Dürziler…
Suriye’de yaşananlar sebebiyle Son 2 gündür gündemde olan inanç topluluğu.
Türkçe’de “Dürzü” bir hakaret tanımıdır ve en büyük haydut anlamındadır.
Peki kimdir bu Dürziler? Ne kadar tanıyorsunuz? İnceleyelim.
Dürziler bir halk değildir, bir inanç topluluğudur. Orijin olarak Araptırlar. İnanç olarak İslamiyetten ayrılmışlardır.
Tam olarak Şii İslam’ın İsmaililik mezhebinin gnostik bir kolu olup Yeni Platoncu felsefi bir dindir.
Dürzilik her ne kadar İslamın içinden çıkmışsa da İslamın 5 şartının bir kısmını kabul ederler ama oruç tutmayı ve hacca gitmeyi reddederler. Tevhid inancına sahiptirler.
Dürzi inancında Tanrı ile karşılaşma, etkileşime girme, dost olma ve reenkarnasyon vardır.
Dürzi adı, Dürziliğin kurucularından biri olan Muhammed bin İsmail ed-Derazi’den, Derazi, Farsça’da terzi anlamına gelmektedir. İlginçtir ki Dürziler isimlerini Ed-Derazi’den almışlardır, ama Derazi’yı “sapkın” olarak kabul ederler. Dürzi kitaplarında Derazi için küstah, dar görüşlü, aceleci gibi sıfatlar kullanılır.
Zaten Dürziler kendilerini “Muwaḥḥidūn” olarak adlandırır, kitaplarında kendilerinden bu şekilde bahsederlerdi. Onların dışında kalan topluluklar onlardan Dürzi olarak bahsederlerdi.
Bunun bir örneğini de Aztekler’de görüyoruz, Aztekler kendilerine Mexicali derlerdi.
Bugün Dünya üzerinde 1 Milyon Dürzi yaşamaktadır ve Dürziler izole bir toplumdur. Dürzi olunamaz, Dürzi olarak doğulur.
En çok Dürzi nüfusuna sahip ülke Suriye’dir. Suriye’de 700 bin Dürzi yaşamaktadır. Lübnan’da 350 bin, İsrail’de ise 140 bin Dürzi yaşar. Dürziliğin çıkış yeri Kahire’dir. Fakat Dürziliğin kurucu önderleri burada bir ayrılık yaşamış, birbirlerine düşmüşler ve Dürzilik sapkınlık ilan edilmiş, Fatimi Halifesi Al Hakim, Ed Derazi’yi idam ettirmiş ve Dürziler Mısır’dan kovulmuşlar. Fakat Fatimi Halifeliği Dürzileri yok etmeye karar vermişti, Suriye, Lübnan, Filistin ve Antakya’ya yayılan Dürziler üzerinde bir katliama girişildi. Bu katliamlardan en büyüğü ise 5000 Dürzi’nin katledildiği Antakya katliamı olmuştur. 11. yy sonlarında başlayan Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlar Dürzileri kovalamaktan ve katletmekten vazgeçtiler. Aynı şekilde Dürziler de Haçlılara karşı Müslümanlarla ittifak kurdular.
Lübnan-Beyrut’taki Haçlıları gözetleme, oyalama görevi Dürzilere verilmişti. Haçlı Seferleri ile hayat şansı bulan Dürziler, Lübnan’ı anavatan olarak bellediler. Yine Haçlı Seferlerinin ardından Memlük otoritesine tabi oldular ve Lübnan’da vasal varlıklarını sürdürdüler. Memlükler adına Lübnan’daki Haçlı bakiyelerini temizlemeye başladılar. Artık Dürziler vasal bir krallık ve feodal güçtü ve bu feodalite Maan Hanedanını ortaya çıkardı. Maan Hanedanı hem Memlüklere tabi olmuş, hem de Abbasi Halifesinin desteğini almıştı. Ma’anlar, Beyrut ve Sayda arasındaki deniz ovasına bakan Lübnan Dağı’nın tek hakimiydiler. Ayrıca Maan Hanedanı Nureddin Zengi tarafından da bölgenin tek otoritesi olarak tanınmıştı.
Fakat Dürziler, Maan Hanedanlığı vasıtasıyla Siyasi olarak güç elde etmiş olsalar da Şii ve Sünni Müslümanlar tarafından sapkın kabul ediliyorlardı. Maan Hanedanının Lübnan’da kurduğu bu hakimiyet 200 yıla yakın sürdü, fakat 14. yy sonunda Memlükler Suriye’deki Sünni olmayan Müslüman gruplara karşı cihat çağrısı yapan bir fetva yayınladı. Bu cihat fetvası sonrası başlatılan seferlerde sünni olmayan müslümanlar dışında Hristiyan Maruniler ve Dürziler de hedef alındı, pek çok Maruni ve Dürzi köyü yakıldı, harekat Lübnan’da da devam ediyordu. Dürziler artık dağlara çekilmişlerdi.
100 yıl kadar süren bu katliamlar Osmanlı’nın Mısır Seferi ile son bulmuştu. Artık bölgenin hakimi Osmanlı’ydı. Fakat Dürziler dağlardan inip kervanları yağmalıyordu.
İşte Osmanlı’nın Dürzilerle tanışması böyle oldu.
Dürzi kelimesi “en büyük haydut” anlamı ile Türkçe’ye geçti ve günümüzde Dürzü olarak kullanılmaktadır.
16 ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı bölgede Dürzi isyanları ile çok uğraştı. Dürziler zaptedilemiyordu, Osmanlı çareyi İltizam sistemi ile bölgeyi Dürzi bir emire vermekte buldu ve Lübnan’da yeniden Maan Hanedanı işbaşına geldi. Dürziler nüfus olarak azlardı, lakin iyi savaşçıydılar ve siyasi olarak çok güçlüydüler. 16. yy’da bölgenin tek feodal hakimi olduğu Osmanlı tarafından kabul edilen Dürziler, en parlak dönemlerini 2. Fahreddin Döneminde yaşadılar. 2. Fahreddin, Osmanlı’dan tüm Suriye’nin kendisine boyun eğmesi yetkisini aldı ve adeta devlet içinde güçlü bir devlet kurarak kendi adına fetihler yapmaya başladı.
Tüm Lübnan Dağı (Cebel-i Lübnan ve Şam’ın güneyinde kalan tüm Suriye 2. Fahrettin’in kontrolündeydi. 2. Fahrettin bunlarla yetinmedi, Lübnan dağı’nın doğusuna seferler düzenleyerek Palmira’yı kendine bağladı. Suriye’nin büyük bölümü artık Maan Hanedanı tarafından kontrol ediliyordu, Fahrettin bunlarla sınırlı kalmadı. Toscana Düklüğü ve Napoli Krallığı ile ittifak yaptı. 2. Fahrettin’in bu yaptıklarından sonra 1605’teki Canbulat isyanına da katılarak Osmanlı’ya isyan etti.
Fakat isyan Osmanlı tarafından bastırıldı. Ne hikmettir ki isyana katılan tüm yerel liderler idam edilirken, 2. Fahrettin Lübnan Dağı Emirliği yapmaya devam etti. Birkaç yıl sonra nihayet Osmanlı, 2. Fahrettin’in üzerine bir ordu gönderdi, Fahrettin Lübnan’dan kaçmak zorunda kaldı, Toscana ve Sicilya’da sürgünde yaşadı. Birkaç yıl sonra Lübnan’a geri döndü. Ne var ki 4. Murat döneminde yeniden tesis edilen devlet otoritesi ile Fahrettin’in sonu gelmişti. Fahrettin Osmanlı Ordusu tarafından 2 oğlu ile birlikte esir alındı, İstanbul’a götürüldü ve Yedikule zindanına atıldı. Ve 4.Murat’ın emriyle Fahrettin’in başı kesilerek idam edildi. Esir alınan 2 oğlu da boğduruldu. Fahrettin’e uzun uzun değindim, zira kendisi Dürzilerin efsane lideri olarak kabul edilir, ayrıca burada Osmanlı’nın yönetim sistemine de dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı fethettiği yerlerde hiçbir zaman hakimiyet kuramamıştır. Çünkü fethedilen yerler yerel beylere veriliyordu. Yerel beyler de tıpkı Fahrettin örneğinde gördüğümüz gibi, vergi verdiği sürece istediği gibi hareket edebiliyordu. Bugün Osmanlı Coğrafyası dediğimiz bölgelerde Osmanlı’nın kültürel etkisinin neredeyse sıfır olması işte Osmanlı’nın bu yanlış politikasının sebebidir. Neyse biz Dürzilere dönelim yeniden. Fahrettin’in idamından sonra Osmanlı yine Maan Hanedanından birini Lübnan’a vali olarak atadı. Fakat Dürzi Maan Hanedanı Osmanlı’ya sürekli isyan etmeye devam ediyordu. 17. yy sonunda Lübnan’da Maan Hanedanı sona erdi, onların yerine Sünni Müslümanlığa dönmüş Maruni Hristiyan olan Şihablar Lübnan’ı yönetmeye başladı.
Şihablar görünüşte sünni Müslümandılar, ama özde Hristiyanlardı. Osmanlı kandırılmıştı. 18. yy sonlarına doğru 2. Beşir Dönemi başladı. Beşir’in işgalci Napolyon ile işbirliği yapması neticesinde Maruni Şihablar Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından iktidardan indirildi.
İbrahim Paşa ayrıca Dürzileri silah altına aldı Dürzi birlikleri oluşturdu. Lübnan’da yönetim yeniden Dürzilere geçmişti, fakat Dürziler bir önceki hanedan olan Maruni Şihab hanedanından intikam almak istiyordu ve Lübnan’da Maruni katliamı yapmaya başladılar.
Bu katliamlar Suriye’ye de sıçradı ve neticesinde Fransa Lübnan’a askeri müdahalede bulundu. Evet yanlış okumadınız, Lübnan Osmanlı toprağı, ama Fransa iç karışıklıktan dolayı askeri müdahalede bulunuyor. İşte az yukarıda eleştirdiğim Osmanlı yönetim sisteminin neticesi. Eyaletleri Türk değil yerel feodal beylere emanet edersen onlar da dış güçlerle anlaşma yapar.
Fransa da yerel Dürzi Beyleri ile yaptığı anlaşmaya istinaden Osmanlı toprağı Lübnan’a askeri müdahalede bulunur. İşte bu müdahale daha sonra Lübnan ve Suriye’de Fransız mandasına kadar gidecek. Neyse, dönelim 1860’a.
Dürzilerin Marunilere karşı katliama girişmesi ve Fransa’nın askeri müdahalesi sonrası Lübnan’ın statüsü değiştirildi ve Lübnan Dağı Mutasarrıflığı teşkil edildi. (1861)
Lübnan artık Maruni (Hristiyan) bir vali (Mutasarrıf) tarafından yönetilecekti. Lübnan’ın bu yeni statüsü günümüzde de devam eden Lübnan’daki Confessionalist sistemin doğuşu olmuştu.
Bu tarihten itibaren de Lübnan her ne kadar siyasi olarak Osmanlı Toprağı olarak kabul görse de sürekli dış müdahalelere maruz kaldı. Takip eden süreçte ve akabinde gelişen 1. Dünya Savaşı sonrasında fiili olarak Avrupalılar tarafından yönetilen Lübnan, Fransız Mandası altına girdi. (1920)
Fransız Mandası altında teşkil edilen “Greater Lebanon” (Büyük Lübnan) bugünkü Lübnan’ın coğrafi sınırları oldu. 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesi ile birlikte, Lübnan’da da Fransız Mandasından kurtulma hareketi başladı ve 1943 yılında Lübnan bağımsızlığını ilan etti. Lübnan’daki etnik ve dini gruplar Mithaq al Watani (Milli Pakt) bildirisi altında birleştiler. Mithaq al Watani uzlaşmasına göre Lübnan’da yönetim şöyle olacaktı;
👉Cumhurbaşkanı–>Maruni Hristiyan.
👉Parlamento Başkanı–>Şii Müslüman.
👉Başbakan–>Sünni Müslüman.
👉Başbakan Yardımcısı–>Rum Ortodoks.
Bu Confessionalist sistem Devletin her idari katında geçerli olacaktı. Lübnan’ın başkenti Beyrut ise bu dönemde bölgesel bir finans ve ticaret merkezi haline gelmiş, barış ve huzurun gelmesi ile “Ortadoğu’nun Paris’i” ünvanını almıştı.
Ne var ki Lübnan’ın ve Beyrut’un bu güzel günleri çok kısa sürecekti. 1948… Sonun Başlangıcı…
1948’de İsrail’in kurulması ile birlikte Lübnan çok büyük bir hata yaptı ve 100 bin kişilik ilk Filistinli Mülteci Dalgasının ülkelerine girmesine göz yumdu.
1948-1968 yılları arasında toplam 200 bin Filistinli Mülteci Lübnan’a geldi. 60’ların sonuna kadar etnik ve mezhepsel çeşitlilik Lübnan için bir sorun teşkil etmiyordu. Lübnanlılar için önemli olan etnik kimlik yahut mezhep değil, üst kimlik olan Lübnanlılık’tı…
1967’deki 6 gün savaşından sonra çok daha fazla Filistinli Lübnan’a gelmeye başladı. Her gün binlerce Filistinli geliyordu.
Gelenler çoğu Sünni Arap’tı. Lübnanlılar ensar olmuştu, gelenler muhacir.
1943-Mithaq al Watani Ruhu kaybolmaya başlamıştı.
Filistin’den gelen Sünni Araplar demografik dengeyi değiştirmeye başlamıştı. Lübnan yönetiminde etkili söz sahibi olmak isteyen Sünni Müslümanlar, Filistinli Mültecileri de kendi etnik/mezhep kimliğine katarak ülkedeki diğer etnik grupları tehdit etmeye başladılar. Tabi diğerleri de boş durmadı. Ve 1970 yılına gelindiğinde “Kara Eylül” olayları ile Ürdün’den kovulan yüzbinlerce Filistinli mülteci akın akın Lübnan’a yerleştiler.
Birkaç yıl içinde Lübnan’a yerleşen Filistinli mülteci sayısı 1.5 milyona ulaşmıştı. Filistinli mülteciler artık #Lübnan nüfusunun 3’te 1’ini oluşturuyorlardı. Barış ve huzur içindeki bir ülkenin demografisi değişmişti. Aslında Lübnan halkı bu duruma büyük tepki gösteriyordu. Mültecileri istemiyorlardı. Halk mültecileri istemezken, ülkenin dini grupları “onlar bizim ümmet kardeşimiz” diyerek halkı etki altına alıyordu, ülkedeki hümanist aydınlar ise batıdan ve İsrail’den aldıkları fonlar ile mülteci lehine konferanslar verip yazılar yazarak mülteci güzellemeleri yaptılar. Değişen demografi sorunları da beraberinde getirdi. Mültecilerden önce Müslüman-Hristiyan nüfusu dengede olan ülkede Müslümanlar çoğunluk haline gelmişlerdi.
Kaçınılmaz olarak dini çatışmalar başladı Bu dini çatışmalar, uzun yıllar sürecek olan Lübnan İç Savaşı’na dönüştü. İç savaş ile birlikte ülkenin güneyi İsrail tarafından, kalan kısmı ise Lübnan hükümetinin çağrısı ile Suriye tarafından işgal edildi.
Ülkede tam bir kaos hakimdi.
Hristiyan, Sünni, Şii militan gruplar, bunların dışında Filistin Kurtuluş Örgütü ve diğer Filistinli gruplar, Komünist militan gruplar, Baasçı militan gruplar, Dürzi militanlar.
Her biri bir silahlı güç.
Öte yanda İsrail ve Suriye ordusu.
Barış ve huzurun şehri, Ortadoğu’nun Paris’i Beyrut tam bir harabe şehre dönmüştü. 1975-1990 yılları arasında süren bu iç savaş neticesinde 300 bin kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı ve 1 milyondan fazla insan #Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı.
1990’dan bugüne değin hala belini doğrultamayan Lübnan, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte 2. kez #mülteci istilasına uğradı.
Suriye iç savaşı ile birlikte Lübnan 1.5 milyon civarında mülteciden oluşan yeni bir demografik işgal ile karşı karşıya kaldı.
70’lerin başından itibaren kaybolan Devlet Otoritesi, 80’lerden itibaren Hizbullah’ın ayrı bir güç olarak yapılanmasına sebep oldu. Hizbullah 90’lardan itibaren Lübnan siyasetinde de sahne almaya başladı. Her ne kadar Lübnan halkının çoğunun desteğini almıyor olsa da Hizbullah bugün silahlı kanadı sayesinde Lübnan’da hakim güç durumunda. Lübnan’dan sonra hedef Türkiye, İsrail Türkiye’yi işgal edecek” diyenler. İşte Lübnan böyle bir ülke.
📌Lübnan’da bir devlet yok, devlet otoritesi yok.
📌Terör örgütleri ülkeye hakim ve istediklerini yapıyor.
Türkiye’yi gerçekten Lübnan’la ya da ortadoğudaki herhangi bir ülkeyle bir mi tutuyorsunuz?
Şayet böyle ise Türkiye’yi 22 yıldır kim yönetiyorsa bunun sorumlusu odur.
