GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR
GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR


GAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLARFakirliğin ve yoksulluğun çok, sevgi ve muhabbetin bol olduğu, gaz lambası ile aydınlanan kerpiç duvarlı ve toprak damlı evlerde yaşanan, bütün yiyeceklerini kendi bahçesinde, tarlasında yetiştiren, kendi hayvanlarından karşılayan, tereyağından bıkmış, ekmeğe sürmek için margarinin her zaman bulunmadığı, her şeyin en doğalının var olduğu 1970 yılında, annemi köyden Polatlı Devlet Hastanesine giderken yolda dünyaya gelmişim.Kış mevsimi yeni başlarken, eskilerin tabiriyle zemheri ayı. Soğuk bir Kasım günü yolculuk halinde doğduğum için herhalde hayatım hep yollarda, gurbet ellerde geçti. Hani Evliya Çelebi Şefaat ya Resulallah diyeceği yerde, seyahat ya Resulallah dediği için Dünyayı gezen bir seyyah olmuş ya, benimkisi de o misal, İlkokulu bitirince başlamış gurbet hayatım. Sonrasında mesleğim gereği hep uzak olmuşum evimden ve ailemden. Dört kıta, on üç ülke, altmışa yakın vilayet gezdim gördüm bu güne kadar.Eskiler iç çekerek anlatırlardı Nereden nereye diyerek. İşte bizim nesilde yetmiş kuşağımı desem, o yıllarda doğan şanslı kişiler mi desem gerçekten nereden nereye dememin bir sakıncası olmaz her halde. Benim yaşadığım ve hafızamda kalan yetmişli yılları biraz hüzün, biraz mutlu ve tebessüm ile anlatmak isterim.Dünyanın savaşlarla boğuştuğu ülkemizin ise Kıbrıs barış harekâtını gerçekleştirmiş ve büyük bir mezalimin, katliamın durdurulmuş olduğu ama ekonomik olarak uluslararası ambargolarla karşı karşıya kalındığı, fakirlik ve yoksullukla mücadele edildiği yetmişli yıllar. Yokluğu iliğimize kadar hissettiğimiz, evlerimizde, ülkemizin büyük kesiminde elektriğin olmadığı, telefonun çok lüks olup şehirlerde yaşayanların zorlukla ve yüksek ücret ödeyerek sahip olduğu, mazot, yağ, şeker kuyruklarının, yerine göre karnelerinin olduğu yıllardı.Ülkemizin büyük kesiminin kırsalda, köylerde yaşadığı ve geçimini tarım ve hayvancılık ile sağladığı, alt yapı kanalizasyonun olmadığı, evlerde su tesisatı çeşmelerin olmadığı, ancak şehirlerde alafranga tuvaleti, küveti görebileceğimiz yıllardı. Mahalle aralarında kendi ekmeğimizi pişirebileceğimiz fırınların bulunduğu, büyük somun ekmeklerin, tepsi tepsi böreklerin tadına doyum olmadığı, imece usulü yapılan yufkaların günlerce tüketildiği, kolanın ve gazlı içeceğin pek bilinmediği, cips, hamburger, yabancı kökenli fast food denen restoranların olmadığı,kuru fasulyenin pirinç pilavı ile kardeşliğin üst seviyede olduğu, ısmarlama âdetinin çok yaygın olup hatta hesabı ben ödeyeceğim diye yanındaki arkadaş ve yakını ile tartışıldığı, büyüklerin küçüklere asla hesap ödetmediği yıllardı yetmişli yıllar. Ağır hastası veya cenazesi olan komşu veya mahallelilere bir hafta sinilerle yemekler götürüldüğü, acıların paylaşıldığı dertlerin ortak olunduğu, saygı nedeniyle bir süre gürültü yapılmadığı, yüksek sesle konuşulup gülünmediği, Müzik dinlenmediği, hatta işlerine yardıma gidildiği örf adetleri yaşamanın, saygının sevginin en üst seviyede olduğu yıllardı. Dünyayı pikap, maskot marka radyolardan dinlerdik, Radyo ki evimizin en değerli eşyası idi. Pil ile çalışır ve büyüklerden izin alınarak açılırdı. Akşamları sobanın kuzinesinde közlenmiş patates ve patlatılmış mısır eşliğinde Arkası yarınları dinlerdik. Kimine göre çok faydalı bir alet, kimine göre de şeytan işi, gavur icadıydı. Eve sokmanın bile günah olduğu kabul edilirdi radyo. Pilli el fenerlerinin lüks olduğu, gaz lambası ile aydınlanıldığı, gaz lambası ışığında ders çalışılıp ödevler yapıldığı, akşamları komşulara oturmalara gidildiği, özellikle evinde televizyon olanlara misafirliğin çok tercih edildiği, her gün misafir gelse de hiç yadırganmadığı ve normal karşılandığı, sağlam komşuluk ve dostlukların var olduğu yıllardı yetmişler. Otomobil sahibi olmanın çok lüks olduğu ve zenginlik ifadesi olduğu, köylerde traktör sahibi olmanın ayrıcalık kabul edildiği ve zor olduğu, kamyon, kamyonet gibi araçların şehirlerde bulunduğu ve Amerikan uzun Chavrolet otomobillerin revaçta olduğu yıllar. Köy ve kırsal bölgelerde yaşamın çok zor olduğu,Öküz ve sabanı ile atlar ile tarlaların sürüldüğü, el dokuma heybelerle ekin ekilip gübre saçıldığı, tırpan, orak ile tarlaların hasat edildiği, harman zamanının uzun sürdüğü, atlarla çekilen dövenler ile harman yapıldığı, dirgen, yaba gibi malzemeler ile harman savrulduğu ve bunun için rüzgârın esmesinin beklendiği, sonrasında kalbur ve elek ile harmanın eleme işlemine tabi tutulduğu, torbalanan mahsullerin (buğday, arpa, yulaf, mercimek, nohut, kimyon, fiğ, mısır,) çuvallanıp ambarlara taşındığı yıllardı.Genelde mahsul satılmaz, birazı tohum olarak ayrılır, birazı da unluk olarak bırakılırdı, hayvanların yemleri için gerekli miktar da bir kenara ayrılırdı. Değirmenlere torba torba buğday taşınır un öğütülürdü, el yapımı kara değirmenlerde. Bütün işler insan ve hayvan gücü ile yapılırdı, işçiliğin çok olduğu, insanların yevmiye ile günlüğe gittiği yıllardı. Nüfusu kalabalık olan ailelerin iş gücü çok olduğu için daha varlıklı olurlardı. Kendi çobanlıklarını aile içinde sıra ile yaparak hayvanlarını sürü halinde otlatırlardı. Yüzlerce koyun ve keçiye el ile süt sağımı yapılırdı. Tereyağı, süt, peynir, kaymak bol olurdu. Ne güzel günlerdi, o yıllardı. İyi ki o yıllarda yaşamışız. TRT den başka radyo, tv kanalının olmadığı ve belirli saatlerde yayın yapıldığı, ülkemizin çok az bir kesiminin evinde televizyonunun olduğu, yayınların akşam 20:00 da istiklal marşı ile açılıp 23.59 da yine istiklal marşı ile kapanan, resmi idarenin izin verdiği programların yapılıp, filmlerin yayınlandığı yıllardı. Arabesk müziğin radyo ve televizyonda çok az, ya da hiç yayınlanmadığı, yasaklı sanatçıların olduğu, bu nedenle yurt dışı yayın yapan Türkçe kanalların radyonun çektiği ölçüde dinlendiği, hafta sonları Londra BBC Türkçe radyosundan arabesk şarkılar dinlemek için beklendiği, hatta verilen adrese mektup yazılıp istek şarkı talebinde bulunulduğu yıllardı. İstek listesinde İsmi okunan kişi ayrı bir sevinç ve gurur yaşardı ve çevresinde günlerce konuşulurdu. Radyo ve televizyonların daha iyi çekmesi için çeşit çeşit anten geliştirilir, eski alüminyum tencere ve kazanların kapaklarından antenler yapılırdı. Şehirlerde radyo TV tamircisinin satıcısının çok olduğu yıllardı.Futbol maçları hafta sonu radyo başında canlı dinlenir, sunucunun her kelimesi sonuca etki edecekmiş gibi önemsenirdi. Galatasaray, Fener rekabetinin o zamanda var olduğu, Trabzon sporun şampiyonluklar yaşadığı için kendi şehri dışında da taraftarlarının olduğu, kara kartal, Ankaragücü, Altay spor, Adana demir spor, Eskişehir spor, Diyarbakır spor gibi takımların birinci lig’de olduğu yıllardı. Spor toto oynanıp 13+1 tutturmak için futbol liginin takip edildiği, yerine göre 11,12 tutturanların bile ikramiye kazandığı yıllardı. Mahalle aralarında, okul bahçelerinde, harman yerlerinde saatlerce futbol maçları yapardık. Herkes kendini sevdiği futbolcu yerine koyarak top oynardı. Ne güzel maçlar yapardık, Gazozuna, çikolatasına. Saatlerce sürerdi maçlarımız bitsin istemezdik. Şanslı bir kuşak mıyız acaba, yokluğu da bolluğu da gördük. Elektriksizliği de Bilgisayarı İnterneti de yaşayan nesiliz. At arabası da kullandık, Ferrari arabaya da bindik. Samsun lastik ayakkabı da giydik, Nike, Adidas, rugan da giydik. Ne diyeyim nereden nereye.Kırsalda ve köylerde yaşayan halkın çocuklarını okutması zordu. Şehirler de barınma sorunları ve maddi imkânsızlıklar çok olduğundan, ayrıca okulu olmayan birçok yerleşim yerleri vardı. Aileler maddi durumlarına göre erkek çocuklarının birisini okumaya gönderir, diğerlerini zanaata veya köyde kendi işlerini yapmaya bırakırlardı. Yatılı okul ve Kuran kurslarının çok revaçta olduğu, çocukların mutlaka dini öğrenmesi istendiği, bunun için uzak şehirlere tanıdıkların yanına okumaya gönderildiği, ailede okula gönderilmeyen kardeşlerin büyüklerine; beni niye okula göndermedin de kardeşimi gönderdin gibi çekişmelerin olmadığı, ailede kazancın bir olduğu ve aynı evde, bahçede büyük aile olarak yaşandığı yıllardı. Gazete okumanın az olduğu, daha doğrusu okuryazarlığın, gazete, dergi, kitap satışının az olduğu, fısıltı gazetesinin yoğun çalıştığı, dedi kodunun bol olduğu yıllardı. Dedi kodu yapmak etrafı çekiştirmek için kısa oturmalara gidilip ayaküstü gıybetler edilir, çekiştirilen kişi ne alıp satmış, kimin memleketten bir misafiri gelmiş, kim kimi boynuzlamış bütün bunların tatlı tatlı anlatıldığı yıllardı. Pencerelerden mahalleye yanık türküler yayılırdı. Köşe başlarında iş çıkışlarında, bakkal önlerinde sevdiği kızı bekleyen gençlerin eksik olmadığı, sinemaya gitmenin büyük bir mutluluk olduğu, sevdiğini bir filme götürmeye ikna edenin bahtiyar olduğu o güzelim yıllar. Şehirlerarası yolculuklar 302 Mercedes otobüslerle yapılırdı, yolculuk esnasında yeme içme serbest olurdu, yola çıkarken yanına yolluk alanlar rahatlıkla çıkarıp yer ve etrafına ikram ederdi. Sigara içmek serbest olduğundan dumandan göz gözü görmeyecek duruma gelirdi otobüsün içinde. Mola sonrası otobüse binilince hemen sigara yakılıp muavine müzik açmasını söylerler, kendilerince keyifli yolculuk yapmak isterken çocukların ve diğer insanların bundan rahatsız olacağını umursamazlardı. Bu yüzden kavgalar edilirdi yolculuk esnasında. Demiryolu olan yerlere tren ile yolculuk edilir, vagonlar ayakta kalan yolcular ile dolup taşardı. Biletsiz binenlerin kondüktörü atlatmak için birçok numara çekerdi. Vagonlarda seyyar satıcılar kol gezerdi. Her türlü yiyecek serbestçe satılırdı. Çakmak, tesbih, kalem, cüzdan, mis koku gibi günlük kullanılan malzemeleri satan seyyar satıcılar her yerde karşımıza çıkardı. İstanbul-Kars doğu ekspresi yolculuğu iki üç günde tamamlanır, İnsanlar yolculuk esnasında büyük dostluk ve arkadaşlıklar kurardı. Berber ve kahveciler basın yayın temsilcisi gibi çalışırdı. Her türlü haberin kaynağı olan ve yorumlayan, yerine göre akıl danışılan kişilerdi onlar. Esnaf ve bakkalın veresiye defterleri vardı, aylarca ödeme alamasa da mahallelinin durumuna göre anlayış gösterirlerdi. Uzun süre beklerlerdi fakat ödeme zamanı da borcun faizi demeden normal miktarı alırlardı. Ev eşyası ve beyaz eşya gibi büyük meblağ tutan alış verişler harman veresiye, pancar parası, kuzu parası gibi zamanlar belirtilerek veresiye yazdırılıp alınırdı, birçok esnaf bu şekilde çalışırdı. Düğün ve dernekler hep harman sonu, sonbaharda ya da İşler henüz başlamadan ilkbaharda yapılırdı. Akraba evlilikleri, görücü usul evlilikler bol olurdu. Başka şehir ve memleketlere nadiren kız verilirdi. Verilse bile zordur bizden kız alması diyerek düğün zamanı kız almaya gelen erkek tarafına eğlence olsun diye yapılmadık eziyet kalmazdı. Düğün alayı mahalle veya köye gelince durdurulup toprak bastı parası alınırdı. Damat kaçırılır karşılığında para istenirdi kız evinin gençleri tarafından. Gelin alayı Türk bayrağı olmadan kız evine kabul edilmezdi. Bunun için bayrakçı başı olurdu. Eğer bayrağı çaldırırsa cezası ağır olurdu ve bayrağı geri almak için yüklü bir ceza ödenirdi. Düğünler Cuma’dan başlayıp Pazar günü sona ererdi. Misafirlere üç gün yemekler verilir, eğlenceler yapılırdı. Konuk severliğin üst düzeyde olduğu, otel ve motel çoğu yerde olmadığı, köylerde köy konağı veya misafir odalarının olduğu ve dışarıdan gelen bir misafir, yabancı kim olursa tanrı misafiri kabul edilip ağırlandığı, yatırıldığı, gerekirse cebine harçlık konulup öyle yolcu edildiği yıllardı. Askere gitmenin büyük bir şeref ve vazife olduğu ve askerlik yapmayanın adam sayılmadığı, kız verilmediği, yirmi dört ay askerlik yapıldığı, birçok gencin askerlik vesilesi ile yaşadığı köy, kasaba, şehirden ilk defa dışarı çıktığı ve farklı şehirler gördüğü yıllardı. Mektup yazmayı Askerde öğrenirdi çoğu delikanlı, ilk defa sevdiklerine aile ve akrabalarına mektuplar yazarlardı. Okuryazar olmayanlar mektuplarını arkadaşlarına yazdırıp okuttururdu. Er mektubu görülmüştür damgası vurulan mektupları önce bölük teşkilatı veya sorumlu komutanlar okuyup, mektup içeriğinde yazan olumsuz bir haber var ise mektup sahibi askere uygun bir dille söyler hemen memleketine izine yollarlardı. Askere yazılan mektupların içine küçük harçlıklar konulurdu. Mektup kenarı yakılarak mesaj yollanırdı. Mektup kâğıdına parfüm veya esans gibi kokular sürülüp içerisine gül yaprağı konulurdu. Er mektubu ücretsiz gönderildiği için, gurbet hayatının zor olduğundan, sevdiklerine, akrabalarına, arkadaşlarına akla gelen herkese mektup yazılırdı ve heyecanla cevap beklenirdi. Askere giderken, ya da izin dönüşü asker uğurlamaları yapılır ve askere gidenin cebine herkes tarafından harçlıklar konulurdu. Askerde herkes büyük anılar biriktirirdi. Dayak yediği ve hatta komutanlara posta koyduğunu anlatanların bile olduğu yıllardı. Asker arkadaşlığı, kardeşlikle eşdeğer tutulurdu ve ömür boyu sürdürülürdü. Asker arkadaşlarının aileleri ile kız alınıp verilirdi. Beraber iş kurup ticaret yapılırdı. Eş ve çocuklar ile başka şehirlere asker arkadaşı ziyaretine gidilirdi. Ülkemizin Kıbrıs barış harekâtını yeni gerçekleştirmiş olması dolayısıyla yavru vatan Kıbrıs hatıraları ve hikâyeleri çok anlatırlardı. Beşparmak dağlarına çıkan ve hala orada duran tankın hikâyesini anlatırlardı. Kıbrıs barış harekâtının emrini veren dönemin Başbakanı rahmetli Ecevit ve yardımcısı rahmetli Erbakan çok sevilirdi ve sayılırdı. Yeni doğan çocuklara isimleri verilirdi. Ev ve işyerlerine poster ve resimleri asılırdı. Her köy, kasaba ve mahallede Kıbrıs gazisinin olduğu, asker sevgisinin en üst seviyede olduğu ve milletimiz için askerliğin kutsal vazife sayıldığı yıllardı. Kıbrıs harekâtından sonra oradaki Türk nüfusunu çoğaltmak için yavru vatana devlet kontrolü ve izini ile göçler yapıldığı farklı şehir ve köylerden birçok ailenin Kıbrıs’ın farklı şehirlerine göç ettiği yıllardı.Küçük yerleşim yerlerinde sağlık ocakları dahi yoktu. Hastane yalnızca ilçe ve illerde bulunurdu, Doktor sayısı çok azdı o yıllar da. Yaşlı ve tecrübeli nine, anne ve kadınlar ebelik yaparak evde doğumlar yaptırırlardı. Ambulans olmadığı için hastaneye yetiştirilemeden ölümler yaşanırdı. Doğumu yaptıran ebenin ismi yerine göre çocuğa verilirdi, ya da göbek adı olarak kabul edilirdi. Kırsal ve köylerde motorlu aracın az olduğu için At arabası ve Kağnı ile hasta taşınırdı. Kış şartlarında Yolculuk ve hasta taşımak zor ve imkânsız olduğundan, birçok ölümlerin gerçekleşip ocakların söndüğü yıllardı. Hastanelerde günlerce sıra beklenirdi. Şehirde bir tanıdığı hemşerisi, akrabası olanlar çok şanslı olurdu. Haftalarca hastanelerde kalınır, tedavi için gidip gelinirdi. Birçok hastalığın tedavisi olmadığından dolayı genç yaşta canlar yok olur ocaklar sönerdi. Sinemanın şehirlerde bile nadir olduğu, varlığından haberdar olmayan, hiç gidip film seyretmeyen milyonlarca insanın olduğu, açık hava sinemalarının olduğu, izlenilen bir filmin günlerce konuşulup anlatıldığı ve adeta filmin yaşanıldığı yıllardı. Gazinoların, lunaparkların, panayır gibi eğlence mekânlarının bol olduğu, Karagöz Hacivat oyunlarının oynatıldığı, sirklerin kurulduğu, birçok hayvanın ilk defa sirkler sayesinde görüldüğü yıllardı. Yetmişli yılların sonlarına doğru evlere Teyp kasetçalarlar hatta çift kasetçalarlar alınmaya başlanmıştı. Arabesk müziğin revaçta olduğu için herkes tarafından sanatçıların ve kaset plaklarının tanınıp bilindiği, şarkılarının ezberlendiği, arkadaşlara teyp dinlemeye gidildiği yıllardı. Yeni çıkan bir kaset bütün otobüs, dolmuş, parklarda günlerce çalınırdı. Bazı sanatçıların kasetleri ilk çıktığı zamanlar yok satardı. Bu yüzden korsan kasetler bolca satılırdı pazarlarda, sokaklarda, kaçak yollardan. Yetmişli yıllar ülke içinde terör ve kargaşanın bol olup sağ sol çatışmalarının, siyasi kavgaların, mahalle baskınlarının yaşandığı zamanlardı. Bu tür olaylar liselere kadar inmişti. Üniversite ve liseler de öğrenci kavgaları çok yaşanırdı. Ülkemiz gençliği yıllardır yapılan ve sürdürülen siyasi propagandalar, ideolojik kavgalar ile bölünmüş, kamplara ayrılmış idi. Görünmeyen bir güç demokrasi ve insan haklarının ülkemize hâkim olmasını, herkesin yaşam ve inancında özgür olmasını, ülkemizin sanayi ve üretimde kendine yetmesini ve zenginleşmesini istemiyordu. Bunun için her on yılda tekerrür eden askeri ihtilal için zemin hazırlanıyordu. Radyo haberlerinden siyasi çatışmalar ve ölüm haberleri, tutuklamalar sokağa çıkma yasakları hiç eksik olmuyordu. Aile içinde bile görüş ayrılıkları oluşmuş ve birbirleri arasında ideolojik ve siyasi düşmanlıklar kendini göstermişti. Bütün bu yaşanan ve hazırlanan ihtilal ve sıkıyönetim zemini 80 li yılların başında tamamlanmış ve birileri amacına ulaşarak Ülkemiz yönetimine silahlı kuvvetlerin el koymasını sağlamıştı. Askeri ihtilal 12 Eylül 1980 tarihinde Genel Kurmay başkanı Org. Kenan EVREN ve Kuvvet komutanlarından oluşan milli güvenlik konseyi ülke yönetimine milletimiz adına el koyup askeri yönetimi ilan etmişti. Beraberinde sıkıyönetim ilan edilmiş, binlerce insan tutuklanıp cezaevlerine gönderilmiş, İdamlar gerçekleştirilmişti. Bütün kamu kurumlarının başına asker kaynaklı veya konseyin tayin ettiği kişiler atanmış, baskı rejimi ve yönetimi başlamıştı. Her köşede şehir girişlerinde askeri kontrol noktaları oluşturulmuş, evlere baskın ve aramalar yapılmış, karşı koymak ve yorum yapmak yasaklanmıştı. Siyasi liderler tutuklanmış, Yassıada, Zincir bozan, Mamak, Ulucanlar gibi meşhur cezaevlerine gönderilmişti. Binlerce aile ve ocak sönmüş, hayat son bulmuştu. Ülkemiz için bir kez daha ekonomik ve siyasi olarak çöküş yaşanmış, yılların kazanımları bazı konularda kaybedilmiş, özellikle akademisyen, siyasetçi, iş adamı, üniversite öğrencisi gibi aydın kesimden tarafına bakılmaksızın tutuklamalar ve hapse atmalar gerçekleştirilmişti. 1982 yılına kadar yönetimi elinde bulunduran Milli güvenlik konseyi 82 anayasası ile yeniden demokratik siyasi ortama geçişi sağlamış ve siyasi partilerin kurulmasına izin vererek seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Yapılan seçimlerle Ana Vatan Partisi ve Turgut ÖZAL seçimi kazanarak ülkemiz tekrardan Demokrasiye ve meclis yönetimine geçmesini sağlamış, halkın iradesi ülke yönetimine hâkim olmuştu. Böylece yetmişli yıllar geride kalmış her bakımdan İnsanlarımız ve Türkiye’miz için yeni bir hayat başlamıştı.1970 yılında doğup, 76 yılında gaz lambası ışığında başlayan eğitim öğrenim hayatım, Bilgisayar başında bu satırları yazıp internet sayesinde istediğim kişiye ulaştırarak, İstediğim bilgiye istediğim yerde ulaşarak, farklı millet ve ülkelerden anlık iletişim kurarak devam ediyor. Özgürlük ve demokrasi ile İnsan hakları adına ülke olarak aşmamız gereken engeller ve ulaşmamız gereken çok mesafeler var. Toplum olarak her konuda çok çalışmamız gerekmekte. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve daha ileri gidebilmek için pes etmeden mücadele etmemiz gerekmektedir. Cumhuriyetimize ve Özgürlüğümüze sahip çıkıp gelecek nesillerimize yaşayabilecekleri bir vatan bırakmak için aydın nesiller yetiştirmeli ve Bilimin ışığında okuyan araştıran, sorgulayan gençlere bırakmalıyız bu güzel vatanımızı.
Mehmet Ali TOPÇU27.09.2019 AnkaraYazan:M.Ali TOPÇUYazı kategorisiGenelGAZ LAMBASININ IŞIĞINDA 70 Lİ YILLAR içinbir yorum bırakDüzenle