
Duygu yüklü bir kavuşma hikayesi
Küçük hikâyemiz çok uzaklardan geliyor. Hikâyenin bir ucu, Peru’nun en yüksek dağlarının, en yüksek dorularında yaşayan ve en çok sömürülmüş, en çok fakirleştirilmiş bir halkın kadını ile İsviçreli bir gönüllü hemşirenin kesişen yollarını anlatıyor.
Genç bir hemşire olan Elizabeth içindeki macera ve biraz da yardım etme duygusuna uyarak, birleşmiş milletlerin bir projesine katılmaya karar verdi.
Tam olarak nereye gideceğini, hangi ülkede, hangi kıtada çalışacağını bile bilmiyordu.
Bir gün kapısını çalan postacı, ona hayatını değiştirecek bir haber getirmişti. Birleşmiş Milletler Peru’da bir sağlık istasyonu açıyorlardı. Hemşire olarak orada görevlendirilmişti.
Hemen haritayı açıp önce Peru’yu sonra görevlendirildiği şehri buldu, ama asıl görevlendirileceği merkzi bulamadı. Bir büyüteçle bakınca, dağın doruğunda bir isim okudu.
Yazının yarısı dağın, yarısı bulutların üstündeydi.
Konuşulan dilin İspanyolca olduğu belirtilmişti. Hemen İspanyolca öğrenmeye başladı. Yakınlarına haber verdi. Aslında hiç kimse onun gitmesini istemiyordu.
Hatta en çok sevdiği erkek arkadaşı bile, gidersen ilişkimiz biter demişti. Genç adamın hediye ettiği kolyeyi boynunda çıkarıp vedalaştı. Sonra da ömrünün 20 yılını geçireceği Peru dağlarına doğru yola çıktı.
Peru’ya geldikten sonra yolculuğun bir kısmını ağzına kadar dolu otobüslerle, bir kısmını trenle yapmıştı ama sağlık istasyonuna giden son bölüme tren çıkmıyordu.
İstasyonda bekletilen katırlarla dağa tırmanmaya başladılar. Yükseklik arttıkça, oksijen azalıyor, alışık olmayanlar için nefes almak zorlaşıyor, başı dönüyor ve midesi bulanıyordu.
İlk günler çok zor geçse de sağlık merkezine gelen insanların yoksulluğu, çaresizliği karşısında kendisini çabuk toparladı.
Aslında o bir doğum hemşiresiydi. Yeni doğmuş bebeklerin sağlığından, hamile ve doğum yapan annelerden sorumluydu.
Birkaç yıl gece gündüz çalışarak geçti.
Bu bölgenin kadınları oldukça yoksul bırakılmış insanlardı. Örf ve adetlerine bağlı yaşayan halk, tutunacaklar tek dal olarak inançlarını ve adetlerini görüyordu.
Oralarda evlilik dışı hamileliklere ve bu hamilelikten doğan çocuklara hoş bakılmıyordu. Birçok anne çocuklarını doğumdan sonra almadan merkezden ayrılıyor, bebekler şehirdeki yetiştirme yurduna gönderiliyordu.
Bir gün, merkeze, çok genç bir anne geldi. Doğum sancıları tutalı birkaç saat olmuştu. Kayıtlarda yaşı 16 yazıyordu. Miguelina sevgilisinden hamile kalmıştı, ama babası asla doğacak çocukla eve dönemeyeceğini söylüyordu. Üstelik de genç kadın çalışmak zorundaydı. Çalışmadan bir ana-babanın bile evlatlarına verebilecek kadar yiyeceği yoktu. Çocuğun babası evlenmeye yanaşmıyordu. Pek çok kadının yaptığı gibi evladını merkezde bırakarak baba evine dönmekten başka çaresi yoktu.
Doğumu hemşire Elizabeth yaptırdı. Küçük ve oldukça cılız bir erkek çocuk dünyaya geldi. Belli ki anne karnında yeterince beslenememişti. Yaşaması mucize olacaktı. Doğumdan sonra 5 gün Miguelina sağlık merkezinde kaldı. Küçük oğluna Benjamin adını vermişti. Beş gün sevdi, okşadı ve emzirdi. Ama daha fazla merkezde kalmasına izin verilmiyordu. Başka annelerin de bu yataklara ihtiyacı vardı. Altıncı gün uzatılan evraklara parmak bastı. Küçük oğlunu bir daha görüp aramamak üzere orada bırakıyordu. Gözyaşları kimsenin umurunda değildi aslında. O çocuğunu bırakan ne ilk kadın oluyordu ne de son olacaktı. Fakirlik çaresizlik kadınları canlarından koparacak kadar yakıcıydı.
Hemşire Elizabeth o genç anneyi de, kollarına bırakılan minik bebeği de bir başka sevmişti. Genç kadının gözyaşlarını silip, ellerini tutup, “ o benim oğlum olacak, ona hep ben bakacağım; sakın merak etme” dedi.
40 YIL SONRA
Aradan çok uzun yıllar geçmiş ve hemşire Elizabeth ile oğlum dediği Benjamin çoktan İsviçre’ye dönmüşlerdi.
Benjamin annesinin sağladığı her türlü imkânı en iyi şekilde kullanıp, okumuş, Lozan’da bir üniversite bitirmiş ve çok başarılı bir mühendis olmuştu. 10 yıl önce evlenmiş ve artık iki çocuk babasıydı.
Annesinden gerçek annesini, gerçek memleketini her fırsatta sorup öğrenmeye çalışıyordu.
Hemşire Elizabeth hiç evlenmemiş ve başka bir çocuğu da olmamıştı. Benjamin onun her şeyiydi. Ana oğlu bir kader birleştirirken, ne yazık ki başka bir anayı oğlundan ayırmıştı.
Benjamin baba olduktan sonra gerçek annesini daha çok düşünmeye başlamıştı. O şimdi neredeydi? Başka kardeşleri var mıydı? Acaba yaşıyor muydu? Köklerinin yaşadığı yerler nasıldı? Ama hepsinden önemlisi annesini, onun kokusunu merak ediyordu.
Kırkıncı yaş günü yaklaşırken hemşire Elizabeth oğluna bir soru sordu:
-Benjamin, sevgili oğlum, söyle yaş günün için sana ne hediye edeyim?
Genç adam bu sorunun cevabını senelerdir biliyordu. Onu büyüten annesini kırmaktan korktuğu için bir türlü söyleyememişti. Ama şimdi söylemenin tam zamanıydı.
-Annem, beni affet ama ben yıllardır beni doğuran annemi merak ediyorum. Onun nerede yaşadığını sen biliyorsun. Gitsek oralara, belki de seninle birlikte gerçek annemi de bulabiliriz. Benimle Peru’ya gelir misin?
Yaşlı kadın oğlunun bu haklı isteğini çoktan biliyordu. Hatta oğlunu doğuran kadını bulmak için, kayıpları arayan bir kuruluşa başvurmuştu. Gelen haberler oldukça olumluydu. Bazı olumsuz gelişmelere rağmen umudunu kaybetmiyordu. Ne yazık ki çalıştığı sağlık merkezi, Birleşmiş Milletlerden yardım gelmeyince, yıllar önce kapanmış, orada çalışan yerli halk da bölgede yaşayan insanlar da kaderlerine terk edilmişlerdi.
Yakın köylerde yapılan araştırmalar, köylülerin 40 yıl öncesinden daha fakir, daha çaresiz ve yoksul olduklarını gösteriyordu.
Peru’da yaşayan ve kayıpların bulunmasında yardımcı olan gönüllülerle hummalı bir arama sürüyordu.
Hemşire Elizabeth heyecanla haber beklemeye başlamıştı. Tek isteği, oğlunun doğum gününden önce, annesini bulmaktı.
Beklediği haber çok şükür doğum gününden önce gelmişti. Uçak biletlerini alıp, oğluna “ gidiyoruz, doğum gününü seni doğuran annen ile kutlayacağız” dedi.
40 YIL SONRA PERU
Migueline ana, bir dağ köyündeki kerpiçten kulübesinde kocası ile yoksul bir hayat yaşıyordu. Birkaç tane laması vardı. Biraz da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar küçük bir tarlası…
Benjamin’i bıraktıktan sonra, ailesinin de rızasıyla bu adamla evlenmişti. İki oğlan ve bir kızı olmuştu. Yoksulluk içinde büyüttüğü çocuklarından hiç ayrılmamış ve aynı yerde yaşayan insanlarla evlendirmişti. Tam 7 torunu vardı. Çocuklarının hepsi, dünyanın herhangi bir yerinde, hemşire ile tanışmak gibi hiç umutları olmasa da annelerinde küçük Benjamin’in doğumunu ve evlat edinilmesini masal gibi dinliyorlardı. Haberi olmasa da Benjamin, ailesinin her zaman bir parçası olmuştu.
Migueline ana iyice ufacık kalmış, güneş yanığı ile esmerleşen yüzünde yüzlerce kırışık belirmişti. Yaşından çok daha yaşlı gösteriyordu. Elleri dağ başında rüzgâra kafa tutan doruktaki çatlak topraklar gibiydi. Bir zamanlar genç ve güzel küçük eller olduğuna kimse inanmazdı.
Bol renkli, fırfırlı eteği, renkli buluzü, omuzlarına attığı kilim desenli şalı ve geleneksek şapkası ile ressamlara ilham verecek bir görüntü içindeydi…
Oğluna sarılınca, kara gözlerinden dökülen yaşları silmeden bıraktı…
Benjamin, ufacık kalmış annesini kucaklayıp kaldırdı. Sonra kardeşleri sarıldılar. Hemşire Elizabeth, arabadan birkaç mum ve bir kek çıkardı.
-Biliyor musun? Bu gün Benjamin 40 yaşına giriyor.
Beklenmedik bir şey oldu. Hepsi “ biliyoruz” diye bağırdılar.
Meğer Migueline ana, oğlunun doğum günün asla unutmaz ve her yıl bir çörek yapıp, ailesi ile kutlarmış.
Kız kardeşi içeriden bir çörek çıkardı. Ailece ilk defa doğum günü kutladılar.
Migueline ana Benjamin için mutlu oldu; çok güzel bir hayatı olmuş, zenginler gibi en iyi şartlarda yaşamış ve meslek sahibi biriydi. Çocuklarına da iyi bakacak kadar para kazanıyordu.
“ seni kurtardığım için çok mutluyum” dedi.
Benjamin son sözleri olarak, “ annemi hep sevdim, onu tanımadan çok özledim. Ama buraları görünce anladım ki, evlatlık verip, İsviçre’ye götürülmem benim için daha iyi olmuş. Hem artık yarım değilim. Hatta fazlasıyım, iki annem, iki ülkem, üç kardeşim ve 7 yeğenim var. Buraya ilk gelişim. Bundan sonra her zaman geleceğim ben bu köyün ve ailenin parçasıyım.Fotoğraf alıntıdır.
Alıntı Sabriye Cemboluk