memleketleri Tırnova’ya dönmeye karar verirler.

O dönem şartlarında yolculuk yapmak hiç kolay değildir.
İstanbul Tırnova arası yaklaşık 500 Km’dir.
Yola çıktıktan kısa bir süre sonra ise Fatme’nin rahatsızlığı iyice artar ve artık onun için yaşadığı sancılar dayanılmaz hal almaya başlamıştır.

Fatme yolculuğun sonuna doğru çok sevdiği eşi Mehmet’in kolları arasında hayata gözlerini yumar.
O an her şeyini kaybeden Mehmet ise eşine tekrar güneşi gösteremediği, o güzel gözlerine bakamadığı için suçlu hisseder kendisini.

Mehmet ve Fatme’nin beraber yolculuk yaptığı kafile, Tırnova’ya yakın bir yerde mola verir mecburen.
Vefat eden Fatme’yi defin ederler oraya.
Yıkanır, kefenlenir ve bir kabre konulur.
Aslında Fatme ile beraber Mehmet’ de o kabre konulmuştur.
Kafile tüm uğraşlara rağmen Mehmet’i kabrin başından ayırmayı başaramazlar.
Mehmet’i kabrin başında bırakıp yollarına devam etmek zorunda kalırlar.
Mehmet ise eşi Fatme’nin kabrinin yanına bir kabir daha kazar ve o kabirde yatmaya başlar. Eşinin ebedi âleme göçüşünden sonra onun için artık hayatın bir anlamı kalmamıştır.
Bir süre sonra taşlardan ve ağaç parçalarından bir baraka yapar ve orada yaşamaya başlar.

İşte diziye de konu olan bölüm bundan sonra başlar.
Bir gün bir yolcu grubu şehre uğrar.
Uzaklardan gelen bu yolcu grubu yolda gördükleri bir olayı anlattıklarında kimse buna inanamaz.

Yolcu grubunun anlattığı adam, hasta karısı ile birlikte yıllar önce şehirden ayrılan Mehmet’tir. Şehirden hemen birkaç atlı tarif edilen yere varırlar.
Gittiklerinde de gerçekten o adamın Mehmet olduğunu görürler ve uzaktan onu izlemeye başlarlar.

Adam elinde bir kalburla yıkık dökük bir kulübeye güneş taşımaya çalışmaktadır.
Adamı kısa bir süre izleyenler sonrasında yanına giderler, ama adam hiç birisini tanımaz. Adam için her şey silinmiştir, zaman donmuştur.
Kulübenin içine baktıklarında biri dolu diğeri boş iki kabir görürler.
Boş olanı kendisi için hazırladığı her halinden bellidir.

Şehre dönmek için ikna etmeye çalışsalar da, Mehmet dönmeyi kabul etmez.
“Tuttum seni, attım içeri, tuttum seni attım içeri…” sözünden başka bir şey söylemez. Gelenlere göre adam aklını yitirmiştir.
Ama adamın tüm dünya hırkalarını çıkarıp derviş olduğunu kimse düşünmez.

Kalburla güneş toplayan bu meczup adamın köylüleri elleri boş geri dönerler, ancak aralarında da karar verirler.
Her hafta bir kişi bu adama azık götürecektir. Bu sayede her hafta adama bir kişi yemek götürmeye başlar.

Adam azığı getiren herkese tek bir soru sorar.
”Bu azığı kim gönderdi”
Karşısında ki kişi, azığı getiren bir isim yani Ali, Ahmet gibi isimler söylerse bu azığı kabul etmez geri gönderir.
Bir gün kalburla güneş toplayan adamın azığını köyün imamı götürmeye karar verir ve o gün adamla alakalı tüm gerçeklik ortaya çıkar.

İmam efendi adamın yanına vardığında adam yine kalburla güneş toplamaktadır, ‘tuttum seni attım içeri’ diye diye.
Selam verir ve azık getirdiğini söyler.

Meczup adam diğerlerine sorduğu soruyu bu sefer imama sorar ve “Bu azığı kim gönderdi” der.
İmam efendi “Allah! Senin, benim dahi her şeyin sahibi olan Allah gönderdi” der.

Adam anca şimdi kabul eder azığı.
İmam da şehre döndüğünde yaşadıklarını tüm ahaliye olduğu gibi anlatır.
Adama bir daha gideceklerin de vermesi gereken cevap ise artık bellidir.
Ama insanların gözünde artık o bir deli değil velidir.

Bir süre bu şekilde devam eder ve şehirden her hafta bir kişi meczup adama azık götürür.
Sıra yine imama geldiğinde imam azığını alır ve yola koyulur.
Kulübeye geldiğinde ise kalburla güneş toplayan adam kulübenin önünde yoktur.

Çevreye bakar ve dervişi arasa da bulamaz ve kulübeye girer.
Hani kulübenin içinde biri boş diğeri dolu iki kabir vardı ya artı o boş kabir de dolmuştur. Derviş ruhunu hakka teslim etmiş, çok sevdiğine. kavuşmuştur.🙏🙏💖💖

alıntı

Tarihin En Komik Savaşlarından Biri Olan Osmanlı’nın Şebeş Savaşını Biliyor Musunuz?

17 Eylül 1788 akşamı günümüzdeki Romanya sınırları içinde kalan Caransebeş (Karansebes) kasabasında Osmanlı kuvvetlerini arayan Avusturya ordusu ile Avusturya ordusu arasında geçer bu savaş.

Yaklaşık 100.000 kişilik Avusturya kuvvetleri Osmanlılarla savaşmak için Karánsebes kasabası yakınlarında kamp kurar. Avusturya ordusuna ait Hussar birliğinden (hafif süvari birliği) keşif için Timiş nehrinin karşı yakasına bir grup atlı asker geçer. Bir süre nehrin öteki tarafında dolaşmasına rağmen Osmanlılardan hiçbir iz bulamaz. Bu öncü süvari birliği yolda bir çingene kervanı ile karşılaşır. Çingeneler, daha önceki savaşı kazanmış olan Avusturya askerlerine schnapps (alkollü likör, bir tür cin) satın almalarını teklif eder. Tekliften memnun kalan askerler içki fıçılarını satın alırlar ve oturup içmeye başlarlar.

Bir süre sonrasında asıl birlikteki komutanlar bir grup piyade askerini daha keşif amaçlı olarak nehrin öteki tarafına gönderir. Piyade askerler keşif yaparken içki içen süvari birliğiyle karşılaşır. Onlar ile birlikte içmek isterler. Ama süvari birliğindeki askerler içkilerini paylaşmak istemez. Fıçıların etrafını sarıp koruma altına alırlar. Tartışma başlar ve tartışma esnasında bir asker silahını çeker ve ateş eder. İçkinin de etkisiyle olay çatışmaya döner.

Çatışma sırasında bazı piyadeler, hem süvarileri korkutmak hem de fıçıları bırakıp kaçmalarını sağlamak amaçlı Turciii! Turciii! (Romence: Türkler!) diye haykırır. Bunu duyan süvariler, Türkler geldi zannedip kaçmaya başlarlar. Olayı bilmeyen diğer bazı piyadeler de süvarilerin kaçtığını görünce onlar da kaçmaya başlar. (Avusturya Ordusu Lombardlı İtalyanlardan, Balkan Slavlarından, Avusturyalılardan ve çeşitli azınlıklardan oluşan karma bir ordudur. Bu sebeple askerler birbirlerinin dillerini veya şivelerini anlamakta zorlanmaktadır) Keşif birliklerinin arasında yer alan subaylar durumu toparlamak için Halt ! (Almanca:Durun!) Halt ! (Durun!) diye bağırır, fakat Almanca bilmeyen askerler de bu kelimeleri Allah ! Allah ! diye anlayınca işler daha da kötüleşir.

Türklerin geldiğini zannederek asıl birliklerine doğru dörtnala geri koşan süvarileri gören birlik komutanı, Osmanlı akıncılarının saldırısına uğradıklarını zannedip, topçularına atış serbest emri verir. Ek olarak nehrin öteki tarafındaki çatışma seslerini duyan asıl birlikteki askerlerin bazıları da ne olduğunu anlayamadan siperlerinden geri çekilmeye başlar. Siperlerde kalan askerler ise kendilerine doğru gelen her gölgeyi (paniğin de etkisiyle) Türk zannedip ateş etmeye başlarlar. Aslında ateş ettikleri kendi askerleridir. Bu kargaşa esnasında tüm ordu geriye çekilmek durumunda kalır. Geri çekilirken İmparator II. Joseph de atını küçük bir dereye doğru sürerken attan düşüp sakatlanır.

İki gün sonra olay yerine ulaşan Osmanlı ordusu 10.000 kadar ölü ve yaralı Avusturya askeriyle ve bomboş bir şehir ile karşılaşır. Karanşebeş şehrini rahatça ele geçirir.
ALINTI’dır

Karacaoğlan Kimdir?

Karacaoğlan 17. Yüzyılda Osmaniye ili Düziçi ilçemizin farsak köyünde dünyaya geldi.
Günümüze ulaşan 500’e yakın eseri bulunan karacaoğlan şiirlerinde aşk,doğa,ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm konularını işlemiştir. Duygularını, yaşadıklarını; içten, gerçekçi ve özgün bir dille anlatan Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirmiştir. Doğa benzetmelerini çokça işleyen Karacaoğlan. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanmıştır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı da etkileyen Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanmıştır. Deyimleri ve benzetmeleriyle halk şiirinde kendine özgü bir şiir tarzı kurmuştur. Bu da onun şiirlerine ayrı bir hava katmıştır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak ve zaman zaman da redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine de yer verdiği görülür.

Dünya literatüründe önemli bir yer edinmiş olan Karacaoğlan’ın Şiirleri; başta İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça olmak üzere çeşitli dillere çevrilmiş olup, Almanya ve Azerbaycan’da doktora tezlerine konu olmuştur. Türk dünyasında önemli yere sahip olan Karacaoğlan Şiirleri türkü olarak çağrıldığı gibi çeşitli makamlarda şarkı olarak da bestelenmiştir.

  • Şu Yalan Dünyaya Geldim Geleli.
  • Var Git Ölüm
  • Yürü bire Yalan Dünya
  • Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm
  • Elif
  • Can Vermeye Dermanım Mı Var
    Gibi 500’e yakın eseri günümüze kadar ulaşmıştır.

MOR CEPKEN

MOR CEPKEN
Daha önce okumuş, ya da biliyor olabilirsiniz ama bir kez daha paylaşmak istedim.

YÖRÜK KADINI
Yörük kadını yaşlanıp iyice deneyim kazanınca Kezbence olur adı. O oymağın bilge kişisi, akıl danışılanıdır artık. Göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır mor cepken. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. “Mor Cepken”, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce “Mor Cepken” konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. “Mor Cepken” evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir. Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık. Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu. Bu “Ben bu herifi boşadım” demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri “Mor Cepken” giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır. Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! 1800 yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarında, dağa çıkarak kadın hakları için savaşan “Gizemli Kadın Efe” de bunlardan biridir. Ege yöresinin unutulmaz bir eridir.
Mor cepken Ege efelerinin giydiği bir giysidir. Buralarda efelik kadın erkek işi değil yürek işidir. Kybele, Artemis, Tahtacı yörüklerinden bu yana kadın baştacıdır bu topraklarda.

KİŞİSEL TERAPİ

Başlığa takılmayın, biraz kişisel. Kendimi terapi etmek. Zihnimi ve bedenimi dinlendirmek için zaman buldukça yapmaya çalıştığım küçük mutluluklarımı paylaşmak istedim.

Sahilden topladığım atık malzeme ve taşlardan bu güzel şeyler çıktı ortaya, yaptıkça uğraştıkça insan kendisini geliştiriyormuş onu öğrendim.

Umarım beğenmişsinizdir. Tavsiye ederim.

ÇOK SÜRMEZ

~ÇOK SÜRMEZ ~

Zalimliğiyle ünlü bir Kral, idam cezası verdiği iki mahkumdan birinin canını kendisini çok eğlendirecek bir yolla bağışlamak ister.Sonra iki darağacı kudurur ve mahkumlardan ikisinede,omuzlarına basacakları, ve güvenebilecekleri birer kişi çağırmalarını ister.Birtaraftanda ülkenin bilge kişisini de kendince sınamak istemiştir.Bu yüzden herşey hazır olduğunda yanıbaşına oturtmuştur yaşlı bilgeyi.Sonrasında mahkumlar kendi seçimleri ve istekleriyle çağırdıları kişilerin omuzlarına basar ve boyunlarına ipler geçirilir…

Mahkumkardan biri çok güçlü kuvvetli birini çağırmıştır.Diğeri ise kendisinden daha cılız olan arkadaşını çağırmıştır ve onun omuzlarına basmaktadır.Kral tam o anda sorar yaşlı bilgeye. – “Hadi şimdi göster hünerini.Sence önce kim yıkılacak?Güçlü olanmı? Yoksa şu cılız olanmı?” – Yaşlı bilge kendinden emin cevap verir.-“Güçlü olan çok sürmez yıkılır efendim.Diğer cılız olan ise ölse yıkılmaz.Cılız olanın omuzlarına basan mahkum canını kurtaracaktır.-“

İki saatlik çok çekişmeli geçen ölüm kalım savaşında, güçlü adam yıkılıverir en sonunda.Ve onun omuzlarına basan mahkum darağacı da can verir.Kral şaşkın bir halde sorar yaşlı bilgeye.-“Nasıl oldu da şu cılız adamın galip geleceğini bildin? Sen gerçek bir bilgesin-“Yaşlı bilge yerinden kalkmış sevinç içinde arkadaşına sarılan ve canını kurtaran mahkuma bakar ve Kral’a şöyle der.-“Bunu bilmemin bilge olmakla alakası yoktur.İki mahkum darağacına çıkarılmadan önce onları dikkatle izledim.Kendi istekleriyle çağırdıları adamlar yanlarına geldiler.Biri çağırdığı güçlü adama bir kese altın verdi.Belliki parasıyla tutmuştu onu, canını kurtarabilmek için.Bunun için o adamın güçlü vücudunun kafi geleceğini düşünüyordu.Diğeri ise uzun uzun sarıldı arkadaşına.Birlikte gözyaşı döktüler.Sonra o cılız adam yeminler etti arkadaşına.Ölsem yıkılmam diye.Gerçek birer arkadaş olduklarını anladım o anda… Ben sadece menfaat üzerine kurulan şeylerin çok uzun sürmeyeceğini bildim efendim… “-Menfaat üzerine kurulan herşey, yıkılmaya mahkumdur…

Alıntıdır..

YUMURTA

Arjantin’de enflasyonu bahane eden bir yumurta satıcısı, yumurta kolisinin fiyatına %100 zam yapmıştı.
-“Artık daha fazla para kazanmanın zamanı geldi.” diyordu. O sabah hüzünlü bir yüz ifadesiyle iş yerini açsa da aslında çok mutluydu.
Zengin olamamasının nedenini hep dürüst olmasına bağlamıştı ama artık o güzel günler çok yakındaydı.
Fakat yine de yaptığı zamdan dolayı üzgünmüş gibi yapmalıydı. Çok geçmeden her hafta bir koli yumurta alan müşterisi yine iş yerine gelmişti. Yaşlı kadın fiyatı görünce gözlerine inanamadı. Sebebini sorunca:
-“Toptancılar zam yaptı efendim. Malum enflasyon da var, biz de haliyle fiyatları arttırdık.” dedi.
Yaşlı kadın bu duruma çok kızmıştı ve usulca koliyi tezgaha bıraktı.
-“O zaman kalsın, ben yumurta yemeden de yaşarım. Yeter ki Arjantin bu zamdan etkilenmesin.” dedi.
Satıcı onun bu hareketi karşısında büyük bir kahkaha atmak istese de üzgünmüş gibi davranmaya devam etti.
Lakin kadının bu cümlesi nasıl olduysa ülkede yayıldı ve kimse o hafta yumurta almadı. Ertesi gün yumurta toptancıları hem zam yapmaya devam etti hem de fiyatlar biraz daha artsın diyerek ürünlerin çoğunu soğuk hava depolarında stokladılar.
Takip eden günlerde durum değişmemişti, fiyatlar artıyor ama tüm Arjantin halkı sanki aralarında anlaşmışlar gibi yumurta almamakta ısrar ediyordu.
İkinci hafta toptancılar homurdanmaya başlasa da “Nasıl olsa bu zamlara alışacaklar ve mecburen yumurtaları gelip alacaklar!” dedi.
Üçüncü hafta ülkede yumurta parakendicileri iş yapamadığı için yavaş yavaş kepenk kapatmaya başladı ve bunu toptancılar takip etti.
Derken ülkede iflas etmeyen toptancı neredeyse kalmamıştı. Çiftlik sahipleri paralarını alamadıkları için onlar da hızla konkordato ilan etmeye başladı.
Artık hepsi pişman olmuş ve aralarında bu durumu nasıl düzelteceklerini konuşmaya başlamışlardı.
En iyisi bir televizyon kanalına çıkıp Arjantin halkından özür dilemek dediler ama sonuç değişmemişti.
Ülkede ne grev ne de isyan vardı ama halk öylesine kenetlenmişti ki kimse bu özrü kabul etmedi ve yumurta almamaya devam etti.
Beşinci Hafta toptancılar şu kararı aldı:
“Hatamızı farkettik ve özrümüzü kabul etmeniz için de yumurtaları zamdan önceki fiyatın da yarısına indirme kararı aldık. Bizleri affetmelisiniz çünkü tavuklar ölmek üzere!”
Bu bir gerçek hayat hikayesidir.
Bu günlerde şekerin ve yağın fiyatı ne zaman yükselse aklıma hep Arjantin halkı geliyor.
Acaba orada tavuklar hala yaşıyor mu?
“Yeterki Anadolu bu zamdan etkilenmesin” demenin zamanı gelmedi mi?
Tepkimizi koyalım. (Lütfen Paylaşın.)

NEDEN DEDELER HAVA SOĞUKTA OLSA PARKLARDA OTURUR BİLİRMİSİNİZ

“Bu güzel yazıyı okuyunca hepimiz doğru diyeceğiz mutlaka, yaşanmış durumları hepimiz görmüşüzdür mutlaka. Bizler de bir gün gelip böyle durumları yaşaya biliriz. Bunlara sebebiyet vermemek için, hepimiz mutlaka üzerimize düşen saygı görevini yerine getireceğiz. Büyüklerimizin ve yaşlılarımızın hayatını kolaylaştırmak için üzerimize düşeni fazlasıyla yapalım ki, bizede aynı şeyleri yapsınlar🙏🙏

NEDEN DEDELER HAVA SOĞUKTA OLSA PARKLARDA OTURUR BİLİRMİSİNİZ?

Bir çoğunun eşi ölmüştür.

Tek başına yemeğini yapacak, çayını demleyecek durumda değildir.

Gelininin yada damadının yanına sığınmıştır.

Bedeni ve ruhu artık gerilemeye başlamıştır.

Uzuvları görevini yapamaz hale gelmiştir.
Dermansız, çaresiz, mahsundur.

Yürekleri yumuşamış, gözyaşı gözünün kenarında hazır bekler, gurbetten geleni görse o yaşı akıtır hemen!

Yemeğini üzerine döker, takma dişi ağzından çıkar, dişi gıcırdar,
Damadın, gelinin, oğlunun, kızının, torunların küçük bir sözü gücüne gider.
Üzülür, gözleri dolar, yutkunur!
İçine atar acısını, çaresizliğini!
Sessizce, ezilerek sofradan çekilir, usulca.
Baba niye kalktın, doymadın ki der, kızı, oğlu!
Doydum yavrum doydum, siz devam edin der. Der demesini de yüreği hüzünle dolmuştur dedenin!

Allah’ım beni niye görmüyon, benimde canımı al! der.
“Canının alınmasını Allah’tan istemek, yalvarmak” duaların en son noktası değil midir?

Ve o dede yine usulca kendini kapıdan dışarı atmanın hesabını yapar, inceden inceye, iç çeke çeke!
Ne desin!

Yavrum ezan vakti geliyor, ben yavaş yavaş dışarı çıkayım der, ve çıkar.
O dışarı çıkış yanan yüreğine soğuk su gibi gelir.

Ya Alipaşa Cami avlusuna ya da yeraltı çarşısı üzerine ya da Taşhan üstü parka gider, oturur. Tanımasada selam verip oturur diğer yaşlının yanına.

Gündüzleri camidir, onların sığınacağı ısınacağı yer. Yüreğine ferahlık bulacağı yer.
Emeklilik maaşı olan bir nebze iyidir ötekilerden.

Gelininin, damadının ihtiyacı da varsa, maaş hatırına ilgilenirler yine.
Ya yoksa?

Yeryüzünün en sevimsizi, en istenmeyeni siz olursunuz.

Gençler!
Varacağımız yer İhtiyarlık Durağı.
Aman ha, parkta oturan yaşlıya, otobüsteki yaşlıya siz siz olun yer verin!
Eleştirmeyin!

O yaşlara gelecek bizlerde sınanacağız!
Hep beraber imtihan halindeyiz, son nefese kadar!

Tanıdığınız yaşlı varsa bir selam verin, sohbet edin, durumuna göre bir çay, bir çorba ikram edin…
Saygı, sevgiyle ve kırmadan…
Alıntı

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın