UZUN AMA GÜZEL BİR YAZI, OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM, (ALINTIDIR)
SEYMEN RIZA ÇAVUŞ ( Elmadağlı )

1974’te ben,Elmadağ Lisesi Türkçe öğretmenliğine, eşim de Elmadağ-Yenimahalle (Yenişeyh) İlkokulu sınıf öğretmenliğine atanmıştık.
Elmadağ, doğup büyüdüğüm ilçem Kalecik’in komşu ilçesi olmasının yanı sıra, öğretmen okulunu okuduğum Hasanoğlan köyünün de bağlı olduğu bir ilçeydi. Doğu’da zor koşullarda 3 yıl çalıştıktan sonra yapılan bu atamaya çok sevinmiştim. Elmadağ, yolculuklarda içinden zaman zaman geçtiğim ve keşke burada yaşasam dediğim; fakat yakından da pek tanımadığım bir yerdi.
Yeni görev yerimde ev bulup yerleşmemiz başlangıçta epey zahmetli olsa da yerleştikten sonra komşularımla ve öğrencilerimle kısa sürede kaynaştık. Komşular, güler yüzlü, yardımlaşmayı seven, her halleriyle dobra ve dürüst insanlardı. Öğrencilerim öğrenmeye de çok istekli görünüyorlardı. Böyle bir ortamda öğretmenlik yapmak, şenliğe katılmak sayılırdı benim için…Atamaya duyduğum sevincin hiç de boş olmadığını kısa sürede anlamıştım ve bu sevinç görev yaptığım süre boyunca da ayrıldığımda da hep sürdü. Elmadağ, iyi insanların özel olarak toplandığı bir yerdi sanki…
O yıllarda daha bir cevval, halkla ilişkiler kurmada daha bir istekli, girişkendim. Öğretmenlerim mi benimsetti, okumalarımla mı ulaştım bilmiyorum, “iyi bir öğretmen okul duvarlarını aşabilen, eğitmeye çalıştıklarının ailesini, yetişme ortamlarını da yakından tanıyan, onlarla da iletişim kurabilen, gerekirse yardımcı olabilendir” düşüncesi taşıyor, buna uygun hareket etmeye, kişiler hakkında kulaktan dolma bilgi ve kanaatlerle değil, kendi gözlem ve yaşam deneyimlerimle kararlar vermeye çalışıyordum.
Çarşamba günleri öğleye dek dersim yoktu. Çevreyi ve eşimin okul ortamını yakından görüp tanımak için eşimle birlikte eşimin okulunun olduğu Elmadağ-Yenimahalle’ye gittik. Okuldaki idareci ve öğretmenlerle tanışıp söyleşme faslı birkaç dakikada bitip öğretmenler derslerine girince ben de okuldan çıktım, o çevre insanlarını yakından tanımak, onlarla sohbet edebilmek için cadde üzerinde gözüme ilk takılan kahveye doğru yöneldim. Bu saatler, kahveye gitmek için erken saat olsa gerek ki kahvede ve kahve kapısı önünde tek tük müşteri vardı. Kahve önünde, bir iki orta yaşlı insan dışında, hafif uzakça bir yerde temiz yüzlü, beyaz sakallı ihtiyar bir adam oturuyordu. Cümlesiyle selamlaştık.
Bir sandalye bulup gözüme kestirdiğim ihtiyara doğru yöneldiğimde o, bir yandan “Aleykümselam, buyur şöyle,” davetini yapmış, bir yandan da o değilden baştan aşağı beni süzüyor, neyin nesi, kimin fesi olduğumu anlamaya çalışıyordu. Onu merakta koymadım tabi… Öğretmen olduğumu, eşimin köylerine öğretmen olarak atandığını, çevreyi tanımak için geldiğimi söyledim. Hafif öne eğilerek dayandığı bastonu üzerinde doğruldu, çakır gözlerinin içi gülüyordu. Torunu Önay’ın da aynı okulda öğretmen olduğunu söyledi.
“Evladım, bak yeğenime, ne içer?” diye kahveciye seslendi.
“ Bana buralarda Yağcıoğulları’ndan Seymen Rıza Çavuş derler.
“ Memnun oldum Rıza Dede. Benim adım da Kadir. Liseye öğretmen olarak atandım.”
……..
İkimizin de tahmin edemeyeceği kısa bir sürede kaynaşmış, ısınmıştık birbirimize. Çaylarımızı yudumlarken nereli olduğumu sordu.
-Kalecikliyim.
“Hangi köyündensin bakayım?”
“Çukurköylü” olduğumu söylediğimde sanki tanımak ister gibi çakır gözleriyle daha bir dikkatle yüzüme baktı:
“Kimlerdensin yeğen?”
Anladım ki bizim köyde eskiden yaşamış olan insanların pek çoğunu tanıyordu.
“Tanır mısın bilmem, Abdurrahmanlar’danım. Abdurrahman Koca derlermiş büyük dedeme.”
“Sizin köyün eski adamlarının çoğunu tanırım yeğen; ama dedeni çıkaramadım şimdi.”
İdris dağının bir yüzünde yerleşim yeri olarak Elmadağ ilçesine bağlı Hasanoğlan, Yeşildere(eski adıyla Dereşıh/Dereşeyh), Yenişıh/Yenişeyh), Kayadibi (Kurbağalı); öte (doğu, kuzeydoğu) yüzünde Kalecik ilçesine bağlı Çukurköy, Gölköy ve Ahmetadil köyleri vardır. Kazaları ayrı olsa da geçmişte bu köylerin insanlarının birbirleriyle tanışlıkları, aksataları çok olurmuş. Ben yine de Rıza Dede’nin bizim yöreyi tanımış olmasına hem çok şaşırmış, hem çok sevinmiştim.
“ Bizim köyü, köylüleri nereden, nasıl tanırdın? Çok gider gelir miydiniz?” diye eşeleyecek oldum.
“Ohoo, gidip gelmek de söz mü! Biz de giderdik, onlar da gelirdi. Sizin köydeki adamlarımızla çok iş çevirdik çok…”
Daldı, o günleri hatırında yeniden yaşıyor gibiydi.
“O devirler açlık, yokluk devriydi. Eşkıyaların, asker kaçaklarının bu dağlarda cirit attığı devirlerdi. Biz, bu dağları hepten onlara bırakacak değildik ya, bu dağlarda biz de vardık elbette.” Söylesem mi söylemesem mi diye ikilem yaşamış olmalı ki biraz duraladı, sonra ekledi: “Diyeceğim o ki, yokluk ve cehaletin hakim olduğu o devirde eşkıya da, eşkıyalık da, hırsızlık pek yaygındı…”
Sohbetimize uzaktan kulak misafiri olmaya çalışanlar da vardı kahvede. Onlar, Seymen Rıza Çavuşu elbette iyi biliyor, tanıyorlar, belki anlattıklarının çoğunu pek çok kere dinlemiş olmalıydılar ya, gerek onunla sohbet eden bu yabancının (benim) kim olduğunu, gerek bu kadar koyu sohbetin konusunu ne olduğunu merak etmiş olmalılar ki sandalyesini çekip birer ikişer masamız çevresinde toplanmaya başlamışlardı. Çaylar da tazeleniyordu bir yandan…
ÇANKAYA KARTALI
Rıza Çavuş, savaş sonrası yıllarda, bizim köyden, Kurbağalı’dan, Dereşıh’tan insanlarla oluşturdukları ekiplerle yapıp ettiklerini anlatıyordu. Bense öncelikle neden ona “Seymen Rıza” dendiğini öğrenmek istiyordum. Diğer anlatmak istediklerini başka zaman da anlatabilirdi. Sözü değiştirmek için:
“Rıza Dede” dedim. “ Sen, Seymen Rıza derler bana, demiştin. Bu seymen adı, sülale adınız mı yoksa Ankara yöresinin meşhur seymenleriyle mi ilgili bir ad?”
Böyle sormamla birlikte gözlerinin içi daha bir parladı. Bastonunu daha bir kavrayıp:
“ Kemal Paşamızı Dikmen sırtlarında, Keklikpınarı’nda karşılayan seymenlerden biriyim ben yeğenim!”
Bir süre bakıştık. O, söylediğinin bende yaratmasını umduğu etkiyi görebilmek için yüzüme dikkat kesilmiş bakarken ben de tarihi bir kişiyle karşılaşmış olmanın mutluluğu ve sevinciyle ona bakıyordum. Böyle bir yerde, böyle biriyle tarihi bir kişiyle karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti! Ne dikkatsiz, özensiz bir tarih bilgisine sahiptim böyle! Ankara Seymenlerinin yaptıkları büyük hizmeti okumuş, duymuştum; iyi de bu seymenler uzaydan mı gelmişti? Mahcubiyetimi gizleyip bu karşılaşmanın benim için gerçekten büyük bir şans olduğu düşünmeliydim. Öyle de yaptım.
Ona saygım ve sevgim daha bir artmıştı.
“Rıza Dede”, dedim. “Seninle karşılaşmak benim için büyük bir şans. Mustafa Kemal Paşamızın Ankara’ya gelişini, nasıl karşılandığını bu olayı yaşayanlardan dinlemeyi çok istiyordum zaten.”
Dalıp gitti… yüzünden bir alaz geçti, o günler gözünün önünde yeniden canlandı sanki… Kaşları kalkıp indi, ateş saçan gözlerini gözlerime dikerek:
“O, bizim kartalımızdı; Çankaya Kartalı… Biz, onda kendimizi bulduk, bu millet, onda kendini buldu yeğenim!..” dedi.
Sustu, gözlerini uzaklara çevirdi, daldı bir süre. Derin bir iç çektikten sonra sürdürdü konuşmasını:
“Ne günlerdi o günler… Hani nasıl derler, ateşle imtihan oluyorduk. Her yan ateş içindeydi. Haa, biz de boş değildik o zamanlar. Ateştik, ateş!
Bizim buralar hep yokluk içindeydi; emme(ama) işin daha da kötüsü cepheden gelen haberler ve memleketin hali daha da kötüydü. Her gelen haber, kara haberdi…Kesimhanede kesim sırasını bekleyen koyunlar gibiydik. Bazı büyük Paşaların Anadolu’ya geçtiklerini, toplantılar neyi yaptıklarını söyleyenler, bize moral vermeye çalışanlar oluyordu ya, pek inanamadık önceleri. Sonra bu Paşa’nın Kemal Paşa olduğunu, Memleketi karış karış dolaşıp önemli adamlarını da yanına alarak Ankara’ya geleceğini, Elmadağlılar grubu olarak bizim de koruma tedbirlerine katılmamız gerektiğini ilettiler bize. Sevinçten coşmuştuk mu desem, sevinçten deliye dönmüştük mü desem, ne desem bilmem ki, ilk defa sevinebileceğimiz iyi bir haber almıştık. Memleketin de, milletin de, kendimizin de kurtulmasını istiyorduk emme(ama) kendi başımıza böyle büyük işlere girişmeyi düşünemesek de dövüşmeye, tedbir almaya, direnmeye… böyle işlere yatkındık. Hemen işe koyulduk. Beynam Ormanları’ndan Dikmen’e kadar her yanda koruma tedbirlerimizi aldık. Bilirsin yeğen, kurt dumanlı havayı sever. Bu havada duşmanın ne yapacağı belli olmaz. Ah, vah, tüh demeden tedbirini alacaksın.Adamını iyi tutacak, iyi koruyacaksın ki sonra pişman olmayasın!..”
Açılmış, coşmuştu bir kere. Gururla sürdürdü konuşmasını:
“ Çankaya Kartalıydı o. Onu karşıladık biz. O, memleketi yılanlardan, çıyanlardan temizlerken de, cumhuriyeti kurarken de yanında olduk biz.”
Seymen Rıza Çavuş’un o “Biz diyen sesi var ya…
O seste neler yoktu ki!
O ses, görevini en iyi şekilde yerine getirmiş olan insanların güven ve gurur duygularıyla örülüydü sanki…
O seste, vatanın kurtuluşu için dövüşenlerin olanca isteğini, heyecanını, vatanı kurtarmış olmalarının yarattığı coşkuyu da görmek mümkündü.
O seste, Kurtuluş Savaşı dönemimizle ilgili, okuyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiklerimde bulamadığım, sadece Seymen Rıza Çavuş’un sözlerinde ve davranışlarında yansımasını bulan bir yan, bir ruh vardı. Zaten beni en çok etkileyen de bu yan, bu ruhtu.Evet, Kurtuluş Savaşımızı zafere taşıyan da, onları Mustafa Kemal Paşamıza koparılamaz bağlarla bağlayan da bu ruhtu.Rıza Çavuş bu ruhun cisimleşmiş haliydi sanki…
O seste bu ruhu, vatanı, kurtuluşu, bağımsızlığı, kavgayı, öndere sevgiyle bağlılığı, insanımızın özgürce, insanca yaşama isteğini bir bütün olarak görebiliyordunuz.
“Hele çaylarımızı tazele.” diye seslendi kahveciye.
“ Savaştan önce de sonra da çok şeyler gördüm, çok şeyler yaşadım. Hepsi bir yana, Dikmen sırtlarında Kemal Paşamızı karşılayışımızı hiç unutamam yeğen.” dedi çayını yudumlarken. “O günlerde her doğru işin, her doğru sözün de, her hatanın, her ihmalin de önemi çok büyüktü. O zaman da bu ‘koruma işini” ciddiye almış, işi sıkı tutup her türlü önlemi almıştık ya, ne yalan söyleyeyim o günlerde Kemal Paşa ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin ve alınacak önlemlerin ne kadar önemli olduğunu o günlerde biraz anlasam bile, şimdi daha iyi anlıyorum.”
Savaşlardan, savaşlardan konuştu. “Çankaya Kartalıydı o” diyordu arada bir. Günlük yaşam kavgalarından, yoklukla, açlıkla, cehaletle, hastalıklarla ihanetlerle ve dış düşmanla nasıl savaştıklarından, Ankara Müftüsü Börekçi Rıfat Hoca’dan, Osmanlı’dan beri dağlardan hiç eksik olmayan eşkıyadan, seferberlik günlerinde dağlarda gezen asker kaçaklarından söz etti.
Savaş yıllarındaki korkulardan, umuttan, umutsuzluk, korku yüklü günlerden, gecelerden, zafer sonrası yoklukların sürmesinden, o günlerin hırsızlarından, hırsızlığın sebeplerinden, Elmadağ’da barut fabrikası kurulana, insanların eli ekmek görene kadar yokluk ve cehalet yüzünden çekilenlerden, hırsızlığın çok yaygın halde varlığını sürdürmesinden, ev soymaya, dağa kadın kaldırmalara kadar varan kepazelikleri anlattı, anlattı, anlattı.
KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI CEHALET VE YOKLUK
Rıza Çavuş, anlatma isteği duya duya, keyifle anlatıyordu. Onun daha çok şey anlatmasını, konuşmasını ben de çok istiyordum; ancak vaktim sınırlıydı ve öğleden sonra okula gitmem gerekiyordu. Nasıl olsa peşini bırakmaz, ileride bir fırsat yaratır, onu konuştururdum. Benim saate baktığımı görünce sözü toparlaması gerektiğini anlamış olsa da diyecekleri varmış daha, aceleyle sıraladı:
“ Unutma yeğenim, insanları aç ve cahil bırakırsan insanlar kötü olur, kötülük yapar. Ekmek verir, karnını doyurur, iyilik yaparsan o da iyilik yapar, melaike (melek) gibi olur. Bir zamanlar burada hırsızdan, soyguncudan geçilmezdi. Bak, buraya (ELMADAĞ)fabrika kuruldu. (Barut fabrikası) Herkesin işi var, aşı var. Kimse hırsızlık yapıyor mu? Hırsızlık yapıp başını belaya niye soksun ki?” (*) “Bak, tazecik gelinler, kızlar boyunlarına asılı altınlar görüne görüne çeşmeden su dolduruyorlar. Altınlarını çalmak, onları dağa kaldırmak isteyen var mı? Bizim zamanımızda olsaydı bunlar hem altınlarına el konmak, hem kendileri oynatılmak… için dağa kaldırılırdı. Bırak boyunlarına açıktan altın takınmayı, altını olduğu bilinen evlerin duvarları yıkılır da, altınlar alınmaya çalışılırdı. Doğru söylüyorum yeğenim, şimdiki gençler melaike melaike. Sizler birer melaikesiniz!”
Kendisi gibi tarihi bir kişiyle tanışmış olmaktan ve anlattıklarından derecesiz memnun olduğumu, fırsat bulursam yine geleceğimi söyleyerek iznini istedim. O da memnun olduğun, ne zaman istersem gelebileceğimi söyledi.
Elini saygıyla öptüm. Yeniden görüşmek dileklerimle ayrıldım.
İhmal ve tembelliğim yüzünden bu değerli insanla bir daha konuşma, anlatacaklarını dinleme olanağı bulamadım. Kurtuluş Savaşı yıllarında milletimize, memleketimize değerli hizmetlerde bulunmuş Ankara/ Elmadağ seymenlerinden Rıza Yağcıoğlu Çavuş’la güzel bir rastlantı sonrası yaptığım söyleşiyi ve bu anımı 44 yıl sonra, 27 Aralık 2018’de Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün Ankara’ya ilk gelişinin 99. yıl dönümünü de içine alan haftaya denk gelecek şekilde paylaşmak istedim. Saygılarımla.11.12.2018
ÖNEMLİ NOT: Atatürk’ün Ankara’ya gelişini tasvir eden yağlı boya tabloda arka planda beyaz bir at üzerindekinin Seymen Rıza olduğu, onun Atatürk tarafından çok takdir edildiği ve Yavuz Sultan Selim’e benzetildiği söylenir.
Seymen Rıza Çavuş’un anılarımızda adı geçen torunu öğretmen Önay Hanım’ın Ankara’da yaşadığını öğrendim. Kendisine uzun ömürler diliyorum.
Notumuzda yer alan bu bilgileri bana sağlayan Elmadağ Lisesinde müdür yardımcısı ve sosyal bilgiler öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra emekli olan öğretmen arkadaşım İRFAN NURİ ÖZTEKİN’e yardımları ve katkılarından dolayı teşekkür ederim. (İ. Nuri Öztekin Elmadağlı’dır ve Seymen Rıza Çavuş ve ailesi ile yakınlığı olan bir ailedendir.)
(*) Görev yaptığım yıllarda Elmadağ, Afşar, Taraklı ve Kalecik-Değirmenkaya’da hırsızlık, soygun, cinayet ve benzeri adli olaylar yok gibiydi. Hele Taraklı ilçe Jandarması işsizlikten(!) şikayetçiydiler. Ne güzel günlerdi o günler…Şimdi ne durumdadırlar, bilmem. Paylaşan : ABDULKADİR ÖZÇELİKSEYMEN RIZA ÇAVUŞ
Rıza Yağcıoğlu Sayfasından Alınmıştır.