YEMEN CEPHESİNDE KADINHANI’LI ADİL

YEMEN’DEN GERİ GELEN PEK AZ İNSANDAN BİRİSİ DE KADINHANI KASABASINDAN ADİL’Dİ.

Yemen Dönüşü

Adil Yemen cephesinden Esir düşen diğer Askerlerimizle birlikte Mısır kampına getirilmişti.

Kampta, kolunu, bacağını kaybetmiş esir gaziler olmakla birlikte en çok kör olmuş gaziler vardı. Baraka kapılarında, ağaç altlarında öylece oturup, dururlar ve gelip geçen seslere kulak kabartırlar, yemekhaneye veya tuvalete gidecekleri zaman birbirlerinin omzuna tutunarak sıra sıra yürüyüşlerine can dayanmazdı.

Bir gün, Adil, öğle namazı için mescide doğru giderken, kör bir adamın;

“Konyalı var mı? Konyalı” diye seslendiğini duyar.

Adil, yanına yaklaşarak, “Ben Konyalıyım” der.

Dikkat kesilen körün kaşları gerilir.

“Neredensin?”

“Kadınhanı”

Körün yüzü alabora olur, ağzından bir hayret çığlığı çıkar.

“Adil misin, Adil misin?”

“Sen… Hüseyin Ağabey… Sen misin?”

Ağlaşarak birbirlerine sarılırlar.

“Ne oldu gözlerine?”

“İngilizler Sina çölünde hardal gazı kullandılar, bütün taburun gözleri kör oldu, buna da şükür, dünya da seninle bir daha kavuştum ya, gözlerimiz kör olunca esir düştük o kamptan o kampa… Senin de değneğin var!”

“Top mermisi sağ ayağımı alıp götürdü.”

Kader, köylerinden ayrılalı on yıl olan bu iki kardeşi esir kampında kavuşturmuştu.

İki kardeşin bir birine dayanarak yürüyüşleri, herkesin rikkatine dokunur. Adil, ağabeyinin çamaşırlarını yıkar, ihtiyaçlarını görür.

Uzun esaret günlerinde üçte ikisi işkenceden, açlıktan, hastalıktan telef olsa da sağ kalabilenler esir değişimiyle serbest bırakılır.

Adil, ağabeyi Hüseyin’le birlikte vapurla İzmir’e gelir.

O günlerde İzmir işgal altındadır. Anadolu topraklarına, Yunan askerlerine esirlik belgelerini göstererek ayak basarlar.

Hüseyin, Adil’in kolunu hiç bırakmaz.

Kadınhanı’ndan geçecek trene binerler.

Vagonlar ana baba günüdür. Kompartımanlar, koridorlar, tuvalet önleri esaretten dönen, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş perişan sefil askerlerle doludur.

Kadınhanı’nda inerler.

Beraber geçirdikleri çocukluk günleri, buğday anızlarında, hayvanların peşinde şen şakrak koştukları güzel günler gözlerinin önündedir.

Ellerinde hiçbir eşyaları yoktur. Kasabanın sokaklarını geçerken hiç kimse tanımaz onları. Herkes bir acıma hissiyle seyreder, sadece.

Evlerinin önüne geldiklerinde; Adil, samanlığın merdivenlerine oturmakta olan anasını, görür.

Siyah başörtüsünün sarmaladığı yüzünün çizgileri derinleşmiş, yanakları çökmüştür.

İyice solmuş, renk atmış olsa da anasının üzerindeki elbiseyi tanır, Adil.

Anası, başını çevirince, gördüğü şey, pis partallar içinde biri kör, diğeri değneğinin yardımıyla yürüyebilen topal iki adamın, kendine doğru geldiğidir…

“Ev sahibi burada değil” diye seslenir.

Kıtlık yılları olduğundan, köyler kasabalar dilenci doludur.

Hüseyin, anasının sesini tanır.

Analarının sesini hiç duymamış gibi, yürürler.

“Ne arsız adamlarsınız, ev sahibi yok, diyorum başka kapıya gidin, ” diyerek başını eğirdiği ipe indirir.

Hüseyin kendini tutamaz, kör gözlerinden iri yaşalar fırlarken, sesi, kasabanın sessizliğinde bir feryat gibi yankılanır;

“Ana biz dilenci değiliz, senin oğullarınız…”

M.Ali TOPÇU tarafından yayımlandı

Kah gezerim eller gibi Kah eserim yeller gibi Alır başımı giderim Özgür kuşlar gibi I walk around like hands My work is like a wind I'll take my head Like free birds

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın