CORONA VİRÜSÜ KIYAMET ALAMETİMİDİR?

CORONA VİRÜSÜ KIYAMET ALAMETİMİDİR?

Dünya var olduğundan beri insanların başına sayısız ve farklı şekillerde felaketler gelmiştir. Deprem, yangın, sel, hastalıklar bunların başında gelenlerdir. Yakın tarihimize baktığımız zaman bu gibi felaketlerin örneklerini görürüz. Felaketler yıkıp yaksa da, sayısız canlıların ölümüne sebep olsa da geçip gitmiş ve unutulmuştur. İnsanlar bu doğal afet ve felaketlerden ders alabildiği oranda tekrar yaşamamak veya karşılaşılırsa zarar görmemek için çareler geliştirmiş ve geliştirmeye devam etmektedir.

Yaşamak için gelişen Dünya şartlarına göre tedbirler alıp ayakta kalmak için mücadele verir insanlar, aynı zamanda bir birleri ile yaptıkları bir savaştır aynı zamanda bu. Güçlü olan ayakta kalır, yaşamak için öldürmelisin düşüncesi hakim olur kimi zaman insanın hayatında.

Corona bir kıyamet alameti midir? Bilemem, tarihte bu tür felaketler yaşanmış ve zamanla çaresi bulunup kontrol altına alınmış, yok edilmiştir. Şimdi İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu virüs felaketi binlerce ölüme sebep olmuş ve olmaya devam etmektedir. Farklı olan yanı ise, bu virüs sadece insanlara tesir etmekte ve öldürmekte, bitki ve hayvanlara olumsuz bir etki göstermemektedir. Temennim en kısa zaman da aşı geliştirilip önlem alınır ve İnsanlık bir kez daha böylesi amansız bir felaketten kurtulmuş olur.

Virüs sadece insanlara tesir edip ölümcül sonuç doğurmakta, hayvan ve bitkilere zarar vermemektedir. Konu üzerine biraz düşünürsek aklımıza farklı düşünceler, senaryolar gelebilir. Örneğin medyada dillendirildiği gibi virüs

-Belli bir çevre tarafından geliştirilip yayılması sağlandı,

-İnsanlığın nüfus sayısı düşürülmek için planlandı,

-Ekonomik bir savaş için üretildi.

-Global İlaç firmaları tarafından geliştirildi, aşısı aslında hazır istedikleri zaman piyasaya sürecekler ve büyük gelir elde edecekler.

Bu şekilde rivayetler dolaşmaya devam etmektedir. Bütün söylemlerin içinde fail unsur İnsandır ve İnsanın insan ile savaşıdır. Dünyamız da devam eden savaşlar vardır ve İnsan insanı öldürmeye, katletmeye devam etmektedir. Sorgulamamız gereken, insan bu kadar vahşi ve cani olmak zorunda mıdır? Yaşaması için hemcinsini öldürmek zorunda mıdır, yaradılışı bunumu gerektirmektedir, soruları çoğaltabiliriz.

Allah cc. İnsanı eşrefi mahlukât (yaratılanların en şereflisi ) kılmış ve yer yüzündeki her şeyi ona musahhâr (hizmetçi) vermiştir. Ondan istediği ise kendisine kulluk yapması ve Emrettiği şekilde hayat yaşamasıdır. Kur’an insanın yaradılışı ile ilgili ayetlerinde şöyle söyler.

1-O yarattığı her şeyi en güzel bir şekilde yarattı ve İnsanı yaratmaya da bir çamurdan başladı?(Secde-7)

Kur’an öncelikle insanın topraktan yaratıldığını hatırlatıyor.

 2-Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu çevirip, aşağıların en aşağısına ittik.(Tin-4-5)

İnsan en güzel şekilde ve kusursuz olarak yaratıldı. Ama yaratılış gereği kulluk görevini yapmazsa  esfel-i safilin’e indirilecektir.

3- İnsan sanki hayrı ister gibi şerri de istemektedir. İnsan çok acelecidir.(İsrâ -11)

İnsan acelecidir. İsteklerinin hemen olmasını ister. İstediği şeyler istediği süre içerisinde gerçekleşmediği zaman ümitsizliğe kapılır. Sinirlendiği zamanlarda da bir saat sonrasını düşünmeden ani yanlışlıklar yapabilir.

Nasıl bir hayat yaşamalıyız diyecek olursak, işte yaradan kutsal kitaplar ve yeryüzüne yolladığı, emirlerini tebliğ ettirdiği Nebi, Resul, Peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Hz Âdem’den, Hz Muhammed’e kadar gelmiş bütün Allah’ın elçileri İnsana doğruluğu, dürüstlüğü, öldürmemeyi, çalmamayı, zulmetmemeyi, kısaca iyilik yapmayı ve iyi insan olmayı bildirmiştir.

4-O, İstediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür (İbrahim-34)

5-Ama insana gelince, Rabbi onu her ne zaman deneyip de ona ikramda bulunsa, ona nimetler verse, Rabbim bana ikram etti der. Ama her ne zaman deneyip te rızkını daraltırsa, Rabbim bana ihanet etti der.(Fecr-15,16)

-İnsan nankördür. İnsanın en önemli özelliği  az şükretmesi ve nankör olmasıdır. Bu nankörlüğü insana karşı yaptığı gibi kendisini yaratan Allah’a karşı da yapabiliyor.  

6- And olsun ki, biz bu Kur’an da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkâr da direttiler.(İsra-89).

7- Ey insan! Seni yaratan, seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?(İnfitar-6,7,8)

-Ayetler İnsanın ne kadar inatçı olduğunu anlatmaktadır.

 8-De ki: Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.(İsra-100)

-İnsanın ne kadar açgözlü ve cimri olduğunu anlatan ayetler.  

9-Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.(Adiyat-8)

-İnsan mal ve mülkü çok sevdiğini anlatan ayetler.

  İnsan olarak kainatta yaratılanların şereflisi isek, ki öyleyiz. Var olan bütün diğer canlı ve cansız varlıklar bize verilmiş birer emanettir diye düşünebiliriz. Ayetlerden de anlayacağımız gibi, Allah insan için bütün nimetlerini vermiştir. İnsanın yaşaması için diğer canlıları ona hizmet edecek şekilde yaratmıştır ve emanet etmiştir. Öyle ise sormamız gereken biz emanete sahip çıkabiliyor muyuz?  İyi insan olabiliyor muyuz?

10- ‘’Onları (denizde,) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak ona yalvarırlar. Allah onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimize ise ancak gaddar ve nankör olanlar karşı gelir.’’(Lokman-32)

İnsan nankör dür zor, durumda kaldığı zaman Allah’a yalvarır ama bazılarının işi bitince Allah’ı unutur.

Dünya da şuan da bile savaşlar devam ediyorsa, insanlar birbirini öldürüyorsa, güçlü olan zayıf olanı katlediyorsa, açlıktan insanlar ölüyorsa, nesli tükenmekte olan canlıları bile zevk uğruna avlayıp öldürüyorsa, anlıyoruz ki ne emanete sahip çıkabilmişiz, ne de Allah’ın emrettiği şekilde İnsan olabilmişiz. Bırakın iyi insan olmayı, tüm hızıyla vahşiliğe devam edip emanet edilen Dünya’yı yakıp yıkmaktayız, öyle ise olanları hak ediyoruz, Tanrının gazabını hak ediyoruz. Doğal afetleri, öldürücü virüsleri, Corona yı hak ediyoruz. Bilmeliyiz ki bütün bu olanlar biz insanların hatası ve yanlışı sonucudur, yoksa Allah ‘’ Rahmetim gazabımı geçmiştir’’ buyurmaktadır. Başımıza ne geliyorsa kendi hata ve yanlışlarımızın sonucu değil midir? Aç gözlülüğümüz, doyumsuzluğumuz, hırsımız, bencilliğimiz, acımasızlığımız devam ettiği sürece daha çok afetlere maruz kalacağımız muhakkaktır.

Her şey iki kutuptur, artı ile eksi, siyah ile beyaz, sıcak ile soğuk gibi. İyilikte kötülük ile zıttır. İnsan için gerekli olan iyi olmaktır. İyilik yapmaktır. Yaşadıklarından ve yaşananlardan ders almaktır, akıl etmek, anlamak zor değildir. Kur’an da insan birçok ayette ikaz edilmiştir.

11-“Düşünmez misiniz?” (Hûd, 30; Mü’minun 85)

12-“Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” (Hûd, 51; Mü’minun,80)

Akıl insana verilmiş en büyük nimetlerden birisi, en önemlisidir. Çünkü insan, aklıyla insan olur. Aklı olmayan kimse, diğer varlıklar da olduğu gibi hiçbir şekilde mükellef değildir. Öyle ise insan düşünecek, kendisini, yaratanı ve yaratılan her şeyi aklı sayesinde anlayacak, bulacak ve yaşayacaktır.

Bir rivayete göre Allah Âdem as yarattığı zaman ona üç nimet takdim eder. Bunlar  Akıl-İman-Haya dır. Sonra da bunlardan birini seçmesini ister. Cebrail’in yönlendirmesiyle Hz.Âdem de Aklı seçer. Çünkü aklı olmayan insan da ne îman olur, ne hayâ. İman da hayâ da ancak akıl var ise var olur.

Aklı iradeli, doğru bir şekilde kullanmak zordur. Hissiyatının, hırsının esiri olan kimseler aklını herkesten daha iyi kullandığını zanneder.

Oysa akıl ve idrak sahipleri, acizliğinin ve güçsüzlüğünün farkında olarak yaşayabilenlerdir. Yani aklı gönül toprağında hizmetçi kılıp kalb-i selîme ererek güzel bir kul olabilenlerdir. Tefekkür sahibi bir kimse eğer inanmış iman etmişse, yeryüzünün en akıllı insanlarındandır. Ancak hidayeti bulamamış olan süper zeki nice kimseler ise, yeryüzünün en ahmaklarından demektir.

Akıl sahiplerine Kur’an da sık sık şöyle seslenilir:

13- “Akıl erdirmez misiniz, aklınızı çalıştırmaz mısınız?” (Hûd, 51; Mü’minun,80)

Kimya ilmi, suya H²O diyor; yani iki hidrojen, bir oksijen. Biri yanıcı, biri yakıcıdır. Eğer oksijen ve hidrojen serbest kalsa hayat mümkün müdür? Her şey birbirine girer. Ancak ne büyük sanat ve kudrettir ki Cenâb-ı Hak, yanıcı ile yakıcıyı birleştiriyor ve suyu hayat kaynağı hâline getiriyor. Sonra buna dikkat çekerek: “Düşün, akıl erdir, tefekkür et!” diye buyuruyor.

Bilinenlerden çok bilinmeyeni olan bir âlem içindeyiz. Atoma baktığımız da, Elektron, nötron, proton, çekirdek… Hepsi birbirinin etrafında süratle dönüyor. Çekirdeğin etrafında bir elektron saniyede 2000 kilometre hızla dönüyor. Farkında değiliz. Okuyup geçiyoruz. Fizik ilmiyle ancak Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kaideleri bir miktar öğreniyoruz. Manevi ilimlerle diğer yanını tamamlıyoruz.

Atomu sonsuz kere büyüttüğümüzde karşımıza sonsuz bir gökyüzü çıkar. Uzay da trilyonlarca yıldız… Hepsi hareket hâlinde, hiç biri diğerine çarpmıyor, semada bir trafik kazası olmuyor, hepsinin vazifesi ayrı. Düşünüp anlaya biliyor muyuz?

Allah İyilik ve kötülüğü yaratmış, kullarından iyiliği seçmelerini, iyi olmalarını istemiştir. Kutsal kitaplar da hep iyilikten, güzellikten yana olmamızı, haram ve yasaklardan kaçmamızı, Helal ve güzel amellerden yana olmamızı emretmiştir. Emirlerine uymayan, inkâr eden, azgınlık ve sapkınlık yapan kullarına farklı zamanlarda cezalar vermiş, felaketlere maruz bırakmıştır.

İlk cezalandırılan da ilk insan, ilk peygamber Adem as ve Havva  olmuştur. Nedenine baktığımız da Allah’ın emirlerine karşı gelmek olduğunu görürüz. Cennette yasaklanmış olan meyveden yemişler, Rabbin emrine karşı gelmişler ve Cennetten kovulup yeryüzüne gönderilerek cezalandırılmışlardır.

Sonraki zamanlarda da insanların başına büyük felaketler gelmiş, medeniyetler yok olmuş, İhtişamlı uygarlıklar yerle bir olmuştur. Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi, Firavun ve kavminin helak olması en büyük örneklerdendir. Yakın zaman da birçok defa salgınlar yaşanmış, milyonlarca insanın ölümüyle neticelenmiştir. Tıbbın günümüzdeki kadar gelişmemiş olması, karantina uygulamalarının olmaması ölüm sayılarını çoğaltıyordu. Geçmişten günümüze en büyük 10 salgınını incelediğimiz de.

1- Jüstinyen veba salgını (541-542),  Bizans İmparatorluğu’nda ortaya çıkmış, özellikle başkenti Konstantinopolis’i, Sasani İmparatorluğu, Akdeniz etrafında bulunan liman şehirlerini etkilemiştir. Tarihteki en büyük veba salgınlarından biridir. Salgında nüfusun %40’ı hayatını kaybetmiştir

2- Kara Veba (1346 – 1350)-Tam olarak ölü sayısının belirlenemedi veba 14. yüzyılda Avrupa’yı yerle bir etti. 25 ila 50 milyon arası insanın öldüğü var sayılıyor.

3- HIV/AİDS( 1960 – …)-Halen varlığını sürdüren ve tedavisi tam olarak bulunmayan HIV/AIDS günümüzde de can almaya devam ediyor. 2019 rakamlarına göre 32 milyon kişi ise AIDS ile ilişkili hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetti.

4- İspanyol Gribi (1918-1920)-Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan ancak İspanya’dan yayılmayıp ismi İspanyol Gribi kalan hastalık 20 milyon insanı hayattan aldı. O dönemki insan nüfusunun %5’ine tekabül ediyordu.

5- Modern Veba (1894-1903)-Veba günümüzde azalsa da bir zamanlar insanoğlunun korkulu rüyasıydı. Üçüncü defa ortaya ilk olarak Çin’in Yunnan bölgesinde 1850’lerde ortaya çıkmış, 1894’te Hong Kong’a sıçramasının ardından tüm dünyaya yayılmıştır. 10 milyon insan ölmüştür.

6- Asya gribi (1957-1958)-Asya gribi 2 milyon insanı öldürürken tarihin en büyük salgınlarından birine imza atıyordu.

7- Altıncı Kolera Pandemisi (1899-1923)-Kolera hastalığı dediğimiz gibi çok fazla insan hayatını kaybetti. Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Rusya’ya yayılmıştır. 1 buçuk milyon kişinin hayatına mal olmuştu.

8- Rus Gribi (1889-1890)-Yine griple karşı karşıyayız. Bu sefer Rus gribi olarak ortaya çıkan hatalık Hong Kong’daki gibi 1 milyon insanı öldürdü. Bu sayıya sadece 1 yılda ulaştı.

9- Hong Kong gribi (1968-1969)- Hong Kong gribi 1 milyon insanın hayatını aldı.

10- Beşinci Kolera Pandemisi (1879 – 1881)-Kolera hastalığı insanlık tarihinde çok defa ortaya çıkmış, milyonları etkilemiş bir hastalık. Beşinci Kolera Pandemisi denilen salgında 981.899 kişi hayatını kaybetti. Hindistan ve Almanya’yı etkisi altına almıştır.

Yaşanmış bu büyük felaketlerin nedenini araştıran tarihçiler, arkasında savaşların, sapkınlıkların, zulüm ve işkencelerin olduğunu belirtmişlerdir.

Örneğin İtalya da Napoli şehri yakınlarında Pompei şehrinin Vezüv yanardağı lavları altında kalıp yok olması. Tarihin belirttiğine göre Pompei krallığının zamanında ve bulunduğu kıtada her konuda ilerde olması, zenginlikte ve zamanın teknoloji ve kültüründe çok ilerde olmaları onları her türlü büyüklenme, güç zehirlenmesi, sapkınlığa itmiş, devrin şehvet merkezi olmuş, eşcinsellik ve küçük yaşta cinsellik normal hale gelmişti. Yaşanan bütün bu sapıklık ve azgınlık sonucu Tanrının gazabına maruz kalmışlardır.

Yine Lut kavmi hakkındaki ayetlerde..

 -‘’Lut, kavmine dedi ki: “Âlemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı ‘fahşayı’ (hayâsızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, ‘müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz.”

‘’Lut Kavminin cevabı: “Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır.” demekten başka bir şey olmadı.’’

‘’Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut’u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış? (Araf 80-84)’’

Belirttiği gibi, sapıklık hallerine karşı Tanrının gazabına uğramışlar ve yok olmuşlardır. Kur’an konu hakkında daha geniş bahsetmektedir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Ad kavmi hakkındaki ayetler şöyle bahseder.

-“Âd (kavmi)ne gelince: Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Kuvvetçe bizden daha güçlü kimmiş!..” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ı -ki o, bunlardan pek kuvvetlidir- hiç düşünmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı”. (el-Fussilet 15)

Fizikî yapıları hakkında değişik rivâyetler vardır. Boy ve fizikî güç olarak, gayet kuvvetli oldukları bilinmektedir. Hz. Âdem as in boyunun altmış zira (arşın) olduğu, Buhârî’de kaydedilen haberlerle sabittir. Hz. Hûd döneminde Âd kavminin lideri Şeddâd’tır. Temel hedefi, yeryüzündeki bütün insanları kendisine boyun eğdirmektir. Heykeller çevresinde geliştirdiği siyâsî yorumlarla, zorbalığı ve kan dökmeyi meşrû gösterme gayretinde olmuştur. Bu lider Hz. Hûd as’ın tebliğine muhatap olmuştur. Fakat gerek kendisi, gerek kavmi, vahye karşı, heykellerine (putlarına) ön planda yer veren mevcut yönetimi savunmuştur.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:

 -“İşte Âd kavmi!.. Onlar Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları olan her zorbanın emri peşinde gittiler. Onlar hem bu dünyada, hem kıyâmet gününde lanete uğradılar. Bak, Âd Rablerini gerçekten inkâr ettiler; bak Hud’un kavmi Âd defolup gitti.” (Hûd,59-60)

buyurulmuştur.

Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan büyük bir güçtü!.. “Bağ-ı İrem” diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!.. Kur’an-ı Kerim’de:

 “Rabbinin, Ad kavmine nasıl yaptığını görmedin mi? Sütunlar sahibi İrem şehrine? Ki o şehirler içinde bir benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr,6-8)

Ayetleriyle açıklanmış, fakat heykellere (putlara) tapan Âd kavmi, zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibiydi.. Yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanmışlardı. Kendi içlerinden Hûd as a peygamberlik görevi verildiğinde, büyük bir mücadele başladı. Bu mücadeleyi Kur’an-ı Kerim’i esas alarak özetleyelim:

-“Hani kardeşleri Hûd onlara: “Allah’tan korkmaz mısınız?” demişti. “Şüphesiz ben size gönderilmiş, emin bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat* edin. Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım sadece âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yerde bir âlâmet (saray, kule) bina edip, eğlenir misiniz? Siz sanki ebedi kalacakmışsınız gibi bir takım yapılar yapıyorsunuz. Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Size bilip durduğunuz şeylerden (nimetlerde) yardım eden, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah’tan sakının. Ben cidden üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Şuarâ,124-135)

Bu tebliğ karşısında Âd kavminin ileri gelenleri, ulusal çıkarlarını bahane ederek, iftira kampanyasını başlatırlar.

“Âd kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat de: “Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz. Seni muhakkak yalancılardan sayıyoruz” dedi. Bunun üzerine Hûd a.s.

 “Ey kavmim” dedi. Bende hiç beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim. Size Rabbimin mesajlarını iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım. Size o korkunç âkıbeti haber vermek için içinizden bir kimse (vasıtasıyla) Rabbinizden size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti? O’nun sizi Nûh kavminden sonra onların yerine geçirmesini ve yaratılışta size bir üstünlük vermesini düşünün! O halde Allah’ın nimetlerini unutmayıp hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (A’raf, 67-69).

Şeddâd’ın çevresinde yer alan politik güçler, Hûd as ın tebliğine engel olabilmek için, değişik yöntemlere başvuruyorlardı:

-“Dediler ki: “Sen bize yalnız Allah’a kulluk* etmemiz, atalarımızın ibâdet etmekte olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan bizi tehdit edip durduğun o azâbı başımıza getir de görelim!”(A’raf, 70).

-” Sen bizi ilâhlarımızdan (heykellerimizden, putlarımızdan) çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söylüyor isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.” (Ahkâf, 22).

Hûd a.s’ın tebliği* karşısında iyiden iyiye hırçınlaşan Âd kavmi, heykellerinin kendilerini koruyacaklarından oldukça emin görünüyordu. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız kendilerine ait olduğu iddiasına iman etmişlerdi. Bu hâkimiyetlerini, heykellerinin ifâde ettiği ideolojileri sayesinde sürdürdüklerini kabul ediyorlardı. Sürekli olarak;

-“Biz azâba uğratılacak da değiliz” (Şuara,138)

diyerek kendi kendilerini ikna etme yoluna gidiyorlardı. Hûd a.s’ ın tebliğini kabul eden müminlere, işkence etmekten asla çekinmeyen ve zindanlarda çürütmeyi hedef alan Âd kavmi alay ederek: “Haydi tehdit ettiğin azâbı getir” sloganına sarılmıştı!.. Kısa bir süre sonra azâbın belirtileri görüldü. Akarsular kurumaya, yeşillikler sararmaya başladı. Ünlü İrem bağları birer birer yok oluyordu. Kuraklık etrafı kasıp kavuruyordu. O yiğit yapılı, güçlü kuvvetli insanlar bir yudum suya, bir dilim ekmeğe muhtaç hale gelmişlerdi. Bu noktada Hûd a.s yeniden tebliği denedi ve;

-“Eğer şimdi yüz çevirirseniz. Ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir de, ona (Allahü Teâlâ ‘ya) hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki benim Rabbim her şeyi gözetip koruyandır” (Hûd,57)

Âd kavminin Şeddâd ve çevresinin geliştirdiği ideolojiyle beyni yıkanmıştı!.. Heykellerinin izinden ayrılmıyorlardı. Belirli bir süre sonra her zaman yağmur getiren bulutların geldiği yönde bir bulut gördüler, sevindiler. Çünkü kuraklığı “tabiat kanunlarıyla” açıklama âdetleri vardı. Bunun “Allahü Teâlâ (c.c.)’nın bir ihtarı” olduğunu kabule yanaşmıyorlardı. Şimdi hadisenin cereyan ediş şeklini Kur’an-ı Kerim’den öğrenelim:

-“Artık onu (azâbı) Vâdilerine doğru gelen bir bulut halinde görmüşlerdi. Dediler ki: “Bu bize yağmur verici bir buluttur.” (Hûd) “Hayır” (dedi) bu acele gelmesini talep ettiğiniz şeydir. Bir rüzgârdır ki, onda elem verici bir azâb vardır. O (Rüzgâr) Rabbimin emriyle her şeyi helâk edecektir. Derken öyle oluverdi ki evlerinden başka bir şey görünmez oldu. İşte biz, suçlu bir topluluğa böyle ceza veririz” (Ahkâf,24-28).

Âd kavmi, korkunç bir rüzgârla, İnkar etmelerinin ve zulümlerinin cezasını bu dünyada gördü:

-“Âd kavmi (Peygamberleri Hûd’u) yalanladı. İşte benim azâbım (ve bundan evvel) tehditlerim nice imiş (düşünün). Çünkü biz (haklarında) uğursuz ve (uğursuzluğu) sürekli bir günde onların üstüne çok gürültülü bir fırtına gönderdik. İnsanları, kökünden devrilen hurma kütükleri gibi yoluyordu.” (Kamer,18-20).

Kavmi bu azâbı yaşadığı sırada Hz. Hûd a.s ve beraberinde bulunan müminlerin durumu hakkın da Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsetmektedir.

-“Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık. ” (Hud,58)

Hûd kavminin başına gelen felaket, yine kendi büyüklenme ve ihtirasları ve güç zehirlenmesidir. Kur’an konuyu açık bir şekilde izah etmiştir.

Âd kavminin durumu, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirki ve zulmü yaymak için gayret sarf eden, bütün kibir sahiplerinin zaferleri geçicidir!.. Elbette azâbın en şiddetlisini onlar göreceklerdir.

YİNE NUH KAVMİ HAKKINDA KUR’AN ŞU ŞEKİLDE BAHSETMEKTEDİR.

Nuh tufanı bahsi Tevrat’ta da geçmektedir. Tevrat olayları ayrıntılı olarak verir, hikâye şeklinde anlatır. Kur’an ise olayları “kıssa” (ders alınması gereken kısa hikâye) olarak verir.

-“Andolsun biz, Nuh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” demişti de,” (HÛD 25-26)

Nuh Peygamberin kavmi servet ve refahla şımarmış ileri gelenler ona karşı çıkmış ve ona uyanları basit, değersiz ayak takımı olarak görmüş ve horlamışlardır. Bu inkarcı topluluk, Nuh’un ve ona inananların taşıdıkları evrensel değerleri, güzellik ve iyilikleri fark edemeyen bir körlük sergilemişlerdir.

-“Toplumunun küfre sapanlarından ileri gelenleri şöyle konuşmuştu: “Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz. Nuh dedi ki: “Ey kavmim! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir delil üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?” (HÛD 27-28.)

-“Nuh şöyle yakardı: “Ey Rabbim! Ben toplumumu gece gündüz davet ettim. Fakat çağrım, onların kaçışlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ben onları, sen kendilerini affedesin diye çağırdıkça, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh 5-7)

Hz. Nuh, kavminin tutumuna karşılık, diğer bütün peygamberler gibi tebliğ etmeye devam etmiş, hizmetine karşılık Allah rızası dışında bir şey beklememiştir.

Hz. Nuh kendisine inanan insanları kavminin yapacağı kötülüklere karşı korumaya çalışmış, onları işe yaramaz ilan edemeyeceğini, böyle bir şey yaptığı takdirde zalim olacağını ve kendilerinden bir farkı kalmayacağını bildirmiştir.

“Ey kavmim, eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Hala düşünmüyor musunuz?“ .(HÛD 30.)

Hz. Nuh inkârcılara karşı, gaybı bilmediğini, bir melek olmadığını açıkça söylemiştir:

-“Ben size demiyorum ki, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, ’Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum. Dediler ki: “Ey Nuh! Sen bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir. Nuh dedi: “Onu size, dilediği takdirde ancak Allah getirir, siz O’nu aciz bırakamazsınız.” (HÛD 31- 33.)

Kavmini ikaz etmiş, İnkârda ve inananlara zulümde ısrarcı olmaları takdirde Allah’ın gazabının gelebileceğini anlatmaya çalışmıştır.

İnanmayan kavmine karşı, Hz. Nuh’a ümitsizliğe düşmemesi ve bir gemi inşa etmesi emredilmiştir.

-“Nuh’a şöyle vahyolundu: “Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma. Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar, mutlaka boğulacaklardır.” (HÛD 36-37.)

Hz. Nuh’un gemiyi inşa etmesi Allah’ın yardımıyla gözler önünde gerçekleşmiştir.

-“Gemiyi yapıyordu. Toplumundan her hangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nuh: “Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.” (HÛD 38.)

“Nihayet emrimiz gelip de geminin ocağı kaynamaya başlayınca şöyle seslendik: “Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları.” Ama Nuh’la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti. Nuh dedi: “Binin içine! Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”. (HÛD 40-41.)

Hz Nuh’un Gemiyi inşa etmesinden sonra göğe sularını boşaltması toprağa da sularını fışkırtması emredilmiştir.

Hz. Nuh’a inanan az sayıda insan topluluğu ile, hayvan çiftleri gemiye bindikleri için kurtulmuş ve bunun dışında kalanlar boğularak ölmüşlerdir. Ölenler arasında Hz. Nuh’un bütün uyarılarına rağmen ona inanmayan oğlu da vardır.

-“Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma. Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlardan oldu.” (HÛD42- 43.)

Hz. Nuh oğlunun inkârcılarla birlikte ölmesine çok üzülmüş ve babalık hisleriyle Allah’tan böyle bir şeyin nasıl meydana geldiğini sitem ifadesiyle sormuştur.

-“Nuh, Rabbine yakardı da dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen, hâkimlerin, hükmü en güzel verenisin.” (HÛD 45.)

Allah cc. Hz Nuh’u uyarmış ve oğlunun, kendisine nispet edilemeyecek bir inançsız olduğuna dikkat çekmiştir.

-“Allah buyurdu: “Ey Nuh! O, senin ailenden değildir. Yaptığı, iyi olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.” (HÛD 46.)

Hz. Nuh bunun üzerine Allah’tan affını dilemiş ve susmuştur.

-“Nuh dedi: “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum.“ (HÛD 47.)

Tufan sonrası Hz. Nuh’a inananlar kurtulmuş, inkârcılar Allah’ın gazabına maruz kalarak helak olmuşlardır.

Verdiğim örnekleri göz önüne alarak düşünürsek….

İnsanlığın başına gelen büyük felaketler ve Kur’an da bahsedilen bu büyük felaket örneklerinden de anladığımız, İnsanlar doğruluktan uzaklaşıp inkârcı, sapkınlık, kendini büyük görme, güçsüzlere zulüm ve işkence etme, kendilerine gönderilen Allah’ın elçilerine inanmayıp inkâr etmelerinden dolayı gazaba ve felakete maruz kalmışlardır. İyi insan olamayanların sonu hep hüsran olmuştur.

Günümüze gelecek olursak, Devletler ve İnsanların yönetiminde, davranışlarında tarihte olduğu gibi aynı olaylara şahit oluruz. İnsanlar elde ettikleri güç ve zenginlik nedeniyle kendinden güçsüz ülkeleri işgal etmeye, savaş açmaya devam etmiş, etmektedir. Masum ve güçsüz olanları katletmiş ve etmeye de devam etmektedir. Örnek verecek olursak, birçok devlet kendi ırkından değil diye katliam yapmakta, insanları asimilasyona tabi tutmaktadır. İşgal ve yayılmacı politikalar izleyip savaşlar açmaktadır.

Corona virüsünün ilk görüldüğü ülke Çin’dir. Çin hükümeti Doğu Türkistan halkına katliam uygulamakta, binlerce masum insanı kendi ırkından olmadığı için öldürmektedir. Emperyalist ülkeler sömürge politikaları sayesinde işgal ettikleri veya sömürdükleri ülkelerin halkına aynı muameleyi uygulamaktadır. Bütün bunlar Dünyanın gözü önünde yapılmakta fakat çıkar ve menfaat ağır bastığı için güçlü olan Devletler ses çıkarmamakta, görmemezlikten gelmektedir. İnsan olmaktan başka suçu olmayan masum ve mazlum halklar yine hemcinsleri tarafından buna maruz kalmaktadır.

Sanayi ve Endüstri yeryüzünde kazanç için tüketme ve yok etme politikasına devam etmekte, kazanç sağlamak için hayvan katliamına ve Doğa katliamlarına devam etmekte, Canlı ve bitki nesilleri yok edilmektedir. Yaşadığımız Dünya’yı her geçen gün yaşanmaz hale getirmeye devam edilmekte, Çevre kirletilmekte, ormanlar yok edilmektedir. Yakın zamanda meydana gelen Avustralya kıtası yangınında mevcut ormanların tamamına yakını yanmış kül olmuştur. Topraklarının büyük kısmı çöl olan ülkede çok su tüketiyorlar diye binlerce Devenin katledildiğini medyadan takip etmişizdir.

Dünyanın bir kısmı bolluk ve İsraf içinde yaşarken, Afrika kıtasında açlıktan insanların öldüğü ülkeler mevcuttur. Her gün gelişen medya teknolojileri sayesinde bütün Dünya, Özelliklede zengin ülkeler bunu gördüğü ve bildiği halde gerekli yardımı yapmamakta, göstermelik bağış ve yardımlar yeterli gelmemektedir. Hiçbir İlahi din ve Diğer inançlar İnsana zulüm yapmayı emretmez. Aksine paylaşmayı, yardımlaşmayı, bölüşmeyi emreder. Ama insanlığın büyük bir kesimi bunu görmemezlikten gelmeye devam etmektedir. Petrol zengini Suudi Arabistan’ın komşusu olan Sudan, Yemen gibi Afrika ülkelerinde açlıktan insanlar ölmekte, İlaçsızlıktan, susuzluktan çocuklar ve yaşlılar çaresizlik içinde uygar Dünyadan yardım beklerken hayatları son bulmaktadır.

Sınır komşularımız olan İran, Irak, Suriye’de de durum yıllardır farklı değildir. Kendimize soralım o zaman, insanoğlu Tanrı tarafından bir ikazı, uyarıyı hak etmiş midir?

Corona gibi virüsler İnsanlığın bütün bunları hatırlaması için ilahi bir ikaz mıdır? İnsanlık bu felaketten gerekli dersi çıkarabilecek midir? Yoksa daha önce yaşadığı büyük felaketleri unutup ders çıkaramadığı gibi, bunu da yıllar içinde unutup aynı davranışlarına devam mı edecektir?

Ders alacak mıyız acaba? İlahi ikazlara kulak verip Yaptığımız kötülüklerden vaz geçebilecek miyiz? Şahıs ve Devletler olarak kul hakkı yemekten, haksız kazanç sağlamaktan, hukuksuzluklardan, iftira ve yalanlar ile insanları suçlamaktan vaz geçecek miyiz? Gasp ve el koymalardan, ötekileştirmelerden, ayrımcılıktan, adam kayırmalardan, çalışanın hakkını vermemekten vazgeçecek miyiz? Olması gerektiği gibi iyi insan olabilecek miyiz?

Emanet aldığımız bu Dünya’yı gelecek nesillere ve torunlarımıza nasıl bırakacağız, atalarımızın bıraktığı medeniyeti daha ileri götürüp, ileri bir uygarlık haline getirebilecek miyiz? Torunlarımızın hayır dualarını alabilecek miyiz? Yoksa beddualarına mı maruz kalacağız? Bu soruları kendimize sormalıyız. Millet ve insanlık olarak çok çalışmalı, İyilik ve yardımlaşmada yarışmalıyız. Dünyamızı daha yaşanır hale getirmek, ağlayan bir tane bile masum kalmaması için uğraşmalıyız, Bizlere emanet verilen diğer canlılarında yaşama hakkı olduğunu unutmamalıyız.

Ateş kapımızı çalınca değil, her zaman iyilik ve adaletin yanında olmalıyız. Bana dokunmasında ne olursa olsun dememeliyiz. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamalıyız. Zulmü alkışlamamalıyız. Zalimi sevmemeliyiz. Yalan ve iftiranın en büyük kötülük ve günah olduğunu bilmeli ve gerçekleri görmeden, bilmeden karar vermemeliyiz. Yargısız infaz yapmamalıyız. Adalet ve hukuk herkese lazımdır. Hukuk ve adalete güven olmayan bir ülkede yaşamda olmaz. Atatürk ne güzel demiş ‘’Adalet mülkün temelidir’’ diye. Bir ülke için gerekli olan en büyük unsuru üç kelime ile özetlemiş.

-‘’Size verilen şeyler, dünya hayatının geçici menfaat ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve devamlıdır. Akıl etmez misiniz?(Kasas 60)

Ayetten de anlayacağımız gibi, Dünya hayatındaki her şey ne kadar kıymetli olursa olsun, hepsi bir gün yok olacaktır.

Bütün insanlık olarak suçluyuz…

Her gün duyup izlediğimiz tecavüz ve çocuk istismarlarından.

Ailelerin yüzüne bakmaya kıyamadığı evladının canavarca katledilmesi ve tecavüze maruz kalmasından.

Ağrı’da Leylâ’nın katledilmesinden, Polatlı’da Eylül’ün canice öldürülmesinden.

Çocuk istismarları ve tacizlerinden, Çocuk yaşta evliliğin savunulmasından

Hepimiz sorumluyuz ve suçluyuz.

Engel olamadık bari ses çıkaralım, Toplum olarak ayağa kalkalım, yüksek sesle karşı çıkalım. Yapmadığımız için hepimiz suçluyuz.

Aylan bebenin, diğer bebek ve çocukların ege kıyılarında, Meriç boylarında cansız bedenlerinin sahile vurmasından hepimiz sorumluyuz, suçluyuz.

Kendi başımıza gelmediği sürece bu tür olaylara karşı duyarsız kaldığımız için, olayları siyasallaştırıp partizanlığa dönüştürdüğümüz için hepimiz suçluyuz.

Korktuğumuz ve sustuğumuz için hepimiz suçluyuz.

İkiyüzlü olduğumuz, hatalarımızı kabullenmediğimiz için hepimiz suçluyuz.

İnsanlığın kötüye gittiği, felakete sürüklendiğini kabul edip, kendimizin kötüleştiğini kabul etmediğimiz için suçluyuz.

İcraat ve uygulamalarımız özde değil de sözde olduğu için suçluyuz.

Tanrının iyi insan olmamız için yolladığı ilahi emirleri görmezden geldiğimiz için suçluyuz.

Başımıza gelen bütün felaketleri ve afetleri, şuan yaşadığımız Corona virüsü felaketini ister kıyamet alâmeti diyelim, ister tanrının bir gazabı diyelim fark eder mi ki, sonuçta insanlar ölüyor, hem de binlerce insan.

Ama bu sefer sadece insan ölüyor, hayvan ve diğer canlılara tesir etmiyor bu virüs.

İnsanın insana yaptığı bunca zulüm, katliam, haksızlık, hukuksuzluk bir yana, kendisine emanet edilen hayvan ve canlılara yaptıkları nedeniyle bir ceza mıdır acaba? diye düşünmemiz gerekmez mi?

Yüce Allah Kur’an da birçok ayetinde buyurduğu gibi, düşünmez misiniz? Akıl etmez misiniz?  demektedir.

-‘’Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün peşi sıra yer değiştirmesinde,insanlara fayda sağlayarak denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirdiği ve ölümünden sonra yeryüzünü kendisiyle canlandırdığı suda, orada yaydığı farklı türdeki her bir canlıda, rüzgârların çevrilip yönlendirilmesinde, gök ve yer arasında emre amade kılınmış olan bulutlarda akıl edenler için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.’’(Bakara 164)

-‘’Allah katında canlıların en şerli olanı (hakka karşı) sağır ve dilsiz olan, akıl etmeyen kimselerdir.’’ (Enfâl 22)

-‘’Kendisiyle akıl edecekleri bir kalplerinin ve işitecekleri bir kulaklarının olması için yeryüzünde dolaşmazlar mı? Çünkü gözler kör olmaz. Asıl kör olan sinelerdeki kalplerdir.’’ (Hac 46)

Ayetlerin ışığında sonuç olarak derim ki, bugün varız ama belki yarın olmayacağız.

Kalmaya gelmediğimiz şu fani dünya için bunca savaş niyedir? Kendimize yetecek kadarına razı olamaz mıyız? Hırsımızdan, kinimizden, açgözlülüğümüzden, ikiyüzlülüğümüzden, suskunluğumuzdan, vazgeçemez miyiz? Bu kadar zor mudur acaba?

İyi insan olamaz mıyız?

-‘’O; sizleri topraktan, sonra bir damla sudan, sonra kan pıhtısından (embriyo) yaratandır. Sonra sizi (anne karnından) bebek olarak çıkarmakta, sonra yetişkinlik çağına erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için (size ömür bahşetmektedir). Sizden bazınızın canı daha önce alınır. Belirlenmiş bir zamana erişmeniz ve akıl etmeniz için.’’ (Mü’min 67)

Ölüm er ya da geç her nefisi yakalayacaktır. İyi insan olarak ölmeden önce ölmeyi başarabilmemiz dileğiyle.

İlahiyatçı değilim. Kur’an ve İlimin ışığında yüksek sesle düşündüm sadece, hakkınızı helal edin……

Selam ve dua ile..

Mehmet Ali TOPÇU

22.03.2020

M.Ali TOPÇU tarafından yayımlandı

Kah gezerim eller gibi Kah eserim yeller gibi Alır başımı giderim Özgür kuşlar gibi I walk around like hands My work is like a wind I'll take my head Like free birds

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın