TÜFEKÇİ YUSUF

TÜFEKÇİ YUSUF

1889-1970 yılları arasında yaşamış, Antep’i Gaziantep yapan kahramanlardan. Aynı zamanda Çanakkale gazisi, hayatı boyunca bir çok işler başarmış müstesna bir Gaziantepli.

Tüfek konusundaki tamir becerisinden dolayı tüfekçi lakabını almış, aynı zamanda Antep savunması’nda imalat-ı harbiye ustaları’ndan biridir. Kendisine ait ” yapamam deme, yapan senden üstün değildir ” sözü; Antep savunması sırasında güherçileden bomba yapmak olsun, İngiliz makineli tüfeklerini Osmanlı fişeklerine uygun hale getirmek olsun, nice zorlukları aşma gücünü kendinde nasıl bulduğunu anlatmaktadır.

Tam hayat hikayesi için torunu Şule Yıldırımdemir Sayın’ın yazdığı şu yazı okunmalıdır:

1889 yılında Alaybey Mahallesi Sadıkoğlu Sokakta doğmuştur. Babası hacı Abdullah Annesi Fatma hanımdır.

Yörede, Balta Harbi diye adlandırılan 1895 olayları onun hayatının belki de dönüm noktası olur, şöyle ki ;

O yıllarda gayrimüslim çocukları sarıklarını soldan, müslüman çocukları ise sağdan sararlarmış. o gün küçük Yusuf’u annesi dışarı çıkmak üzere hazırlamaktadır. Tam sarığını sarmış bitirmiştir ki, Alaybey camisinin yakınında olan evlerine, dışarıdan Allahu ekber sesleri gelir. Yusuf sesleri duyar duymaz çocukluğun verdiği merakla dışarı fırlar. Bir de bakar ki Cumhuriyet mektebinin oradan bir kalabalık Allahu ekber diyerek geliyor. Vakit sabah vakti herkesin dükkanlarını açtığı bir saat. Alaybey camiinin tuvaleti o yıllar cadde üzerinde, tuvaletin hemen öte yanında da bir Ermeni evi var (daha sonra Dr. Kamil Afat’ın muayehanesi olan ev).

İşte bu evin mahalleyi boydan boya gören balkonundan evin Ermeni sakini elinde tüfek oturmuş gelen gidene ateş etmekte. Ermeni yukardan ateş ediyor, aşağıda adam ölüyor. Halk caddede birikmiş çaresizlik içinde vurulanları seyrediyor. Karşılık verecek bir silah yok ki ateş edesin. Derken kalabalıktan biri, Yazı köyünden adı Namal olan biri var. Onda tüfek var, hele o tüfeği getirelim de biz de buna cevap verelim diyorlar içlerinden birini görevlendiriyorlar. Ağızdan dolmalı tüfeği olan bu adamı köyden alıp gelmek üç gün sürüyor. Üç gün boyunca da bu Ermeni, balkonundan ateş edip, adam vurmaya devam ediyor. Bu arada balkondan ateş eden Ermeni’nn ailesi de arkadan sürekli bir kol çevirmekte, meğer onlarda mermi doldururlarmış. Her neyse köyden getirilen tüfekli adam, nişan alacağı yere mevzilendikten sonra kalabalığa, geçin oradan diye bağırır. Herkes geri çekilir. Adam tüfeği sıkar tüfek patlamaz, sıkar patlamaz. O zamanlarda, tüfeğin ateş alması için tüfeğin horoz’una çakmak taşı konulurmuş. Meğer, adamın abasının altında koruyarak getirdiği o tek tüfeğin çakmak taşı da yolda gelirken düşmüş. Yapacak bir şey yok, adam köyüne geri döner.

Tüfekçi Yusuf’un çocukluğunda yaşadığı bu olay, onun tüm ilgisini teknik konulara vermesini sağlar. Yaşıtları oyun oynarken o, teknik iş kolunun sadece gayrimüslimlerin tekelinde olduğu çarşıda, ustaların ellerini izleyerek vaktini geçirir. Sarışın, renkli gözlü, sevimli, zeki, bir gördüğünü asla bir daha unutmayan alımlı bir çocuktur. Belki de bu yüzden, maharetlerini müslüman çocuklara öğretmekten sakınan gayrimüslim ustaların güvenini kazanır. Onlardan çok şey öğrenir.

Türklerin taş yontmaktan, çulhacılıktan, bostancılıktan, yemenicilikten başka bir şey yapmadığı bir zamanda; Tüfekçi Yusuf ilerde harp yıllarında, son derece üstün maharetlerini göstereceği teknik konularda, yeteneğini de kullanarak deyim yerindeyse neredeyse dehalaşır.

  • Çanakkale

Yıl 1914, 1. Dünya Savaşı yılları Tüfekçi Yusuf genç bir delikanlıdır artık. Çanakkale için seferberlik davulu çalındığında, tüm yaşıtları gibi o da katılır bu çağrıya. Anası torbasını hazırlar. Gitmek için hazırdır. Bir sabah o torbayı sırtına vurur. Anasının elini öper, ailesi ile helalleşir. Bahçe kapısından çıkarken son bir kez daha ailesine bakar, anasıyla göz göze gelir. Fatma hanım oğluyla bu son bakışma anında, yavaş yavaş, üzerinde durduğu merdiven basamağına oturur. Bir eli merdivenin korkuluğunda, başını korkuluğu tutmuş koluna yaslayarak sessiz bakışlarıyla oğluna tekrar güle güle der. Tüfekçi Yusuf’un Çanakkale’de gözlerini bir an kapadığında, eviyle sevdikleriyle ilgili hatırladığı en son hatıradır bu an.

Bir süre cephede savaşır. Ayağından yaralanır. Yıllar sonra, bu kadar kanlı bir savaşta bir sürü genç öldü, sen hiç ölmekten korkmadın mı?…. diye soranlara, korkmaya korkarsın da bir kere yanındaki arkadaşının vurulup öldüğünü görünceye kadar. İşte o ondan itibaren gözün hiçbir şeyi görmez olur der.

Tüfekçi Yusuf’un Çanakkale’de keşfedilmesi uzun sürmez. Cephe gerisinde çalışacak ustalar aranmaktadır. Bir çok genç başvurur ama çoğu maharetli bulunmayarak cepheye geri yollanır. Tüfekçi Yusuf’a arkadaşları çok ısrar eder, sende başvur diye ama önemsemez çünkü o, gençliğin verdiği heyecanla cephe gerisinde pasif bir işte değil, cephede savaşmak istemektedir. Sonunda kendi deyimi ile bir arkadaşı onu gammazlar. Hemen Zeytinburnu silah fabrikasına denenmek üzere gönderilir. Burada fabrika müdürü bir şey bilip bilmediğini sınamak için imtihan eder. Kristal bir sürahiye kapak yapmasını ister. Netice de cam bir sürahiye metalden kapak yapıp,bunu da o cam sürahiye kırmadan çatlatmadan monte edebilmek her yiğidin harcı değildir. Tüfekçi Yusuf oradaki boş top mermi kovanlarından sürahiye zarif bir pirinç kapak yapar. Yapıştırıcı olmadığı için de ufak bir vidayla metal kapağı cam sürahiye tutturmak için vidalar. Sürahinin sapını tutan elin başparmağıyla aşağı yukarı hareket eden, yani açılıp kapanabilen bir kapaktır bu. Ahmet bey isimli fabrika müdürü sürahi için kavanoz kapağı gibi sıradan bir kapak yapıp geleceğini sandığı bu gencin, karşısına son derece zarif, hüner ve maharet isteyen bir ustalıkla çıkardığı işi görünce hiddetlenir. Hızla ayağa kalkar ve Tüfekçi Yusuf’a okkalı bir tokat atar. Tokat o kadar ağırdır ki Tüfekçi Yusuf’un gözlerinden ateş çıkar neredeyse. Fabrika müdürü Ahmet beyin hiddeti sonradan anlaşılır. Fabrika ağzına kadar iş göremez silahlarla doludur. Tamir edebilecek yeterli teknik eleman bulunamamaktadır. Tüfekçi Yusuf’un bu büyük yeteneğini daha önceden bildirmediğine sinirlenmiştir.

Neticede Tüfekçi Yusuf, Alman uzmanların eli altında yetiştirilmek üzere atölyelere verilir. Sıcak savaşı yaşamış biri olarak Tüfekçi Yusuf burada bütün teçhizat, silah ve mühimmat ile bunların imalinden bakımından tamirine kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenir. Boyu haddinden fazla uzun olan Osmanlı süngülerini kısaltmak için izin ister. Cephede uzun ve kalın olan bu süngüler yüzünden çok zayiat verildiğini söyler. Sonunda verilen izinle bir miktar tüfeğin süngülerini kısaltır ve inceltir. Bu tüfeklerin dağıltıldığı alayda o gün asker zayiatı neredeyse yarı yarıya azalır. Bunun üzerine hemen tüm tüfeklerin süngüleri Tüfekçi Yusuf modeli kısaltılıp inceltilir. Birçok asker, bu kullanılması son derece pratik ve hafif süngüler sayesinde ölümden kurtulur. Orada Mustafa Kemal ile birkaç kez görüşür. İşte Çanakkale, Antep savunması için üstün bir deha ve yeteneği böylece yetiştirir. Tüfekçi Yusuf orada, savaşın cepheyle bitmediğini, aslında insanların değil, teknolojinin savaştığını öğrenir. Derken bir gün, fabrikaya bir Alman general gelir askerler etrafına toplanır, herkes ayaktadır Alman general, harp bitti kayıplarınız için üzülmeyiniz, onlar altın harflerle yazıldı tarihe der. Bu sözler üzerine alayda bir tek asker ayakta kalmaz, herkes; daha biz vardık ölecek, bize bir şey olmadan nasıl savaş biter diye hayatta kalmanın şehit olmamanın üzüntüsüyle yere çöker. Çekilen vah! lar fabrikayı inletir.

Tüfekçi Yusuf Çanakkale’den terhis olur. Selimiye Kışlasın’da sevk için tren bekler. Anadolu’ya 2-3 günde bir tren seferi yapılmaktadır. Sevkiyat için tren beklerken birçok arkadaşı da gıdasızlıktan, bakımsızlıktan, hastalıktan burada ölür. Akşam birlikte memlekete dönüşte neler yapacağını, çoluğu çocuğunu, hangi cephede savaştığını sohbet ederek; yan yana uyuduğun arkadaşına sabah uyandırmak için dokunursun ki kaskatı kesilmiş ölmüş, sana sadece arabaya yüklenip tren garından memleketi yerine cenaze arabasıyla defin için gitmesini çaresiz seyretmek kalır, der, Tüfekçi Yusuf hatıralarında.

Tüfekçi Yusuf’un Selimiye’den bindiği trenin son durağı Pozantı’dır. Oradan ötesine gitmek için yürümek zorunda dır. Yol arkadaşlarıyla beraber yürümeye başlar. Mevsim sonbahardır. Biraz yürümeye kalmaz dururlar .Önlerinde ki yolu sel basmıştır. İçlerinde yüzme bilen tek asker Birecikli bir gençtir. Herkesin üstündekilerini çıkarıp başlarının üstüne koymasını ve elele tutuşmasını söyler, öyle yaparlar. En başa Birecikli genç geçer, kendinden sonrakinin elini tutarak suyun içinde başlarını kaldırabildikleri kadar yukarıda tutarak karşıya geçerler. Dönüş yolunda karşılaştıkları tek güçlük bu değildir. Üzerlerinde askeri formaları, düşman tarafından işgal edilmiş bir bölgede, gündüz köylerde saklanarak, sadece gece yürümek zorunda kalırlar. 48. günün sonunda Tüfekçi Yusuf nihayet Antep’e varır.

Ayakları yürümekten yara içinde, anasını cepheye giderken kendisini uğurladığı gibi merdivenin basamağında oturmuş bir eli merdivenin korkuluğunda, başını korkuluğu tutmuş koluna yaslanmış bir şekilde, tıpkı bırakıp gittiğindeki haliyle göreceğinin hayali ile baba evinin bahçe kapısını araladığında donar kalır. Baba ocağı tarumar olmuş,uğruna savaşmaya gittiği her şey yok olmuştur. Çaresiz kız kardeşinin evine sığınır. Zaten üzerinde asker formasıyla kız kardeşinin karşısına çıkacağını, cephede eda ettiği bir namaz vaktinde görmüştür. Meğer anasının yüreği baba vekili en büyük oğlunun Çanakkale cephesine gitmesine dayanamamış, Tüfekçi Yusuf’u cepheye uğurlarken çöktüğü o merdivenden bir daha kalkamamış. Birkaç gün felçli yattıktan sonra hayata gözlerini yummuş. Kaderin acı cilvesi, birçok ana Çanakkale’den bir daha dönmeyecek oğullarının şehitlik haberini alırken, Çanakkale gazisi Tüfekçi Yusuf sağ salim memleketine döner, ama elini öpeceği, sarılacağı anası artık yoktur. Fatma hanım çoktan vefat etmiştir.

  • Ayıntap Savunması

Tüfekçi Yusuf Ayıntap’a (şehrin eski adı) geldiğinde şehir, İngilizlerin işgali altındadır. Çanakkale gibi burada da İngilizlerle karşılaşır. Dün Çanakkale’de savaşıp denize döktüğü İngiliz’i, gelip de Ayıntap’ı işgal etmiş görünce Tüfekçi Yusuf dayanamaz, yanındakilere: ” Yahu ne çabuk da gelmişler, biz bunları daha dün Çanakkale’de denize dökmedik mi ? Bizden evvel yetişmişler der. “

Her şeye rağmen hayat devam etmektedir. Tüfekçi Yusuf Çanakkale’den dönmüş, evlilik çağında genç bir delikanlıdır, Makbule hanım ile evlenir.

Çok geçmez kuşatma şartları ağırlaşır. İngilizler Ayıntap’ı terk ederler. Beraberlerinde Ermeniler de gider. Teknik iş kollarına gayrimüslimler egemen olduğu için şehirde hani neredeyse bir tek tornavida bile kalmaz. Gidenler her şeyi beraberlerinde götürürler. İngilizler arkalarında sadece 4 tane, mermisi olmayan, su soğutmalı makineli tüfek bırakırlar. Tüfekler depoya kaldırılır. Gerçek silah anlamında, koca şehir bir tek bu tüfeklere sahiptir, ancak mermi yuvaları Osmanlı fişeğinden küçük olan bu tüfeklerin orijinal fişekleri olmadığından çalışması imkansızdır.

Özdemir Bey’in gayretleriyle şimdiki büyük pasajın Mütercim Asım’a bakan tarafında o zamanlar Kara Nazır’ın hanı olarak bilinen yerde ( Kara Nazır o zamanki İran Konsolosu ) silah ve mühimmat imalathanesi kurulur. O zamanlar Adana’dan Almanların bırakıp gittiği tezgah Antep’e bu imalathaneye getirilerek kurulur. Tüfekçi Yusuf’un zekası Özdemir Bey’in tecrübesi ile bu tezgah kısa sürede Osmanlı fişeklerini üretebilecek hale getirilir. Burası artık içinde kadın ve çocukların çalıştığı bir yandan sığınak, diğer yandan da günde yaklaşık 7 sandık mermi üreten, silah tamiri yapan, gece gündüz aralıksız çalışıp çeteleri ikmal eden bir silah ve mühimmat merkezi olur.

Peş peşe iki işgal geçirmiş bir yandan ekonomik, bir yandan askeri ablukaya alınmış aç susuz Antep’te Tüfekçi Yusuf’un imkansızlıklar içinde başardığı dahiyane işleri burada satırlara dökmek uzun süreceğinden, bu eşsiz kahramanı anılarından yola çıkarak tanımaya çalışalım:

  • Tüfekçi Yusuf ismi nereden geliyor ?

Yukarıda daha önce bahsettiğimiz İngiliz makineli tüfekleri heyet-i merkeziye’nin depolarında kilitli tutulmaktadır. Bu tüfekler Mahmut hocaya zimmetlidir. Her çarpışmanın ardından Mahmut hoca Tüfekçi Yusuf ‘un yanına gelir bu tüfekleri Osmanlı mermisine alıştırmasını ( Osmanlı mermisiyle çalışabilecek hale getirmesini ) ister. Fakat tüfekler depoda zimmetlidir, heyet-i merkeziye’ den de bu iş için onay verilmez. Sürekli reddedilir. Sonunda bir gün bu tüfeklerden birini Yusuf ustanın yanına getirirler. Yusuf usta bu tüfeği ince bir işçilikle uğraşarak Osmanlı fişeğiyle çalışacak hale getirir. Ayrıca dört tane de bu makineli tüfek için mermi şeridi hazırlar. Makineli tüfeğin hazır olduğu gün Çınarlı baskını haber alınır. Su soğutmalı ancak bir katırın taşıyabileceği kadar ağır bu makineli tüfeği, yedek fişek ( 1000 mermi kadar ) şeritleriyle birlikte tek başına Mahmut hoca omuzlar, Çınarlıya koşar. Hani Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın tek başına kaldırdığı mermi hep söylenir ya, o gün kısa boylu, çelimsiz Mahmut hocanın omuzladığı bu yükün de ağırlıkta ondan pek bir farkı yoktur.

Mahmut hoca Çınarlıya vardığında ki, o zamanlar bostanlık bir arazi, etraf gübre yığınları ile dolu, bir gübre yığının arkasına gizlenir. Vakit ikindidir. Fransızlar Çınarlı camisini basıp, orada sıkışmış 30 civarında çetemizi öldürecekler. Mahmut hoca mevzilendiği gübre yığının arkasında makineli tüfeğin sehpasını kurup ağzına mermiyi verir uygun anı beklemeye koyulur. Çatışmanın en yoğun olduğu anda tüfeği ateşler. Düşman şaşırır, panikler, o ana kadar hep modası geçmiş silahlarla yakın cephe savaşı yapan Anteplilerde uzun menzilli bir silahın aniden ortaya çıkması, onları korkutur. Çınarlı baskınından sonra, bir daha Fransızlar yakın çatışmaya girmez.

Makineli tüfek İngilizlerden kalmıştı ancak Yusuf usta tüfeği Osmanlı fişeklerini atabilecek şekilde yeniledi. Tüfek yıldırım gibi çalıştı. Yusuf ustanın ismi tüfeğe, tüfeğin sıfatı da Yusuf ustaya verildi. İşte “Yıldırım Yusuf” ya da nam-ı diğer “Tüfekçi Yusuf” ismi buradan gelir.

Çınarlı başarısından sonra, depodaki diğer tüfekler de Yusuf usta’ ya aynı şekilde yenilemesi için, heyet-i merkeziye’nin özel izniyle verilir. Yenilenen bu tüfeklerin ilk atış talimleri, Kılıç Ali’ nin gözetiminde yapılır. Tıkır tıkır hatasız işleyen yepyeni güçlü silahlara kavuşmanın heyecanıyla Kılıç Ali, Tüfekçi Yusuf’a dönerek “adam çok ama, senin gibi bir ustayı bulamam; senin gibi bir usta bin adamda bir kere çıkar! der.”

O günden itibaren Tüfekçi Yusuf’un tüm ailesinin, rahat çalışması için Lohan köyünde kalması sağlanır (can güvenliği için). Çevresindeki muhafızlar artırılır.

Yusuf ustanın Antep milis kuvvetlerine kazandırdığı bu tüfekler (özellikle de Yıldırım Taburu bu tüfekleri çok kullanmıştır) en umulmadık anda mucizeler yaratmıştır. Fransızların da dikkatini çeken bu tüfeklerden sona kalan iki tanesi nasıl bir teknoloji kullanıldığının araştırılması için Fransızlar tarafından götürülmüştür. Bu tüfeklerin muhtemelen Louvre Müzesi’nde olduğu düşünülmektedir.

O gün, imkansızlıklar içinde Yusuf ustanın gerçekleştirdiği teknik mucize ile her türlü imkanın olduğu, icatların peş peşe yapıldığı, teknoloji beşiği Avrupa’ya bile bu iki tüfekle örnek olmuşuz.

M.Ali TOPÇU tarafından yayımlandı

Kah gezerim eller gibi Kah eserim yeller gibi Alır başımı giderim Özgür kuşlar gibi I walk around like hands My work is like a wind I'll take my head Like free birds

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın