1974 YILI KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI, KOCATEPE MUHRİBİMİZİ BOMBALAYAN VE BATIRAN UÇAKLARIMIZ VE HİKÂYESİ

KOCATEPE

Tarih geçmişten ders alıp geleceğe güvenle yürüyeceğimiz ve ders alacağımız olay ve hadiseleri barındırır. Millet olarak genellikle tarihteki kahramanlık hadiselerinin, göğsümüzü kabartan sahneleri, milli duygularımızı kabartan hikayeleri hep anlatırız da, acı hatıralar ve olaylardan bahsetmeyiz. Asıl ders ise yaşanmış acı ve olumsuz hadiselerden alınmalı ki yenileri yaşanmasın. Yıllar önce, 1974 Kıbrıs barış harekatında yaşanmış acı ve hüzün dolu bir olayı farklı kaynaklar ile hatırlatmak ve öğrenmeye vesile olmak istedim.

M.Ali TOPÇU – 2020

Bundan 44 sene önce, 1974’ün 21 Temmuz’unda Akdeniz’de bir facia yaşanmış ve Kıbrıs Harekâtına katılan savaş uçaklarımızın “TCG Kocatepe” isimli muhribimizi Yunan savaş gemisi zannederek yanlışlıkla bombalamalarının neticesinde 54 denizcimiz Şehid olmuş, Kocatepe de Akdeniz’in sularına gömülmüştü. Amerika’nın efsanevî dışişleri bakanlarından Henry Kissinger, hatıralarının “Years of Renewal”, yani “Yenilenme Yılları” ismi ile 1999’da yayınlanan cildinde Kıbrıs harekâtı ile Bülent Ecevit’e geniş yer ayırmış ve Kocatepe muhribinin kendi uçaklarımız tarafından batırılmasından hemen önce Ecevit ile yaptığı çok önemli bir telefon görüşmesinin zaptını da vermişti.

Akdeniz’de bundan 44 sene önce, 1974’ün 21 Temmuz günü Kıbrıs Harekâtı bütün şiddeti ile devam ederken denizcilik tarihimizin en büyük facialarından biri yaşanmış, savaş uçaklarımız harekât bölgesinde bulunan “Kocatepe” isimli muhribimizi Yunan savaş gemisi zannederek yanlışlıkla bombalamış ve 54 denizcimiz şehid olurken muhrip de Akdeniz’in sularına gömülmüştü. 

Sonraki senelerde hadise sırasında Kocatepe’nin komutanı olan ve ileride Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Amiral Güven Erkaya başta olmak üzere yurt içinde ve dışında çok sayıda kişi ve makam tarafından hayli yayın yapıldı. Ama bu yayınlar arasında bir Amerikalı’nın,  Birleşik Amerika’nın efsanevî Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in yazdıklarının ayrı bir önemi vardı…

 Henry Kissinger

Kissinger, Birleşik Amerika’nın otuz sene boyunca Amerikan dış politikasının önde gelen isimlerinden olmuştu. Vietnam savaşının sona ermesinden Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Barışı’na ve Amerika ile Kızıl Çin arasındaki yakınlaşmaya kadar 1970’li yıllarda dünyanın dört bir yanında yaşanan birçok diplomatik gelişme onun eseriydi.

Amerikan Dışişleri’nde 1950’lerde başlayan kariyerinin zirvesine 1973’ün Ağustos’unda tırmandı ve dışişleri bakanı oldu. Bakanlık koltuğunda 1977’ye kadar kaldı, sonra Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden Georgetown’da hocalık yapmaya başladı ve hatıralarını yayınlamaya başladı.

Kissinger’ın anılarının “Years of Renewal”, yani “Yenilenme Yılları” isimli son cildi 1999’da çıktı ve 1150 sayfalık kitap Amerika’da bir anda listebaşı oldu. Amerikalılar Vietnam Savaşı sırasındaki gizli temasları, 1970’lerde yaşanan petrol ambargosunun perde arkasını, Latin Amerika’daki bilinmeyen pazarlıkları, Angola’yı kan gölüne çeviren iç savaşın ardında olup bitenleri ve daha birçok hadiseyi birinci elden, yani Kissinger’dan öğrendiler.

Henry Kissinger’in hatıralarının Kıbrıs Harekâtı’nı anlattığı cildi

Henry Kissinger hatıraların bir bölümünde 1957’de Harvard Üniversitesi’nde düzenlenen bir seminere katılan ve seminerde kendisinden de ders alan Bülent Ecevit’ten söz ediyor. Ecevit hakkında “şair şahin çıktı” anlamına gelecek ifadeler kullanıyor, Kıbrıs harekâtı sırasında Amerika ile Yunanistan’ın nasıl bir acz içinde kaldıklarını ve Ecevit’in şartları nasıl değerlendirdiğini anlatıyor, Kıbrıslı Rumların lideri Makarios’tan “Düzenbaz piskopos” diye bahsediyor ve Kocatepe muhribinin batışından hemen önce Ecevit ile yaptığı çok önemli bir telefon konuşmasının da metnini veriyordu.

Bülent Ecevit

Ecevit, 54 denizcimizin şehid olduğu günün sabahında Kissinger ile yaptığı telefon görüşmesinde bazı Yunan savaş gemilerine NATO karargâhında Türkçe öğrenmiş personelin yerleştirilip Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söylemiş, Kissinger ise biran önce ateşkes istemişti.

İŞTE, GİZLİ GÖRÜŞMENİN ZAPTI…

Kissinger’ın o sabah Ecevit ile yaptığı görüşmenin zaptı hatıralarda şöyle yer alıyordu:

 * ECEVİT: Bir sorunumuz var. Yunanistan’ın inanılırlığından şüpheliyiz. Yuannides’in (Yunan cuntasının lideri) şeref sözü bir oyundan ibaret. Sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söylüyor ve gemileri Türk bayrağı çekiyor!

* KISSINGER: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

* ECEVİT: Hayır Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

* KISSINGER: Evet bay başbakan, eğer bunlar hakikaten Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri ise batırabilirsiniz.

* ECEVİT: İki çeşit hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Türk pilotlar kodumuzu biliyorlar. Onlar, yani Türk bayrağı çekilmiş Yunan gemileri Türkçe konuşuyorlar; pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Yunanistan’ın sözlerine daha fazla itimad edemeyiz.

* KISSINGER: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bunu kabul edemem. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

* ECEVİT: Mütareke istediklerini söylüyorlar. Ateşkesi adaya asker yığmak için istismar etmek istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu metodlara son vermeliler.

* KISSINGER: Hangi metodlara son vermeliler?

* ECEVİT: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Halihazır da bize ateşkesi ihlâl etmekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

* KISSINGER: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

* ECEVİT: Ateşkesi kabul edeceğiz.

* KISSINGER: Bugün mü?

* ECEVİT: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz”.

Kissinger, görüşmeyi bu şekilde naklettikten sonra “Sonuçta o gün öğleden sonra, Türk Hava Kuvvetleri Amerika’nın sözlerindeki ağırlığı doğrularcasına pilot hatası neticesinde bir Türk destroyerini batırdı” diyordu.

‘ŞAİR, ŞAHİN ÇIKTI!’

Amerikan Dışişleri Bakanı, hatıralarında Kıbrıs meselesinin geçmişinden başlayarak Amerika’nın Türkiye ile o günlerdeki ilişkilerini de anlatıyor ve Ecevit’ten “Şair, şahin çıktı” diye bahsediyordu:

“Londra ve Zürih Andlaşmaları üç yıl içinde çöktü. Makarios ayrılmaya yol açabileceği endişesiyle Türkler’e herhangi bir ciddi otonomi vermedi…

Makarios, 1963’ün sonlarına doğru anayasada çoğunluk yönetimine dayalı üniter bir devlet sonucunu veren on üç değişiklik yaptı. Toplumlararası çatışma kaçınılmazdı. 1974 olaylarında önemli bir rol oynayacak olan Nikos Sampson adındaki eşkiyanın liderliğinde Lefkoşa’nın Türk mahallesinde bir katliam yaşandı. 1964’de taraflar arasında önce Londra’da, sonra Cenevre’de bir konferans toplandı ve Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball’ın başkanlığındaki bir uzlaştırma heyetinin de katıldığı bu konferans başarısız oldu.

Türkiye soydaşlarını korumak maksadıyla istilâ tehdidinde bulundu ama Başkan Lyndon Johnson’un gönderdiği ve Sovyetler Birliği’nin bir tepkide bulunması halinde müttefiklerin Türkiye’yi Sovyetler’e karşı korumak yükümlülüğünü dikkate almayacağı yolundaki ihtarı üzerine bundan vazgeçti. Bir başka ifadeyle, Atlantik İttifakı’ndan korunma istenemeyecek ve Türkiye Sovyetler Birliği’nin merhametine terkedilecekti.

Hiçbir NATO müttefiki daha önce bu şekildeki bir üslûba muhatap olmamıştı ve bundan sonra da olmadı. …NATO, üyelerini potansiyel saldırıların kurbanı olacakları için değil, aralarında Birleşik Amerika’nın da bulunduğu diğer bütün üyeleri ulusal çıkarları gerektirdiği için koruyordu. Bu, özellikle Türkiye gibi jeopolitik bakımdan vazgeçilmez bir bölgede bulunan ülkeler için böyleydi. Son derece önemli hayatî varsayımlar üzerinde bir şüphe yaratan Johnson’un mektubu NATO’nun garantisini stratejik bir mecburiyet olmaktan çıkartıp Amerikan politikasının kaprisi haline getirdi. Türkiye gerçi uçurumun kenarından geri çekildi ama bunu Kıbrıs’ın ilerideki krizlerini ipotek altına alan kırgınlıklar bahasına yaptı.

…Ecevit’i 1957’den, Harvard’daki uluslararası bir seminerdeki öğrenciliğinden beri tanırdım. Mesleğine yazar olarak başlamış, siyasetle henüz bütünüyle uğraşmaya başlamamıştı. O zamanlarda  Paris’in edebî merkezlerinden etkilenen Avrupalı entellektüellerin geleneksel sol görüşlerine sahipti. Bu fikirler siyaseti meslek olarak seçmesinden sonra önemli bir değişikliğe uğramadı. Zira şiir ilk tutkusuydu ve siper harbihi tercih edecek olan alışılmış Türk siyasetçilerinden daha esnek ve hassas davranacağını ümid ediyordum. Böylelikle hiç kimsenin, hatta Makarios’un bile beklemediği patlama nihayet 15 Temmuz 1974 sabahı geldi.

…Ankara’da yeni başbakan Bülent Ecevit’in sosyalist partisiyle liderliğini aşırı İslamcı Necmettin Erbakan’ın yaptığı aşırı milliyetçi Milli Selâmet Partisi arasında kurulmuş istikrarsız bir hükümet vardı. Ecevit yola bir şair olarak çıkmıştı, Yuannides aslında bir polisti, Makarios ise din adamı kılığında bir Makyavelci.

…Yuannides, Türkiye’nin Kıbrıs sorunundaki tavrını yanlış anladı. Bütün bunların ötesinde Türkiye otonom bir Türk bölgesi talebinden hiç vazgeçmedi ve 1964 ile 1967’deki rezaletleri asla affetmedi. Watergate (skandalıyla) meşgul olan Amerika Birleşik Devletleri ise durumun kritik bir noktaya yaklaştığına inanmadı.

…Ecevit’in zihninde (Kıbrıs’taki) eski statükoyu onarmak vardı. Daha doğrusu, Türkiye’nin on yıldan fazla bir zamandan beri elde etmek için gayret gösterdiği, denize çıkışı olan bitişik bir Türk bölgesi hedefini güçle veya baskıyla gerçekleştirebilecek fırsatı yakalamıştı. Nixon (Watergate skandalı yüzünden) resmen suçlanmanın eşiğindeydi, Kıbrıs yönetimi hiçbir devlet tarafından tanınmamıştı, Yunan cuntası ise milletlerarası bir parya halindeydi. Ecevit, karşı koyulması imkânsız olan bütün bu şartların biraraya gelerek oluşturduğu bir ortam buldu”.

KOCATEPE MUHRİBİ, NASIL BATTI ?

Işık Biren : ”Pilotlar, Yunan gemilerindekilerin Türkçe konuşarak kendilerini aldattıklarını sanıyor. Baktım olmayacak, gemiden hedef gözetmeyen baraj ateşi başlattım ve sonunda hepsi gitti”

Emekli komutan Işık Biren, Hürriyet Gazetesi’nden Yener Süsoy’a verdiği mülâkâtta, ” Kocatepe dendiği anda yüreğim sızlar, gözlerim dolar Yener’ciğim. 53 arkadaşımın hayatını kaybettiği o feci kazayı an be an yaşadım, geminin parçalanışı, batışı gözlerimle gördüm. Aslında her harekâtta dost kuvvet zayiatı diye bir bölüm vardır, Amerika’nın da kendi tankını, kendi birliğini vurduğu görüldü. Biz cumhuriyet tarihimizin ilk sıcak savaşını yaşadık Kıbrıs’ta, bunu unutmamak lâzım. Buna rağmen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın indirme, çıkartma, atma planları, koordinasyonu hálá Amerika’da ders olarak okutulur. Bu kazanın nedeni ‘‘Bir Yunan konvoyu adaya takviye birliği götürüyor’’ raporuyla başladı. O tarihte Nejat Tümer Harp Filosu komutanı, ben de özel görev kuvvetinin kurmay başkanıyım” diyor.

 Güven Erkaya, personelini kurtaran bir kahramandır. Kocatepe denildiğinde koca cüsseli Işık Biren’in koca gözleri buğularla doluyor, koca koca damlalar süzülüyor göz pınarlarından. Gördük ki, amiraller de ağlıyor. – Kocatepe dendiği anda yüreğim sızlar, gözlerim dolar Yener’ciğim. 53 arkadaşımın hayatını kaybettiği o feci kazayı an be an yaşadım, geminin parçalanışı, batışı gözlerimle gördüm. Aslında her harekâtta dost kuvvet zayiatı diye bir bölüm vardır, Amerikanın da kendi tankını, kendi birliğini vurduğu görüldü. Biz cumhuriyet tarihimizin ilk sıcak savaşını yaşadık Kıbrıs’ta, bunu unutmamak lâzım. Buna rağmen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın indirme, çıkartma, atma planları, koordinasyonu hálá Amerika’da ders olarak okutulur. Bu kazanın nedeni ‘‘Bir Yunan konvoyu adaya takviye birliği götürüyor’’ raporuyla başladı.

O tarihte Nejat Tümer Harp Filosu komutanı, ben de özel görev kuvvetinin kurmay başkanıyım. AKDENİZ’DE YASAK BÖLGE Bu raporu alınca silahlı keşif yapmaları için İrfan Tınaz komutasında Adatepe, Kocatepe ve MF Çakmak gemilerini Baf bölgesine gönderdik. Bakmışlar orada Yunan konvoyu filan yok, Akdeniz’in bir kısmı yasak bölge ilan ettiğimiz için Doğu Akdeniz’in bütün trafiği konvoy gibi görünüyor. Tınaz ve ekibi gemilerin daha da yakınlarına gidip bordo işaretlerini bile rapor etti. Fakat Ankara o kadar inanmıştı ki bu Yunan konvoyu işine.

Bu arada Deniz Kuvvetleri’ne Baf’ın güneyinde gemimiz olup olmadığını soruyorlar, bizim muhripler Baf’ın kuzeyinde. Rahmetli Güven Erkaya’nın Kocatepe gemisiyle devamlı temas halindeyim, normal muhabere hatlarına ilâveten özel bir teleks hattı kurdurmuştum. Güven sırada NATO’ya tayin olmuş ama, bir türlü Brüksel’e gidemiyor. İRTİBAT KESİLDİ Bir ara Kocatepe’yle aramızdaki teleks irtibatı kesildi, Ada’nın arkasına kaydıklarını sandım. Biraz sonra ‘‘Taarruza uğradık’’ diye bir mesaj geldi İrfan Tınaz’dan. ‘‘Kocatepe, Adatepe, Çakmak yaralandı, kuzeye doğru seyrediyoruz’’ diye devam etti. Bunun duyar duymaz kıyı başındaki görevlerimizi yardımcılarımıza devredip, Nejat Tümer’le birlikte karargâh gemisi Tınaztepe’yle olay yerine son hızla gitmeye başladık.

Aramızda 140 mil mesafe var, nereden baksanız 4 saate yakın bir yol. Bu arada bizim radar ekranında da birden uçaklar belirdi. Sonradan öğrendik ki değişik sortiler de 86 uçak gönderilmiş. Bize verilmiş parolaları alıp geminin Savaş Harekât Merkezi’ne girip uçaklarla telsiz telefonu teması kurdum. Dedim ki ‘‘Çocuklar yanlış iş yapıyorsunuz, buradakilerin hepsi Türk gemisi, parolalar şu.’’ Pilotlar bir türlü bana inanmıyor, hepsine ‘‘Negatif’’ diyor. Çok sinirlendim; ‘‘Siz satıh kuvvetleriyle uğramayın, sahili defolup terk edin’’ diyerek galiz şeyler söyledim, bastım kalayı. Pilotların kendi aralarındaki konuşmalarını da dinliyorum, birisi; ‘‘Adam çok güzel küfrediyor, bu kadar aldatma olamaz’’ diyor.

Onlar Yunan gemilerindekiler Türkçe konuşarak kendilerini aldattıklarını sanıyor. Baktım olmayacak gemiden hedef gözetmeyen baraj ateşi başlattım ve sonunda hepsi gitti. Gece saat tam 22.00’de Kocatepe’yi alevler içinde yanarken gördük, o anda personelin gemiyi terk edip etmediğini bilmiyoruz. Derken peş peşe iki büyük infilâk oldu ve saat tam 22.05’de Kocatepe ikiyi bölünüp suda kayboldu. O kadar bekledik denizde yüzen herhangi bir şeyle karşılaşmadık.

 ERKAYA şoktaydı. Bu arada Ankara’daki Deniz Kuvvetleri bize durmadan Girne’deki görevlerimizin başına dönmemiz talimatını veriyordu.

Tümer Paşa dönmek taraftarı değildi, geminin daha yakınına gidip personelin durumunu görmek istiyordu. Biz dönüş yoluna girdik, İzmit ve Berk gemileri araştırma ve kurtarma için o bölgeye gitti. Onlardan öğrendik ki, Kocatepe personeli bizim gördüğümüz infilaktan saatler önce gemiyi terk edip birbirine bağladıkları tahlisiye botları, can sallarıyla denize açılmış. Bir kısmını bizimkiler, bir kısmını da İsrail gemileri kurtarmış, 53 arkadaşımız ise şehit olmuştu. Güven Erkaya’yla karşılaştığımda onun büyük bir şok geçirdiğini gördüm. Rahmetli Güven Erkaya komutan personelini kurtaran kahraman bir denizcidir, bunlar yaşanmadan anlaşılmaz. Gemiyi terk etmeseydi de, 250 kişi havaya uçsa daha mı iyi olurdu?

45 yıl sonra TCG Kocatepe Şehitleri

TCG Kocatepe şehitlerimiz bu yıl ilk kez hem Girne’deki Deniz Şehitleri Anıtı’nda hem de denizde yapılan bir törenle KKTC’de anıldılar.

Kıbrıs sularında Mavi Vatanımızın bağrında yatan, tam 45 yıl önce kaybettiğimiz TCG Kocatepe (D 354) muhribimizin 54 şehidini andık. Gemi, bugün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) kısmında, adanın batısındaki Baf Limanı’nın karasuları içinde batmıştı. 21 Temmuz sabahı Girne açıklarında Kocatepe gazileri ve şehit yakınlarının bulunduğu gemiden anavatandan getirilen çiçek demetlerini Akdeniz’in turkuaz sularına bıraktık. Anavatan ve yavru vatandaki milyonların kalbinin derinliklerinden gelen vefa ve minnet duyguları Kıbrıs’ın batısında deniz dibinde yatan D354 borda numaralı, çelik mabede erişerek, kaybettiğimiz 3 subay, 14 astsubay ve 37 erimizin ölümsüz ruhlarını sardı. TCG Kocatepe şehitlerimiz 1974 yılından bu yana 18 Mart’ta (2002 öncesinde 4 Nisan’da) diğer deniz şehitlerimiz ile birlikte anılıyor. Ancak bu yıl ilk kez hem Girne’deki Deniz Şehitleri Anıtı’nda hem de denizde yapılacak bir törenle KKTC’de anıldılar. Her iki törene de TCG Kocatepe gazileri ile şehit aileleri katıldı. Sayın Levent Karataş başkanlığındaki Boğaziçi Deniz, Çevre ve Spor Kültürü Platformu ile Kıbrıs Türk Şehitlikleri ve Mili Parklar Vakfı işbirliği ve eşgüdümle icra edilen bu törene anavatandan 22 şehit yakını ile 22 gazi davet edildi.

KOCATEPE İSİMLİ BİR MUHRİP

Kocatepe trajedisi ile tanışmam bahriye öğrenciliğime uzanır. 21 Temmuz 1974 Pazar günü, Heybeliada’da 16 yaşında Deniz Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Kıbrıs Barış Harekâtı bir gün önce başlamış, kahraman deniz piyadelerimiz Girne’de Yavuz plajında kıyı başını tutmuştu. Bizler henüz gerçek bir savaş gemisinde bulunmuş bile değildik. Ama kalplerimiz Kıbrıs ve denizdekilerle beraberdi. O sabah aynı heyecanla uyandık ve televizyondaki haberlere koştuk. Ordumuzun güneye ilerlemesi devam ediyordu. Çok gururluyduk. Ama akşamüzeri tam yatakhanelerimize dönmüştük ki, bir arkadaşımız “Duydunuz mu? Kocatepe muhribi batmış!” diye koşarak içeri girdi. Şok olmuştuk! Yatağıma girdim, ağladım. O ana kadar hiçbir muhripte bulunmamıştım. Kocatepe isimli bir muhrip olduğunu okul koridorlarındaki resimlerinden biliyordum. O gemide tanıdığım hiç kimse de yoktu ama Kocatepe haberi üzerine sanki bir yakınımı kaybetmişim gibi ağlamıştım. Ertesi gün sabah taburunda detayları öğrendik. Kıbrıs Harekâtı nedeniyle üç hafta sonu izine çıkamadık.

Daha sonra eve geldiğimde Kocatepe’nin kaybı sebebiyle komşularımızın ve tanıdıklarımızın baş sağlığı dilemeleri beni çok duygulandırmıştı. Demek ki bahriye artık benim ikinci ailemdi. Sonraları gerek Kıbrıs ve gerekse Kocatepe hadisesi meslek hayatım boyunca her zaman ilgilendiğim, ders çıkardığım, çıkardığım dersler paralelinde fikir ürettiğim bir konu oldu.

Deniz Lisesi’nden mezun olduğum 1976 yılında sınıf subayımızın, geminin SHM (Savaş Harekât Merkezi) Subayı Gazi Üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu olması bu merakımı daha da artırdı. “Hedefteki Donanma” isimli 2013 yılında yayınladığım (Kırmızı Kedi Yayınevi) kitabımda trajediye neden olan karşılıklı müdahaleyi analiz etmeye çalıştım. Kendi uçaklarımız tarafından bu mümtaz gemimizin batırılmasının sebep ve sonuçlarını, deniz ve hava kuvvetleri arasında bir bilek güreşi ya da suçlu bulma saikı ile yapmadım; dünya deniz ve hava harp tarihinde yaşanan karşılıklı müdahale ya da dost ateşi vakaları paralelinde inceledim. Üst üste gelen talihsizlikler, bilgi ve eşgüdüm eksikliği ve yanlış kararlarla birleşince karşılıklı müdahale kaçınılmaz olmuştu. Her iki tarafta da ciddi durumsal farkındalık ve komuta kontrol zafiyeti söz konusuydu.

JEOPOLİTİK KAZANIMLAR

Kıbrıs Barış Harekâtı, yakın Türk tarihimizin en önemli kilometre taşlarından biridir. 15 Temmuz 1974 Nikos Sampson darbesinden kabaca 96 saat sonra Anadolu’da oluşturulan askeri güç, denizaşırı bir harekât ile Kıbrıs Adası’na aktarılmak üzere Mersin’den harekete geçmiş ve darbeden 120 saat sonra Türkiye Girne batısındaki Yavuz Plajı’nda kıyıbaşını tutmuştur. Bu başarı o kadar önemli ki, sayesinde tank ve zırhlı araçlarımız adaya intikal edebilmiş ve nihai askeri zafer sağlanmıştır. Diğer bir deyişle; eğer çıkarma gemilerimiz ve onları koruyan donanma olmasaydı, askeri zafer kazanılamaz ve bugün bize jeopolitik güvence sunan KKTC mevcut olamazdı.

Bu savaşta her savaşta olduğu gibi Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin müşterek ya da bağımsız faaliyetleri sırasında operatif, taktik ve teknik hataları olmuştur. Şüphesiz bunların içinde en ciddi olanı, 54 denizcimizi kaybettiğimiz Kocatepe muhribimizin batırılmasıdır. Diğer taraftan, Kıbrıs’ta elde edilen ve bugüne yansımaları hayal edilenin çok ötesinde olan jeopolitik kazanımların yanında TCG Kocatepe’nin kaybı kabul edilebilir bir kayıptır. Kıbrıs Barış Harekâtı, Cumhuriyet Donanması’nın tarihindeki en büyük stratejik başarısı.

Başta her iki dünya savaşı olmak üzere, deniz harp tarihinde birbirine karşılıklı müdahale sonucu taarruz eden onlarca dost muhrip, denizaltı ve uçak var. Bunların içinde en yakını 1982 yılında yaşanan Falklands Savaşı sırasında 25 Mayıs 1982 tarihinde kendisini koruyan gemilerin hatası yüzünden vurulan İngiliz Atlantic Conveyor gemisidir (Geminin batmasına neden olan taktik kararı veren İngiliz Amiral ile 1998 yılında tanışma ve tartışma fırsatım olmuştu).

Bugün için mesele, denizdeki bir savaşta aynı hatanın tekrar edip etmeyeceği. Günümüzde teknolojik olanak ve yetenekler ile gerek Deniz gerekse Hava Kuvvetlerimizin doktrinleri ikinci bir Kocatepe trajedisi yaşanmasına izin vermeyecek kadar ileri düzeyde. Hemen hemen her ay, iki kuvvet de üç ayrı deniz harekât alanında denizde müşterek eğitimler icra ediyorlar. Müşterek harekâtın sevk ve idare edileceği komuta yerleri de son derece gelişmiş durumda. 21 Temmuz 2019 tarihinde Kocatepe’nin 54 deniz şehidini Girne’de andık. Onları Baf’ın batısında kaybetmiştik. 45 yıl sonra Baf’ın batısında neredeyse aynı enlem üzerinde, Fatih sondaj gemimiz, Mavi Vatanımızın dibine Türk bayrağını çaktı.

Aziz Kocatepe şehitlerimiz, Kocatepe muhribimiz ile birlikte Fatih gemimizi  ve onu koruyan donanmayı selamlıyor. Nasıl ki Atılay ve Dumlupınar denizaltılarımız şehitlerimiz ile birlikte Çanakkale Boğazı yaklaşma suları ve Nara’da ana vatanın giriş kapısını koruyor, Kocatepe ve şehitlerimiz de Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ın güney cephesini koruyor. Ruhları şad olsun. Tüm şehitlerimizle birlikte Kocatepe şehitlerimizin aziz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum. Kocatepe gazilerimize büyük takdir hislerimle huzurlu ve sağlıklı günler diliyorum.

KOCATEPE MUHRİBİMİZİ NASIL BATIRDIK?

21 Temmuz 2004

Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri, çıkarma gemilerimizi korumak için Mersin’den Kıbrıs’a onlarla birlikte iki kez gidip geldi.
Tarih 21 Temmuz 1974 Yani tam 30 yıl önce bugün.
Ankara’da (Genelkurmay’da) kurulu Savaş Harekat Merkezi’nde yoğun koşuşturma var. 21 Temmuz sabah erken saatlerde bir istihbarat geliyor:
Rodos Adası açıklarında savaş gemileri destekli bir gemi konvoyu Kıbrıs’ın Baf Limanı’na doğru hareket halinde.
Konvoy oraya asker ve malzeme mi götürüyor? Girne önlerinde bulunan 3 Türk muhribine derhal o tarafa yönelip konvoyu durdurma emri veriliyor… Çünkü oralar daha önce savaş bölgesi ilan edilmiş, ‘bölgeye hangi gemi girerse vurulacağı’ dünyaya duyurulmuş.

Üç muhribimiz oraya doğru gitmeye başlıyor. Uçaklarımıza da ‘Baf Limanı yöresinde konvoyu ve bütün yüzer cisimleri vur’ emri veriliyor. Sorun işte bu anda başlıyor.
Savaş gemilerimizle uçaklarımız arasında haberleşme yok. Gemilerde, uçakları doğru hedefe yönlendirecek havacı irtibat subayları yok.
Konvoyun Baf’a doğru geldiği deniz keşif uçakları tarafından defalarca bildiriliyor. Ayrıca radarda da bu görünüyor.
Baf’a iyice yaklaşan Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri öğle saatlerinde uçak saldırısına uğruyor. O bölgede bizim gemimiz olmadığı bildirilen uçaklar saldırıyor, gemilerimiz onlara ateş ediyor. Gemiler uçakları, uçaklar da gemileri Yunan zannediyor.
Üç muhrip birden isabet alıyor. Haberleşmeleri tümüyle kesiliyor. Kocatepe olduğu yerde kalıyor. Üzerinde yoğun bir duman kümesi var. Öteki ikisi çok isabet almış, ağır ağır ve uçak saldırısından korunmak için zikzaklar çizerek Anadolu sahiline doğru kaçmaya başlıyor.
***
Bu aşamada uçaklar gitmiş durumda. Mareşal Çakmak karar değiştirip ağır yaralı Kocatepe’nin yardımına, mürettebatı kurtarmaya gidiyor. Fakat uçaklar yine beliriyor ve bombalama yeniden başlıyor.
Kocatepe hareketsiz. Elden çıkmış ama henüz batmamış. Mürettebat gemiyi sallarla terk etmiş. Uçaklardan roket, bomba ve makineli tüfek saldırısı bir kez daha başlayınca Mareşal Çakmak da denize dökülenleri bırakıp oradan kaçmak zorunda kalıyor.
Bütün bunlar yaşanırken Ankara’da Savaş Harekat Merkezi’nde ilginç olaylar oluyor. Havacılar bunların Türk gemisi olmasından kuşkulanıyor. Denizciler ısrarla ‘Baf yakınlarında gemimiz yok, bütün yüzer hedefleri bombalayın’ diyor.

Bunun üzerine Ankara’dan havalanan filolara ‘devam edin’ deniliyor ve ikinci kez bombalama yapılıyor.
Aksamüstü anlaşılıyor ki, kuvvetler arasındaki bu iletişimsizlik nedeniyle kendi gemilerimizi bombalamışız. Havadaki uçaklar derhal geri çağrılıyor. Ancak bunlar yüklü. Üslerine böyle inmeleri çok tehlikeli. Bunun üzerine bombaları Baf liman tesislerine boşaltıp orasını yok ediyorlar… Ve geri dönüyorlar.
***
Kocatepe batıyor. Mareşal Çakmak ve Adatepe yaralı halde Anadolu sahiline ulaşmaya çalışıyor. Sonunda güçlükle Mersin limanına varıyorlar. Kocatepe’nin komutanı, sonraki yıllarda Deniz Kuvvetleri Komutanı olan rahmetli (yarbay) Güven Erkaya.
Kocatepe’nin sağ kalan mürettebatını denizden İsrail ve İngiliz gemileri topluyor. Şehit cesetleri Kıbrıs sahillerine vuruyor.
Bilanço: 3 subay, 13 astsubay ve 40 er olmak üzere 56 şehit. 186 kişi kurtuluyor.
Peki ama böyle bir konvoy var mıydı? Radarlarda bile görünmüştü ama aslında yoktu! Ya elektronik bir aldatmaca, ya da Rodos açıklarında birikip savaş nedeniyle orada kalmış, veya yön değiştirmiş bir ticaret gemileri topluluğu idi. Yani ortada yanlış bir istihbarat, yanlış algılama, yanılgı vardı.

Bu yüzden kendi gemilerimizi vurduk. Bu olayda havacılar, tümüyle denizcileri suçluyor. ‘Gemileri yanlış yerdeydi, haberleri yoktu’ diyor. Ama ne olursa olsun, kuvvetler arasında bir iletişim ve haberleşme boşluğu vardı.

Günlerden 21 Temmuz 1974. Tam 30 yıl önce bugün, Kıbrıs önlerinde kendi muhribimizi batırıyorduk. Bu olayın gerçek nedeni kamuoyuna bugüne kadar açıklanmadı.

Ancak hemen belirteyim, bu bir ilk değildi. Dünyadaki bütün savaşlarda bu tür hatalar olmuş, ordular yanlışlıkla kendi birliklerine, uçaklarına, gemilerine saldırmıştır.

Kaynak: Habertürk – Hürriyet – Sözcü – Youtube – İnternet

M.Ali TOPÇU tarafından yayımlandı

Kah gezerim eller gibi Kah eserim yeller gibi Alır başımı giderim Özgür kuşlar gibi I walk around like hands My work is like a wind I'll take my head Like free birds

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın